Fas’tan önce

2. Hasan Camii Kazablanka

Morocco, Fez, Casablanca, Meknes, Rabat, Tanger derken daha Marakech’e varmadan Paris’te buldum kendimi. Fas’lı yazar Taha Ben Jelloun, yazar arkadaşı Jean Genet hakkında bir kitap yazmış, adı “Yüce Yalancı.” Genet bir Fransız ve Sartre’nin deyimiyle “o bir aziz, bembeyaz bir zenci.” Jelloun yazarla Paris’te, Gare de Lyon’da tanışmış ama Genet’in Fransa ile arası hiç iyi olmamış, ona “kilisenin büyük kızı,” diyor, Cezayir meselesi hakkında ikiyüzlü bulduğu ülkesine sırtını dönüyor. Hayatı boyunca Filistinli göçmenlerin yaşadığı insanlık dışı koşullar hakkında tanıklık etmek için her şeyi yapmaya kararlı olan Genet, ezilen, yok sayılan, topraksız, vatansız insanlardan yana koymuş tavrını.

“Bana Filistin kamplarından, orada tanıştığı Filistinli bir savaşçı olan Hamza’dan, Hamza’nın annesinden, patlak topla oynayan çocuklardan, tozdan, susuzluktan, kadınların onurundan söz etti.” (Yüce Yalancı kitabından)

Epey sayfa sonra Jelloun ve Genet, beni Derrida’ya götürdüler. Derrida 74 yılında yayımlanan Glas adlı kitabını Genet’e ithaf etmiş. Ben unuttum Fas’ı, Berberileri, çölü, Chefchaouen’ı, develeri filan, bu iki adamın dostluğuyla ilgilenmeye başladım. Derrida Hegel’in felsefesiyle Genet’in yazılarının bir okumasını yapmış Glas’ta. 

Kitabın Türkçe çevirisini ararken, Derrida yukarı, Genet aşağı, Sartre, Simon derken ben başa, Fas’a döndüm yeniden, ilk kez Avrupa’da olmayan bir ülkeye gidiyordum kısmetse, ilk kez Afrika kıtasına ve ilk kez Müslüman bir ülkeyi ziyarete. Ortak paydamız İslamiyet, muhtemel oraya gittiğimde sıklıkla camii görecek ve beş vakit ezan sesi çalınacaktı kulağıma. Ülkemle hiçbir farkı olmaksızın burada anlamadığım Arapça ezanı orada da anlamayacak ama dile aşina olacaktım ister istemez.

Aydım mı, aydınlandım mı bilmem ama kendime sordum; velev ki ben Arpça bilseydim ne olurdu? Bu bir zenginlik mi yoksa zaman kaybı, hatta bir çeşit regresyon mu olurdu? (kitapta “gerileme” yi sık sık bu kelime ile dile getirmiş yazarlar, ya da bize öyle çevrilmiş.) Derrida diyor ki, “Bu devrim değil, bu bir dil darbesi, hafıza kaybı, bellek yitimi.” Yani bir gerileme. Kuşkusuz ve şüphesiz, hikmetinden sual olamayacak kadar eminim ki Latin harfleri temel eğitimim olarak kalmalıydı. Ya Arapça da yanında gelseydi? Şimdi üniversitelerde yapılan yan dallar gibi, hiç değilse seçmeli bir ders olarak, öğrenmeye en müsait olduğumuz yaşlarda, ilkokulda, iki dilde okuyabilseydik, yazmaktan geçtim, duyduğumuzu anlasaydık. Öyle cami hocalarından, kuran kurslarından filan değil, ehil ellerden öğrenseydik. Zira ben Güneyde, Suriye sınırında, küçük bir kasabada doğmuşum. İstanbul’a gelinceye kadar da oralarda, Doğu Akdeniz’de yaşadım. Kültüre ve dile çok yakın ama aynı zamanda bir marifetmiş gibi mesafeli ve yabancıydım. Nedenleri malum, o zamanlar bu, bir dil, eğitim ve kültür politikasıydı. Bu politikaların tersinden yürüdüğü günümüz kadar, en az o yıllar da kusurlu ve gölgeliydi. Arapça bilseydim ne olurdu? En iyi ihtimalle zengin bir dağarcığım, hayal gücüm ve bilgim olurdu. Dinimle arama kimse giremez, Tanrı kelamını anlar, ezberlediğim duaların ne dediğini bilirdim. Kuran’da borçlar hukuku okunurken ağlamaz, çıkışı olmayan çukurların tehdidinden, bilinmeyen cehennem azabından, şeytanın şerrinden, annemin bakışlarından korkmazdım. Zira korku esastı, hele bilmediğin bir dilde korku, nazik ve kibar olmayı engeller, başkalarına merak duymayı yasaklardı.

Şükürler olsun ki hala hayranlık ve hayret duyabiliyor, tarih boyunca İslam toraklarında Mağribu’l- Aksa yani Uzak Batı olarak anılan Fas’ı merak ediyorum. Gitmeden önce meseller okumayı planlıyordum, Şehriyarla Şehrazatı, hatta bir kaç kelime Arapça öğrenmeyi bile. Bakalım, neye niyet neye kısmet.

Yapımı söken, “Yapısöküm”cü Cezayirli Derrida, bazıları ona “Delida” diyorlar:))

Yelda Ugan S.

6/5/24, İstanbul

Ulama

“Severim,” dedim “ben de severim,” dedi Gül

Şehrin kadim dolaylarında yürüyormuşuz. Sırtımı dayadığım pürtüklü duvarı otlar bürümüş. Gafil avlanmış elime uzanan elini sıkmadan önce pantolonuma silmişim, kızıl tozlu sağ elimi. “Bu şehir,” demiş, “bizi gördü, rüyalarımızı gördü, korkularımızı, arzularımızı ve hatta varsayımlarımızı bile gördü.”

Eski Barajdan dolmuşa bindik. Kırmızı deri koltuğu aşınmış, parmak çalmaktan süngeri çıkmış klasik arabalardı bunlar. Beni doktora götürdüler. Muhtemel Sularda indik. İlk kez hayatımda büyük şehir görüyordum ve büyülenmiştim. Doktor filan umurumda değildi. Zaten bir yerim de ağrımıyordu. Filmlerdeki gibi taksi dolmuşa kolejli kızlar bindi, formaları benim en güzel kıyafetimden daha güzeldi, lacivert mini etek ve beyaz gömlek, ayaklarında siyah makosenler. Derslerden filan konuşurken dikkat kesildim, ağızlarından ne çıksa kapıyor, yaptıkları her şeye hayran oluyordum. Şoföre para uzatırken Baraj Yolu dedi biri, diğeri Hastaneler Kavşağı, bir diğeri Abidin Paşa. Gevşek beliklerine, okul çantalarına, çillerine ve yarın yeniden birbirlerini görecek olmalarına imrendim. Çok değil altı yıl sonra yaşamımın tüm gidişatını belirleyecek olan bu şehirden akşam olmadan, kasabaya giden son otobüsle ayrıldım.

Daha tan yeri ağarmadan kalktım, annem kırmızı başlığımı akşamdan ütülemiş, sepetimi hazırlamıştı. Nemli ve soğuk ormanın yolunu tuttum. Yalnızdım ve Allah’a emanettim. Hazinem, annemin ceplerimin astarına diktiği muskam, sezgilerimdi. Kaçınılmaz olarak kurtla tanışacak, iyiyi kötüden ayırt etmeyi öğrenecek, büyüyecektim. Benden istedikleri iki şey vardı; “normal” olmam ve bir gün geri dönmem.    

Düşlerimin gerçekleşeceğine dair iddiası olan bu şehre geldiğimde ne yazık ki taksi dolmuşlar çoktan tedavülden kalkmıştı. Kısmet olmadı onlara bir daha binmek.    

Aydınlık yüzlü bu şehir naifliği, bilge tasasızlığıyla beni büyütecekti, ben de bu kızı. Bal kabağını at arabasına, kurbağayı prense dönüştüren sihir buradaydı.

“Severim,” dedim. “Ben de severim,” dedi Azize.

Tıknaz, dolgun yüzü temiz, duru ve sıcak bakışlı ciğerci Memet, elinde yarısı içilmiş çay bardağı, üstünde mavi iş önlüğüyle bırakmadı bizi anlatmadan. 

“Vali çağırmış, gitmemek olur mu? Olmaz elbet. Durdum divanına, buyrun valim dedim, beni emretmişsiniz “Memet,” dedi, “bilirsin seni severim.” “İç işleri filan,” dedi sonra. “Kaldırın,” demişler benim için anladın mı?  “Yapma,” dedi vali “gözünü seveyim yapma Memet! Vazgeç şu meretin festivalinden.” Anlamıştık anlamasına da, canımız sıkılıldı. Gösterdiği yoldan ilerledik.

Sayacılar kutsal kış güneşine yüz sürmüş tabansız deri ayakkabıları kurutuyorlardı dükkanların önünde. Azizin hikayeleriyle büyüdüğü güzel babasının, manifaturacı Fehmi beyin izini sürdük.

