Midilli; Dipi ve Plomari

Her güzel şey gibi Midilli günlerimizin de sonuna geldik, Lesvos’a tekrar görüşmek üzere veda ediyoruz artık. İstikamet Öğlen yönü (Marco Polo’nun seyahatnamesinde Güney’e verdiği isim)

Plomari ve Pappados

P_20170626_103639_1_p-300x169.jpg

Kalloni üzerinden Midilli’ye giderken Pappados yol ayrımından saptık. Solumuzda kalan Gera körfezi boyunca 20dk kadar yol aldıktan sonra Dipi’de mola verdik. Aslında durma nedenimiz Susamlı pastanesi. Burası dışardan körfeze bakan salaş bir kahve gibi görünüyordu, tahta masalar, renkli sandalyeler. Sabah temizliği yeni yapılmış, her yer yıkanmış, sarmaşıkların koyu gölgesi, çiçek kokuları.
Sipariş için kimse gelmeyince kahvelerimizi söylemek için içeri girdim. Alice gibi sihirli bir aynanın içinden geçmiştim sanki, karşımda kocaman bir mutfak duruyordu. Fırından yeni çıkmış, kokuları kahve kokusuna karışan yüzlerce çeşit pasta, börek, kurabiye, ekmek, çörek…yerler siyah beyaz seramik karo, fırından çıkanların tepsilere dizildiği kırmızı ahşap dolaplar, tezgahlar, ekmeklerin konduğu sepetler, cam bölmelerin arkasında renkli şekerlemeli tartlar…harikalar diyarı!!

P_20170626_101140_1_HDR_p-300x169.jpgKahvelerimizi içerken, önümüzdeki masada sanki belediye encümen üyeleri ya da halk konseyi toplanmış (anladığımız kadarıyla) politika konuşuyorlar diye düşündüğümüz bir grup yaşlı insan vardı. On kişi kadardı, biri kadın diğerleri erkek. Kimse kimsenin sözünü kesmiyor, bağırmıyorlar, birbirlerini sabırla dinliyorlardı.
Hesabı ödemek, biraz da yolda yemek için kokularıyla mest olduğumuz poğaçalardan almak istiyorduk. Kasaya biraz önce dışarda gördüğüm, masadaki tek kadın geldi, biraz sohbet ettik. Gerçekten politika konuşuyorlarmış, özellikle ağır vergilerden dolayı Siriza’ya çok kızgınlarmış. Susamlı pastanesinin bir şubesi de Ayassos’daymış, her gün bütün çeşitler taze yapılıyormuş. Yol ve güzergahımız hakkında bilgi alıp Pappados’a doğru yola koyulduk.

 

IMG-20170627-WA0052-300x169.jpgPappados’a Gera körfezi üzerinden giden herkes buradan, Dipi’den geçer, yola çıkarken kahvaltı yapmayın ve Dimitra’nın Susamlı pastanesinde bir mola verin.
Pappados, Barbaros Hayrettin Paşa’nın doğum yeri. Barbaros İtalyanca’da barba-rosa kızıl sakal anlamına geliyormuş. Ünlü Kaptanın asıl adı Hızır Reis iken Kanuni tarafından Hayrettin ismi verilmiş.
Burada zeytin yağı fabrikası ve zeytin yağı müzesi var. Yılın bu mevsiminde (26 Haziran) fabrikada üretim olmazmış, dolayısıyla görülecek de bir şey yokmuş, insanlar üretim sürecini görmek ve yeni mahsul ürün almak için sonbaharda gelirlermiş.

Vrana Zeytin yağı fabrika müzesi,

IMG-20170627-WA0033-300x169.jpg

Midilli ve Ege’de kurulmuş olan buhar makinalı fabrikaların ilklerinden biriymiş. 1887 yılında Midilli’nin en önemli köylerinden, asırlarca zeytincilik bölgesi olan Papado köyünde Nikolaos Vranas tarafından kurulmuş. Zeytinyağı fabrikası zamanının en önemli sanayi kuruluşuymuş.
70’li yılların başına kadar aralıksız faaliyet gösteren, eşsiz mimari değeri olan bu sanayi eseri daha sonra kaderine terkedilmiş.
Ege bölgesinde önemli kültürel faaliyetler yürüten ve kar amacı gütmeyen Arhipelagos kuruluşu 1999’da mülkiyeti devralarak müze yapma girişimine başlamış. Restorasyon, müze dönüşümüne ilişkin proje çizimi, makinaların bakım ve tamiriyle çalışır hale getirilmesi, muhasebe kayıtlarının arşivlenmesi derken müze 2009’da açılmış.

