Midilli; Dipi ve Plomari

Her güzel şey gibi Midilli günlerimizin de sonuna geldik, Lesvos’a tekrar görüşmek üzere veda ediyoruz artık. İstikamet Öğlen yönü (Marco Polo’nun seyahatnamesinde Güney’e verdiği isim)

Plomari ve Pappados

P_20170626_103639_1_p-300x169.jpg

Kalloni üzerinden Midilli’ye giderken Pappados yol ayrımından saptık. Solumuzda kalan Gera körfezi boyunca 20dk kadar yol aldıktan sonra Dipi’de mola verdik. Aslında durma nedenimiz Susamlı pastanesi. Burası dışardan körfeze bakan salaş bir kahve gibi görünüyordu, tahta masalar, renkli sandalyeler. Sabah temizliği yeni yapılmış, her yer yıkanmış, sarmaşıkların koyu gölgesi, çiçek kokuları.
Sipariş için kimse gelmeyince kahvelerimizi söylemek için içeri girdim. Alice gibi sihirli bir aynanın içinden geçmiştim sanki, karşımda kocaman bir mutfak duruyordu. Fırından yeni çıkmış, kokuları kahve kokusuna karışan yüzlerce çeşit pasta, börek, kurabiye, ekmek, çörek…yerler siyah beyaz seramik karo, fırından çıkanların tepsilere dizildiği kırmızı ahşap dolaplar, tezgahlar, ekmeklerin konduğu sepetler, cam bölmelerin arkasında renkli şekerlemeli tartlar…harikalar diyarı!!

P_20170626_101140_1_HDR_p-300x169.jpgKahvelerimizi içerken, önümüzdeki masada sanki belediye encümen üyeleri ya da halk konseyi toplanmış (anladığımız kadarıyla) politika konuşuyorlar diye düşündüğümüz bir grup yaşlı insan vardı. On kişi kadardı, biri kadın diğerleri erkek. Kimse kimsenin sözünü kesmiyor, bağırmıyorlar, birbirlerini sabırla dinliyorlardı.
Hesabı ödemek, biraz da yolda yemek için kokularıyla mest olduğumuz poğaçalardan almak istiyorduk. Kasaya biraz önce dışarda gördüğüm, masadaki tek kadın geldi, biraz sohbet ettik. Gerçekten politika konuşuyorlarmış, özellikle ağır vergilerden dolayı Siriza’ya çok kızgınlarmış. Susamlı pastanesinin bir şubesi de Ayassos’daymış, her gün bütün çeşitler taze yapılıyormuş. Yol ve güzergahımız hakkında bilgi alıp Pappados’a doğru yola koyulduk.

 

IMG-20170627-WA0052-300x169.jpgPappados’a Gera körfezi üzerinden giden herkes buradan, Dipi’den geçer, yola çıkarken kahvaltı yapmayın ve Dimitra’nın Susamlı pastanesinde bir mola verin.
Pappados, Barbaros Hayrettin Paşa’nın doğum yeri. Barbaros İtalyanca’da barba-rosa kızıl sakal anlamına geliyormuş. Ünlü Kaptanın asıl adı Hızır Reis iken Kanuni tarafından Hayrettin ismi verilmiş.
Burada zeytin yağı fabrikası ve zeytin yağı müzesi var. Yılın bu mevsiminde (26 Haziran) fabrikada üretim olmazmış, dolayısıyla görülecek de bir şey yokmuş, insanlar üretim sürecini görmek ve yeni mahsul ürün almak için sonbaharda gelirlermiş.

Vrana Zeytin yağı fabrika müzesi,

IMG-20170627-WA0033-300x169.jpg

Midilli ve Ege’de kurulmuş olan buhar makinalı fabrikaların ilklerinden biriymiş. 1887 yılında Midilli’nin en önemli köylerinden, asırlarca zeytincilik bölgesi olan Papado köyünde Nikolaos Vranas tarafından kurulmuş. Zeytinyağı fabrikası zamanının en önemli sanayi kuruluşuymuş.
70’li yılların başına kadar aralıksız faaliyet gösteren, eşsiz mimari değeri olan bu sanayi eseri daha sonra kaderine terkedilmiş.
Ege bölgesinde önemli kültürel faaliyetler yürüten ve kar amacı gütmeyen Arhipelagos kuruluşu 1999’da mülkiyeti devralarak müze yapma girişimine başlamış. Restorasyon, müze dönüşümüne ilişkin proje çizimi, makinaların bakım ve tamiriyle çalışır hale getirilmesi, muhasebe kayıtlarının arşivlenmesi derken müze 2009’da açılmış.

