Emel Mathlouthi veya Meslusi

 

img_2336

Sahnede küçük bir kadın, üç kişilik bir ekip, davul, piyano, bateri. Arkada, barkovizyonda şarkıların ruhuna eşlik eden görüntüler, kah Sarı Yelekliler, kah Filistinli protestocular, masumane çocuklar, kızıla çalan deniz, karlar altında uzun ıssız yollar ve davulun sesiyle renkten renge giren ışıkların dansı. Kapıya kadar dolu küçük bir konser salonu, yukarda balkon da dolu. Konsere yarım saat kala gişeden aldık biletleri, hakkında çok az şey biliyoruz; Tunuslu, Arap Baharı’nın yaşandığı günlerde “Kelmti Horra” şarkısı bölgenin marşı olarak bilinmiş, “Kelimelerim Özgür” demiş.

Psm’de caz günleri başladı, bütün salonlar dolu. Emel, soyadını ağzımda yuvarlıyorum “Studio’da, iki kat aşağı inin!” diyor üniformalı, genç bir adam. Bir daha kimseye sorma ihtiyacı duymuyoruz. Yanımızdan, önümüzden Arapça konuşan insanlar geçiyor, onları takip ediyoruz, türbanlı ya da değil ama kız erkek hepsi spor ayakkabılı, sweatshirtlü, çok esmer, çok güzel, çok makyajlı…nereye gittiklerini ve kime geldiklerini biliyorlar, son versiyon havalı telefonlarını uzattılar, siyahlı bir adam ve kadın birer bip sesiyle kare barkodları okudu. Gece onlarındı, Arapça, İngilizce, Fransızca…bütün şarkılara eşlik ettiler, onların olan her şeye sahip çıktılar.

Sahnede oryantal bir ahenk beklerken o kollarıyla kanat çırptı, ayaklarını yere vurarak, dönerek dansıyla, vücuduyla isyan etti  ve “sözüm özgürlüktür” dedi. Biraz Joan Baez, biraz Mercedes Sosa, biraz Sinead O’Connor, çokça Emel Mathlouthi’ydi.

Özgür olanım ben ve asla korkmayan, / Sonsuza dek yaşayacak sırrım ben. / Benim vazgeçmeyenlerin sesi ! / Benim tüm bu kaosun orta yerindeki tek gerçek anlam ! // Satılmış köpekleriyle, / Halkın günlük ekmeğini çalan, / Ve düşüncenin yüzüne kapıları çarpan zalimlerin / Boğazında kalacak olan kılçığım ben. // Özgür olanım ben ve asla korkmayan / Sonsuza dek yaşayacak sırrım ben. / Benim vazgeçmeyenlerin sesi / Bilin ki özgürüm ben ve / Sözüm özgürlüğün sözüdür.. // 

img_2311

 

 

Filistin’de doğdum /Adsız yerlerden geldim /Toprağım yok Anavatanım belirsiz/ Ateşler yakıyorum parmaklarımla /Ve sana şarkılar söylüyorum kalbimle /Yürek telim gönül yakıyor /Filistin’de doğdum Yerim yok, toprağım yok, yurdum yok…//

 

 

 

Yelda UGAN

09/04/2019, Beşiktaş

Rus Avangardı, Sanat ve Tasarımla Geleceği Düşlemek

 

img_4023-effects

Atlı Köşk’te sergiye gitmek, şehre yeni gelen bir filmi görmeye gitmek gibidir. Zaman kısıtlıdır ve sergi toplanmadan gitmek gerekir. O gün iyi planlanmalıdır.  Emirgan pek de yolumuzun üzeri sayılmaz, geçerken uğrayamayız. Rotamız o gün sadece orası olmalı. Yalnız gitmek olmaz, en az bir tane kafa dengi arkadaş lazım. Hava güzel olmalı, mesela parlak bir kış güneşi…ama yağmur-çamur, rüzgar olmasa da olur.  Çınaraltındaki kahvede uzun bir kahvaltı yapılmalı, sohbet, muhabbet derken zamanın nasıl geçtiği unutulmalı, sonra yürüyerek, müzenin beyaz alçı boyalı ferforje demir kapısından kibar bir selamla içeri girilmeli. Kibar selamını aldığınız üniformalı bey size nerden bilet alacağınızı göstermeli ama o gün Çarşamba olduğu için gişedeki kadın nezaketle “bugün bedava” demeli. Önümüzde hala el değmemiş saatler varken, arnavut kaldırımlı yoldan kıvrılarak aheste aheste mermer verandaya kadar çıkmalıyız ….zemini yeni bir renkle giydirilmiş müze duvarlarının önünden ağır adımlarla geçerken gördüklerimiz, yeni şeyler fısıldamalı…fotoğraflar var ama eve ordan bir şeyler de götürmek isteriz, müze dükkanından  bir kartpostal, ya da bir tablonun magnetini mesela……Kanlıca, Küçüksu, Beylerbeyine nazır son bir kahveden sonra dönüş yolunda “boğaza daha sık gelmeliyim” diye hayıflanmalıyız.

İşte başlıyoruz….yazılı bir eserden kaynak gösterilse dahi ne kadar alıntı yapılabilir? Sergideki eserlerin fotoğrafları ve onları açıklayan yazılar için de alıntı limiti var mı? Varsa bu yazının sonunda suç işlemiş olur muyum? Bilmiyorum ama içerden aktarmaya başlıyorum.

“Sergide yer alan eserler 20. yüzyılın başında yaşanan teknolojik gelişmeler ve sanayileşmenin coşkusuyla yüzünü bilime dönen ve dünyanın da sınırlarını aşarak düşlerini uzaya kadar taşıyan avangard sanatçıların ilerlemeye duydukları inancı yansıtıyor.”

Sergi bu girizgahla başlıyor. Sanatı hayatın her alanına yaymayı hedefleyen sanatçılar ve  akımlar, resim, mimari, tasarım, edebiyat ve tiyatro, kronolojik bir sırayla sürüyor. Arka planda da bütün bu oluşumları belirleyen siyasi katmanlar.

1870 Akademizmi reddin devrimci ateşiyle yola çıkan bir grup sanatçı Gezici Sergiler Deneği’ni kurdu.

1875 Demokrasi ile tutuculuk arasındaki çatışma Osmanlı İmparatorluğu’na da sıçradı. Mithat Paşa önderliğindeki bir grup Osmanlı Liberali Sultan Abdülaziz’i devirdi. Hazırladıkları ilk Osmanlı Anayasası 2. Abdülhamit tarafından kabul edildi ve kısa ömürlü 1. Meşrutiyet dönemi başladı.

1878 Yerini sağlamlaştıran Abdülhamit’in Anayasayı askıya alıp otokratik rejimi geri getirmesiyle dalga tersine döndü. Bu reform, restorasyon gelgiti Rusya’da ve Doğu Avrupa’nın başka yerlerinde yaşanmakta olanlarla paralellik taşıyordu.

1903, 30 Temmuz – 23 Ağustos Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin Brüksel’de başlayıp Londra’da sona eren ikinci kongresi, örgütlenme politikası konusunda son derece önemli bir tartışmaya sahne oldu. Giderek dünya çapında tarihsel önem kazanacak olan bu tartışmada, daha sonra Menşevikler olarak tanınacak olan Martov ve destekçileri, devrim ile parlementer reformlar arasında gidip gelebilecek daha normal ve Avrupa tarzı bir demokratik kitle partisi fikrini savunurken Lenin tamamen devrime adanmış yeni tip bir parti öneriyordu. Sonuçta Lenin ve destekçileri, az bir farkla galebe çaldı ve çoğunluk anlamına gelen Bolşevik adıyla anılır oldular.

Nazi Almanya’sının Sovyetler Birliğine saldırdığı 22 Haziran 1941 Barbarossa Harekatı’na kadar tarihin üstünden tek tek geçiliyor.

Rusya’dan Sovyetler Birliğine, Avangard öncesi döneme, lubok baskılara derken ister kadim ister modern, bütün devlet kurma süreçleri kendi efsanelerini yaratır ve yayar. Devrimler de öyle. 20 yy liderlerinin yanılmazlığı etrafında kişiye tapma kültleri oluşturulur. Gerçek bir demokrasi söz konusu olmasa da demokrasi fikri o kadar etkilidir ki, kişisel diktatörlerin veya parti diktatörlerinin güçlerini halktan almış olmaları, halk tarafından sevilmeleri ve halkın rızasıyla hüküm sürüyor olmaları gerekir. Bu noktada görsel medya (fotoğraf, film ve televizyon) yazılı basından da önemli bir rol oynar.

1922’de iktidara gelen İtalyan faşizminden sonra Naziler de yürüyüş, gösteri ve toplantılarını özenle kurgulayarak, siyasetin estetikleştirilmesi denen yöntem ve yaklaşımın ustası oldular.

Fakat bu iş daha önce Sovyetler Birliği ile başlamıştı. 7-8 Kasım 1917’de Bolşevikler Kışlık Saray’ı kolaylıkla ele geçirdikleri hiçbir direnişle karşılaşmadıkları halde 1920’de devrimin 3. yıldönümünde hazırladıkları bir mizanseni filme çekerek sahte bir gerçeklik yarattılar.

img_1914

19.yy sonu, 20.yy başında devrimden önceki Rusya’ya bir bakalım.

Ekonomi, bir bütün olarak geri bir ülke; müjik  denen milyonlarca köylünün, Batı standartlarına göre hayli ilkel yöntemlerle çalıştığı çok geniş bir tarım sektörü. Hukuki serflik boyunduruğunun 1861’e kadar sürmesi Çar 2. Alexander’ın serfliğe son vermesinden sonra da köylülüğün soylulara bağımlılığının devam etmesi.

Fakat aynı zamanda, hızla gelişen bir endüstri ve dolayısıyla esas olarak iki büyük şehirde Moskova ve St. Petersburg’da yoğunlaşan bir işçi sınıfı.

Toplum, en altta köylüler, onların üstünde yeni kent burjuvazisi ve aynı derecede yeni işçi sınıfı. Daha üstte nihai güç odağı olan Çar ve sarayı etrafında yörüngeye girmiş, büyük toprak sahibi yarı Avrupalı aristokrasi. Hanedan ve soylularla birlikte en üst iktidar üçgeninin son köşesini tamamlayan Rus Ortodoks Kilisesi. Bütün bu düzene çoğunlukla düşman kesilip baskıdan ve gerilikten kurtulmak için “ne yapmalı?” sorusuna cevap bulmaya çalışan bir yazarlar, ressamlar, şairler, filozoflar ve öğrenciler, görece kalabalık bir intelligentsia.

İdeoloji, büyük oranda ataerkil, dinsel bir otorite. Kamusal alanın, siyasi partilerin, seçimlerin, özgür basının olmadığı dolayısıyla isyan ve ihtilale alternatif gösterilebilecek demokrasi diye bir şeyin olmadığı ve savunulmadığı bir ortam.

img_1915Batıdan gelen yıkıcı fikirler, bu dönemde Avrupa’da her şey, bilim ve teknoloji, kapitalizm, endüstri, işçi sınıfı, işçi mahalleleri, blok apartmanlarda yaşam, futbol kulüpleri, üniversiteler, eğitim sistemleri batıdan doğuya yayılıyor. Ve tabii sanat.