IMG-20170627-WA0051-169x300.jpg

Müze görevlisi ilgili ve nazik bir kadındı. bizim için dökme demirden, gümüşi, kocaman bir anahtarla geldi. Arkasından siyah, demir çubuklarla desteklenmiş, epey bir güngörmüş ahşap kapıyı gıcırdatarak açtı. Yüksek tavanlı, loş bina serin ve kuruydu, ünlü Yunan ressamlarının muhasebe defterlerinden esinlenerek yaptıkları ve müzeye hibe ettikleri eserlerden oluşan bir resim galerisi iç kısımdaydı.
Taş binaların ortaladığı iç avluya çıktık. Burası asırlık ağaçların koyu gölgesinde kalan, yaz sıcağında vaha gibi bir yer. Ayasofya renkli kalın fabrika bacası ve hemen karşısında, ısrarla zamanı gösteren güneş saati, sarnıçdan gelen su sesine karışan kuş sesleri…bir zamanlar fabrika tıkır tıkır işlerken bu sarnıçdan akan sıcak suda köyün kadınları çamaşır yıkarlarmış.
Ayrılırken müzenin hediyelik eşya mağazasından biblo vari estetik cam şişelerde “0” asitli kiloluk zeytinyağlardan aldık.

IMG-20170627-WA0054-169x300.jpg

Plomari,

Pappados’un içinden, yer yer toprak yollardan, çınar ağaçlarının arasından yine doyumsuz bir manzaranın eşliğinde, Skapelos’dan sonra Plomari’ye, deniz kenarına indik.

1860 yıllarında Efstathios I. Varvagiannis Rusya’nın Odessa şehrinden damıtmanın deneyimi ve bilgisiyle yüklü olarak Lesvos’un Plomari şehrine ulaşır. Lesvos’un yani Midilli’nin uzonun ana vatanı olma hikayesi de böylece başlamış olur.
Plomari’de o dönemde sınai üretimi çok yüksek, uluslararası ticaret de en verimli dönemindeymiş. Liman hayat dolu ve bir çok ürün dünyanın öbür ucuna buradan seyahat edermiş.
Ayrıca uzonun yapımında belirleyici rol oynayan anason, etil alkol yapımında kullanılan üzüm ve Plomari’nin eşsiz kaynak suları da fabrikanın ürettiği uzonun tadına tad katmış ve dünya çapında tanınmasını sağlamış.
O zamandan bu yana uzo Varvagianni Ble (mavi) ismiyle meşhur olmuş ve

P_20170626_124510_1_p-300x169.jpg
Deniz kenarındaki fabrikanın girişinde, büyük cam duvarlı uzo müzesini gördük önce. Ünlü mavi etiketin şişelenmesi ve yapıştırılmasında kullanılan ilk aletler, 1858 yılında İstanbul’da imal edilen ilk damıtma kazanı ve Varyagianni ailesinin sayısız fotoğraflarıyla belgelenmiş uzonun kadim tarihi.

Agios İsidoros

Her renkten birer şişe uzo alıp Plomari’ye 2km uzaklıktaki altın kumlu Agios İsidoros plajına gittik. Aslında tam olarak kum denilemez, daha çok prinç tanesi büyüklüğünde ama daha büyükleri de var ve kehribar rengindeki bu taşlar suyun içinde renkleri açılıp altın gibi parlıyorlar. Burası Vatera’ya kadar uzanan 6km’lik bir plaj. Deniz sodalı gibiydi sanki, milyon tane minik hava kabarcığı içinde serin, berrak ve tertemiz. Bütün öğleden sonrasını burada geçirdik. Fakat sahil çok kalabalıktı, dönüşte arabamızı parktan çıkarmak için arkadaki arabanın sahibinin bulunması için 15dk beklemek zorunda kaldık. Daha sakin bir deniz kenarı ve lezzetli Yunan yemekleri için illaki Vatera plajı diyorum. Burada yani Agios sahilinde pizza, hamburger, köfte gibi cafe yemekleri bulabildik sadece.