IMG-20170627-WA0051-169x300.jpg

Müze görevlisi ilgili ve nazik bir kadındı. bizim için dökme demirden, gümüşi, kocaman bir anahtarla geldi. Arkasından siyah, demir çubuklarla desteklenmiş, epey bir güngörmüş ahşap kapıyı gıcırdatarak açtı. Yüksek tavanlı, loş bina serin ve kuruydu, ünlü Yunan ressamlarının muhasebe defterlerinden esinlenerek yaptıkları ve müzeye hibe ettikleri eserlerden oluşan bir resim galerisi iç kısımdaydı.
Taş binaların ortaladığı iç avluya çıktık. Burası asırlık ağaçların koyu gölgesinde kalan, yaz sıcağında vaha gibi bir yer. Ayasofya renkli kalın fabrika bacası ve hemen karşısında, ısrarla zamanı gösteren güneş saati, sarnıçdan gelen su sesine karışan kuş sesleri…bir zamanlar fabrika tıkır tıkır işlerken bu sarnıçdan akan sıcak suda köyün kadınları çamaşır yıkarlarmış.
Ayrılırken müzenin hediyelik eşya mağazasından biblo vari estetik cam şişelerde “0” asitli kiloluk zeytinyağlardan aldık.

IMG-20170627-WA0054-169x300.jpg

Plomari,

Pappados’un içinden, yer yer toprak yollardan, çınar ağaçlarının arasından yine doyumsuz bir manzaranın eşliğinde, Skapelos’dan sonra Plomari’ye, deniz kenarına indik.

1860 yıllarında Efstathios I. Varvagiannis Rusya’nın Odessa şehrinden damıtmanın deneyimi ve bilgisiyle yüklü olarak Lesvos’un Plomari şehrine ulaşır. Lesvos’un yani Midilli’nin uzonun ana vatanı olma hikayesi de böylece başlamış olur.
Plomari’de o dönemde sınai üretimi çok yüksek, uluslararası ticaret de en verimli dönemindeymiş. Liman hayat dolu ve bir çok ürün dünyanın öbür ucuna buradan seyahat edermiş.
Ayrıca uzonun yapımında belirleyici rol oynayan anason, etil alkol yapımında kullanılan üzüm ve Plomari’nin eşsiz kaynak suları da fabrikanın ürettiği uzonun tadına tad katmış ve dünya çapında tanınmasını sağlamış.
O zamandan bu yana uzo Varvagianni Ble (mavi) ismiyle meşhur olmuş ve

P_20170626_124510_1_p-300x169.jpg
Deniz kenarındaki fabrikanın girişinde, büyük cam duvarlı uzo müzesini gördük önce. Ünlü mavi etiketin şişelenmesi ve yapıştırılmasında kullanılan ilk aletler, 1858 yılında İstanbul’da imal edilen ilk damıtma kazanı ve Varyagianni ailesinin sayısız fotoğraflarıyla belgelenmiş uzonun kadim tarihi.

Agios İsidoros

Her renkten birer şişe uzo alıp Plomari’ye 2km uzaklıktaki altın kumlu Agios İsidoros plajına gittik. Aslında tam olarak kum denilemez, daha çok prinç tanesi büyüklüğünde ama daha büyükleri de var ve kehribar rengindeki bu taşlar suyun içinde renkleri açılıp altın gibi parlıyorlar. Burası Vatera’ya kadar uzanan 6km’lik bir plaj. Deniz sodalı gibiydi sanki, milyon tane minik hava kabarcığı içinde serin, berrak ve tertemiz. Bütün öğleden sonrasını burada geçirdik. Fakat sahil çok kalabalıktı, dönüşte arabamızı parktan çıkarmak için arkadaki arabanın sahibinin bulunması için 15dk beklemek zorunda kaldık. Daha sakin bir deniz kenarı ve lezzetli Yunan yemekleri için illaki Vatera plajı diyorum. Burada yani Agios sahilinde pizza, hamburger, köfte gibi cafe yemekleri bulabildik sadece.