Rusya’da özellikle 1917-1932 arası sanat, hem devrim öncesindeki apolitik sanatın soyutlama konusunda gösterdiği ilerlemeyi, hem de daha geniş konularla ilgilenerek devrim öncesi sanat akımlarının toplum ve sanat arasında açtığı mesafeyi kapatma amacını benimsemiştir. Dolayısıyla Rusya’da sanatın bu dönemi hem devrimden önce gelen ve “sanat için sanat” düsturuyla hareket eden akımların reddine, hem de sanatı toplumun hizmetinde yeniden formüle eden yepyeni kavramların doğuşuna tanıklık eder. Bu dönemde devrimin getirdiği yeni dünya düzeni fikriyle kolektif bir çalışmanın ürünü olarak tiyatroda sahnelenen oyunların dilinden tasarımına, inşaasından sahnelenmesine radikal değişiklikler görülür. Tiyatro sahnesi, toplum ve sanat arasında köprü kurmada benzersiz bir önem kazanır.

Örneğin “Yüce Gönüllü Aldatılan Koca” nın 1922’de sahnelenmesi, oyunun baş karakteri genç kocanın karısı tarafından aldatılacağına dair derin paranoyasının köy halkı üzerindeki sarsıcı ve güldürücü etkisi.

“Yüce Gönüllü Aldatılan Koca” sahnesinde dünya, bir fabrika işçisinin her gün şahit olduğu çevresinden farklı değildir. Hayat ve sahneye karşı bu devrimci ve birleştirici tutum oyuncuların işçi tulumlarına benzeyen kostümlerinden sahne tasarımının durağan halinde dahi gerilim ve hareket hissi veren formlarında açıkça görülür.

Devrime kadar toplumun orta ve üst katmanlarına ait bir ayrıcalık olarak görülen tiyatro sahnesi artık her kesimden insanın hem izleyicisi, hem katılımcısı olacağı bir festivale dönüşür. Devrimi takip eden on sene içinde her ay binlerce oyun sahneye konulur ve bu oyunları milyonlarca kişi izler. Böylece tiyatro Rusya tarihinin en karmaşık dönemeçlerinden birinde her kesimden insana ulaşacak ve herhangi bir mekanı bir tiyatro sahnesi olarak baştan kurgulayarak etkin bir kitlesel harekete dönüşecektir.

img_1922

Üretimde Sanat, bir çok sanatçı St. Petersburg’daki Devlet Porselen fabrikasında çalışıyor, Sovyet evlerinde kullanılabilecek sofra takımları tasarlıyordu. Sanatçıların tasarladıkları, giysiler ve işçi üniformaları Devlet Tekstil Basma fabrikasında üretiliyordu. Bu sanatçılar dokuma tasarımlarında geleneksel dekoratif motifleri bir yana bırakarak basit geometrik desenlerden ve sınırlı sayıda renkten oluşan yeni desenler yaratmışlardı.  Bu yaklaşımın temelinde giyimi bireysellik simgesi olarak gören burjuva algısının yerine Sovyet vatandaşları için pratik giysilerin seri üretimini yapmak fikri vardı.

Bir çok sanatçı tiyatro prodüksiyonlarında ve yeni gelişen sinema sanatı için çalışıyordu.  Sanatçıların bir çoğu geleneksel resim araçları yağlı boya ve tuvalle bağlarını koparmış ve çalışmalarıyla tasarım, grafik ve mimarlık alanlarında uygulanabilir fikir ve çözümler sunarak sanatı kitlesel üretimin devrimci hizmetine sokabilmek için fen bilimleri, mekanik, fizik ve geometri öğrenmeye yönelmişti.

Ekim Devrimi’nden ve Sovyet devletinin gücünü pekiştirmesinden sonra avangard sanatçılar ideolojik açıdan komünizme hizmet etme ve sanatsal yaratıcılıklarını yeni yapılandırılan toplumsal sistemin ve gündelik yaşamın ihtiyaçlarının karşılanmasına adama gereğini duydular. Sanatı proleteryanın eğitiminin önemli bileşenlerinden biri olarak addeden Bolşevik yönetim Halk Eğitim Komiserleri atadı. Bu komiserlerden Lunacharsky özel koleksiyonları kamulaştırarak Kışlık Saray’ı müze haline getirdi.

Avangard sanatçılar evrenin fethedilmesine dair fikirlerle de ilgilendiler. Uçma kavramı, insan doğasının mutlak alt edilişini ve teknolojinin zaferini temsil ediyordu ve bu temsil, sanatçıların, geleceğin toplumunun uzaya yayılacağına dair inançlarının kanıtıydı. 1924’te çekilen, “Mars’ın Günbatımı” adlı bir bilim kurgu kitabından uyarlanan “Aelita” filmi gibi. Mars’a giden bir Rus mühendisinin kendini buradaki bir proleter ayaklanmanın ortasında bulmasını ve gezegenin prensesi Aelita’yla aşk yaşamasını konu alır.

img_1926

Devrim dev boyutlu çok uluslu Rus imparatorluğu içinde, politik, ekonomik, toplum ve kültürel alanlarda kalkınma amaçlamıştı.

Ama bunun dışında ulusal, politik ve sosyal kurtuluş hareketlerini teşvik etmek, sadece ülke içinde değil, ülke sınırları dışında da sanatçılar ve sanatla uğraşan herkes için esin kaynağı olmak iddasına da sahipti.

Ne varki, yeni toplumu inşa etmek, aynı zamanda terörle ve farklı düşünenleri bastırma ile de iç içe girmişti.

Rusya’daki devrimci olaylar, dünya çapında etkili oldu ve kalıcı sonuçlar doğurdu. Sovyetler Birliği, uluslararası siyasi ortamı değiştirmişti. Bu siyasi dönüşüm bütün 20. yy için geçerli oldu. Neredeyse bütün dünya devletleri özellikle de Avrupa devletleri, devrime farklı bir biçimde tepki gösterdiler. Bu tepkiler arasında coşkulu bir hayranlık olduğu kadar, inkar ve komünizmin yayılmasından duyulan korku da vardı.

Gelişmeler sonuçta büyük göç akımlarına da yol açtı. En az bir milyon Rus mülteci dünyanın her yerinde kendilerine yeni bir vatan arayışına girdi. İnsanlar kitleler halinde savaş ve şiddetten kaçtı. Bir kısmı ise Bolşevikler tarafından sınır dışı edildi.

img_1924

Rüyalar ve Gerçeklik, Çarlık döneminin her türlü baskısını görmüş, hapis ve sürgün cezaları ile tehdit edilmiş ve bu cezaları çekmiş aydın kesim ve sanatçılar için 1917 devrimi yaşamlarında yeni bir dönem olarak algılandı, özgürlük umutları coşkuyla karşılandı.

Ülkedeki kaotik ortam ve sonrasındaki iç savaş ile uğraşan Bolşevik yönetimin henüz katılaşmamış tutumu tarihte çok az şahit olunacak bir topyekün sanat hareketine zemin hazırladı.

Tiyatro, edebiyat, müzik, mimari, plastik sanatlar, bilim ve resim alanında müthiş bir enerji, coşku dolu işbirlikleri, yaratıcı projeler ve eserler üretildi. Yeryüzüne sığmayıp uzaya güneşin fethine uzayan hayaller ütopyalar gerçekleştirilmeye çalışıldı.

Bugün geriye bakıldığında bu kısacık 30 yıllık ömründe Rus Avangard olarak adlandırılan sürecin ne denli önem taşıdığı ve günümüz sanatına ne denli önemli bir yol döşediğini görmekteyiz.

Stalin’in artan gücü ve Sovyet sanatı için öngördüğü “Sosyalist Gerçeklik” modeli elbette Avangard sanatçıların her türlü yenilikçi düşünce ve eleştiriyi içinde barındıran idealleri ile örtüşmeyecekti.

Giderek artan baskı ve müdahaleler ve nihayet 1932’de düzenlenen ve Avangard’ın dışlandığı “Devrimin 15. yıl sergisi” Rus Avangard sanatına da sanatçıya da son kapıyı kapadı. Resmi ideolojinin dışındaki her sapmanın rejim düşmanlığı olacağını bir anlamda ilan etti.

Artık müzelerden eserleri kaldırılacak, sanat öğretisinden adları silinecek, bazıları cezalandırılırken geri kalanları da hayatlarını sürdürmek için Avangard süreci hiç yaşanmamış gibi tekrar bir zamanlar karşı çıktıkları döneme, kahramanlıkların yüceltildiği figüratif resme, melodik, Rus halk ezgilerini öne çıkaracak bestelere, devlet büyüklerinin idealist betimlemelerinin yer aldığı temsil ve kompozisyonlara döneceklerdi. Farklı ülkelere göçen az sayıda sanatçı ise bu emsalsiz dönemin etkilerini başka dünyalara taşıdı.

Üçüncü kattayız, ilk iki katta bütün bir tarihin üstünden geçtik, bu kadar detaylı olmasa da ana hatlarıyla aşina olduğumuz bir konu, ama bu yarım kalmış öyküyü unutulmaktan kim kurtarmış, bütün bu tamamlanmış ya da eskiz halinde duran çalışmalar imha edilmeden günümüze  nasıl ulaşmış?

Önemli bölümü bu sergide görülebilen Costakis Kolleksiyonunda Rus Avangardının bütün dönemlerini temsil eden eserler ve arşiv malzemesi yer alır. Koleksiyon Avangard sanatçıların hemen hemen tam bir yelpazesini de kapsamaktadır. Bugün, Rus Avangard sanatçılarına ait eserleri bir araya getiren dünyadaki en erişilebilir koleksiyondur.

img_1933

George Costakis 1913’te Moskova’da yaşayan bir Yunan ailenin oğlu olarak dünyaya gelmiş, yaşamının çoğunu Moskova’da geçirmiş. 1940’a kadar Yunanistan elçiliğinin şöförlüğünü yapmıştı. İkinci Dünya Savaşı nedeniyle elçilik kapanınca Costakis bu kez Kanada elçiliğinin şöförü olarak çalıştı. Görevleri arasında Moskova’ya gelen yabancı diplomatları antika ve sanat eseri satan yerlerde dolaştırmak da vardı. Özel bir sanat öğrenimi görmemişti, modern sanatı tanımıyordu, ama seyrek rastlanan estetik bir içgüdüye sahipti. 1946’da, Olga Rozanova’nın bir resmini tesadüfen görünce çok etkilendi ve erken 20.yy Rus deneysel sanatına ilgi duymaya başladı. Stalin döneminde 1934’de çıkarılan bir kararnameyle sanatta sadece Toplumsal Gerçeklik üslubu geçerliydi. Bu nedenle o dönemde Rus Avangard sanatçıların sergi açması yasaklanmıştı. Eserleri gizli yerlere kaldırılıyordu. Costakis bu sanatçıların aileleri, dostları ve yakın tanıdıklarıyla ayrıca hala hayatta olan Tatlin, Rodchenko, Stepanova, Chagall, Goncharova, Larionov, Kudriashov gibi sanatçılarla temasa geçti. Karşılaştığı bütün güçlüklere rağmen 1946-1977 arasında büyük bir koleksiyon meydana getirdi. Avangard sanatçıların değerini bilmemenin trajik bir hata olduğuna inanıyordu.

img_1942-1

Costakis’in koleksiyon oluşturma taktiği Rus Avangard’ına dair eline geçen her malzemeyi toplamaktı. Koleksiyonuna sadece tanınmış sanatçıların tamamlanmış tablolarını değil, eskizleri, notları, öğrenci eskizlerini kısacası yararlı bilgi sağlayacak her şeyi katmıştı. Costakis 1977’de Moskova’dan ayrılıp Yunanistan’a yerleşti. Giderken koleksiyonunun önemli bir bölümünü Tretyakov Galerisine bıraktı. Atina’da 1990’da öldü. Koleksiyonunun 1277 sanat eserinden oluşan diğer bölümünü Yunan Devleti 2000 yılında satın aldı. Bugün bu eserler Selanik’teki Devlet Çağdaş Sanat Müzesi’nin ana koleksiyonunu oluşturmaktadır.