Yaratıcının biraz değişiklik istediği bir gündü, Alice’nin tavşanı gibi önüm sıra yürüyor, masereyi arıyordu. Çok yaklaşmıştık, zira tahin kokusu alıyorduk. Defalarca girdik, çıktık, dolandık, daireler çizdik, zikzaklar yaptık. Sokaklar artık bana oyunbaz bir kedinin karıştırdığı yumaklar kadar karmaşık gelmeye başladı. Hayalimde kocaman bir kazan canlandırıyordum, içinde yedi kolu aynı anda dönen bir dev anası küncü sağıyordu. Küçük küçücük, sacdan bir hanım kız karşıladı bizi, öyle bir sürü kolu filan da yoktu. Omuzunda susamla beslediği bir kumru, avucundan akan tahinle haznesini doldurduğu helkesi. Karşılıklı tezgahlarda işçiler dünyanın en tatlı işini yapıyor, cezerye kesiyorlardı. Her bir çeşidin tadına baktık. “Masere burası,” dedi yaşlı adam, koridorun sonundaki cam kaplama masasından kalkmadan. Döner koltuğu tüm atölyeye  hakim. Duvardaki sinema afişi büyüklüğündeki eski fotoğraflara, gazete küpürlerine  göre son maseracı ailesini, helvanın mucidi büyük büyük dedesi Hacı Ahmet’i memnun etmeyi başarmış. Ona inandık, hakikaten masere burasıydı. Yoksa 24 Teşrin 1945’de Sıhhat ve İçtimai Muavenet müdürlüğünden müsaade alır mıydı hiç.      

Muhtemel yirmilerin ortası. Öğlen olmuş, okul dağılmış, Bediş ölü bir kuş görmüş kara bir kedinin ağzında. Midesi kalkmış, sekmemiş o gün eve giderken, durup Taşköprü’nün kemerlerini saymamış, sakız ağacı ve bici bici tuhaf bulmuşlar bu durumu. Ulus parkının önüne geldiğinde kalabalığı yara yara ilerlemiş, havada sallanan ayaklarını görmüş Karsantılı Ayşe’nin. O günden sonra hallenmiş durmuş halden hale. Bir türkü tutturmuş, aklına estikçe söylermiş Ayşe’nin bilmediğini, nerden bilsinmiş Ayşe hiç atın terkine biner miymiş yoksa, açmazmış bacaklarını, toplarmış eteklerini. Kocavezir’e berdel olarak gitmiş Ermeni’den dönme Bedriye. Saçlarını çok sevmiş kocası, her gece taramış, hem tarar hem methiyeler düzermiş Çukurova’nın cömert güneşi gibi parlayan saçlara. Kibrin göründüğü yerde bir musibet eşikte bekler. Daha adet bile görmemiş küçük gelin kayınvalidesine istediği makası dikiş kutusundan alıp getirdiğinde bukleleri kucağına düşmüş. Ne bilsin çocuk Bediş. 

Büyük saati selamladım, o da beş kala beni. Birini sevdim mi onun hakkında her şeyi seviyorum, anglez bir dantele eğilişini mesela. Medreseden havalanan yüzlerce güvercin oluşunu. “İşte bu,” dedim, tam mutlu olunacak bir gün. Çok severim dedi ben de dedim. Sokak beni mıknatıs gibi çekti, çiçek dürbünü misali sürekli yeni bir şeyler gösterdi. Yılmaz Güney film icabı karısına diklendi sonra Allah ne verdiyse, Erciyes sinemasında kızılca kıyamet koptu, bir alkış, bir ıslık, hop oturup hop kalktı selamlık. Kemerli Taşköprüden aklın ötesindeki dünyaya iltica ettik. Kagir evler cumbalı pencerelere küstü.  

Kalaycı Deveci dört kuşaktır iş başında. Bayağı çocuk gibi sevindim kazancılara gelince, Aziz de limonun yarısını sakladığına, beni sevindirdiğine sevindi. Zaten sensiz, Abidin’in Güzin’e dediği gibi, renksiz, eksik, eğreti ve hatta ayıp kaçardı buralar Aziz.   

Antidepresan, yoga, nefes terapisi, psikolog, hipnoz, meditasyon yoktu o günlerde, vardıysa da bizi bozar, içimize kaçan cini öğlen rakısıyla çıkarırdık. Yine öyle yaptık. Sevgi ve arkadaşlık yokluğunda kim mutlu olabilir ki Aziz? 

Eskiler her an okuyabilmek için bir şiiri veya bir güfteyi ezbere alırlarmış. O zaman, iyi ki bu şehir arkamdan gelmiş sevgili Kavafis. İyi ki aynı mahallede kocadık, iyi ki aynı evlerde kır düştü saçımıza Gül Azize. 

Yelda Ugan S.

28/12/23

AFARA

Hava pek bi kararsız, kışa mı geçsin, yoksa az biraz daha sonbahar mı kalsın?

locada kırmızı bi koltuk,

ahşap, sallanan,

Amanoslar’a bakan,

Ve artık sallanmayan.

Sahile gitmişsin rüzgarla buluşmaya, denizle anlaşmaya. Pazarlık etmişsin onlarla; “hele bugün bi durun,” demişsin; “baş tacımız geldi, yarın bakarız.”

Ağrımadık, incimedik senden, sizden yana.

Ne güzel komşumuzdun,

Sen de bizim baş tacımızdın.

Depo, antrepo,

Gemiler,

Gişeler,

Tırlar,

Yolumuz grisi bol, mavisi az, beyazı seyrek, pembesiz bir gökyüzü. 

Yüzüncü yıl uyurken gelirdin, gazete bırakırdın kapıya, ayda bir kere de Milliyet Sanat,

Liman,

Turuncu zürafa vinçler,

Demir çelik, 

Fabrika bacaları, 

Toz çelik,

Habib-i Neccar onlar mı Alaattin Amca, 

ya şu uçan kuşlar, kumru mu, gülün adı, ince kum, Kutadgu Bilig? 

Biberli, katıklı, zeytin, sürk ve tandır ekmeği,

Palmiye, okaliptüs, dut, çam ve hambelis,

Babı Ali’den alaylı Hatay, Adana muhabiri,

Samandağ Hıdırbey köyü; “bu ağaç Hz Musa ile yaşıt,” 1973 Milliyet gazetesi birinci sayfadan verilen haberin

A tipi gümrüklü antrepo

Kızıl, kahve ve sarı,

Pac otogarı, 

Sonrası Kırıkhan, ilk gençliğim,

Ta Muaviye ve oğlu Yezitten beri İsraf saltanatının mimarlarına, Emevi zihniyetine kızardın, pırıltısından çok zırıltısı olan insanlarla işin olmazdı. 

Kış geceleri künefe yapardın küçük bir tüpte,

Yeni bir şehir yükseliyor, sözüm ona depreme en dayanıklısından laf aramızda. Eli göğsünde, en kravatlısından, en gülecinden, en vaat eden, en aday adayından,

Güneş uyumaz buralarda, ara sıra kestirir, n’apsın yaz yorgunu,

Bahçelerde sarı naylon tepeler

Telis çuvalda portakal, limon, mandalina, vs. 

Bazen bilmem kaç günlüğüne kapatırlar hesabını, 

Korkuyorlar senden, çünkü gazeteciler ıskartaya çıkmaz, emekliye ayrılmaz onlar,

Ağzı olmayan kadınlar dediğin için, çocuk, istismar, Tanrının Antakya’ya bahşettiği Asi, hak, hukuk, eğitim filan dediğin için korkuyorlar di mi?  

Damlarda çelik ve camdan sfenksler gün topluyor, yanlarında kendinden menkul uydu alıcıları

Bardak halt etmiş, kovayla yağıyor mübarek,

Islak dağlar,

Denetim istasyonu,

Antakya’ya gelen tren gelinler,

Yağmurla delisi dışarda çaylar, beton viyadükler,

Ta ta ta taammm! 

Sahnede bi kamyon; en kırmızı, en damperlisinden,

O vakit söz Müslüm babada,  

“Kafamız bizden hesap soramaz arkadaş, çünkü biz onu hep güzel yaşattık.”

El Mukaddim,

“Ne demişiz biz, bugün batarsa güneş, yarın yeniden doğar.”

Güzeldik biz, sizinle daha da güzeldik Alaattin amca, 

Sezer teyze, Gözde, ablam ve annemle seni andık, “haberdar et,” dedi annem duasını toplarken.

Islak sarı benekli bahçeler

Organize sanayi

E91

Bitmeyen işler yüzünden yüz süremediğimiz antik kalıntılar,

Sarı kantaron vari devasa çalılar,

Kızıl, Ayasofya rengi kınalı toprak,

Fıstık,

Yer fıstığı, kadiri daha mutlak olan epey uzakta,

Kadirli Yolu

Afara Arapça mı Alaattin amca, bahçe ve bostanlardaki kalıntı, bitkinin son kalan döküntüsü, hani toplayıcıların hakkı olan?!

Ve

Sana bi sagu yazdım ağıt yerine, haberin oldu mu, adını andım sayfanda? Kadife çiçeğin emin ellerde, sen nurlarda uyu e mi?

16 Aralık 23, Osmaniye

Yelda Ugan S.

Mevzu para değil.

Pervasız, tıka basa korku dolu, zaman zaman da eğlenceli öğrenci yaşamım hiç bitmeyecek bir ayrıcalığın başlangıcı gibiydi. Görünen görünmeyene, gelmişe geçmişe, başka türlü güzele, kısacası bende olmayan, bende bulunmayan her şeye iştahlı bir merak peydahlanırdı içimde.    