P_20170626_124732_1_p-300x169
Dönüş yolu tam bir maceraydı benim için Memo ısrarla “Plomari’nin içinden dağ yoluna çıkalım, Kalloni’ye bağlanırız” dedi. Ama ben daha Plomari’yi çıkar çıkmaz dönelim diye ısrar ettim. Çünkü 5km boyunca yolun ortasına dik yamaçlardan düşmüş kocaman kaya parçalarının arasından geçerek yola devam etmek zorunda kaldık. Ama sonrasında küçük dağ köylerinin virajlı yollarından geçerken yine yüreğim ağzıma gelse de bu riski göze almaya değdi doğrusu. Adanın her tarafında mor çiçek açmış bodur çalılar bu yol üzerinde hem daha büyük hem daha sıktı. Plomari’den sonra Poleohari, Akresi, Ambeiko derken dağlara tırmandık, sonra yine gide gele mihenk taşımız olan tanıdık Kalloni körfezi üzerinden Molivos’a vardık.

Mantamados

Bu sabah otelimizden ayrılıyoruz. Son gecemizi Mytilene’de geçireceğiz. Sabah 10 gibi yola koyulduk. Stipsi ve Pelopi üzerinden Mantamados’a doğru gidiyoruz.
Radyoda Emel Örgün’le yapılan röportajı dinliyoruz. Herhalde bir İzmir kanalı, Emel Örgün Bursa İnegöllü’ymüş, Bursa Büyükşehir Belediye Konservatuarını bitirmiş ve 2008 yılında Kültür Bakanlığı Türk Halk Müziği mahalli sanatçı ünvanını almış. Köy köy gezerek saklı kalmış türküleri ortaya çıkararak 35 tane türkü derlemiş. Ezel Akay’ın Bursa’da çektiği “Hacivat ve Karagöz neden öldürüldü” filminde de iki türkü söylemiş. “Deniz kenarında Harman olur mu?” Türküsüyle Mantamados’a vardık.

P_20170627_114908-300x169.jpgTaş döşemeli köy meydanında biraz dolaştıktan sonra açık olan iki kahveden birine, Art Cafeye oturduk. Kasaba, sayıları hayli azalsa da seramik atölyeleri, mandıraları, dolayısıyla peynir çeşitleri ve yoğurtlarıyla ünlü. Ancak peynirciyi dükkanını kapatıp sokağı dönerken yakaladık da bir parça peynir alabildik. Fakat tüm seramik mağazaları kapalıydı. Malum! Yunanistan için uyku vaktinde gelmiştik.

P_20170627_105127_1_p-300x169.jpg

Bir de adanın hac yeri olarak bilinen Taksiarhis Manastırı var. Efsaneye göre korsanlar adayı işgal ettiklerinde 40 rahipten 39’unu öldürmüşler ve sadece rahip Taksiarhis kurtulmuş.
Midilli sokaklarında, duvarlarda bol bol rastladığımız orak çekiçli KKE (Yunan Kominist Partisi) afişlerinden birini de oturduğumuz kahvenin karşısında gördük. Parti, kızıl ada olarak da anılan Midilli’de çok güçlüymüş. Gittiğimiz her yerde gördüğümüz kadın kooperatifleri, kadınların sokakta ve iş hayatındaki etkin konumları, birazdan bu kahvede oturan Mantamados’lularla yapacağımız sohbette de Siriza’ya duydukları kızgınlık, özellikle yaşlıların sade ve rahat yaşam biçimleri, kullandıkları eski arabalar (sadece turistler görece daha iyi arabalara biniyorlardı) bana daha çok seksenli yılların başında Türkiye’ye göçleriyle haberdar olduğumuz Komünist Balkan ülkelerini hatırlattı.
Kahvelerimiz henüz gelmişti ki, eski, külüstür bir araba bir kaç metre ilerde homurdanarak durdu. Arabadan daha yaşlı adamın dışarı çıkması epey sürdü..Kahvenin müdavimlerinden biri bastonuna yüklenerek ayağa kalktı ve arabadan inen, mavi işçi tulumlu şöföre “kapitalist” diye bağırdı. İki ihtiyar uzun uzun gülüştüler,  bagajın çamurlu kapağının arasından zar zor görünen W harfiymiş meğer espirinin kaynağı, araba wolsvagen markaymış…

P_20170627_120220-300x169.jpg

Biz de espiriye gülünce sohbet başladı. Bize de “Merkel” diye takıldı ama biz “hayır” dedik başımızı iki yana sallayarak, “Erdoğan, Türkiye” derken annesinin Ayvalık göçmeni olduğunu öğrendik. Ben de “dedem” dedim “Selanik” dedim ama anlatamadım. Salonica veya daha yaygın adıyla Thessaloniki demeliymişim, Selanik deyince anlamazlarmış.