 

 

Sergi ziyaret tarihi 20 Mart Çarşamba

Yelda Ugan, Emirgan

02/04/2019

 

 

Fahrenheit 451

 

img_2127

“Bu bir uyarı kitabıdır. Sahip olduğumuz şeylerin değerli olduğunu ve değer verdiğimiz şeylerin bazen kıymetini bilmediğimizi hatırlatır…..bu kitap bir şeyleri umursamakla ilgilidir. Kitaplara yazılmış bir aşk mektubudur.” Neil Gaiman

Yazan, Ray Bradbury

İthaki Yayınları

Çeviren, Dost Körpe

“Sonunda kafamda bir ışık yandı ve itfaiye teşkilatını aradım. ‘Beni itfaiye şefine bağlayın,’ dedim. Buranın, Los Angeles’ın itfaiye şefine ulaştım ve, ‘kitap kağıdı kaç derecede tutuşup yanar ?’ diye sordum. ‘Bir saniye, hemen geliyorum,’ dedi. Geldi ve, ‘451 Fahrenheit,’ dedi.”

2. Dünya Savaşı’nın sonu, Birleşik Devletler’deki siyasi hayatın çok zor geçtiği bir dönem, siyasetçilerin önüne kattığı ne varsa, egzotik ya da komşu ülkeler, insanlar, kadınlar, çocuklar, siyahlar, ötekiler…sindirmeye ve korkutmaya çalıştığı 1950’lerin başı. Ray Brudbery böyle bir ortamda ve Amerika’nın dünya üzerine kurduğu ekonomik ve siyasi hegomanyanın  farkındaydı. Dünyadaki herhangi bir insan grubuna ait olmadan tamamen içsel mantığına ve öfkesine sadık kalarak yazmak istemişti.

Sonra Clarisse McClellan konuştu:

“Bir soru sorabilir miyim? Ne kadar zamandır itfaiyecilik yapıyorsun?”

“Yirmi yaşımdan beri….on yıldır.”

“Yaktığın kitapları okuduğun oluyor mu?”

Montag güldü. “Bu kanuna aykırı!” (sayfa27)

Şiddete karşı duyarsız, tüketen, televizyon seyreden bir toplum. Kitap okumak ve bulundurmak suç ve itfaiyecilerin görevi yangın çıkarmak.

Beatty (itfaiye şefi) kartlarını usulca düzenledi. “Devleti ve bizi kandırabileceğini sanan herkes delidir.” (sayfa54)

Herkes birbirine benzemeli, her insan diğer herkesin sureti olmalı, sinmelerine yol açacak, kendilerini kıyaslayacakları dağları olmamalı ki mutlu olsunlar. Yandaki evde bulunan bir kitap, dolu bir tabancadır. Görür ve duyarsın hatta hatırlar ve sorarsın; felsefe veya sosyoloji okumak kaygan zeminli şeyler, sonunda melankolik olursun, için kararır boğulursun…aman ha!

Aslında mutlu olman ya da olmaman umurumda değil, eylemde bulunma hakkını kullanma yeter. Bir gün o küçük mucizenin başında durup, nihayet ona dokunmak için eğileceksin, o gün hiç gelmesin diye yakıyoruz kitapları.

Bu bir distopya, ellilerin soğuk savaş döneminde dikte edilen sistemi “yok canım” diyecek kadar uç bir örnekle eleştiren, “ya olursa” diye korkutan, sonunun hayırlı görülmediği bir dünya. Bradbury yarattığı bu dünyada en sevdiği şeyin “kitapların” olmadığı bir hayatı imgeleyerek hem kendini hem de bizi dehşete düşürmüş.

Başta Neil Gaiman’ın sunuş yazısından alıntıladığım gibi, Ray Bradbury de kitabın sonlarında uyarmış bizi “Ama çok eskiden, kitaplar elimizin altındayken bile onlardan aldığımız şeyleri kullanmadık”  (sayfa191)

Yazıya noktayı koymuştum ama teknolojinin akıl almaz büyümesi, satın aldığımız bir akıllı telefonun yeni versiyonlarıyla daha o gün eskimesi, artık kullanılmayan, geleceği tehlikede olan yüzlerce meslek, kitapların yakılması ve televizyon arasındaki bağ, internet vs. hakkında bir kaç şey daha söylenmeli diye düşündüm.

Fahrenheit 451’i okuduğum günlerde William Zinsser’in “İyi Yazmak Üzerine” adlı kitabında rastladım: Altmışların ortalarında Amerikalı gazeteci Michael J. Arlen tarafından “Living-Room War” adlı köşe yasısının konusu medyanın gücü üzerinden tam da “algı yaratmak, “algıyla oynamak” ve en güçlü iletişim aracı televizyonla kurulan tek taraflı ilişki olmuş. Wietnam’a sık sık televizyonun savaşı adı verilmiş. Bunun sebebi Wietnam savaşının insanlara baskın bir şekilde televizyon tarafından iletilmiş ilk savaş olmasıymış. Arlen makalesinde “Görünen o ki, insanlar Wietnam’a koridorda eğilmiş, gözünü anahtar deliğine dayamış ve kilitli bir odada iki yetişkinin tartıştığını izleyen bir çocuk gibi bakıyorlar.” diyor. Televizyon anahtar deliğini genişletip bize sadece “elbise ucunu” değil kopmuş kafa ve yanan çocuğu gösterseydi insanlar savaş karşıtı tutumu daha önce almazlar mıydı? diye de son derece iyi niyetli bir varsayımla bitirmiş yazısını.

Hiç de savaş karşıtı tutum almış gibi bir halimiz olmadığını gören Harold Bloom 451 Fahrenheit’in yayınlanmasından yaklaşık yetmiş yıl sonra dayanamamış ve yeni baskılar için bir “son söz” yazmış, bir kez daha uyarmış bizi.

Yelda UGAN

28/03/19, Gayrettepe

 

 

 

 

 

Hep Sonradan

img_1805

“Ne sen bulutsun ne de ben yağmur

Ne sen mağrur ne de ben mağrur

Hüzünlü bir akşam susmuşuz, durgunuz, hepsi bu”

 

Salih korsakov hastası, unutuyor, yirmi yıldır görmediği çocuklarına anlatmak istediği çok şey var ama toparlayamıyor, geçmiş karanlık bir kuyu gibi bazen. Salih’in çocukluk arkadaşı Ahmet Kaya yetişiyor imdadına, şarkılara tutunuyorlar beraber.

Kardeş Türküler söyledi, hatırladık. Salih anlattı, öğrendik. Çocuklar tutunamadı, tüylerimiz diken diken oldu, izin verdik kendimize ama söz dinletemedik, iki perdelikmiş hepsi, iki kadeh rakı,

“Herkesin bir Ahmet Kaya’sı var” seninki hangisi?

Bana mı öyle geldi yoksa, dekor oyuncuların hayatları gibi sürekli bir düşme hissi mi verdi?

Kağıtlar, hafızaya güvenmeyen, savrulan kağıtlar, onlara alınan notlar,

dengbejlerin mirası dilden dile anlatılsın, çocuklar dinlesin, üzerimizdeki ölü toprak havalansın, ki hatırlayalım, unutmayalım…sonra çocuklar anlatsın ve “bu acılar boşuna çekilmemiş olsun.” Bırakalım Sarkazyanlar’ın sandığı yerine ulaşsın..

img_1803

1980 askeri darbesinde çocuksanız ve babanız aranıyorsa, eve gelmesi bile tehlikeliyse ne kadar düzgün bir hayatınız olmuş olabilir. Kızgın ve küskün, hasret çocuklar, yabancılıkları acemi, kibirleri güvensiz çocuklar,

sürgünde, tecrit altında, mülteci hayatlar, hikayeler,

 

Oyun Uniq İstanbul’da sahneleniyor.

Yönetmen Metin Göksel,

Süpervizör, Onur Ünlü

Oyuncular, Cüneyt Yalaz, Elit Andaç Çam, Ahmet Melih Yılmaz, Saim Güveloğlu, Feryal Soysal ve Banu Açıkdeniz

Yazanlar, Funda Alp, Didem Kaplan, Cüneyt Yalaz

Ahmet Kaya şarkılarını uyarlayan ve söyleyen, Kardeş Türküler,

 

Mitra,

19/03/2019

Beşiktaş

 

 

 

Adanmışlık

 

img_1732
“Bu hayatta taşı düşmüş yıldızlar gbi dolanıyoruz.” Patti Smith

 

Patti Smith

Adanmışlık ( Devotion)

Domingo Yayınları

Çeviren, Seda Ersavcı

 

“Gelgelelim artlarında başka bir şeyin daha demlendiğini hissediyorum. Zihinsel bir hattı takip ediyor ve içinde gölet ile küçük ahşap bir ev olan bir köknar ormanına varıyorum. Bu, işte o başka şeyin başlangıcıydı ama o zaman bunu bilmiyordum.” (sayfa6)

Ben de orta parmağımı on beş kere dilimle ıslattıktan, her çevirdiğim sayfada unutmanın korkusuyla verdiğim molalardan sonra, o küçük ahşap evin penceresinden köknar ormanına bakarken soğuk yalnızlığın, Simon Weil’e benzettiğim kızın (çünkü o böyle istedi) göle tutkusunun şahidi olacağımı bilmiyordum.

Patti Smith, Fransız yayıncısının kitap temalı etkinliklerine katılmak üzere New York’dan Paris’e geliyor. O bilmiyor ama Cafe de Flore’da baget yiyor kahve içiyoruz beraber. Saint-Germain-des-Pres’deki Piccaso’nun Apollinaire büstü olan küçük parka giriyor, yirmili yaşlarında kız kardeşiyle oturduğu banka oturuyor, ayaklarının altındaki belli belirsiz bir yaprak hışırtısı gibi ben de sessizce yanına oturuyorum. Benim de onun için hazırlandığımı, arzusuna cüret etmediğimi fısıldıyorum kulağına. Tek arzum görmek, imgelemenin içini, ışıyan içini görmek diyorum. “söz mü?” diyor, “söz!! Kelimelerle dolacak boşluğun peşini bırakmayacağım” diyorum.