İktisat fakültesinde okurken para ve banka adlı bir dersimiz vardı. Adı bölümle müsemma olsa da cep fotoroman ebatında küçücük bir kitaptı hatmettiğimiz. Yaşlı hocamız kısa boylu, ciddi, otoriter, tam manasıyla bilge bir cadıydı.  

Erkek öğrencilere daha toleranslı olduğunu, biz kızlardan pek hoşlanmadığını sanıyordum. Yanılmışım, mezuniyetimden kısa bir süre önce idari binada, ne işim varsa artık orada, karşılaştık. Eline uzanan elimi yakaladı. “İki yıldır part-time çalışıyorum hocam yakında kadrolu olacağım,” der demez dönüp az evvel vedalaştığı meslektaşına “Recai duydun mu bak!” kendisi muhasebe hocamız olur, derken gözleri parladı, heyecanlı sesi uzun koridorda sekerek koşturdu. Meğer yüzü gülümseme çizgileriyle doluymuş.

Derste gözümün olmadığı, kendimi eğlemek için gündüz düşlerine daldığım bir gün, nasıl olduysa Hikmet hocanın “kötü para iyi parayı kovar,” dediğini duydum. Bu arada o küçük dev kitabı hocamız bizzat kendisi yazmış. Hayret etmenin değerini pek değil hiç bilmediğim, ön yargımın, varsayım potansiyelimin tavan yaptığı yaşları sürüyordum. 

Akşam olunca sınıf arkadaşım olağan üstü akıllı Nal’a sordum, zira kendisiyle yurtta aynı odada kalıyorduk. İstesek de istemesek de saat 21’den sonra mecburi toplanma alanımız orasıydı.

Bir cebinde dolar, diğer cebinde Türk lirası var, hangisini harcarsın? Diye soruma soruyla karşılık verdi. Yani hangisiyle otobüs bileti, defter, kalem veya kantinden çay alırsın? 

Tabi ki liramı harcarım. 

Cevabımdan memnun, “hah işte!” dedi. Değersiz paran değerli olanı piyasadan kovdu. Makbul olan da pratik olan da bu. Yani kötüyü kullanıp iyiyi tutman. 

İnsanın kendini vererek yaptığı hiçbir şey boşa gitmiyor. Anlamıştım, anlamakla kalmayıp örnekler vererek ne kadar anladığımı göstermek istiyordum.  “Eski kıyafetlerimiz yeni olanları, teklemeler takımları, kesme bardaklar kristalleri, pamuk donlar ipekleri, patiskalar saten çarşafları günlük hayattan kovduğu gibi,” dedim.

Nal, o koca ağzının aldığı kadarıyla güldü, güzel yeşil gözleriyle parladı. Hiç kullanılmayan misafir odalarını, büfelerde saklanan likör bardaklarını, bayramdan bayrama serilen dantel masa örtülerini filan sayarak konuyu epey şirazesinden çıkardık.  

“Şimdi bana yeniden ister misin deseler,” yine bir akşam o sekiz kişilik odada, ranza tepesinde tünerken ona sorardım. Peki kötü sohbet iyi sohbeti nasıl kovuyor Nal? 

İlla ciddi konular olması gerekmiyor yani para ve banka gibi. Misal ırkçılık, eğitim, kadın hakları filan. Ya da kitap, sinema, festival. Belgeseller konuşalım da demiyorum, depara kalkan bir parsı, Uganda’daki goril safarisini, İspanya’da El Camino De Santiago yürüyüşünü, Kuzey Işıklarını ve daha fazlasını. Sosyal medya bu konuda sağolsun bize istemediğimiz kadar alan açıyor, açmakla kalmayıp mevzuyu günlerce tefrika etmemiz için zaman sınırı da koymuyor, her halukarda hikmetinden sual etmiyoruz.

Mevzu herhangi bir günden devşirdiğim örneklerden ibaret.

Misal, “dün pazara gittim.”

Dememe kalmıyor, onların mahallede bir pazar kuruluyor. Ama ne pazar! Allah seni inandırsın her şey organik, Çatalca’dan geliyor, Bursa’nın köylerinden, Sakarya’nın denize döküldüğü ağzından. Her sene on kilo ispir fasulyesi atıyor deep freeze. “Sen de at,” diyor “kışın çok rahat edersin. Ama yarım kiloluk yap paketleri, kalıyor, yazık, yenmiyor sonra.” 

“Dün yoğurt mayaladım.”  

“Bir fiske tuz attın mı, ya fiskenin yarısı kadar şeker?” 

“Olmamış o zaman, bir kere sütü kaynatacağın tencereyi iyice soğuk suyla çalkalıyorsun ki dibi tutmasın. Senin tencerenin dibi tutuyor değil mi?” 

“İşte bu yüzden… “

“Geçen hafta nefis bir film seyrettim.” 

“Seyrettim ben onu, dur bakim, geçen yıl seyrettim hatta, eski bir film o.” 

Bir dizi vardı, neydi adı? Hah! “Yetişkinlerin Yalan Hayatı.”

Son sezon yakında geliyormuş ama daha fazla dayanamadım beklemeye, amazonun en prime şifresi var bizim kızda, hemen girdim, bir günde bitirdim tamamını. Bizim kiracı da Disney kanalda, istesem o da verir de yüz göz olmak istemiyorum şimdi. Ayrılmış onlar.

“Kim ayrılmış?”

“Benim kiracı, sevgilisinden ayrılmış.

“Hmmm…” 

“Rimel aldım.”

“Ben internetten yarı fiyatına aldım, linkini atıyorum bundan sonra oradan al.”

“Ne zamandır seni buraya getirmek istiyordum, başka bir yere gelmişsin hissi veriyor insana. Tatile çıkmışsın gibi hem şehirdesin hem çok uzakta.”  

“Biliyorum ben burayı.”

“Yürüdüm,”

“Ben koştum.”

“Atladım,”

“Ben zıpladım.”

“Amuda kalktım,”

“Ben parende attım.”

!!!

“Oldu o zaman bana müsade, ocakta yemeğim var.”

Dinleyicinin şevki anlatıcının dilini çözer derler.

Bilmem anlatabildim mi Nal?

Konu biraz dağıldı sanki ha?

Hikmet hocaya mı sorsak?

25/10/23

Yelda Ugan S.

Bitez

Shakespeare

“Çay içer misiniz?” dedi Marzo, “hayır teşekkür ederim,” dedim, “annem bekliyor,” diyecek oldum, vazgeçtim, “fazla zamanım yok,” dedim, başka da bir şey gelmedi aklıma.  Az önce benim durduğum yerden içeri bakan tuhaf bir adam yaklaştı, kafasındaki o modası geçmiş şeyle selam verdi bize. İşaret parmağını bana mı uzatıyordu yoksa, neler oluyordu?

Fotoğraf Lizbon’dan bir duvar resmi

Engel olamadığı bir hıçkırık gibi “Shakespeare ölmüş!” dedi. Kapının ağzında öylece kala kaldım. Odada hareket eden tek şey elimdeki fincandan bir hayalet gibi yükselen çayın dumanıydı. Kocamın hiç dermanı kalmamış gibi, kolları iki yana düştü. Sehpaya yığılan, tomar halindeki gazetenin yanına koydum çayını. Dükkanı kapatırken bu çay takımından kalan üç beş parçayı da eve getirmiştik. Öyle incelerdi ki, mavi desenli çiçekler içerden bile görünürdü. “Soğutma” diyecek oldum, diyemedim. Tepesinde birkaç sararmış yaprağın direndiği ıhlamur ağacı beşik gibi sallandı. Neredeyse yağacak.  

Ölüm ilanlarıyla dolu sayfaya bir göz attıktan sonra İçi dışına çıkmış gazeteleri eskiden olduğu gibi özenle katladı kadın. Dükkanda çok lazım olurdu, kristal bardakları, antika lambaların cam gölgeliklerini, sarı yaldızlı porselen tabakları iki kat, bazen üç kat sarmak gerekirdi paketlerken, kıymetliydi okunmuş gazeteler. Ziyan edilemezdi. 

Boynundan yağmur damlası gibi sarkan boncuklu vazoyu kalın bir örtüyle sarmış, “Tiyatro sokağına gideceksin,” demişti annem. “Levanten’in karşısındaki antikacıya, Leroy ustayı bulacaksın, o yoksa oğlu Marzo’yu

“Ben biraz dolaşacağım” dedi Marzo. Terliklerini sürüyerek çıktı odadan. Karısı,”Eldivenlerini giy!” dedi arkasından, “üşütme.”

Sigorta eksperi, annemin imzaladığı antetli kağıtları rengi atmış bir deri çantaya yerleştirdiği gün, üzerinde babamın adı yazılı ikiye katlanmış dolgun, sarı bir zarfla baş başa bıraktı bizi. O günden sonra babamla korsancılık oynadığım, camlı dolaplardaki hazineleri ele geçirip babamı esir aldığım odaya giremedim. Annem, denizden gelen esintiyle havalanan tülleri çekti, pencereleri kapattı, kalın kadife perdeleri altın rengi sırmalarından çözdü ve odayı karanlığa boğdu. Zarf inceldikçe, koynundan çıkardığı anahtarıyla sessizce içeri girer, bazen Güneyli ustaların elinden çıkmış, gümüş saplarında baş harfleri olan bir bıçak setiyle, bazen babamın Doğu seferinden getirdiği gül motifli isimsiz bakır bir tepsiyle ortadan kaybolurdu.  