Mantamados’dan Agios Stefanos’a deniz kenarına indik. Burada küçük bir mola verdikten sonra Türkiye’yi solumuza alıp kıyıdan Mytilene’ye doğru yola koyulduk. Bu taraf adanın güney kıyılarına göre çok daha kalabalıktı, trafik de öyle; adada hiç duymadığımız kadar korna sesi duyduk. Hızlı araba kullanan telaşlı sürücüler çoğaldı, özellikle Türkiye plakalı arabaların sayısı arttı. Büyü bozulmuştu.
Thermi’de Osmanlı’lardan kalma Sarlıca Palas’ın önünden geçtik. 1900’lü yılların başlarında kaplıca sularından yararlanmak üzere Fransız mimarlara yaptırılmış bu otel. Ben otelin açık olduğunu, çalıştığını sanıyordum, oysa kaderine terkedilmiş metruk bir haldeydi. Palas bu virane haliyle bile, lüks ve ihtişam içinde geçen bir dönemin kaçınılmaz sonu gibi duruyordu.
Hiç mola vermeden küçük bir balıkçı kasabası olan Panagiouda’ya kadar geldik. Burada Ekaliptus restoranda karagöz, sardalya ve bol mezeli öğlen yemeğimizden sonra tekrar yola koyulduk.

Mytilene

Bu akşam Mytilene’de kalacağız. Yarın akşam feribotuyla dönüyoruz. Arabayı teslim etmeden önce biraz şehrin etrafını dolaşmak istedik. Havaalanı yönünde Haramida’dan Loutra’ya kadar gidip iki kardeş körfezden biri olan Gera’nın güzel manzarasına bir de bu taraftan baktık.

P_20170627_162655_1_p-300x169.jpgMytile’nin gece hayatı oldukça hareketli. Akşam üzeri sahilin bir arka paralelindeki Ermov caddesi ile sahil arasında kalan sokakları, restoranların masaları dolduruyor. Cadde üstündeki hediyelik eşya dükkanları, sokak aralarında mahseni andıran, tahta döşemeli küçük içki dükkanları, çantacılar, takıcılar, küçük bakallar geç saatlere kadar açık.
Denizden adaya doğru gelirken etkileyici kubbesiyle bizi karşılayan Agios Therapontas kilisesi Ermov caddesi üzerinde. Bu cadde Gataluzi kalesine kadar uzanıyor. Kale hem Bizans hem de Osmanlı’ya karşı korunmak için yapılmış. Kalenin etrafını arabayla da, yürüyerek de dolaştık ama içeri giremedik, güvenlik nedeniyle yasaklanmış.

P_20170628_112554_1_p-169x300.jpgLimanın ucunda Özgürlük Heykeli yer alıyor. Heykel New York’taki ile hemen hemen aynı boyuttaymış.
Yeni cami ve Merkez hamamı da Ermov caddesi üzerinde. Cami ve hamam Mustafa Kulaksız Ağa tarafından 1825’te yapılmış. 1900 de Agios Therapontas kilisesi yapılıncaya kadar Yeni cami şehrin en büyük binası olarak kalmış.
Sabah Ermov caddesi üzerinde bulunan tarihi Panellimio pastanesinde kahvaltı yaptık. Yüksek tavanlı, oldukça büyük bir yer burası, hem Ermov’dan hem de sahil tarafından girişi var. 1900’lü yılların başlarında çekildiğini tahmin ettiğim ada fotoğrafları yarım oval çerçevelerin içine duvar kağıdı gibi oturtulmuş. Burada uzunca bir süre kaldık, adada son yemeğimizi yemek üzere Lena’nın yeri Kalderimi’ye geldik. Burası aynı zamanda adada ilk yemeğimizi yediğimiz yer.

