Mihrican

 

Akşamüstü faytonların çıngırak sesleri artıyor, Kalpazankaya’ya durmadan yolcu taşıyorlar. Gün batımı en güzel ordan izleniyor çünkü, atların nal sesleri, insan seslerine karışıyor.

 

 

andreakowch_thevisitors
Andrea Kowch

“Minik bir yürüyüş yapalım mı?” dedim ona, hemen kabul etti. Kalpazankaya’ya doğru yürüdük. Hava alacakaranlık, güneş batmak üzere, Marta Koyuna bakan yamaçta biraz durduk. Manzarayı seyrettik, güneş birazdan, kalan bir kaç tutam kızıl ışığını da alacak ama ben sonsuz bir şimdide kalmış gibiyim. Deniz parlak, metalik bir griye dönmeye başladı. Çam ağaçlarının arasına karanlık gölgeler düştü. Soluk, dumanlı bir sisin arkasında İstanbul silüeti. “Kızlar ne güzel masa kurmuşlar” dedi. O zaman farkettim kırmızı-beyaz pötükare örtülü masayı.

img_4528

Yirmili yaşlarının başındalar daha. Siyahlara bürünmüş biri, siyah askılı bir tişört, siyah tayt, kırmızı ruj. Ayakta fotoğraf çeken, ince keten kumaştan soman rengi bir pardesü giymiş, baş örtüsü de soluk mavi, yerlere kadar uzun, eteği anvelop, desenli bir elbise giyen fotoğraf çekene modellik yapıyor.  Elbisenin eteği rüzgar estikçe bir yelkenli gibi içi havayla dolarak denize doğru uçuşuyor. Pembe keten bir pantolonla beyaz tişört giymiş olan son kız da siyahlı olanla beraber şarap içiyorlar. Kadehler o kadar zarif ve ince ki, dönerken, yolda kırılmasa bari.

 

Bugün Mihrican (sonbahar) fırtınasının başladığı gün. Öyle tesadüf falan değil, gerçekten fırtınanın başladığı günü, kötülüklerin uykuya daldığı zamanı müjdeleyen Mihrican’ı karşılamak için kuruldu sofralar.

Perşembe günü öğle üzeriydi Elif aradı. Okuldaydım o gün yine, çocukların kıyafetleri mi, kitapları mı alınacaktı neydi? Elif’in “yeni bir fikri var ve plan şu” modundaki sesi çın çın!   Nihayet onunla tanışmışlar, ortak arkadaşlarının evinde buluşmuşlar bir akşam. Gece, efil efil esen bir meltemle başlamış, adanın kuzeye bakan tarafındaymış konuk oldukları ev, sonra hava lodosa dönmüş. Derken sohbet de esen yele kaymış. Rüzgar isimlerini çok seven hatta onları fantastik bulan Elif’e bir kaç gün sonra kargoyla bir paket gelmiş. O göndermiş. Sel yayınlarından bir ajanda çıkmış paketin içinden. Gündönümleri, fırtınalar, uçanlar ve çiçek açanlar yazıyormuş üstünde. “Fırtınalarla açılır göç yolları, mevsim çarklarını rüzgârlar çevirir, gidenler gelenlerle karşılanır gündönümleri. Günışığı kısıldıkça kışa doğru Ülker yıldızı da baca deliğinden görünür…”

img_9579

7 Eylül cumartesi günü, adıyla sanıyla ilk güzün habercisi Mihrican’la böyle tanıştık işte. Ve onunla da. “Didik Didik Freud”… Bugüne kadar yapılmış en güzel radyo programını “kerelerce” dinledik. Bulaşık makinesini boşaltırken, yemek yaparken, gömlekleri ütülerken dinledik. Yolda, otobüste, işte, markette elimizde alışveriş listesiyle…işlerin ruhu hafifledi, biz de hafifledik. Hakkında yorumlar yaptık, tahminlerde bulunduk ama o gün, Mihrican’ın geldiği gün o da geldi, tanıştık ve büyü bozulmadı.

Şehirden gelen kadınlar, adalı komşular, çoluk çocuk hep beraber, bahçede bir masanın etrafında toplaşıp yemek yedik. Fırtına ya da kasırga olduğu için kadın adı verilmiş sandım önce ama adını çok eski bir İran bayramından alıyormuş ve  ilkgüzün habercisiymiş. Bugün kurulan sofralar bereketi çağrıştıran yiyeceklerle donatılırmış. Biz de öyle yaptık, Adana usulü kısır ve kuru dolma, Ada’nın ünlü pastanesi Ergün’den yaban mersinli kurabiye, patlıcanlı poğaça, Ada’nın pazarından lavaş ekmek, Datça bademi, ceviz, peynir tabağı, salata, şarap ve bir çaydanlık dolusu çay.