“Batmaz derdi babam, benim gemim batmaz,” Ona inanırdım. “Koca gemi bu, nasıl batardı?”     

Tramvaydan iner inmez annemin defalarca tekrarladığı, sonunda ne olur ne olmaz diyerek bir kağıda çizdiği kabala haritadaki gibi çiçekçilerin önünden sola döndüm. Arnavut kaldırımlı çıkmaz sokağın sonuna kadar yürüdüm.   

“Usta rıhtıma indi” dedi genç adam, “bugün dönmez, nasıl yardımcı olabilirim?” Bir baş hareketiyle alnına düşen saçlarını önünden çektiği bal rengi gözleriyle gülümsedi. Nadide bir parçaya bakar gibi vazoyu dikkatle inceledi. Uzun ince parmaklarını mercan damlaların etrafında gezdirerek nazik fiskeler attı. “Birazdan oyun başlayacak, içeri gelin” dedi, “Yutmasın kalabalık sizi.” Sihirli bir dokunuşla sanki görünmez bir kapıyı açtı ve yüzlerce porselen biblonun, revaklı aynaların, müzik kutularının arasından gittikçe hareketlenen sokağı, tiyatro kapısı önünde bekleşen insanları, birbirleriyle konuşan çiftleri hayranlıkla seyre daldım. Bütün tedirginliğim geçmişti. Levitan’dan belli belirsiz bir müzik sesi geliyor, İçerde bir kadın cama yansıyan görüntüsünde piyano çalıyordu. 

“Çay içer misiniz?” dedi Marzo, “hayır teşekkür ederim,” dedim, “annem bekliyor,” diyecek oldum, vazgeçtim, “fazla zamanım yok,” dedim, başka da bir şey gelmedi aklıma.  Az önce benim durduğum yerden içeri bakan tuhaf bir adam yaklaştı, kafasındaki o modası geçmiş şeyle selam verdi bize. İşaret parmağını bana mı uzatıyordu yoksa, neler oluyordu?  

“Nasıl kızmam, sizi cadılar sizi, sizi yüzsüzler, sizi başından büyük işlere kalkışanlar, siz nasıl Macbhet’le anlaşır alışverişe girersiniz de bana anlatmazsınız bu yaptıklarınızı…” 

Elim ayağım birbirine karıştı, korkudan ne yapacağımı bilemeden geri geri birkaç adım attım, tutacak bir yer arıyordum ki, can havliyle Marzo’nun kadife ceketinin eteğine yapıştım, ardından uzattığı eline. Yere bir biblo düştü. Sokaktakiler dikkat kesilmiş, bize bakıyorlardı. Marzo çenesini hafifçe kaldırdı, göğsünü şişirdi, annemin vazoyu sardığı örtüyü yere düşen biblodaki yaşlı adam gibi bir omuzuna atarak, dışardaki kalabalığın bakışları altında gösteriye devam etti.

“Ben ki başıyım bu işlerin, sanatımızın sırlarını, büyü yapmasını, ben öğrettim sizlere, üstelik bu yaptıklarınız da ne? Bir azgın, bir dik kafalı insan oğluna hizmet etmek mi? Gidin ve gün doğarken Akheron kıyısında bulun beni, balıkların karıncaları yediği yerde.” 

Marzo dükkanın ışıklarını yaktı, sokak tekrar eski ritmine dönerken ampullerin sarı ışığı altında silindir şapkalı adam, kol uçları eprimiş kalın, siyah paltosunun göğüs cebinden iki bilet çıkardı, “biri küçük hanım için.”

Annemi meraktan öldürme pahasına o akşam Marzo’nun uzattığı koluna girdim ve kalabalığın ardından kanatları sonuna kadar açılmış kapının eşiğinden birlikte geçtik. Burası bir tiyatroydu, gözlerimi kamaştıran, karanlığı ışıklı, ışığı karanlık bir dünya. Marzo ön sırada, en uçtaki yerimizi kolaylıkla buldu. Arkaya doğru yükselen sıralarda kadınlar ve erkekler uğultulu bir sesle yerlerini aldılar. Ağır kadife perde yavaş yavaş açılırken seyirciler arkalarına yaslandı, elbise hışırtıları durdu, boğazlar temizlendi, son öksürük ve sessizlik. 

Sanki davullar göğsümde çalıyor, kalbim heyecandan deli gibi çarpıyordu. Oturduğumuz yerden onu duyabiliyorduk, davudi sesini kısıyor “Koca Neptün’ün elleri yıkayabilir mi bu denizleri?” diyor, oyunculardan önce replikleri fısıldıyordu. Sahnede sözler ete kemiğe bürünüyor, intikam alıyor, yanlış anlıyor, seviyor, kin tutuyor, yalvarıyor, güldürüyor, korkutuyordu. Bütün duyguların peş peşe izini sürdüğüm, zamansız bir mekandaydım sanki.     

Ayın bulutlarla oynaştığı o gece, Marzo’yla eve kadar yürüdük. Daha önce hiç duymadığım tiradlar okudu bana. Ne o gitmek istiyordu kapıda beklerken, ne de ben içeri girmek.       

Herkes tanırmış onu tanımasına da kimse bilmezmiş aslında kim olduğunu. Oyunların tüm repliklerini ezbere bildiğinden mi?  Bilinmez, Shakespeare demişler ona. Gerçek adını bilen yokmuş. Tiyatronun her şeyiymiş, daha seyirciler kapıya doğru ilerlerken koltukları düzeltir, etrafı temizlermiş, oyunların afişlerini değiştirir, oyuncuları giydirir, kostümleri onarırmış. O daha küçük bir çocukmuş buraya geldiğinde, kimilerine göre gişede bilet satan, kimilerine göre tiyatronun göz bebeği güzeller güzeli annesi amansız bir hastalığa yakalanıp öldüğünde küçük Shakespeare’e oyuncular bakmış, sahnede büyütmüşler onu.  

Güneş hastalıklı bir sarıya döndü. Çok geçmedi, kara bulutların arkasında görünmez oldu. Beyaz boyun bağlı sığırcıklar, yağmuru karşılamaya çıktılar çoluk çocuk. Anahtar kapıda iki kere döndü. “İçim geçmiş,” dedi kadın adama, adam elini uzattı, “masum uykuya” dedi, kadın “yorgunlukları yıkayan suya,” adam, “her günkü hayatın ölümünü, yaralı canların merhemini,” kadın “Yüce tabiatın baş yemeği, hayat sofrasının cana can katan ziyafetini” Birbirlerine sarıldılar. Yarın erkenden Shakespeare’i uğurlamaya gideceklerdi, uyumaya hazırlandılar.  

Yelda Ugan S.

Bitez

08/04/21

Koyu renk bölümler, Shakespeare’in Macbeth adlı eserinden alıntıdır. İlk bölüm, cadı Hekate’nin tiradından.

Uzak diye bir yer yok!

Sevgili hocama, öğrencilerine ve kadınlara,

Annemin suretindeki dünyaya rest çekmiş, tenimi giyebileceğim uzak diyarlar aramıştım. Ne erken, ne de geç, otuzlu yaşlarımın ortalarındaydım. Naftalin misali aralarına korkularımı serptiğim pılımı pırtımı sırtlayıp İstanbul’a geldim. Tepemdeki soba ensemi yaktı. Uzak diye bir yer olmadığını “aynı anda aynı yere hareket” problemlerinden öğrenememiştim. Şimdi koca kadın oldum ama hala annemin gözünde bir zorunlulukmuş gibi kendimi aklamaya iyi bir kız olmaya çalışıyorum.

IMG-20160823-WA0010
photo by Serap Özkan

Mavi gözlerini kalabalıktan ayırmadan işaret ve baş parmaklarıyla yakasından tuttuğu yağmurluğunun içine eğildi. Herhangi bir gün olsa koltuk altını kokluyor sanırdınız. Yakasına konuşan adam “anlaşıldı” dedi. Vakit tamamdı. Helikopterler repliklerini ezbere biliyorlardı. Havada gidip geldiler, pır pır pır. Tefler ve ziller makam değiştirdi, rengarenk düdükler tek notayla sirene bağladılar. “Bedenimiz ve emeğimiz bizimdi.” Dudaklardaki kırmızılar tazelendi, yanaklardaki izin üstünden geçildi, öfkeler yenilendi. “homofobiye karşı ses çıkar” Binlerce kadın Fransız konsolosluğuyla Tünel arasında sıkışıp kaldık, “bizlere dayatılan makbul hayatları reddediyoruz.” Dans eden kadınların Kahkahaları, halayın zılgıtı yerini çığlıklara, kadınların haykırışlarına bıraktı. Yoklama durdu.