P_20170626_124732_1_p-300x169
Dönüş yolu tam bir maceraydı benim için Memo ısrarla “Plomari’nin içinden dağ yoluna çıkalım, Kalloni’ye bağlanırız” dedi. Ama ben daha Plomari’yi çıkar çıkmaz dönelim diye ısrar ettim. Çünkü 5km boyunca yolun ortasına dik yamaçlardan düşmüş kocaman kaya parçalarının arasından geçerek yola devam etmek zorunda kaldık. Ama sonrasında küçük dağ köylerinin virajlı yollarından geçerken yine yüreğim ağzıma gelse de bu riski göze almaya değdi doğrusu. Adanın her tarafında mor çiçek açmış bodur çalılar bu yol üzerinde hem daha büyük hem daha sıktı. Plomari’den sonra Poleohari, Akresi, Ambeiko derken dağlara tırmandık, sonra yine gide gele mihenk taşımız olan tanıdık Kalloni körfezi üzerinden Molivos’a vardık.

Mantamados

Bu sabah otelimizden ayrılıyoruz. Son gecemizi Mytilene’de geçireceğiz. Sabah 10 gibi yola koyulduk. Stipsi ve Pelopi üzerinden Mantamados’a doğru gidiyoruz.
Radyoda Emel Örgün’le yapılan röportajı dinliyoruz. Herhalde bir İzmir kanalı, Emel Örgün Bursa İnegöllü’ymüş, Bursa Büyükşehir Belediye Konservatuarını bitirmiş ve 2008 yılında Kültür Bakanlığı Türk Halk Müziği mahalli sanatçı ünvanını almış. Köy köy gezerek saklı kalmış türküleri ortaya çıkararak 35 tane türkü derlemiş. Ezel Akay’ın Bursa’da çektiği “Hacivat ve Karagöz neden öldürüldü” filminde de iki türkü söylemiş. “Deniz kenarında Harman olur mu?” Türküsüyle Mantamados’a vardık.

P_20170627_114908-300x169.jpgTaş döşemeli köy meydanında biraz dolaştıktan sonra açık olan iki kahveden birine, Art Cafeye oturduk. Kasaba, sayıları hayli azalsa da seramik atölyeleri, mandıraları, dolayısıyla peynir çeşitleri ve yoğurtlarıyla ünlü. Ancak peynirciyi dükkanını kapatıp sokağı dönerken yakaladık da bir parça peynir alabildik. Fakat tüm seramik mağazaları kapalıydı. Malum! Yunanistan için uyku vaktinde gelmiştik.

P_20170627_105127_1_p-300x169.jpg

Bir de adanın hac yeri olarak bilinen Taksiarhis Manastırı var. Efsaneye göre korsanlar adayı işgal ettiklerinde 40 rahipten 39’unu öldürmüşler ve sadece rahip Taksiarhis kurtulmuş.
Midilli sokaklarında, duvarlarda bol bol rastladığımız orak çekiçli KKE (Yunan Kominist Partisi) afişlerinden birini de oturduğumuz kahvenin karşısında gördük. Parti, kızıl ada olarak da anılan Midilli’de çok güçlüymüş. Gittiğimiz her yerde gördüğümüz kadın kooperatifleri, kadınların sokakta ve iş hayatındaki etkin konumları, birazdan bu kahvede oturan Mantamados’lularla yapacağımız sohbette de Siriza’ya duydukları kızgınlık, özellikle yaşlıların sade ve rahat yaşam biçimleri, kullandıkları eski arabalar (sadece turistler görece daha iyi arabalara biniyorlardı) bana daha çok seksenli yılların başında Türkiye’ye göçleriyle haberdar olduğumuz Komünist Balkan ülkelerini hatırlattı.
Kahvelerimiz henüz gelmişti ki, eski, külüstür bir araba bir kaç metre ilerde homurdanarak durdu. Arabadan daha yaşlı adamın dışarı çıkması epey sürdü..Kahvenin müdavimlerinden biri bastonuna yüklenerek ayağa kalktı ve arabadan inen, mavi işçi tulumlu şöföre “kapitalist” diye bağırdı. İki ihtiyar uzun uzun gülüştüler,  bagajın çamurlu kapağının arasından zar zor görünen W harfiymiş meğer espirinin kaynağı, araba wolsvagen markaymış…

P_20170627_120220-300x169.jpg

Biz de espiriye gülünce sohbet başladı. Bize de “Merkel” diye takıldı ama biz “hayır” dedik başımızı iki yana sallayarak, “Erdoğan, Türkiye” derken annesinin Ayvalık göçmeni olduğunu öğrendik. Ben de “dedem” dedim “Selanik” dedim ama anlatamadım. Salonica veya daha yaygın adıyla Thessaloniki demeliymişim, Selanik deyince anlamazlarmış.