Gaston- Gallimard sokağına 5 numaraya gidiyoruz. 1929 senesinden bu yana ayınevinin bulunduğu yere, kapıyı hafif aralık bırakıp geçmeme izin veriyor. Simon Weil’in ölümünden sonra Camus’un editörlüğünde yayınlana kitap sergisinin önünden ayrılırken göz ucuyla bana bakıyor, parmağı bir pikap iğnesi misalı boş havada duruyor, mermer basamaklardan iniyor, şeytanın verdiği görünmezlik tozunu yutan Margarita gibi arkasından yürüyorum, mavi bir salona giriyoruz. Astarsız siyah paltosunun eteğindeki gri beyaz bir lekeye takılıyor gözüm, minik bir kuş tüyü. Eğilip alıyorum, incitmeden cebime koyuyorum.

Dışarda yağmur yağıyor, İstanbul’da yağmurun altında yürüdüğümden daha çok Paris’te yürüdüğümü düşünüyorum. “Paris’te yağmur” diyorum, gerisini getiremiyor ona bırakıyorum. “Yağmur, sessiz, sürekli bir yağmur” zihnindeki deftere not düşüyor. Evet, evet diyorum, tam da böyle demek istemiştim, yağmur Paris’te sessiz ve sürekli yağar sanki yüzlerce çocuk balerin fuayeden sahneye yürüyormuş gibi davetkar.

Piccaso’nun Guernica tablosunu yaptığı Grands Agustins Sokağı 7 numara. “bu tabloyu İspanya’da yapmamış mıydı yahu?”   diye aklımdan geçiriyorum ve hemen düşüncemi savuşturuyorum.

Güney Fransa’ya giden bir trendeyiz. Paris’ten ayrıldığımıza üzülüyorum, ne güzel sokak sokak geziyorduk. Fakat bir süre sonra trenin büyük pencerelerinden akıp giden kır manzarası beni avutuyor. Restoranın olduğu vagona geçiyoruz, kırmızı, tütün rengi karışımı masa örtülerinin üstünde porselen fincanlarla kadın ve erkek yolcular sabah kahvelerini içiyorlar. Kadınlar gösterişli şapkaları, kabarık volanlı etekleriyle çok rahatsız oturuyorlar, dirseklerine kadar uzanan dantel eldivenli elleriyle, serçe parmakları havada.  Ne zaman bir kitap kahramanının peşine takılıp trene binsem bu manzara geçer aklımdan. Kitap ister 19 ister 21. yy da yazılmış olsun.

Onlar Paul Valery’yi bulmak için mezarlığa doğru giderken, Paris’te yaptığım tek mezar ziyareti düşüyor zihnime. Aradığım kişiyi bulamayınca, herhangi bir mezarın önünde durmuştum, onun için kendi dinimde ama kendi dilimde olmayan bir dua okumak istiyordum, neden o mezarı seçmiştim? Bilmiyorum, çok güzel bir kadın fotoğrafı, taze çiçekler, Fransız grisi bir mezar taşı ve tarih…o gün kadının ölüm yıldönümüydü.

Çağırdığı geliyor ve mezarlıktan kitabın adıyla dönüyoruz. Adanmışlık..

Sete’teki sessiz parkta yazmaya başladığı öyküye trende Paris’e giderken devam ediyor. Onu seyrediyorum, çizgili bir deftere yazıyor, bazen daha iyisini bulduğu için kelimelerin üstünü karalıyor, “kullanmıyorsan onlar benim olabilir mi?” Diyorum.

“Söz dinlemez bir sıpayı evcilleştiriyormuşcasına, bin bir mücadeleye girerek yazmalıyız. Yazmalıyız ama biteviye bir çabayla ve bir miktar fedakarlıkla yazmalıyız: Geleceğe yön vermek, çocukluğa geri dönmek ve heyecan verici bir okur kitlesi için imgelemin deliliklerini ve korkularını dizginleyebilmek maksadıyla yazmalıyız.” (sayfa101)

Kitaptaki her kelime, her imgeleme, her isim  gibi fotoğraflar da sanki bir kolleksiyonun paha biçilmez parçalarıymışcasına inançla ve aidiyetin mutlak bir güveniyle duruyor, anavatandan gelen lavantalar gibi yakışıyorlar oraya.

Teşekkürler Patti Smith, bilge ve güzel kadın…Çoluk Çocuk için, M Treni için, Hayalperestler için de teşekkürler. Ve  içten tarzın için, yanında yürümeme izin verdiğin için, hayal ettiğim için.

Mitra

14/03/2019

İstanbul

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Jane Austen’in Kayıp Anıları

 

img_1249

8 Mart 2019, Dünya Emekçi Kadınlar Günü Kutlu Olsun!!

 

“Bırakın başka kalemler suç ve ızdırap duygusu üzerine yazsın. Ben böyle can sıkıcı konulardan en kısa sürede kaçarım.” Jane Austen 1775-1817

Jane Austen’in Kayıp Anıları’nı yazan Syrie James başarılı bir senaryo yazarı. Bu kitap onun ilk romanı ve Library Journal tarafından verilen ilk roman ödülünün 2008 yılı sahibi. Kitap bizde 2012 yılında Everest Yayınları tarafından basıldı. Çeviri Figen Bingül

James, yazarın İngilteresi yani yaşamı boyunca bulunduğu yerlerin küçük bir haritasıyla başlamış kitaba ve sonra Jane Austen’in kapsamlı bir aile ağacını eklemiş. Böylece içerdeki senaryoya bizi hazırlamış. Görsel bir sanat olan sinema tecrübesini konuşturarak sinematografik bir sunumla görüntü yönetmenliği de yaparak imgelememizi kolaylaştırmış.

İkinci sürpriz Oxford Üniversitesi Jane Austen Edebiyat Vakfı Başkanı Dr. Mary I. Jesse’in  yazdığı önsöz!

“Dünyaya altı tane çok sevilen roman veren Jane Austen, kendi beyanıyla, mektup yazmaya bağımlıydı; bu mektuplarının çoğu korunmuştur ve yazarın aklı, karakteri ve özel hayatı hakkında değerli içgörüler sağlar. Biyografi yazarları yazarın bir anı defteri ya da günlük tutup tutmadığını sık sık merak etseler de, böyle bir belgeye dair bir işaret hiç bulunmamıştı. Ta ki şimdiye kadar…” 

Austen’in ölümünden nerdeyse iki yüzyıl sonra, bir tavan arasında tamamen şans eseri ona ait bir sandık bulunmuş…bir denizcinin Napolyon savaşları sırasında alet edevatını koymak için kullanabileceği türden bir sandıkmış bu. Jane Austen’in her ikisi de Kraliyet Donanması’nda olan erkek kardeşlerine ait olabilirmiş. İçindekiler onun tarafından 18. yy sonu 19. yy başında yazılmış mektuplar, günlükler gibi belgelenmiş şahsi eserlermiş. Bir de yakut bir yüzük çıkmış sandıktan.

19. yy İngilteresindeki sosyal yaşantının ve kültürün günümüzde hala ilgiyle okunabiliyor olması onun gözlem gücüne, tarzına, mizah duygusuna ve  dili kullanmasındaki kıvraklığına bağlı…. hiç evlenmemişti, kadınların kitap yazmalarının hoş karşılanmadığı yıllardı. Bütün bunları nasıl başardığına hayret ediyorum, çalışabileceği ayrı bir odası bile yoktu, ortak kullanılan, günlük hayatın göz önünde olduğu bir oturma odasında yazıyordu.  Rivayete göre bu odanın kapısı gıcırdar ama Jane Austen kapının tamir edilmesini istemezmiş, neyle meşgul olduğunu hizmetçiler anlamasın diye kapı uyarırmış onu.

Kitaplarında iki erkeği aralarında konuşturmaz; sosyal mevzular, ikili ilişkiler ve evlilik koşulları üzerine yazardı. Toplumsal olaylar ev içine sızmaz, kadınlar sadece bir kaç on yıl önce olmuş ve dünyanın eksenini değiştirmiş olan Fransız Devriminden filan söz etmezdi. İşte! Sandıktan çıkanlar bize bundan daha fazlasını fısıldıyor…Jane Austen’ın büyük aşkını, Elizabeth, Mr Darcy ve onun Pemberley konutu, yani Gurur ve Önyargı’nın nasıl doğduğunu, mürekkep lekeli elleri, babasının ölümünden sonra uzun bir süre kendine ait  bir evinin olmaması, yayınevleri tarafından gelen redler, medeni hukuk bilgisi, gittiği tiyatrolar, dans geceleri….Kayıp Anılar’da, hakkında öğrendiğim her şey; onu da  ünlü karakterlerinden biriymiş gibi hissettirdi bana.

Bir kadının babaya, kocaya ya da erkek kardeşe bağımlı yaşamı, mirastan mahrum edilmesi, evlenmeden toplumda yer edinememesi, sadece dadılık ve hizmetçilik yapabilmesi, romanlarındaki tüm kadınların kollektif kaderleri, aynı zamanda onun da. Jane Austen o dönemin koşullarına rağmen kadın erkek eşit (siz) liği üzerine çok kafa yormuş ve “değiştirilemez” gerçeğini kabul etmek yerine her şeye rağmen yazmış.

“Keşke kendi paramı kazanmamın bir yolu olsaydı. Ne haksızlık. Erkekler bir meslek seçebiliyor ve çok çalışıp refah ve saygı kazanabiliyor, bizse tamamen muhtaç; evde oturmaya zorlanıyoruz. Bu çok onur kırıcı.”

“Dünyanın düzeni bu, Jane. Kabul edip yaşamak en iyisi; çünkü değiştirmek için hiç bir şey yapılamaz. “Annem tuvalet masasının üzerindeki aynada bakışlarımı yakaladı. “Tabi işler bizim için değişik olabilir, eğer…”

“Eğer ne?” dedim sessizce, söylemek üzere olduğu şeyi çok iyi bilerek.

“Sen ya da Cassandra evlenseniz.” (sayfa24)

Cassandra Jane Austen’in kız kardeşi, sırdaşı ve en iyi arkadaşı, babalarının ölümünden sonra annesi ve Cassandra ile beraber yaşamışlar, kısa ayrılıklarında sürekli mektuplaşmışlar. Jane Austen’in isteği üzerine Cassandra ondan gelen mektupları yakmış ama Cassandra’dan gelenler sandıkta bozulmadan duruyormuş.

O aynı zamanda yeğenlerine, dostlarına hikayeler anlatır, güçlü mizah yeteneğiyle güldürür, eğlendirirmiş onları. Onlar da ilham vermişler; Jane Austen’in İkna‘sında Louisa Musgrove, Mansfiel Park‘ında Fanny Price, Mrs Noris, Gurur ve Önyargı‘sında Bayan Bennet olmuşlar.