Küçükparmakkapı’dan Sıraselviler’e Otto’ya kadar kalabalığı yararak yürüdüm. Elif’le burda buluşacaktık. Kim bilir, belki bu yıl da buluşamazdık. Daha Otto’nun merdivenlerine varmadan o ekşimsi gaz kokusu genzimi yaktı. Ağzımı ve burnumu fularımla iyice sardım. Sokağı görebileceğim bir masa arandım. Nehir yatak değiştirmiş, kadınlar Karaköy’e doğru neşeyle, coşkuyla akıyorlardı. Meyhanedekiler de ayağa kalkıp hemcinslerine tezahürat etmeye başladılar, zafer işaretleri yapıyor, kadeh kaldırıp birbirimizi kutluyorduk. Sanki bedenimin içinden bir şey kanatlanarak yükseldi, etrafı kolaçan edip geri geldi. “kadınlar asla yalnız yürümeyecekler.” burnumun direği sızladı. Her sene katılım daha da artıyor, genç kadınlar sel gibi akıyordu. Onları bırakıp da nasıl eve gidebilirdim. Bir bira daha söyledim, garson sektirmeden yanında çereziyle getirdiği biramı masaya, tek karanfilli vazonun yanına koydu. Annemin kırmızı karanfilleri, Güneye bakan balkonumuzun en kıymetlileri….Garson, bugüne has dozu arttırılmış bir nezaketle “sobayı açmamı ister misiniz” diye sordu. Nerdeyse sonuna kraliçem filan ekleyecek sandım. İnce uzun parmaklarıyla kül tablamı temiz olanıyla değiştirirken “evet, lütfen” dedim.

Annemin suretindeki dünyaya rest çekmiş, tenimi giyebileceğim uzak diyarlar aramıştım. Ne erken, ne de geç, otuzlu yaşlarımın ortalarındaydım. Naftalin misali aralarına korkularımı serptiğim pılımı pırtımı sırtlayıp İstanbul’a geldim. Tepemdeki soba ensemi yaktı. Uzak diye bir yer olmadığını “aynı anda aynı yere hareket” problemlerinden öğrenememiştim. Şimdi koca kadın oldum ama hala annemin gözünde bir zorunlulukmuş gibi kendimi aklamaya iyi bir kız olmaya çalışıyorum.

Pardon anne! telefonum çaldı. Elif arıyordu, İstiklal’deymiş, geliyormuş. Duramıyordum yerimde, “Gelme” dedim, “ben geliyorum” Hesabı ödeyip kalktım.      

“Anahit’de görüşürüz tatlım” dedi Elif,  eli elindeki süfrajet kostümlü kadının dudaklarına bir öpücük kondurup vedalaştılar. Genç kadın kurdelalı peluş şapkasını rüzgara karşı tutarak elini uzattı, tanıştığımıza çok sevinmiştik. Lodosun temizlediği havayı içime çektim, deniz kokuyordu. Gaz israf oldu bu akşam. Rengarenk pankartlar, mor fularlar, pembe saç tokaları İstiklal caddesi boyunca taş  döşeli yolda bizimle beraber yürüdü. “Geceleri de, sokaları da meydanları da terketmeyecektik” akşam olunca tezgahlarını toplayan pazarcılar gibi polisler de toplanıyorlardı. Barikatların arasından yavaş yavaş yürüdük. Bana mı öyle gelmişti? O polis bize mi el sallıyordu? Kadın dayanışması mıydı?… Yok canım!? Hayretle dönüp Elif’e baktım, gözlerim fal taşı gibi açılmıştı. “o polise selam mı verdin sen?” diye sordum “evet, n’olmuş diyerek kahkahasıyla çınlattı geceyi, başını arkaya atarken koluna girdiğim elimi sıkıca kavradı. Sıraselviler’den karşıya geçtik, The Marmara otelinin önünden geçerken “hadi sen git, arkadaşını bekletme” dediysem de dinlemedi. Gezi Kafe’ye girdik, kadınlar Cihangir istikametine zorunlu makas değiştirince buralar pek ıssız kalmıştı. Gümüşsuyu’na bakan bir masaya oturduk. Garsona “Bardak istemiyorum” dedi Elif, şişeden bir yudum aldı. Parmakları arasında fıstık kabuklarını ayıklarken   “müvekkilimdi” dedi, “karakolda tanıştık. Yüzümüz duvara dönük ters kelepçeli bekliyoruz hepimiz, bu geldi yanıma, kolumdan tutup çevirdi, su gibi kızsın dedi ne işin var bu nonoşların arasında, sana mı kaldı?!” ifademi alırken stajyerim deyip geçiştirdim, cık cıkladı…şirketin adını vermedim.”

Boşları almaya gelen garsona, bana sormadan “iki tane” daha dedi “aynısından.” İtiraz edecek vaktim olmadı, saatime baktım. “hocam yapmayın, bugün bizim!!” diyerek bütün yüzüyle gülümsedi. Kırmızı rujunun daha da belirginleştirdiği dişleri ışıl ışıldı, ne kadar da güzel büyümüş, ne güzel bir kadın olmuştu. Benim bekleyenim yok, sen arkadaşına söz verdin ondan huzursuzum diyecek oldum, demedim. Onun neşeli rahatlığı bana da geçmişti.

“Çok geçmedi adını vermediğim işimden de kovuldum.” Diye devam etti. Parmakları arasındaki fıstık un ufak oldu “Biz bir aileydik, hem de modern bir aile, zorlukların üstesinden gelebilirdik ama gel gör ki müşterilerimiz… onlar öyle miydi, anlamazlardı ama maaşlarımızı da ödeyen onlardı. Burdan kaç kişi ekmek yiyordu. Elbette tercihlerim beni ilgilendiriyordu ama takdir etmeliydim ki şirket kültürü, vıdı vıdı vıdı… yine aynı terane.    

Neyse, kocası amiriydi ya da amiri kocası, aslında iyi bir adamdı, çocuklarını severdi, çocukları da onu, bazen dayanılmaz oluyordu ama n’apsındı, her gün it kopukla uğraşmaktan bu hale gelmişti, daha geçen hafta doğum gününde eve çiçeklerle gelmiş, çok sevdiği restoranda yer ayırtmıştı…geveledi durdu.

Bir kaç ay sonra  tekrar buluştuk, berbat görünüyordu. Emniyette sigaraya çıkmış, gençten, yakışıklı bir komiser de arkasından, o da bir sigara yakmış, ayak üstü sohbet etmişler. Vay efendim sen elin alemin adamlarıyla diye başlamış amir koca, bu sefer fena benzetmiş kadını.

Sıcağı sıcağına, öfkeleri tazeyken kararlı oluyor kadınlar. Hemen o gün açtık dosyayı. Sonra, öfkesiz kaldıklarında hoşgeldin suçluluk duygusu, korkuyor, içlerine çekilip durumu kabulleniyorlar. Neyse ki amirin hışmına uğramadık, kadın şikayet etse, darp raporu var elimizde, hemen açığa alınacak, fazla direnmedi.”

İkinci odasını kendilerine ev yaptıkları bir ofis kiralamışlar Galata’da. Böyle ayak üstü olmamış, çocuk kitaplarına resim çizen, kostüm tasarlayan, harika yemekler yapan  sevgilisini mutlaka tanımalıymışım. Onlar birinci kattaymış ama terası ortak kullanıyorlarmış, elini uzatsan nerdeyse kuleye değecekmiş. Geleceğime söz verdim. Selektör yakan taksiye elimi kaldırdım.

Dersanecilik yaptığım yıllardan tanırım Elif’i, küçük bir ortaklığım olduğundan -benden ne kadar olursa, zorunlu idarecilik de yapıyordum. Bıraksalar saatlerce ders anlatabilirdim, dik açı, geniş açı, en sevdiğim asal sayılar, kendini beğenmiş bileşikler, çarpanlar, bölenler, havuz problemleri v.s.  Öğrenci dosyalarını da tutuyor, kayıt da alıyor, velilerle de görüşüyordum. Halası yaptırmıştı kaydını, velisi olarak da onun adını yazmıştım. Dersanecilikte bu pek sorgulanmaz, anne-baba gelemiyorsa pekala hala da kayıt yaptırır veli olabilirdi. Bir arkadaşı vardı, Azra. Çok yakınlardı, aynı sırada oturur,  hiç ayrılmazlardı. Biri o gün gelmese diğerinin yanı boş kalır,  kimse oturmaya cesaret edemezdi. Aynı boyda mini etekler giyer, bir örnek çantalar takar, uzun saçlarını aynı model tararlardı. Öyle biri diğerinden daha baskın filan değildi.

On beş günde bir deneme sınavı yapardık, hani şu en iyilerin kaldığı, diğerlerinin bir alt sınıfa geçtiği “motive edici” sınavlardan, bir sınavda Azra kalamadı. Sınıfları ayrıldı. İki hafta sonra Elif’in yarısı boş sınav kağıdını almadım, onu tuvalete gönderdim, “git ve aynaya bak!” dedim, “ne görüyorsun?” Döndüğünde kalan soruları cevaplayıncaya kadar sınıfta tuttum onu. Yan sınıfa geçtim ve Azra’ya da aynı şeyi yapmasını söyledim.

O günden sonra  daha sık görüşür olduk. Okul tercihleri, puanlar, ek dersler filan derken, her fırsatta yanıma geliyorlardı.