Güneş tüm parlaklığı ve cömertliğiyle tepemizden inmedi, daha meydanı Mihrican’a bırakmaya niyeti yoktu ama ne güneşten ne de sıcaktan hiç şikayet etmeden konu konuyu açan sohbet ve muhabbetle zaman akıp gitti.

56bc80d7-eb72-40a4-a6ba-03523f983f02
Marta bu evde oturmuş, penceresinin pervazları arasından kaya korukları çıkmıştı, bir kaç dal yedik…bekliyoruz, belki onun deli halleri bize de geçer.

Sıradaki radyo programı kocaları, sevgilileri tarafından önü kapatılan, gölgede kalan  müzisyen kadınlarla ilgili olacakmış, Kasım gibi başlarmış. Konu hepimizi heyecanlandırıyor. Arka arkaya, tarihte kahraman olmuş ve bastırılmış kadınlarla ilgili örnekler veriyoruz; psikanalist Sabina Spielrin’nin çalışmalarını kullanan ama kaynak göstermeyen Freud ve Jung.

Albert Einstein’in karısı Mileva Maric’in hikayesi. Mileva kocası ile beraber çalışıyor, en az onun kadar zeki ve başarılı, evlenmek istemiyor önce ama kocası onu baştan çıkarıyor, evleniyorlar. Herşeyi beraber yapmalarına rağmen Einstein’in çalışmalarında Mileva’nın adı yok, derken hamile kalıyor, okulu bırakmak zorunda kalıyor. Ve kocası mutsuz karısını istemiyor artık.

El yazmalarını yazan ve baştan beri çalışmalarının içinde olan Marks’ın karısı Jenny Von Westphalen.

Kadın olduğu için kitabı basılmayan Mary Shelley,

33 yıl akıl hastanesinde kalan Rodin’in sevgilisi Camilla Claudel….ve diğerleri?!

Judith bebeğini emziriyordu, bizim kızgın konuşmalarımıza pek katılmadı önce, bebek uyuyunca busetine yatırır yatırmaz turkuaz rengi şalvarının bez bir torba büyüklüğündeki cebinden küçük kızın biberonunu çıkardı ve elinden bırakmadan aksanlı ama çok güzel Türkçesiyle annesini anlattı. “Benim annem 68 kuşağı kadınıydı…geçen yıl Almanya’dayken birebir şahit olmuş. 68’in 50. yılı nedeniyle orda kitaplar yazılmış, afişler basılmış, bilirsiniz Almanlar otobiyografilere çok meraklıdır ama onca otobiyografi arasında sadece bir tek kadın hakkında kitap çıkmış o da annemlerin özel çabalarıyla olmuş ama maalesef yeteri kadar basılıp dağıtılamamış” dedi.

Duygularımız bu kadar yükselmişken kitap isimleri dolaştı havada. Sue Monkk Kid’in kitapları, Metis yayınlarından çıkan Gaflet, Simon de Beauvoir’in Konuk Kız’ı, Madeline Miller’in Ben Kirke si ve ondan küçük bir alıntı.

“Ozanlar benden, –erkek– kahramanın karşısında diz çöküp merhamet dilenen bir kadın olarak bahsetti hep; ilaç katarmışım tatlı şaraplarına, büyüleyip domuza çevirirmişim hızlı giden gemilerin tayfasını, baba evini unutturur, sılaya kavuşmalarına müsaade etmezmişim. Ne demeli, kadınlara haddini bildirmek ozanların en sevdiği vakit geçirme biçimidir; yerlerde sürünüp ağlamazsak gerçek bir hikâye olmazmış gibi.

Ama yanılıyorlar, yanılıyorsunuz: Cadılık illa nefret, kıskançlık ya da başka türlü bir kötülükten doğmaz; ben ilk büyümü aşkımdan yapmıştım…”

Yarısı içilmiş kırmızı şarap kadehinin içine sararmış bir yaprak düşüyor. Altına oturduğumuz armut ağacına Mihrican dokunmuş olmalı. Hafifliyoruz, köpek Sakalik’i seviyor ev sahibi cadı “böyle güzel kulağım olsa” diyor “neler takarım ben ona”  Sakarin sanıyorum önce köpeğin adını, kurduğum düz mantıkla mahçup oluyorum.

img_4518-1

Hiçliğin ortasındaki bir evin hikayesinden, Ada’nın muhtarının sabah duasına, bizimle konuşan masallardan, Fransızca’da “keçe” anlamına gelen “fötr” şapka yapımına geçiyoruz.