Mantamados’dan Agios Stefanos’a deniz kenarına indik. Burada küçük bir mola verdikten sonra Türkiye’yi solumuza alıp kıyıdan Mytilene’ye doğru yola koyulduk. Bu taraf adanın güney kıyılarına göre çok daha kalabalıktı, trafik de öyle; adada hiç duymadığımız kadar korna sesi duyduk. Hızlı araba kullanan telaşlı sürücüler çoğaldı, özellikle Türkiye plakalı arabaların sayısı arttı. Büyü bozulmuştu.
Thermi’de Osmanlı’lardan kalma Sarlıca Palas’ın önünden geçtik. 1900’lü yılların başlarında kaplıca sularından yararlanmak üzere Fransız mimarlara yaptırılmış bu otel. Ben otelin açık olduğunu, çalıştığını sanıyordum, oysa kaderine terkedilmiş metruk bir haldeydi. Palas bu virane haliyle bile, lüks ve ihtişam içinde geçen bir dönemin kaçınılmaz sonu gibi duruyordu.
Hiç mola vermeden küçük bir balıkçı kasabası olan Panagiouda’ya kadar geldik. Burada Ekaliptus restoranda karagöz, sardalya ve bol mezeli öğlen yemeğimizden sonra tekrar yola koyulduk.

Mytilene

Bu akşam Mytilene’de kalacağız. Yarın akşam feribotuyla dönüyoruz. Arabayı teslim etmeden önce biraz şehrin etrafını dolaşmak istedik. Havaalanı yönünde Haramida’dan Loutra’ya kadar gidip iki kardeş körfezden biri olan Gera’nın güzel manzarasına bir de bu taraftan baktık.

P_20170627_162655_1_p-300x169.jpgMytile’nin gece hayatı oldukça hareketli. Akşam üzeri sahilin bir arka paralelindeki Ermov caddesi ile sahil arasında kalan sokakları, restoranların masaları dolduruyor. Cadde üstündeki hediyelik eşya dükkanları, sokak aralarında mahseni andıran, tahta döşemeli küçük içki dükkanları, çantacılar, takıcılar, küçük bakallar geç saatlere kadar açık.
Denizden adaya doğru gelirken etkileyici kubbesiyle bizi karşılayan Agios Therapontas kilisesi Ermov caddesi üzerinde. Bu cadde Gataluzi kalesine kadar uzanıyor. Kale hem Bizans hem de Osmanlı’ya karşı korunmak için yapılmış. Kalenin etrafını arabayla da, yürüyerek de dolaştık ama içeri giremedik, güvenlik nedeniyle yasaklanmış.

P_20170628_112554_1_p-169x300.jpgLimanın ucunda Özgürlük Heykeli yer alıyor. Heykel New York’taki ile hemen hemen aynı boyuttaymış.
Yeni cami ve Merkez hamamı da Ermov caddesi üzerinde. Cami ve hamam Mustafa Kulaksız Ağa tarafından 1825’te yapılmış. 1900 de Agios Therapontas kilisesi yapılıncaya kadar Yeni cami şehrin en büyük binası olarak kalmış.
Sabah Ermov caddesi üzerinde bulunan tarihi Panellimio pastanesinde kahvaltı yaptık. Yüksek tavanlı, oldukça büyük bir yer burası, hem Ermov’dan hem de sahil tarafından girişi var. 1900’lü yılların başlarında çekildiğini tahmin ettiğim ada fotoğrafları yarım oval çerçevelerin içine duvar kağıdı gibi oturtulmuş. Burada uzunca bir süre kaldık, adada son yemeğimizi yemek üzere Lena’nın yeri Kalderimi’ye geldik. Burası aynı zamanda adada ilk yemeğimizi yediğimiz yer.

IMG-20170628-WA0005-300x169.jpgKalderimi, pastanenin Ermov caddesi kapısından çıkınca sağda, ikinci sokakta. Galeta ununda kızartılmış patlıcan, içi lor peynir doldurulmuş kabak çiçeği kızartması, şaraba yatırılmış ahtabot ve kahveyle beraber gelen ekmek kadayıfı ile Lena’ya veda ettik.
Adada 7 gece geçirdik ama bu güzelim adayı gezmeye yetmedi. Adada yolculuk yaparken ki 400km yol yaptık hiç sıkılmadık, ya dağ ve deniz manzaralı yollardan ya da her biri ayrı güzellikte, yolları taş döşeli, güler yüzlü sakinleriyle küçük kasabalardan geçtik.

15/05/2019, Beşiktaş

Yelda UGAN

 

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.