Sınava bir ay kalmıştı ama doğanın sınav filan umurunda değildi. Kabanlar, montlar atılmış, botlar çıkarılmış, kruvakar kol gömlekler, lacivert  beyaz çigili tshirtler, fuşya espardinlerle hafiflemiştik. Adalara mı gitsek, modalara mı? Dersanede önlemleri iki katına çıkardık, çift vardiye nöbet tutuyoruz ama bahar her yerden sızıyordu.

Öğlen yemeğinden sonra arka bahçeye bakan daracık balkonda kahvemi içiyordum, gözüm malzeme deposunun kırmızı çatısına uzanmış, güneşin keyfini çıkaran sarman kediye takıldı. Hipnotize olmuş gibi ona bakıyorum, kafasını sıvazladığı patisini yalıyor, tekrar sıvazlıyor, tekrar yalıyor.…”hocam çıkışta vaktiniz var mı?” Diyen Elif’in sesiyle irkildim. Bir çay içelim mi diye soruyordu. Burda nasıl bulmuştu beni, “olur” dedim “Beşiktaş’a gidelim, biraz deniz havası alırız”.

Uzun günlerin akşam üstü güneşi hala sıcacık, ışıl ışıl. Elini uzatsan Üsküdar’a dokunursun, miyop gözlerim karşı kıyıdaki evlerin ince uzun balkonlarındaki sardunyaları bile seçebiliyor.

Azra’nın masanın üstünde duran elini tutarak “Hocam nasıl anladınız?” Diye sordu Elif, çayına hiç dokunmamıştı. Samimi şaşkınlığını görünce memnun oldum. Gülümsedim, masadaki bir lekeyi ovaladım. Demeter’in Persephone’ye baktığı gibi baktım onlara. Hades’le yapacağım pazarlık gününe kadar susacaktım.

Dersanede tanışmışlar. Elif’in halasıyla, Azra’nın da ananesiyle geldiği kayıt günü. Girişte bir örnek kırmızı koltuklara karşılıklı oturmuşlar. Emekli öğretmen anane bir sır verir gibi halaya eğilmiş, fısıltıyla “çok araştırdım, kızım da bankada sormuş, genel müdürlükte çalışıyor, çevresi çok geniş, en iyisi burasıymış” derken hala sessizce başını sallayarak “hayırlısı olsun” demiş. kızlar da içlerinden aynı sınıfa düşmeyi dilemişler.

Elif sandalyesini Azra’ya doğru çekti, birbirlerine bakıp gülümsediler. Azra Elif’in anlatacağı her şeyi önceden onaylamış bir teslimiyetle sol avucuna dayadığı başını ona çevirdi.

Yaşlı, hantal vücutlarından beklenmedik bir kıvraklıkla vapurlar homurdanarak iskeleye yanaşıyor, indirdikleri kadar yolcu alıyor oflaya puflaya karşıya geçiyorlardı.

“Bizi aynaya gönderdiğiniz gün için hocam…” İri bal rengi gözleri heyecanla parladı, “size teşekkür etmek istedik.” Bardağın içindeki kaşığı tabağın kenarına koydu ve çayından bir yudum aldı. Üstümüzden bir esinti geçti, çantamdan şalımı çıkardım. Nerden başlayacağını bilemez bir hali vardı, O güzelim yüzünden gölgeler geçti, sıkıntıyla dudaklarını yaladı.  “Bizimkilere çok kızgınım hocam,” diye devam etti. “Okulda tanışmışlar, sevmişler birbirlerini, ona bir diyeceğim yok ama çocuk sahibi oldukları, beni sessizliğe mahkum ettikleri için kızgınım onlara. Küçükken halam beni bir akrabamıza gezmeye götürmüştü. Evdeki seslerden, konuşan herkesten ürkmüş halamın bacaklarına sarılmıştım. Hiç kimse işaret dili kullanmıyordu. Anneleri çocukaları isimleriyle çağırıyor duvar saatinin tik tak sesi saniyeleri haber veriyor, baba elindeki kumandayla kanaldan kanala geçiyordu. Bu kadar sesi takip edemiyordum, oturduğum yerde dizlerimi karnıma çekip halama yapıştım. Bir anda yüzlerce kuş tek ağızdan cıvıldamaya başladı, olduğum yerde sıçradım, ödüm kopmuştu. hepsi odanın içindeydi duyuyordum ama onları göremiyordum, korkudan avazım çıktığı kadar ağlamaya başladım. Halam beni kucağına aldı ve korkacak bir şey olmadığını söyleyerek beni teskin etmeye çalıştı. Ne olduğunu bilmediğim şey için “kapı zili, sadece bir kapı ziliydi,” diyerek beni sakinleştirmeye çalıştı. Ama titriyor bir türlü tutamıyordum kendimi.

Bizim evde ışık ses demekti. karanlıkta daha iyi duyardık. Annem beni gözleriyle sever, gözleriyle döverdi, onun her şeyi anlatan bakışları yetmezse  parmaklarıyla bana nutuk çekmesine izin verirdim… “ Güldü, masaya konan iki serçe hızla uzaklaşıp yanımızdaki ıhlamur ağacına kondular. “O günden, o akraba ziyaretinden sonra…” diye devam etti Elif “..halam bana bir radyo, bir de alarmı kurulan bir saat aldı. Saat oyuncağım oldu, ikide bir alarmını kuruyordum ama radyo, onunla sesleri sevdim,  hiç kapatmadım, okula başladıktan sonra ders çalışırken bile. Bütün gün radyom ne istiyorsa onu dinlerdim.” Elif çayından bir yudum aldı, bardağını masaya bırakırken yüzünü buruşturarak, “buz gibi olmuş” dedi.    

Tezgaha yaslanmış, kızlardan gözünü alamayan garson çocuk elimin bir hareketiyle ok gibi yerinden fırladı ve onlara çay, bana da kahve getirmek üzere yaylanarak gitti. Azra oturduğu sandalyede kamburunu düzelterek “bizimkiler bankacı” derken biraz daha uzadı sanki, iyi insanlarmış ama çok çalışırlarmış, günlerce görmediği olurmuş onları ama neyseki büyükanne ve büyükbabanın gözü, kulağı, eli, ayağı onların üzerindeymiş her daim. Emekli hakim dedesinin izinden gidecek der yerlere göklere sığdıramazlarmış onu. Azra kontrol edemediği neşesinden utandı, özür diler gibi Elif’in yüzüne düşen bir tutam saçı düzeltirken “seni de çok seviyorlar” dedi.

Dersaneden sonra bağımız hiç kopmadı, giderek araları uzasa da bayramda, seyranda aradılar, hiç ihmal etmediler beni. Bir gün Unkapanı’ndan dönüyordum, emeklilik işlemlerim için bir kaç imza verdim. Bozdoğan Kemerinin altındaki kahvelerin birinde çay içtim, etrafında yürüdüm, kadim taşlara dokundum, erguvan kokularını içime çektim ama kesmedi, canım hiç eve gitmek istemiyordu, Eminönü’ne kadar yürüdüm. Ordan tramvaya bindim, İstanbul Üniversitesi durağında indim, şansıma artık, buralardalarsa görecek yoksa eve dönecektim. Çorlu’lu Ali Paşa camiinin bahçesinde buluştuk. Çiçek açmış, büyümüş, serpilmişlerdi. Omuzlarından sırtlarına kadar inen saçlarına artık ihtiyaçları kalmamış, Elif’in üç halka küpesinin yan yana takılı kulak hizasına, Azra’nın güneşte parlayan kumral saçları ensesinin bittiği yerdeki küçük kahverengi benine kadar kısalmıştı. İlk defa görüyordum bu beni. Bir şeye gülüyordu, geçmiş zaman, neydi? şimdi hatırlamıyorum. Aniden gelen kahkahasına engel olamadı, Elini ağzıyla kapatarak başını Elif’in göğsüne dayadı ve bir süre çekmedi, orda kaldı. O küçük, savunmasız et beni tekinsiz bir sır verir gibi göründü bana.

Kızlarla uzun bir süre görüşmedik. Onlar mezun oluyor, defalarca viraj alacaklarını bilmedikleri yeni yollara hazırlanıyorlar, bense sayfalar dolusu “yapılacaklar listesi” ne yeni çentikler atmakla meşgul oluyordum. Ardiyeye koyacak kadar bile zaman geçmemişti üstünden, koridorda ağzında tasmasıyla dışarı çıkarmamı bekleyen bir köpek yavrusu gibi bana bakan bavulumu aldım, salondaki divanın üstüne kocaman açmadan önce sapındaki İspanya-Malaga barkodlu etiketleri yırttım. En iyi bölüme gelmişti sıra, kitaplığın önünde durdum, bakalım 14 saatlik tren yolculuğuma benimle kimler gelecekti?  Telefon çaldı, arayan Elif’di….üç cümle sonra ağlamaya başladı.