Akşam üstü faytonların çıngırak sesleri artıyor, Kalpazankaya’ya durmadan yolcu taşıyorlar. Gün batımı en güzel ordan izleniyor çünkü, atların nal sesleri, insan seslerine karışıyor. Çocuklara vapur saatini hatırlatıyoruz, hiç gitmek istemiyorlar, sırayla yanımıza gelip “burda kalalım” diye ısrar ediyorlar, ikinci gelişlerinde yalvarıyorlar…ama gitmemiz lazım.

“minik bir yürüyüş yapalım mı?” diyorum ona, hemen kabul ediyor. Yolda ağlayan bir kadın görüyoruz. “Sevdadandır” diyoruz, geçecek. Kuyruğunu şarap kadehinin ince beline saran kedi bardağı düşürüyor, ikinci bir ay doğuyor.

Mitra

11 Eylül 2019, Beşiktaş

 

 

Kadınlar Ülkesi

İthaki Yayınları

IMG_9172Bilim Kurgu Klasikleri

Çeviren Sevda Deniz Karali

Yayın yılı 2018

Özgün adı Herland
1860 doğumlu Charlotte Perkins Gilman döneminin önde gelen feminist aktivistlerinden biri, kadın hakları savunucusu. Birinci dalga feminist akımın önde gelenlerinden.

Doğum sonrası yaşadığı psikozu anlatan bir kitabı da var Gilman’ın, adı “Sarı Duvar Kağıdı”, otobiyografik bir roman. Elif Şafak’ın “Siyah Süt” romanının konusu da aşağı yukarı böyle bir şeydi. Lohusa döneminde yaşadığı duygusal ve zihinsel değişiklileri, özellikle Victoria devri Amerikası’nda kaleme alması, yeni annenin depresyonundan ve melankolisinden söz etmesi başlı başına büyük cesaret, kadının devrimi gibi bir şey. Kol kırılmış ama yen içinde kalmamış.

“Kişisel olan politiktir”* senin evde yaşadığın her şey, herkesi ilgilendirir. Bu ünlü feminist slogana göre Gilman, kendi deneyimi üzerinden dilin söylemekte yetersiz kaldığını hem söylemiş hem de yazarak kamuya sunmuş.

Gilman’ın Kadınlar Ülkesi’nin tarihi 1915, ancak yazıldıktan 65 yıl sonra kitap formatında yayımlanabilmiş. Kitap feminist ütopyanın ilk örneklerinden biri.

“Yön konusunda yalnızca “ötede”, “orada” veya “yukarda” diyebiliyorlardı ama anlattıkları efsanelerin hepsi aynı noktada birleşiyordu, hiçbir erkeğin yaşamadığı, yalnızca kadınların ve kız çocuklarının bulunduğu garip bir ülke vardı” (syf9)

Birinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde üç Amerikalı erkek bu tamamen kadınlardan oluşan tuhaf ülkeye girmeyi başarırlar. Bir yıla yakın kaldıkları bu ülkenin, Kadınlar Ülkesi’nin yönetim biçimi, inançları, kültürü, tarihi ve ekonomisi konusunda epeyce bilgi toplasalar da hala akıllarının almadığı, cevaplanmayan bir dolu soru vardır.

Toplumsal roller cinsiyete göre belirlenebilir mi?

“Kadın doğulmaz kadın olunur” mu? *

Kadınlık ve erkeklik değişmez kavramlar mıdır?

“Bizim kadınlarımızın ailelerine karşı duyduğu teslimiyet derecesinde bağlılığı, bu kadınlar ülkeleri ve ırkları için duyuyordu. Erkeklerimizin eşlerinden beklediği sadakati ve hizmeti bu kadınlar yalnızca erkeklere değil birbirlerine de sunuyordu.” (syf138)

Erkeklerin dağıtan ve bozan, savaşçı ve rekabetçi tutumlarına karşın, Gilman’ın kadınları, asıl olan anneliktir düsturunda birleşir; anneliği kutsamadan, onları özel alana kapatmadan yaparlar. Kadınlar ülkesinin sırrı budur işte, başka bir dünya mümkündür aslında.

“Bebekler veya küçük çocuklar ise bizim eğitim dediğimiz, zihne zorla yedirme uygulamasının baskısını hiç bir zaman hissetmiyordu.” (syf139)

Fantastik eserler, ütopyalar bize alışılmışın dışında bir gerçeklik sunar. Hayal gücümüzü zorlar. Var olanı eleştirmemizi, özlediğimizi tarif etmemizi sağlar. Gilman da alışılmış erkek bakışının daha ötesine gitmiş ve Kadınlar Ülkesini kurmuş. Seçme şansım olsaydı gider miydim? Önünde sonunda “EVET”

Hediyesi gibi…mucize bir kadın,

*Simon de Beauvoir

*Kate Millet

 

Mitra

25/12/2018, Beşiktaş