“…Yani görüyorsunuz, ben mülkte zengin olsam da siz ailede zenginsiniz ve bu yüzden bana kıyasla çok daha varlıklı ve önemlisiniz.”

“Güldüm. “Eğer varlık sizin ilkenize göre değerlendirilseydi, bay Ashford, İngiltere’nin bütün sınıf sistemi çökerdi.” (sayfa37)

“İnsan neden yazmalı?” sorusunun bir cevabı da kitabın sonundaki büyük sürpriz, teşekkürler Syrie James ya da “Another Lady”.

Not: Kitaplarına ismini yazmayan, onları münzevi kalmayı tercih ederek (belki de zorunluluktan) “A Lady” olarak yayımlatan Jane Austen’ın Sandition kitabı yarım kaldı.1817 yılında ölümünün ardından bir başka kadın yazar, kitabı tamamladı ve ona ithafen, “Another Lady” olarak yayımladı.

Yelda UGAN

08/03/2019

Beşiktaş

 

Biz Evde Yokuz!

img_9549

Güneş tepemize bir tepsi büyüklüğünde yerleşene kadar çalışıyor, iğneyle kuyu kazıyorduk adeta. Kazıyorduk dediysem, bir şey kazmıyorduk aslında, 607 nolu açmada daha çok ince işler yapıyor gerçekten uğraşıyorduk. Burası daha önceki kazı sezonunda ortaya çıkarılmış büyük boyutlu, dikdörtgen bir çukur. üçe dört boyutlarında, iki metre yüksekliğindeydi ve aynı anda on kişinin çalışabileceği kadar genişti.  Savaşta açılan siperler gibi ama neyseki  kum torbaları da onlara ihtiyacımız da yoktu. Açmanın güney batı yönünde üç basamaktan oluşan toprak bir merdivenden iniyor, bir kısmı ortaya çıkarılmış taban mozaiğini fırçayla temizliyorduk,  asıl işimiz buydu. Kadın kılığında saklanan soylu bir adamın hikayesiymiş mozaikte anlatılan, burası da soylu ve sanat sever bir adamın eviymiş. O zamanlar oturma odasının ya da salonunun tabanına böyle bir mozaik döşetmek hem zengin olmak hem de tiyatroyla, sanatla uğraşmak demekmiş.

Sonra gün batana kadar buluntuları torbalara yerleştiriyor, el yordamıyla kayıt tutup daha çok günlük tutar gibi rapor yazıyorduk. Buluntu dediysem burda şekli olan her şey – kuşa benzeyen, bilye şeklinde ya da yamuk ama renkli bir taş, oyma kemikten yapılmış objeler – değerli olabilirdi, ne aradığımı bilmeden bütün günü arayarak geçirdiğim, şimdi özlemle hatırladığım güzel günlerdi.

Şafakla berabere uyanıyor, hızlı bir kahvaltıdan sonra tekrar başlıyorduk. Ne fırçaların ne de boy boy malaların nasıl kullanılacağını bilmiyorduk. Ören yerlerinde, müzelerde gördüğümüz kazı fotoğraflarındaki antik şehirler gibiydi burası tek aşinalığımız burdan geliyordu. Sadece içimizden biri Üniversitede bir kaç yıl Arkeoloji klübüne devam etmiş, ama hiç kazı görmemişti. Biz yine de onu bilir kişi ilan etmiştik. O ne diyorsa yapmaya hazırdık. Bir de kazı evinde aletlerin ne işe yaradığını anlatan resimli bir arkeoloji sözlüğü bulmuştuk, hepsi buydu. Açma, mala, fırça, buluntu….sözlükten öğrendiğimiz kelimelerdi bunlar.    

Burada güneş daha önce hiç görmediğim bir güzellikte doğuyor. Tiyatro perdesi açılır gibi. Güneş ışınları önce yeryüzüne  45 derece eğik paralel bir çizginin arasından süzülerek iniyor. Yani öyle top gibi, kızıl renkte, yavaş yavaş büyüyen sonra da rengi açılarak gittikçe yükselen bir döngüden geçmiyor. Paralel çizgiler yan yana çoğalıyor sonra birbirleriyle birleştikçe çizgiler kayboluyor ve bir kaç dakika içinde hava aydınlanıyor. Sanki gökyüzü kocaman bir pencereydi ya da sahne ve her sabah görünmez bir el yavaş yavaş önündeki perdeyi çekiyordu. Güneşin yere kadar inen sis tabakasını delemeyip aralardan sızmak için yol araması gibi. Sonrasında kış güneşine benzeyen tam da ressamların aradığı türden parlak bir ışık dolduruyordu yeryüzünü.    

Antik kent kalıntılarının ortasına bırakılalı neredeyse bir hafta olmuştu. Bozkırın ortasına. İki kuru ağaçtan başka göz alabildiğine ufka kadar uzanan kızıl çorak bir toprak, orda burada küçük tepecikler oluşturan topraktan daha koyu, bakıra çalan kızıl renkte irili ufaklı kayalıklar vardı etrafta. Her gün, güneşin gelirken ve giderken, ışığının  kızıl rengiyle toprağın bakır rengi buluşuyor sadece bir kaç dakika seyrine doyum olmaz bir gösteriye dönüşüyordu. Sanki Apollon güneşi yeryüzünden çekerken Artemis gökyüzüne gümüşten yapılmış ayı takıyor, ertesi gün tersinden tekrar ediyorlar gibiydi.

Kazı alanının batısında kalan, koni şeklinde yükselen antik tiyatro kalıntıları arasında dolaşmayı seviyorduk. Hatta  sahneyle taş oyma koltuklar arasında kalan küçük bir geçitten sahnenin altında kalan gizli bir oda keşfettik. Burası sahnenin kulisi olmalıydı, oyuncuların kolayca girip çıkması gereken geçit ancak bir kişinin geçebileceği kadar daralmış üst taraftandan da yana doğru çökmüştü. Taşların üstünde yüzeyin deseni gibi duran lekeleri, mikroskopta gördüğümüz yapısı bozulmuş hücrelere benzetiyor, hangi hastalığın habercisi olduğunu tartışıyor hayali konsültasyon yapıyorduk.

Akşamları antik tiyatronun merdivenlerine oturur sohbet ederdik. Güneş gökyüzünde sabahın tersi bir devinimle batar,  kapanan perdenin üstüne binlerce yıldız konar ve biz onlara bakmaya doyamazdık. Birbirimize hikayeler anlatır bu tuhaf durumdan nerdeyse zevk alırdık. Duruma tevekkül edemeyecek kadar gençtik o zamanlar ama yine de içerde, derinlerde bir yerde ruhumuza iyi gelen bir şeyin farkındaydık. 

Kalıntılara neredeyse 1km uzaklıktaki derede içecek suyumuzu alıyor, akşamları da buz gibi suda biririmize aldırmadan yüzüyor, temizleniyorduk. Kazı evinde de banyo vardı ama burası iyiydi. Çocuklardan öğrenmiştik bu derenin varlığını yoksa bu çorak bozkırda aklımıza bile gelmezdi. Çocuklarla iyi anlaşıyorduk, bize rehberlik ediyorlardı, kazı alanının hikayesini bir de onlardan dinledik. Biz de onlara bir çeşit sağlık taramasından geçiriyor, ufak tefek yaralarına pansuman yapıyorduk. Çocuklardan duyan köy halkı akşamları da kendi şikayetleri için gelmeye başladı sonra. 

Uçaktan indiğimiz gün,  bize verilen adrese göre patoloji ana bilim dalı yazılı binanın önünde buluşacak, tanışma, program sunumu, laboratuvarların tanıtımı filan derken ilk günü böyle geçirecek sonra da vakitlice bize ayrılan yurtlara yerleşecektik. Ertesi günden itibaren çok sıkı bir çalışma bizi bekliyordu. Heyecanlıydık. 

Üniversite kampüsünün büyük ferforje süslemeli demir kapısından içeri girmiştik ki altmış yaşlarında, mavi gözlü, şişmanca bir bey bizi uyardı yanlış geldiğimizi, çalışmanın sahada yapılmak üzere antik kente gitmemiz gerektiğini söyledi. Nefes nefeseydi, kasketini çıkarıp alnında ve ensesinde biriken terleri sildi, kalan tek tük saçlarının arasından çıplak başı güneşin altında parlıyordu. Konuşurken, gözlerini kısarak havaya bakıyor, hiç birimizle göz teması kurmuyordu. Aniden arkasını döndü ve kapının karşısındaki yola park ettiği siyah bir minibüse doğru koşar adımlarla ilerlemeye başladı. Kasketini taktığı elini arkaya doğru benimle gelin der gibi sallayınca biz de onun ardından minibüsse yerleştik. 

Mavi spor bir çanta uzatıp cep telefonlarımızı kapatmamızı ve bilgisayarlarımızla beraber buraya çantanın içine koymamızı söyledi. Her bir eşyamız için çantanın içindeki kilitli poşetleri kullanacak ve torpido gözünden çıkardığı yapışkanlı stikırlara da adlarımızı yazacaktık. Böylece eşyalarımız karışmayacaktı. Bildiğimiz gibi hoca bu konuda çok katıymış ve talimatı kesinmiş, yapacak bir şey yokmuş.   

Hepimiz biririmize bakıp güldük. Demek görevimiz çok gizli ve ciddi bir görevdi. Bir yandan eşyalarımızı talimata uygun yerleştiriyor bir yandan da havaalanında hızlıca bir tanışmadan sonra aramızda ilk kez konuşuyor, şakalaşıyorduk. Şöförün telaşlı, acemi ama babacan tavırları bize iyi gelmişti. Ama telefonsuz ve bilgisayarsız ne kadar kalacaktık? Bu saha çalışması da ne demekti? Galiba, her şeyden ve herkesten uzak ironi olsun diye de adına antik kent dedikleri laboratuarda bir çeşit kampa girecektik. 