“Çok kavga ediyorduk hocam” dedi “İçimizde tutamıyorduk, kendimize gücümüz yetmiyordu artık. Ben sokakta olmak, avazım çıktığı kadar bağırmak, çiçeklerimizi göstermek istiyordum, Azra defterinin arasında kurutmak. ilişkilerin üzerinden yeterince zaman geçerse ve sürenin sonunda “taraflar oldu bu iş” derlerse akraba olunur, ölünceye kadar da akraba kalınır sanırdım çocukken, naziksen, o hastalandığında onu düşünüyor, onun iyileşmesi için dua ediyorsan, beraber çimlere uzanıp bir kitabın resimlerine bakıp hayaller kuruyorsan, ısırgan otlarına dikkat etmesini söylüyor, evden çıkarken onun için de yanına bir poğaça alıyorsan, o yokken tadın tuzun da yoksa akrabalık ünvanı senindi, göğsündeki nişanı gururla, göstere göstere taşıyabilirdin artık. Kanın bağına ne gerek vardı. Gece Arzu’larda kalabilmek, onlarla ananenin deniz kenarındaki evine gidebilmek için önce anneme sonra halama saatlerce yalvarırdım. Yedek diş fırçam Azra’nınkiyle aynı kupada, pijamam da onunkilerin yanında aynı çekmecede dururdu. Biz bir aileydik.”

Anane gözlerini devirdi ve işaret parmağını dudaklarına götürerek içeri giren kızına döndü. Bu “kızlar ders çalışıyor” a pek benzemeyen tuhaf sus işareti de ne demekti? Elindeki telefona “bir dakika” der demez ikinci katın merdivenlerini telaşla çıkan kadın gölgesini beyaz ahşap tırabzanlara düşürdüğünü fark etmedi. Elif’in içi ürperdi. Hava karardı, gri ağır bulutlar açık pencerelere kadar indiler. Aniden bastıran yaz yağmuru doluya çevirdi, perdeler uçuşmaya, kapılar çarpmaya başladı. Kitapların sayfaları üçer beşer atlayarak ilerledi. Uçuşan kağıtları kızlar çığlıklar atarak yakalamaya çalıştılar. Bir kalem birbirlerine sarılı iki papatya kurusunun yanına düştü. Yukarda hızla açılan kapının kolu şampanya rengi duvara derin bir çizik attı.. Rüzgarın açtığı kapıyı fırsat bilen ses gölgesini almaya geldi.

“Azra için böylesi daha iyi!!”    

“Yüksek tavandan sarkan kocaman saat hep aynı vakti gösterir….” Elimdeki şiir kitabına bir türlü odaklanamıyordum. Rayların düzenli ritmiyle devinen o metalik ses artık ninni gibi gelmeye başlamıştı, içim geçmiş. Telefonun biplemesiyle uyandım. Bozkırın ortasında birazdan batacak olan güneş gökyüzünü turuncaya boyamakla meşguldü.  Uzak diyarlardan, Azra’dan geliyordu mesaj. Elif iyi miydi?  Nasılsın diye sordum karşımda oturan, pencereden hızla geçen manzaraya dalgın, kan çanağı gözlerle bakan Elif’e “hadi restorana geçelim bir çay içeriz” dedim.

04/04/20, Bitez

Yelda Ugan Saltoğlu

R.A.D.İ.K.Y.A

 

Yokuş başından aşağı, sahile indim. Ahşap yeşil köprüye kadar yürüdüm. Konu komşuya, gelinciklere, güneşle beraber uyanan karahindibalara, balıkçı teknelerine, gökyüzünde belli belirsiz duran mehtaba, portakal ağacına, Bodrum yarımadası ile İstanköy arasında uzanan denize, kedilere, bulutlara, parktaki çocuklara, bana göre zeytin ona göre iğde olan ağaca, hatta rögar kapaklarına bile fısıldadım; R.A.D.İ.K.Y.A. açılmış!!

img_9944
R.A.D.İ.K.Y.A

Ne çay suyu koydum bu sabah ne de yumurtaları çıkardım dolaptan, peynire zeytine de dokunmadım, domates de dilimlemedim. Hazırlandım; taktım, takıştırdım, sürdüm sürüştürdüm ve kahvaltıya, Bodrum merkeze indim.

Kumbahçe Mahallesi Mandalin sokakta kalan tek mandalina bahçeli eve kahvaltıya gidiyorum. Heyecanım oraya ilk defa gittiğimden filan değil. Her daim açık kapısından güle oynaya girdiğimiz; yediklerimizin düşlere, muhabbete, gülüşlere dönüştüğü, sofralarına oturduğumuz bildik bir ev burası. Mor çiçekli kanaviçe perdeli yatak odalarında uyandığımız, her birinin günlük işlerden kopardığı halkalarına tutunduğumuz kadınların evi. Ama bu sefer mevzu başka, çünkü bu evin artık bir adı var; R.A.D.İ.K.Y.A!!

img_9947
Benimki açık olsun karahindiba çiçeği renginde açık..

Kireç badanalı, üç katlı bir evin giriş katından Güneye bakan Radikya’nın ananesi Giritli, adı da ordan geliyor. Her derde deva, şifa anlamına geliyor Yunanca’da.

Bir gün mavi gözlerini tavana dikip düşünmeye başlamış, muzip bir gülümseme inmiş dudaklarına, “tabi ya!” demiş, “neden daha önce akıl edemedim. Yemek pişirmeliyim!! Sevdiklerime, dostlarıma, tanıdıklarıma, tanımadıklarıma..” Kalkmış, bu tılsımlı sözleri arka arkaya tekrar etmiş, bir kum tepesini düzeltir gibi elinin tersiyle ne var ne yoksa süpürmüş, koca bir mutfak olmuş. Ocağın altını yakmış, önce parlaklığını görmüş, sesini duymuş ve kokusu gelmiş burnuna. Bahçeye açılan verandaya, mandalina ağaçlarının altına birer masa hazırlamış. Yarı bellerine kadar kireç boyalı ağaçların rengindeymiş masalar. Bahçe duvarını saran turuncu akşam sefalarının, sardunyaların, saksılardan salınan petunyaların arasında gezinmiş.

img_9942
Kahvaltıda mücver mi var?

Yumurtalı ekmeğime muammara sürerken denizden gelen esintiyle domates fidelerinin keskin kokularını duydum. Duvar diplerini gösterdi. Atıkları gömdüğü topraktan çıkmışlar; kullanılmış çay, yumurta kabuğu, sebze kabukları aralarında anlaşmış domates çekirdeklerine omuz vermişler. Artık güneşe bakıyor, baktıkça da yüzleri kızarıyormuş çerilerin.

Rum kadınları Nisan sonu, bilemedin Mayıs başı konu komşu toplanır köyün etrafındaki, kırlara, tepelere gider, radikya otu toplarlarmış. Biz de onlardan öğrenmişiz.” diyor beline sıkıştırdığı mutfak beziyle elini silerken “nasıl toplanacağını, salatasını yapmayı, kavurup börek içi hazırlamayı, yoğurtlamayı, turşu kurarken maya niyetine ve hatta şarabını yapmayı.”

Elimdeki radikyalar zamanın geldiğini söyledi* ve karşı kıyıdan buraya, burdan oraya göç başladı. Kadınlar ağlamalarından ve gülmelerinden topladıkları ne varsa eteklerine doldurup gelirken getirdiler ve burda adı karahindiba olan radikyaların kuru çiçeklerini rüzgara bırakıp üfler gibi yeni hayatlarının içine üflediler. Dantel perdelerine, etamin yastık kılıflarına, iğne yumaklarına, dikiş makinalarına, yemek kazanına, reçel kavanozlarına, siyah beyaz fotoğraflarına ve orda kalanlara.

img_8781
Türkçe’de karahindiba, Yunanca’da radikya, İngilizce’de Dandelion derler bana ama çocuklar tüm dillerde beni üflerken gözlerini kacaman açarlar.

Burdakiler önce burun kıvırmış, şüpheyle bakmışlar “her şeyin kendi tadı kendi başına güzel” diyor, otlardan türlü çeşit yemekler yapıyormuş gelenler. “bahçeye bir Giritli girdi, ineklerimiz aç kaldı” diye telaş etmişler önce, ama olmuş bir kere. Radikyanın tohumları Bodrum‘un bahçelerine, meşe çalılarının aralarına, kedi otlarının diplerine, bodur çamların gölgesine, kantaronların sarısına karışmış. Radikyalar, hem hayatın ve zamanın geçiciliğine hem de devamına simge olmuş buralarda. Bu sadık, güçlü ve kalender otlar toprağa, böceklere, insanlara ve  tüm dünyaya şifa olmuşlar.

Kışın bahçeden topladığı mandalinalarla yapmış reçeli, mücverin kabağı Uyku Vadisi’nden, kütür kütür tazecik yeşil biberli salatanın çökeleği Ödemiş’ten gelmiş. Omletler çeşit çeşit, benim favorim otlu veya kabaklı olanı.

Uzun zamandır bu kadar iyi hissetmemiştim kendimi, kahvemi içerken arkama yaslandım, birbirlerine simetrik duran iki ayva ağacına takıldı gözüm, “daha önce farketmemiştim” diyorum. Çocuklar bahçede, çimlerin, fare kulaklarının arasından buldukları radikya çiçeklerinin üzerine nefeslerini üfleyip onları gökyüzüne gönderip  gülüşüyorlar.

14/07/2020

Yelda Ugan S.