IMG-20170628-WA0005-300x169.jpgKalderimi, pastanenin Ermov caddesi kapısından çıkınca sağda, ikinci sokakta. Galeta ununda kızartılmış patlıcan, içi lor peynir doldurulmuş kabak çiçeği kızartması, şaraba yatırılmış ahtabot ve kahveyle beraber gelen ekmek kadayıfı ile Lena’ya veda ettik.
Adada 7 gece geçirdik ama bu güzelim adayı gezmeye yetmedi. Adada yolculuk yaparken ki 400km yol yaptık hiç sıkılmadık, ya dağ ve deniz manzaralı yollardan ya da her biri ayrı güzellikte, yolları taş döşeli, güler yüzlü sakinleriyle küçük kasabalardan geçtik.

15/05/2019, Beşiktaş

Yelda UGAN

 

 

Midilli Kuzey Rotası

Midilli adasına yaptığımız gezinin 3. bölümündeyiz, rotamız Yunan Rüzgarı yönünde*.

orpheus'un seçtikleri midilli ile ilgili görsel sonucu

Sabahın erken saatleri, Molyvos’dan Vafios yoluna saptık, oradan da Argennos ve Lepetymnos kasabalarını geçip Sykaminia’ya doğru yola koyulduk. Lepetimno dağlarından geçiyoruz radyoda The Animals’dan Don’t let me be misunderstood çalıyor, yollar dar ve virajlı. Yukarı doğru tırmandıkça zeytin ağaçları yerini asırlık kestane ağaçlarına bırakıyor, dik kayaların arasından arada bir açık denizi hatta Baba burnunu bile görebliyoruz. Karşı kıyı Türkiye… Skyaminia’nın içinden, dar ve taş döşemeli sokaklarından geçip Skala Sykminia’ya doğru döndük. Yol hala virajlı ama geniş. Zaten o kadar az araba geçiyor ki, geçse de nazikçe birbirimize yol veriyor, selamlaşıyor, yola devam ediyoruz.

m1.jpg

Mirivillis’in Deniz Kızı Meryem Ana romanına (Panagia i Gorgona’ya) ilham kaynağı olmuş kaya üstündeki küçük kilise yokuş başında karşılıyor bizi. Sonra gölgesinde kitaplarını yazdığı yaşlı dut ağaçları ve altındaki küçük tavernalar. Burada saatlerce oturup, sayfalar dolusu yazmak isterdim.

Meydandan kuzey batı yönünde, ormana doğru kısa bir yürüyüş yaptık. Zaman zaman adanın çeşitli yerlerinde sıkça rastladığımız trekking yolunu işaret eden tabelalar gördük. Buradan, Molyvos’a ulaşmak üzere deniz kıyısı boyunca ilerleyen, Orta Çağ’dan kalma toprak bir yol varmış. Bakalım; belki bir daha ki sefere, Nisan Mayıs gibi ya da Ekim Kasım aylarında tekrar gelmek kısmet olursa…

P_20170623_124920_1_p-300x169.jpg

Goji cafe’de küçük bir kahvaltı yaptık, Öğlen yemeğimizi hakkında iyi şeyler  duyduğumuz Mirivili restoranda yemek istiyoruz. Zaten Goji de Mirivili’nin yanıymış, en yaşlı dut ağacının altında. Ordan gelen müzik sesi yine çok tanıdık, Rum aksanıyla söylenen Türkçe şarkılar, “Bir dalda iki kiraz”, “Aman anam gurbet bana zor gelir”, “Konyalım yürü”

images.jpegRestoranın işletmecisi Vangeli karşıladı bizi. Beyazlar içinde bir denizci gibi giyinmiş. Kırık, aksanlı bir Türkçe ile “yavaş konuşursanız sizi anlayabilirim” diyor. Gerçekten her yerde tavsiye edildiği kadar var. Ve uzo ile başlıyoruz, daha önce yeşilini denediğimizi ve baş ağrısı yaptığını söyleyince Vangeli bize smypnıo (simirio) getiriyor, simirna, İzmir’li kadın anlamına geliyormuş. Bu uzoyu Barbayani fabrikasına özel sipariş ile yaptırıyorlarmış. Başka yerlerde de bu marka uzo var ama Vangeli’lerin simirnası beyaz etiketli euzon olanmış. Biz çok sevdik, içimi rahat, sonrasın da rahatsız etmedi. Yemekler konusunda da Vangeli’nin bize tavsiyelerine uyuyor ve muhteşem lezzetli yemekler yiyoruz. Greek salata, kırmızı şarapla marina edilmiş ahtapot, zeytin, sarımsaklı karides, soğuk balık tabağı, kabak çiçeği dolması ve peynirli mini puf börekleri….Yanımıza iki tane de 20’lik simirnalarımızı alıp Vangeli ile vedalaşıyoruz.