Kampüsün önünden minibüsse bindikten sonra otobandan doğu yönünde şehrin içine girmeden bir saat kadar ilerledik. Havaalanından gelirken de otobandan gelmiş, yine şehrin içine girmeden, bize verilen talimata uyarak üniversitenin servis araçlarına binmiştik. Şehir hep uzakta, sadece bir silüet halinde görünmüştü. Sevimsiz, kurşun rengi duman üfleyen bacalarıyla devasa büyüklükte fabrikalar, tırlar ve kamyonlarla dolu benzin istasyonları, kirli sarı renkte binlerce metrekareye yerleştirilmiş, nakliyecisini bekleyen mallarla dolu  depolardan sonra sağ tarafımızda ufkunda belli belirsiz gri mavi dağları gördüğümüz sanki karanın içine sonradan sokulmuş bir deniz gibi körfezle karşılaştık. Denizdeki yüzlerce gemi uzaktan oyuncak gibi görünüyorlardı. İlerledikçe körfez yerini iki taraflı envai çeşit ağaçların toplandığı bir ormana bıraktı. Bir ara burada, ormanlık alanda, otobandan fazla uzaklaşmadan hızlıca yenip içilen küçük bir restoranda mola verdik. Tekrar yola çıktığımızda ağaçlar seyrekleşmeye başladı ve biz bayır aşağı bozkıra doğru ilerledik. Ne kadar zaman geçti hatırlamıyorum, biraz uyumuşum. Bozuk yolun sarsıntısıyla uyandım. Otobandan çıkmış, toprak bir yolda çıplak dağlara doğru ilerliyorduk ki uzaktan antik kent kalıntıları görünmeye başladı. Geldik galiba dedim içimden gülerek. Bir kaç dakika sonra “işte burası!” Dedi şöför, “eşyalarınızı unutmayın” diyerek  kontağı kapattı ve minibüsten aşağı atladı. Akşam serinliğine rağmen yine ter içindeydi. Hepimiz biririmize şaşkınlık ve biraz da korkuyla bakıyorduk artık, şaka mıydı bu? Artık eskisi kadar sevimli görünmeyen şöförümüz “Ha az kalsın unutuyordum” diyerek telaşla tekrar minibüse bindi Bize iki klasörden oluşan mavi dosyaları uzattı. Hoca göndermiş, biz ne yapacağımızı biliyormuşuz, konuştuğumuz gibiymiş ama yine de bu dosyalarda günlük program tüm ayrıntısıyla yazıyormuş. Şöför koltuğuna tekrar yerleşince de mavi spor çantayı işaret ederek emanetleriniz bende merak etmeyin dedi ve bizi toz içinde bırakarak gitti.

Akşamın alaca karanlığında öylece kalakaldık, sırt çantalarımız ve bavullarımızın etrafında. Herkes biririne bakıyor ve bir açıklama bekliyordu. Elbette içimizden biri bütün bu olup bitenler hakkında bir şeyler biliyor olmalıydı. Ya da bu neydi? Her birimiz bir şeyler söylüyor, sesimiz gittikçe duyduğumuz korkuyla yükseliyor ama kimseden mantıklı bir söz çıkmıyordu. 

img_9505

Biz çaresiz birimizin ağzından çıkacak bilir kişi kelamı beklerken ellerini kollarını sallayarak bize doğru, karşıki tepeden yokuş aşağı koşan iki kadın göründü uzaktan. Kadınlar “Hoşgeldiniz!”  Dediler defalarca, duydukları sevinçten biraz utanıyor, saklamaya çalışıyor, istemsizce ellerini ağızlarına götürüp gülmelerine engel olmaya çalışıyorlardı.   “erken geldiniz, bugün beklemiyorduk sizi!….” diye onlar hep bir ağızdan konuşurken, her birimizin üstünde bakışları sırayla dolaştıkça seslerinin neşeli tınısı azar azar yok oldu. Hocayı sordular önce, niye yoktu, gelmeyecek miydi, sonra da tanımadığımız bir kaç isim daha saydıktan sonra boş bakışlarımıza, anlamsız bir kaç kırık dökük cümlemize aldırmadan bizi yine geldikleri gibi neşeyle sarıp sarmalayıp antik tiyatronun arkasında kalan barakalara adının sonradan kazı evi olduğunu öğrendiğimiz yere götürüp yerleştirdiler.        

Her gün mavi dosyalardaki günlük plana büyük bir ciddiyetle uyuyorduk  ama notlarda yazan çoğu şeyi de anlamıyorduk. Çizimler metinlerden daha çok işimize yarıyordu. Onlara bakmayı, aramızda yorum yapmayı seviyorduk. Bilmediğimiz  neredeyse her şeye,  refleks olarak netten bakmak üzere olmayan telefonlarımıza  davranıyorduk. Hatta ilk bir kaç gün adeta kıvrandık, ellerimiz titredi. Sanki her sabah bu iki kuru ağacın dalına asılı bir zarf buluyor, sonra zarfı açıp günün bilmecesini öğreniyorduk. Sonra da kafa kafaya verip kirpiklerimize kadar toz içinde kalıncaya kadar çalışıyorduk.

Burada, antik şehirde kazı yapılmaya başlanalı neredeyse 15 yıl olmuş. Zamanla köylülerle kazı ekibi arasında sıkı bir bağ oluşmuş. Bize her gün yemek getiren kadınların anlattığına göre -ilk gün bizi karşılayanlar- hoca özellikle köydeki kadınlardan yardım istemiş, Böylece kazı sezonu boyunca gelen ekip köy kadınları için bir geçim kaynağı olmuş.

Asıl işleri, yani hocanın onlarla yaptığı anlaşma, ekibi doyurmak ama yıldan yıla gönülden verebilecekleri ne varsa vermeye hazır olmuşlar. Yırtılan tulumları dikmişler, kazı evini temizlemiş, derleyip toplamışlar, ekip gelmeden havalandırmışlar. Erkekler sırayla kazı alanına gönüllü bekçilik yapmış, hatta başlarda kaba işlerde günlük ücretle çalışmışlar, çobanlar keçilerini kazı alanından uzak tutmuşlar. Çocuklar yaz boyu getir götür işlerini yapmışlar. Karşılığında bolca kitapları, defterleri olmuş, biraz da okul harçlıkları. Ekip artık biliyormuş, yanlarına bir kaç çocuk kitabı, 1-2 kalem almadan olmazmış.  Yani burası köye hem renk hem refah getirmiş. Artık sadece kazı mevsimine göre hazırlık yapılıyormuş öncesi ve sonrasına göre.  O yüzden bizi gördükleri gün şaşırıp yabancılamışlar. Çünkü gün gün bilirlermiş her şeyin zamanını.   

Sabahları gün doğmadan, akşam da batmadan kalıntıların kuzey doğu yönündeki diğerine göre daha büyük olan ağacın altına yemeğimizi bırakıyorlardı. Rahatsız etmek istemiyorlarmış, biz burdan alırmışız, bir şeye ihtiyacınız olursa söylemeliymişiz, bize iyi bakmazlarsa “hoca” onlara kızarmış sonra. Kimdi bu hoca? Onu görebilecek miydik? Var mıydı gerçekten, yoksa bu tuhaf oyunun bir parçası mıydı? Hiç bir şey bilmiyor, anlatılanları ancak şüpheli bir gerçeklikle anlıyorduk. İyi ama bütün bunların bizimle ne ilgisi vardı?! 

Birbirimizi tanımıyorduk, farklı okullardan geliyorduk. Bu sene mezun olan adaylar arasından  seçilmiştik. İki ay kadar sürecek, patoloji üzerine yapılacak bilimsel bir çalışmaya katılacaktık. Bunun için aylarca çalışmış sonra da yüzlerce kişiyi arkamızda bırakarak seçilmiştik. Antik kazı ekibinde olmak, belki içimizden bir kaç kişinin hayali bile olacak kadar güzeldi, heyecan vericiydi ama patoloji ile ne ilgisi vardı çözemiyorduk, bu bir ön çalışma mıydı? Sabrımızı ne bileyim yeteneklerimizi, yapabileceklerimizi ölçmek, bizi sınamak için bir yöntem miydi. Yoksa ta en baştan, antik çağlardaki iskelet yapısından mı başlayacaktık her şeye.

Bir tuhaflık olduğunu biliyor ama olacakları beklerken de tadını çıkarmaya çalışıyorduk. Çok zor da olsa hepimiz kadınların geldiği köyden, köyün tek telefonundan ailelerimize fazla ayrıntıya girmeden sağ salim olduğumuzun haberini verdik. Bir daha da aklımıza ne telefon ne de internet geldi. Çünkü zaten hiç bir yerde telefon çekmiyormuş. Köyde bir kaç kişide cep telefonu varmış, istersek kullanabilirmişiz. 

Geleli nerdeyse bir hafta olmuştu, bu sabah, bilge kadının -büyük olan ağaca bu ismi takmıştık- bize sunduğu keçi sütünün tüm nimetleriyle dolu kahvaltımızı yaptıktan sonra kazı evinde  bulduğumuz tulumları giydik. Tiyatronun taş merdivenlerine oturup günün bilmecesini çözmek üzere hocanın kutsal kitabını açmıştık ki  ufuk çizgisinde tozu dumana katarak bize doğru siyah bir arabanın geldiğini gördük. Yaklaştıkça büyüyor; yaşlı ve kızgın bir hayvan gibi şöför gaza bastıkça homurdanıyordu. Bu bizi buraya getiren minibüsün ta kendisiydi. Kalıntılarla amfi tiyatro arasında kalan dar çıkıntıya girmeden durdu. Sanki aylardır burdaymış ve hep burada kalacakmışız gibi şaşırdık. Kimseyi beklemiyorduk.  Hayretle yeni  gelenlere baktık. Minibüsün yandaki sürgülü  kapısından  bizim yaşlarımızda dokuz-on kişi indi.  Minibüsden aşağı inen herkes önce bizim tarafa bir göz atıp kısa bir baş selamı veriyor, ardından aralarında konuşup gülüşüyorlardı. Yaşlı şöförümüz bizim bulunduğumuz tarafa bakmadan telaşla indi ve koşarak öndeki diğer  koltuğun kapısını açtı. Önünde kavuşturduğu ellerinin arasında buruşturduğu kasketiyle hazır ol vaziyetinde bekledi. Suçlu bir çocuk gibiydi. Suratı kıpkırmızı ve dokunsan  ağlayacak haldeydi. Sürekli terliyordu ama mendilini çıkarıp silinmeye bile cesareti yoktu.  Önce üçüncü bir ayak gibi ucu metal ahşap bir baston göründü açık kapının arasından. Bastonun yere sağlam bastığından emin olduktan sonra beyaz deriden, özel yapım biri diğerine göre daha yüksek tabanlı spor ayakkabılar da tek tek göründü. Toz içindeki kızıl bozkır toprağına bastılar. Arabadan inerken zorlanmasına rağmen şöförün uzattığı elini hışımla iten, İnce, uzun boylu bir kadındı inen. Yetmiş vardı belki, belki daha fazlaydı, alımlı hoş bir kadındı. Çatık kaşlı, ince dudakları sımsıkı kapalı, kızgın ve sinirli görünüyordu. Elinin küçük bir hareketiyle arabadan çantalarını indirmeye devam eden ekip  komutanlarından emir bekleyen askerler gibi yaşlı kadının etrafında toplandılar. kadın iki elini de bastonuna dayayarak kısa bir kaç şey söyledikten sonra herkes “tamam hocam” diyerek, kovanı terkeden işçi arılar gibi dağıldılar. Yalnız bir kişi yaşlı kadının yanında kaldı, sanırım hocanın asistanıydı bu rastık saçlı, küpeli adam ve görünen o ki asistan da şöför gibi hocanın gazabına uğramıştı, yüzü renkten renge giriyor, telaştan eli ayağına dolanıyordu.    