Unknown-1.jpeg

Sykaminia’dan doğu’ya, geldiğimiz yönün tam tersi istikamete Klio’ya doğru ilerledik. Klio yol ayrımından da Tsonia sahiline. Yol aşağı doğru kıvrıldıkça, zeytin ağaçları yerini her iki tarafa da sapsarı kabak çiçekleriyle dolu bostanlara bırakıyor. Burası küçük, gizli bir koy, kumu kızılımsı. Koca sahilde tavanı kuru sazlıklarla örtülü küçük, salaş bir taverna var.  Ama buz gibi Alfa bira ve hafif bir müzikle servis çok iyi. Ada’da hiç bir yer olmadığı gibi burası da kalabalık değil ama boş da değil. Sakin, günlük alışkanlıklarını yerine getirir gibi denize giren, kumsalda sohbet eden oralı insanlar var etrafta, herkes birbirini tanıyor. Kaplıcaya girer gibi giriyorlar denize, sanki onlar için hem şifalı, hem kutsal. Huzurlu aidiyetlerini kıskanmadım değil ama gitmemiz lazım, daha görecek çok yer var!!

Dönüşümüzü geldiğimiz yoldan değil de Kapi, Pelopi, Stipsi üzerinden yaptık. Meydan kahvelerinde oturan, iki kasaba arasında yürüyen sakinlerle selamlaştık yolda. Dağ yolundan, gün batımını takip ederek Molyvos’a vardık. Yani adanın kuzeyinde küçük bir daire çizdik, otelimizden gün batımını kılpayı kaçırdık ama değdi doğrusu.

Bugün Petra’da sakin bir gün geçirmeye karar verdik. Sahilde kitap okuduk, güneşlendik ve denize girdik. Ama deniz kirli ve bulanıktı. Sigri ve Tsonia plajlarından sonra burası iyi bir seçim olmadı. Akşam üzeri otantik Petra’nın otantik çarşısında dolaşıp alışveriş yaptık. Petra Yunanca’da taş veya kaya anlamına geliyormuş. Kasaba bu adı köyün tam ortasında bulunan 35 m yüksekliğindeki kayadan almış. Kayanın üstünde 114 basamakla ulaşılabilen Panagia Glikofilusa adında bir kilise var, sevgiyle öpen Meryem Ana anlamına geliyormuş. Biz hava çok sıcak olduğu için 114 basamak çıkmaya cesaret edemedik ama eminim muhteşem manzarasıyla görülmeye değerdi.

P_20170623_124920_1_p-300x169.jpg

Akşama daha önce rezervasyon yaptırdığımız Moliyvos’daki Trienada restorana gittik. Geleneksel Yunan müzikleri dinlemek, sirtaki izlemek istiyorduk ama Petra’nın sahili gibi burası da bizi hayal kırıklığına uğrattı. Ramazan bayramının birinci günüydü ve turla gelen konukların şikayetleri, siparişleri yetiştiremeyen garsonlar…ilk defa adada stresli ve telaşlı insanlar gördük. O yüzden bayramlarda, ya da Türkiye’deki tatillerde Midilli’ye gitmek isterseniz popüler yarlerden uzak durun.

Unknown-2.jpeg

Adanın Gera ve Kalloni olmak üzere iki büyük körfezi var. Biz bugün Kalloni körfezi üzerinden Vatera’ya gidiyoruz. Petra’dan Kalloni yolunu takip ederek Skala Kalloni’ye geldik. Burası ince kumlu uzun bir sahil. Şirin bir meydanı, küçük ortodoks kiliseleri, tahta masalı tavernalarıyla çok samimi. Sahilde “Bütün insanlar doğaları gereği bilmek isterler” diyen Yunan düşünür Aristo’nun küçük bir büstü var. Aynı büstü Assos’ta da görmüştüm. Aristo Hocası Platon öldükten sonra Atina’yı terk etmiş ve önce Assos’ta sonra da Midilli’de yaşamış. Her iki kıyıya da iz bırakmış kadim filozof.

Unknown.jpeg

Vatera Midilli’de, prinç kadar minik çakıl taşlı, 7 km uzunluğundaki sahili, tertemiz, pırıl pırıl deniziyle en sevdiğim plajlardan biri oldu. Vatera’ya gelmek için Skala Kalloni’den Achladeri’ye kadar bize Kalloni körfezinin güzel manzarası ve su kuşları eşlik etti. Oradan içeriye, Vassilika ve Polichnitos kasabalarını takip ederek sahile ulaştık. Sahil boyunca sıralanmış salaş balıkçılardan birine oturduk. Akpoyialı restoran, burayı da bir aile işletiyordu. Baba, siparişlerimizi aldı, kızları kasada duruyordu; içerde, mutfakta da neredeyse üç nesilden kadınlar yemek yapıyorlardı. Adada karşılaştığımız en az Türkçe ve İngilizce bilen insanlardı. İyi ki bilmiyorlardı, iyi ki her şeyi yanlış getirdiler. Yediğim en lezzetli balıklar, mezeler buradaydı. Anlaşamadığımız için fazladan gelen yemekleri de paket yapıp yanımıza verdiler. Bir de paketin içine ev yapımı yarım ekmek koymuşlardı.

P_20170625_202116_1_p-169x300.jpgKıyıdan Plomari’ye gitmek istedik ama o tarafa Vatera’da yol yokmuş, ya da eskiden var olan bir yol şimdi kullanılamaz durumdaymış. Biz de geldiğimiz yoldan geri döndük. Vassilika yol ayrımından mis gibi çam ve kekik kokularıyla Agiassos’a doğru yola koyulduk. Köye yaklaştıkça kalın gövdeli büyük zeytin ağaçları çamların yerini aldı, ağustos böcekleri de kuşlara bıraktı sözü.
Burası 475m yükseklikte. Yayla gibi, bir anda sıcaktan eser kalmadı, hatta biraz üşüdüm bile. Arabayı köyün girişine bırakıp taş döşeli yollardan yukarı doğru yürümeye başladık ki seramik eşyalar satılan dükkandan birisi çıktı ve ısrarla bizi içeri çağırdı. Adada ilk kez böyle bir ısrarla karşılaştık. Maalesef 2014 yılında seramik fabrikası ya da atölyesi üretimi durdurmuş ve bu kalanlar da son mallarmış, “aldınız aldınız bir daha bulamazsınız” a daha fazla dayanamayıp bir kaç parça seramik küllük, magnet, kahvaltılık kaseler aldık.

P_20170625_194412_1_p-300x169.jpg

Köyün en tepedeki meydanına kadar çıktık. Buradan manzara çok güzeldi. Bu kadar yokuş çıkmamıza değdi doğrusu. Her evin önünde bazen yalnız bazen birkaç kişi sandalyede yada bir duvar çıkıntısının üstüne oturmuş kadınlarla selamlaştık. İstanbul’dan geliyoruz dedikçe bize Konstantiniye ha! Diyerek gülümsediler.
Köy, heybetli Olympos dağının eteklerinde, rivayete göre de 4. yy da yapılan Meryem Ana kilisesinin etrafına kurulmuş. Kilisenin büyük, labirentli bir avlusu, içinde de Ayasos’un tanıtıldığı bir halk müzesi var.

IMG-20170624-WA0049-300x169.jpgKilisenin üst tarafında oldukça hareketli kalabalık bir meydana çıktık. Pazar günü olduğu için mi bilmiyorum meydandaki kahvelerde oturan herkes çok şık, elbiseli, etek buluzlu, inci kolyeli, inci küpeli, saçları topuz kadınlar. Kumaş pantolonları askılı, ütülü gömlekli, bastonlarına dayanarak oturan erkekler. Sanki Ayasos’lular, birazdan başlayacak olan bir töreni fuayede bekler gibiydiler.
Ben sakızlı kahvemi Mehmet Alfa birasını içinceye kadar biz de katıldık onlara. Adanın ünlü ladori peynirini de buradan aldık. Her taraf yemyeşil, dev kestane ağaçları ve meyve bahçeleriyle dolu, dallarda kirazlar, şeftaliler. Meydanda yaşlı bir amcadan da armut aldık. Ellerini göğsüne koyup panora dedikçe anladık ki armutlar amcanın bahçesinden.

  • Marco Polo’nun seyahatnamesinde Kuzey Doğu yönüne verdiği isim.

Yelda UGAN

09/05/2019, Beşiktaş