Sabah serinliğinde hocanın beyaz keten elbisesinin etekleri bir güvercin kanadı gibi hafifçe dalgalandı, bir eliyle bastonunu tutarken  diğer eliyle de bombesi siyah kurdeleli bej rengi şapkasını düzeltti. Heybeti yalnızca kendinden aldığı bir güçle dengeleniyor, otoriter ama saygın hali etrafına sorgusuz bir güven veriyordu. Herkes halini ve tavrını ona göre ayarlamıştı. Hocanın bize ilgisiz ve uzak duruşunu diğerleri de taklit ediyor, yokmuşuz gibi davranıyorlardı. Anlaşılan bizi sona bırakmışlardı, öncelik kazı alanının selametiydi.

Herkes yerine yerleşip birbirleriyle uyumlu bir ritim tutturunca  nihayet varlığımız hatırlandı. Rastık saçlı asistanla,  elinde kağıt  bardakların ve kahve dolu bir termosun bulunduğu tepsiyle ekipten biri daha yanımıza geldi. Kısa bir tanışma faslının ardından kahvelerinimizi doldurup tiyatronun taş merdivenlerine oturduk. Güneş biraz etkisini arttırmıştı ama hava hala serindi. Asistan anlattıkça önce dudaklarımızı ısırarak yere bakmaya, sonra kıkırdamaya en sonunda da yüksek sesle patlayan kahkahalarımıza engel olamadık. Şöförümüz yani Ziyaver günleri karıştırmış, aslında o şöför de değilmiş ama herneyseymiş, bir hafta sonra havaalanından alacağı ekibi, bir hafta önce gidip alanda bulamayınca telaş içinde okulun önünde gördüğü ilk ekibi yani bizi aradığı ekip sanmış. Sonrası malummuş. Hoca o sırada “Antik çağda tedavi yöntemleri” gibi bir adı olan konferansa katılmak üzere patoloji profesörü ile beraber yurt dışındaymış. İkisi de birbirlerinden habersiz akşam kaldıkları otelin lobisinde maillere cevap vermeye çalışırken biri kayıp ekipten diğeri de kazı alanında olmaması gereken ekipten bahsedince telefonlar, mailler filan derken hoca köyü aramış. her şey yolundaymış, bu seneki ekip biraz garipmiş yani diğerlerine benzemiyormuş ama iyi çocuklarmış hem hepsi doktormuş da..

Yaklaşık üç ay kadar sonra artık son günlerimizi geçirdiğimiz patoloji laboratuarına bizim, ekibimiz adına bir mektup geldi. Arkeoloji bölümünün antetli zarfını görünce heyecanlandık.  Mektup hocadan geliyordu. El yazısını hemen tanımıştık. Her gün sabah duası eder gibi büyük bir ciddiyetle başına toplandığımız, mavi klasörlere yerleştirilmiş beyaz sayfaların üzerindeki zarif el yazısıydı bu. sabırsızlıkla zarfı açtım ve yüksek sesle okudum. Ordan ayrılırken büyük bir tevazuuyla defalarca özür dilediği halde mektup yine özürle başladı ve    her birimizi ayrı ayrı kutladı. Aslında bu tuhaf yanlışlığa rağmen hiç bir şeye zarar vermediğimiz için bir teşekkürdü bu aynı zamanda. Zarfın içinde bir de davetiye vardı. Kırk yıldır, hocanın asistanlık günlerinden beri birlikte çalıştığı, depo sorumlusu, buluntuların envanterini tutan  yaşlı Ziyaver emekli oluyordu ve onun için verilecek partiye biz de davetliydik.

O gün dönüş yolunda bizim keyfimizin yerinde olduğunu ona hiç kızgın olmadığımızı, hatta iyi ki günleri karıştırdı da bizi apar topar buralara getirdiğini söyledikçe nasıl da rahatlamış hatta yolda şarkı bile söylemişti.

Yelda UGAN

26/02/2019, Gayrettepe    

ArtıkAranmayanlar Gezegeni

img_1035

“Hatta tavşanlarla ilgili uzun uzun bir şeyler anlatıyorum ona o gece ama hatırlamıyorum şimdi. Yanında susacak kadar iyi tanımıyorum onu, içimdeki sürekli konuşma ihtiyacı bundan. Sonra susacağım ama, bir kaç ay sonra.” (syf80)

Ekim 2018’de Hep Kitap yayınevi basmış, ArtıkAranmayanlar Gezegeni’ni. Kısa bir süre içinde de dördüncü baskısını yapmış. Yazar Sevinç Erbulak, çocukluğumun tek kanallı, iki renkli televizyon ekranlarından tanıdığım tiyatrocu Füsun ve Altan Erbulak’ın kızları.

Sanki yazar hayal kırıklığına uğramış, kafası karışmış, hayallerim, mutluluklarım, yaşanmışlıklarım derken bir yere kapanmış, kapatmış kendini; yazmış da  yazmış. İyi ki de yazmış, cesurca, samimi ve suya sabuna dokunarak yazmış. Bu sürece tanıklık etmek isteyen herkese de izin vermiş, bile isteye kapıyı aralık bırakmış. Çocuklar ölüyor, kadınlar öldürülüyor demiş.

“…zaten alışmasa ne farkeder ki? Burası varlıklarıyla yoklukları bir olanların gezegeni, İnsaf yahu diyor birden. Nasıl fark etmedi beni? Nasıl fark etmedi kopup gittiğimi?” (syf8)

Diyelim ki, kaybolanlar, zamansız ve mekansız bir yerde, galakside herhangi bir gezegende buluştular. Ya objeler kendi aralarında konuşuyorlarsa, eşyanın bir hissi varsa, olmalı mı? Olmalı ki gezegenin müzesinde insanlardan arda kalan ne kadar yazıya dökülmüş anı varsa ilgiyle okur, sonuna kadar okusunlar.

“Orası içinde binlerce yıllık günlüklerin saklandığı çok özel bir yer, bir tür mabet diyorum. İnsanları düşün. Biliyorsun artık yoklar. Bundan binlerce yıl önce yaşamış insanların tuttuğu günlükler bulunmuş bir vakit önce. Hemen hemen hepsi yarım, hepsinin sayfaları eksik, tıpkı bizim gibi..” (syf16)

Firari belleğimizde anılar, hatıralar ne durumdalar? Koyduğumuz gibi mi duruyorlar? Yoksa bizimle beraber onlar da mı büyüyor, değişiyor? Şu çok yakınken, çok uzaklaşanlara ne demeli? İyi hatırlamadığımız dönemler, en çok istenenler, en kolay gözden düşenler…sıkıldığımız eşyalarımız gibi anılarımızı da geri dönüşüm kutularına atıyor muyuz? Ya dönüştüremediklerimiz?!

“Hafızam koca bir kuyu. Jeanette Winterson’ın dediği gibi biz değişip geliştikçe anılarımız da değişip gelişir. Anılarını her anlatışlarında tek kelime eklemeyenler öylece duruyor demek zamanda. Yazık!” (syf20)

Kitabın içinde bir de sürpriz var; kutunun içinden bir kutu daha çıkması gibi. Adına epigraf deniliyor galiba bu  edebi alıntılara, ben her türden yazılı eserde bu alıntıları çok seviyorum. Yazarın Haruki Murakami’ye duyduğu hayranlığı da anlıyoruz böylece. Kitabın her bölümü Japon yazar Murakami’nin 1Q84 Kitabından alıntılarla başlıyor. Duyduğuma göre her alıntının belli bir kelime ölçüsü varmış ve Sevinç Erbulak bu ölçüyü aşmış. Haber Japonya’ya kadar ulaşmış, böyle böyle demişler Murakami’ye, Türkiye’den tiyatrocu bir yazar demişler…tevazu göstermiş o da, sorun yok demiş. Kim bilir Murakami belki de 1Q84 romanında yazdığı gibi “Yalnızlık asit haline gelerek insanı eritir. Yalnız olduğumu düşünmüyorum. Tek başınayım ama yalnız değilim.” de demiş olabilir.

Yelda UGAN

20/02/2019, Beşiktaş

 

 

 

Mor Oğlan

Anneme ve babama,

img_0672Çocuk her seferinde eğiliyor, sepetten bir parça çamaşır, bir tane de pürüzlü beton zemin üzerinde duran, el örgüsü emektar torbadan mandal alıp yaşlı kadına uzatıyordu. Başını her kaldırdığında güneş gözlerine giriyor, onları kıstıkça her şeyi anahtar deliğinden bakıyormuş gibi görüyordu. Yaşlı kadın çocuğun verdiği çamaşırları yan dönüp rüzgara karşı bütün gücüyle çırpıyor sonra dudaklarının arasına yerleştirdiği mandalı alıp ipe asıyordu. Bir ucu damdaki asmayı tutan demir çubuğa, diğer ucu da merdivenin üstünü kapatan saç levhaya tutturulan ipin üstü tamamen dolana dek tekrar ettiler. Kalan bir iki parçayı da asmanın dallarına serip aşağı indiler.Yemek hazırdı.

Genç kadın önce çocuğu giydirdi sonra koridordan annesine “biz çıkıyoruz” diye seslendi. Yaşlı kadın uzandığı divanın üstünde uyuyakalmıştı. Çamaşır yıkadığı gün çok acıkır, biraz fazla kaçırırırdı. Revahet çökmüştü üstüne. Annesinin kesik kesik horladığını duyan kadın işaret parmağını dudaklarına götürerek çocukla fısıltıyla konuştu. Anne ve çocuk dışarı çıktılar.  Kadın kapıyı hafif aralık bırakarak usulca çekti, dört basamaklı merdivenlerden indiler. Bahçe kapısını açıp sokağa çıktılar, kapının demirden dili yandaki nar ağacının dallarına takılınca metalik ses yarım kaldı.

Döndüklerinde yaşlı kadın uyanmış, dilimlediği elmayı yiyordu, torunuyla kızının sesini duyunca gerilmiş yüz kasları gevşedi, yerinde biraz doğruldu ama kalkamadı. Sehpanın üzerinde duran kumandayla televizyonu kapattı. Odayı katlanmış çamaşırların kokusu doldurmuştu. “Ne yapsam benimkiler böyle kokmuyor!?” dedi genç kadın, annesini yanaklarından öptü ve misafir odasını kullanabilir miyim diye sordu, biraz çalışması gerekiyordu. Annesi sorduğu için söylendi arkasından, genç kadın dönüp annesine öpücük gönderdi.  

Çocuk yaşlı kadının karşısındaki divana oturdu. Karnına doğru çektiği dizlerine çenesini yasladı. Ayak parmaklarının arasını ovalamaya başladı, çıkan kirleri biriktirip yuvarlıyor sonra da elinin tersiyle silkeleyip yerdeki halının üstüne doğru savuruyordu.  Anneannesi kızmadı ona, artık eskisi gibi titizlenmiyordu her şeye, “Anlat bakalım sürmeli gözlüm, nasıl geçti? Beğendin mi dedenin mahallesini?” Diye sordu, somurtan çocuğa. “Bak senin gibi bir misafirimiz gelecek birazdan, o da sekiz yaşındaymış”

“Ben dokuz yaşındayım!” Diye çıkıştı çocuk, o sırada yaşlı kadın “Onarlar’ın Ayşe Hanım geliyor, sizi duyunca geliniyle torunu da gelmek istemiş” diye seslendi kızına.

Çocuk bir hışımla yerinden kalktı ve odadan çıktı; elinde eski bir plastik bebekle geri döndü,  “annem beni kandırdı!!” Diye bağırdı. Elinin her hareketinde çıplak bebeğin mora çalan gözleri yuvasında hareket ediyor, cılız bir ses çıkıyordu. Yaşlı kadın kendini tutamayıp kıkırdadı. “Gel, otur da anlat bakalım n’oldu?” Dedi.  Bir yandan da meyve tabağını ileriye itti, boşalan yere eliyle vurarak, “haydi gel!..” dedi.

Çocuk bir bacağından tuttuğu kel bebeği bırakmadan “sokakta birilerini gördük, annem onlarla uzun uzun konuştu; dedemi de annemin dedesini de tanıyorlarmış, aşağıda Suriyeliler oturuyormuş, yukarda da normal insanlar; ama artık boşmuş, kimse oturmak istemiyormuş orda.” 

“Normal ne demek anneanne?”

Yaşlı kadın yine güldü, çocuk devam etti.

“Korku filmi gibiydi, bir kere bahçe kapısının üstünde üzüm filan yoktu, annem çocukken kolayca uzanıp toplarmış ya! Çürümüş otlar vardı etrafta ne çiçekler ne de muşmula ağacı.” 

Avludaki eski merdivenler zemin katın sonunda bir soba borusu gibi kıvrılıyor, dirsek verip ikinci kata çıkıyordu. Ferforje trabzanlar paslanmış,  köşeler yosun tutmuştu. Kadın önde temkinli adımlarla yavaş yavaş çıkıyor, sık sık arkasına bakıp çocuğu kontrol ediyordu. Yüksek bahçe duvarının üstünde hala bir kaç tane teneke kutu vardı, paslanmış ve kararmış yağ tenekeleri. Bir zamanlar dedesi onlara rengarenk sardunyalar, yıldız çiçekleri, adını her duyduğunda “ne komikmiş” dediği küpeli çiçeği eker, bahçeye gözü gibi bakardı. Üst katın teras çıkıntısının altı eski eşyaların atıldığı hurdalığa dönmüştü. Artık ayakları olmayan eski bir koltuğun altından banyo giderine benzeyen köpüklü sular aktı, yeşil sabun kokusu geldi burnuna, bayramlarda daha elini öpmeye fırsat bulamadan, büyük hala onu kallarının arasına alır, koca memelerinin arasına yüzünü gömer, sıkıca sarılırdı. O da böyle kokardı.

“Son basamağa gelmiştik ki karşı evin penceresinden bir kadın bize seslendi, annem dönüp el salladı, senin gibi beyaz bir örtü vardı başında ama senden yaşlıydı” İşaret parmağını yaşlı kadına iyice yaklaştırdı çocuk, iki yöne doğru bir kaç kere salladı, “işte böyle, çöp gibiydi” dedi.

“Baharda gelsen ne vardı, çiçek açıyor, ağaçlarımız meyve veriyordu..” Diye, üst üste üç kere aynı şeyi tekrar etti, annem de her seferinde dönüp gülümsedi.”

“Kapıyı hafifçe ittirince öyle bir gıcırdayarak açıldıki, korkudan bir kaç basamak aşağı indim, o sırada pencereye takıldı gözüm, hani, bize baharda gelseniz filan diyen kadını gördüğümüz pencereye, kimsecikler yoktu, pencere de perdeler de sıkı sıkı kapalıydı. Anneme n’olur gidelim diye yalvardım ama beni dinlemedi.

Sonra bütün cesaretimi toplayıp geri çıktım, annemin elinden tuttum, içerisi bir mağara kadar karanlıktı ve çok kötü kokuyordu. Annem beni kapının önünde bırakıp içeri girdi, salonun perdelerini açınca ortalık aydınlandı. Ben de bir adım attım ama diğer ayağım kapıdaydı. Salonun ortasında duran mor oğlanı gördüm, kaptığım gibi kapıya tekrar koştum -dönüşte koyduk ismini, bir elimle burnumu tutup annemi beklemeye başladım. Annem odaları da dolaştı, hiç korkmuyordu, sonra balkona çağırdı beni, mavi boyalı balkon kapısı hala duruyormuş, gelip görmeliymişim ama ben gitmedim.” 

Çocuk ayağa kalktı, gözlerini korkmuş gibi ayırarak, yaşlı kadına içeri nasıl girdiklerini gösterdi. Yaşlı kadının keyfi gittikçe artıyor, torununun sahnelediği oyuna katılarak gülüyordu. Anneannesi güldükçe çocuk daha da abartıyor, tek seyircisinin karşısında tiyatral oyununa kendi kurgusunu da katarak devam ediyordu.. Çocuk anlattıkça, yaşlı kadın kendini tutamıyor, elleri dizlerinde öne doğru eğilerek gülüyordu artık. 

Belki de gelin gittiği evden intikamını alıyordu böylece, zamanının sıra konaklarının en güzel olanından. Evden başka kimse kalmamıştı içini soğutacak, herkes sırayla göçüp gitmişti bu dünyadan. Kocasının ölümünden sonra da aile yükümlülüğünü yerine getirmeye hazırdı ama görümcelerinin gözünde “gelin” hükmü kalmamıştı artık.      

Yaşlı kadın, “ilahi çocuk” diyerek yerinden kalktı, başını geriye atıp, sırtını esnetmeye çalıştı ama kamburu buna müsade etmedi. Yatak odasına gitti, hiç üşenmedi, sandığın üstünde ne varsa tek tek indirdi, bohçalar, eski tip körükü bir bavul, büyük boy mağaza torbalarında çarşaf takımları, kumaş artıkları, yün, orlon ipliklerden kalanlar. Nihayet anne yadigarı ceviz sandığa ulaştı, beyaz iğne oyası sandık örtüsünü dikkatle topladı. On dakika sonra yaşından beklenmeyecek bir çeviklikle çocuğun yanına oturma odasına geri döndü. 

Çocuğun oturduğu kırmızı, çiçek desenli halının üstüne içi mavi çinili çinko bir tabak, boyası dökülmüş bir enfiye kutusu, iğne oyası bir kaç mendil, kat yerleri iyice eprimiş bir yelpaze ve bir de rengi solmuş yeşil bir fular koydu, çocuk fuları kahverengi peluş köpeğin boynuna dolarken yaşlı kadın “Annen seni kandırmadı!” dedi. Bir kaç şey daha söyleyecek oldu ama kapı çaldı. 

12/02/2019, Beşiktaş

Yelda UGAN

Don Kişot’um ben

Jpeg
Fotoğraf Alcazar de Toledo’dan, şövalyeler diyarından

“Gözlerini kendine çevirip kendi kendini tanımaya çalış; varılması en zor olan bilgi budur. Kendini tanırsan, öküze özenen kurbağa gibi şişinmezsin.” Cervantes

Yaşlı senyör Quijano okuduğu şövalye kitapları yüzünden aklından olur. Bir şövalye olduğunu zanneder, gezici, gezgin bir şövalye; adı da La Mancha’lı Don Kişot’dur bundan böyle. Haksızlıklara karşı savaşmak için silahtarı Sancho Panza ve sıska atı Rosinenta ile yola koyulurlar. Her şövalyenin uğruna savaştığı bir de sevgilisi olmalı ya, Dulcinea da Don Kişot’un sevgilisidir, yol boyunca ona, hayali sevgilisine mektuplar yazar, yel değirmenlerine karşı savaşır, hanlar kale, hancılar da birer soyludur artık onun gözünde.

Cervantes’in 1605’de yazdığı edebiyat tarihinin ilk romanı Don Kihote böyle başlar. Sonra olaylar, olaylar…kimse yola çıktığı gibi dönmez köyüne, gördüğü gözü değişir, moda deyimle farkındalığı artar, bilgeleşir…bilgelik en çok kadınlara yakışır diye midir nedir, Mihail Bulgakov’un Don Kişot uyarlamasında silahtar, yol arkadaşı Sancho Panza bir kadındır.

Yarı yıl tatili…tüm rutinimi bozar, evin orta yerine bomba gibi düşer, geleceğini bildiğim halde düşer, önceden yapılmış bir program, rezervasyon ya da akraba ziyareti yoksa bu fazla gelişmiş bebelerle 15 gün evde vay haline!! Uzun uykular, geniş kahvaltılar, arkadaş anneleriyle ortak organizasyonlar, doğa yürüyüşleri…derken bir de baktım listemde tiyatro satırı tiklenmemiş. Eğlenceli anne modunda şakıyorum işte, aslında yok öyle bir liste falan, özendim birden öyle annelere. Herneyse harika bir oyun buldum; kalan son üç bileti aldım, Uniq İstanbul’da Don Kişotum Ben adlı oyun

img_0589

” Espirili, gülünç şeyler yazmak, büyük deha işidir; tiyatroda en çok zeka gerektiren rol, aptalın rolüdür, çünkü başkalarına saf olduğunu inandırmak isteyen kişi, kesinlikle saf olmamalıdır.”  Cervantes

Don Kişot’u Ozan Güven, Sancho Panza’yı Günay Karacaoğlu oynadı, Ozan Güven iyi bir tiyatrocu, vücudunu da sesini de kullanmayı iyi biliyor ama benim favori oyuncum Günay Karacaoğlu oldu, oyunun adı da “Sancho Panzayım ben” olmalıydı. Yola çıkarken, besleme kızın saçlarını kestirmek istememesine çok içerledim…erkeklerin dünyasına girmenin bir bedeli miydi bu yoksa daha derin bir mitin hikayesi mi vardı içerlerde bilemedim. Bugünlerde Serra Yılmaz da aynı rolü oynuyormuş; İtalya’da hem de, hiç bir şey anlamamaya razıyım keşke onu da sahnede seyredebilsem.

Ünlü klasiğin çağımıza uyarlanmış farklı bir yorumu, öyle olunca da kaçınılmaz olarak siyasi mesajlar da verildi, mesela belirli belirsiz de olsa bir “gezi” göndermesi vardı ama maalesef, zayıf bir kaç alkışdan fazla ilgi görmedi bu mesajlar. Korku sarmış her yanımızı…ya da neyi alkışlardık biz!? Unutmuşuz!!!!

“Delilikte direndiğim için bilge oldum. Zalimlerin yönettiği bir dünyadansa deliliğin dünyasını tercih ettim ben, gerçek bilgelik delilikmiş sonradan gördüm, korkunun esaretinden bile kurtarıyor insanı. Don Kişot’um Ben!” 

Çocuklar oyunu çok beğendi, eğlendiler ve sıkılmadılar. Eh! Daha ne olsun!? Ama ben duramadım, bir tık ilerleyelim, oyun hakkında konuşalım diye eleştirel bir kaç şey söyleyecek oldum ama izin vermediler. Olurmuş o kadar, sorun yokmuş..

04/02/2019, Beşiktaş

Yelda UGAN