* “I held a dandelion that said the time had come” Elton John’un Curtains şarkısından

 

Yukarı Selanik Ano Poli

” Bir zamanlar diyordum ki: bu Türk’tür, bu Bulgar’dır ve bu Yunan’dır. Ben, vatan için öyle şeyler yaptım ki patron, tüylerin ürperir; adam kestim, çaldım, köyler yaktım, kadınların ırzına geçtıim, evler yağma ettim. Neden? Çünkü bunlar Bulgar’mış ya da bilmem neymiş. Şimdi sık sık şöyle diyorum: hay kahrolasıca pis herif, hay yok olası aptal! Yani akıllandım, artık insanlara bakıp şöyle demekteyim: bu iyi adamdır, şu kötü. İster Bulgar olsun, ister Rum, isterse Türk! Hepsi bir benim için. Şimdi, iyi mi, kötü mü, yalnız ona bakıyorum. Ve ekmek çarpsın ki, ihtiyarladıkça da, buna bile bakmamaya başladım. Ulan, ister iyi, ister kötü olsun be! Hepsine acıyorum işte. Boş versem bile, bir insan gördüm mü içim cız ediyor. Nah diyorum, bu fakir de yiyor, içiyor, seviyor, korkuyor, onun da tanrısı ve karşı tanrısı var, o da kıkırdayacak ve dümdüz toprağa uzanacak, onu da kurtlar yiyecek. Hey zavallı hey! Hepimiz kardeşiz be. Hepimiz kurtların yiyeceği etiz.”

Zorba, Nikos Kazancakis

 

img_2161
Sık sık arkamıza Selanik Körfezi’ne bakarak Yedi Kule’ye tırmandık.

20/11/2019

Bütün gece yağmur yağdı. Hava hala bulutlu ama ılık. Harita Beyaz Kule’den Yedi Kule’ye yürüyerek yaklaşık üç kilometrelik bir mesafe veriyor. Yokuş yukarı çıkması da cabası. En iyisi Ano Poli’ye, Yukarı Selanik’e yavaş yavaş çıkmak, bir kaç yere uğramak, rast gele molalar vermek. Etrafı çevrilmiş kalıntıların hizaladığı ara sokaklardan Egnatia caddesine çıktık ve Galerius Takı‘yla karşılaştık. Roma İmparatoru Galerius’un Perslerle yaptığı savaşta kazandığı zaferin onuruna M.S. 306 yılında yapılmış. Malum, Romalılar taban ve duvar mozaiklerinde olduğu gibi rölyeflerle de hikaye anlatmayı severler. Burda da imparatorun katıldığı çeşitli ayinler, törenler, coşkulu kalabalıklar arasında şehre girişi ve Pers savaşından tasvirlere yer verilmiş. Fakat anlattıkları hikayelere rölyeflerin ilgisi azalmış, kararmış mermer kabartmaların içi oyulmuş. Artık ya buluşma yeri ya da kuşların geçici olarak soluklandıkları bir ara mekana dönüşmüş.

img_2091
Galerius Takı

Bu taraflarda gezerken hemen dikkat çekiyor, dramatik bir şekilde tek tip ağaçların hizaladığı sokakların sonunda, uzun ince balkonlu apartmanların arasında. Şişenin dibindeki cam bir bilye gibi, hem her yerden hem her seferinde farklı görünüyordu Rotonda. Yaklaşık otuz metre yükseklikte, yirmi dört metre çapında tuğladan yapılmış, alçak kubbeyle örtülmüş, uzaktan devasa bir su deposunu andıran enteresan bir yapı. Başlangıçta neden yapıldığı da hala tam olarak bilinmiyor.  13. yy’a kadar Katedral olarak Selanik’e, Selanikliler’e hizmet etmiş. Öyleyse gördüğüm en sevimli, en mütevazi Katedral. Bulutlara uzanmış bir başı, kibirli bakışları yok, sır da saklamıyor, herkesin giremeyeceği gizemli, yarı karanlık salonlara çıkan koridorları da yok, her şey olduğu gibi, rahat, samimi ve aydınlık. Osmanlı’dan sonra yanına bir minare eklenerek camiye çevrilmiş. İkisi, yani minare ve Rotonda hala tombul bir mürekkep okkası ve ince bir divit kadar uyum içinde yaşayıp gidiyorlar.

02baf148-2048-49cf-8ecd-2fbed270ac7e
Rotonda

O gün Rotonda’nın içinde bir sergi vardı; The Splendour of Mosaics, Mozaiklerin ihtişamı. İtalya’nın tarihi şehri Ravenna‘dan ve Selanik’den orijinal ya da kopya edilmiş mozaik örnekleri. Sanırım Katolik İtalya ile Ortadoks Yunanistan arasında Bizans İmparatoru Justinianus zamanına dayanan bir ilişkinin anısına yapılmış bu sergi. Belki de Ravenna’nın 6. yüzyıldan itibaren uzun yıllar Bizans İmparatorluğunun batıdaki başkenti olmasının da bu ilişkide hatırı sayılır bir payı vardır. Duvarlardaki şahane mozaikler, altın ve gümüş taban üzerine serpiştirilmiş meyve sepetleri, kuşlar ve vazodaki çiçekler yeşil, açık mavi ve kırmızının açık tonlarıyla bezenmiş. Sergideki eserlerle duvardaki mozaikler arasındaki renk farkı bir bakışta anlaşılıyor, kopyalar biraz önce yapılmış gibi daha canlı ve parlak. Orijinaller mağrur ve durgun, soft renklerle arzı endam ediyorlar.

Agia Sofia meydanında Tepkevans kafede küçük bir mola verdik. İsmini biraz uydurduğum bu pastanemsi mekan1948 yılında kurulmuş, duvardaki tabelada öyle yazıyor. Hasbelkader İngilizce bir açıklama yoksa kalıveriyorsunuz burda, şu heykel kime ait, bu mekanın adı ne, bazen sokak ve cadde isimlerini bile okumak imkansız. Broşürler, haritalar, restoranlardan aldığım peçeteler ve ıslak mendillere kadar her şeyi topladım, atmadım hiç birini ama yine de hep bir şeyler eksik kalıyor. Kilisenin tam karşısında, gümüş rengi metalik bir malzemeden yapılmış çok hoş bir heykel var mesela.

img_2127
Agia Sofia Meydanı

Ortadakinin elinde tuttuğu kocaman bir gazeteyi diğer ikisi de onun omuzlarının üzerinden bakarak okumaya çalışan üç kişi. Gazeteyi tutan ve onun solunda bir adım geride duran erkekler uzun boylu ve kaslı. Hani parklarda olur ya, bankta gazete okuyan bir  adamın gazetesine yanında oturan yabancı da göz ucuyla bakar, ama bunlar ayaktalar. Sağdaki, ortadaki adama iyice sokulmuş, hatta nerdeyse burnu omuzuna değecek kadar yakın olan, elbise giymiş bir kadın. Gel gör ki seyretmekten başka yapacak bir şey yok, ne heykelin adını ne de yapanın adını okuyamıyorum.

img_1956
Yukarı Selanik’ten mişli geçmiş hikayelerle dolu bir sokak

Belki bu da Selanik‘in bize bir şakası. “Bak, sadece bak bana, hisset, seyret beni, bırak neyi kim yapmış. Kordonda at üstündeki Yunan Tanrılarına benzeyen o heykelin Büyük İskender olduğunu bilmeyiver, etrafında kay kay binen çocuklara bak, onlar da heykeldeki adama benziyorlar, geniş omuzlarına, altın oranlı, kemikli suratlarına, tanrılara, tanrıçalara  model olan kusursuz burunlarına bak. Benim bütün sokaklarım birbirlerine ordan da denizlere çıkar. Ben seni sorgusuz sualsiz içime aldım, sen de bi rahat ol, bana bırak. Orta Makedonya‘yım ben, etrafına bak, her şeyi not alamaz, her şeyin fotoğrafını çekemezsin. Sana anlamadığın halde kilisede dua kitabını sonuna kadar okuyan, Pareira‘da balkondan sana bir şeyler anlatan kadınlara bak. İlk gün adres sorduğun adamla her gün tekrar tekrar karşılaştığın ve en sonunda ona gülümsediğin için şaşır, Türkçe bilen Karadağ‘lı garsonu dinlerken not alma gözlerinin içine bak. Sabahları ekmek ve kruvasan aldığın fırına günaydın diyerek gir, onlar anlar. Bak ben yaşıyorum, yaşayanlara bak!”

img_2164
Yedikule’de bir Çarşamba günü

İlahi Selanik!…Akropoleos caddesini takip ederek ufak ufak yürümeye başladık. Agia Sofia meydanından Yukarı Selanik‘e çıktıkça politik ruhuna uygun olarak grafitiler sertleşiyor, aşağıdakiler gibi soft, hatta aksesuar olarak ısmarlama, görsel bir estetik kaygı taşımıyorlardı artık. En çok da Türkiye’den gelen Beşiktaş’lı Rumlar‘ın 1926 yılında kurduğu futbol takımının, siyah-beyaz PAOK‘ın adına rastlıyorduk taş duvarlarda. “No Islamic” ya da “Refugees Welcome Patriots fuck of” gibi isyankar, renkli puntolarla şekillenmiş, İngilizce grafitilere de.

Sur dibinden kaleye doğru tırmandıkça kimisi arnavut kaldırımlı kimisi çıkmaz sokaklar daralıyor. Retro apartmanların yerini Balkan, Anadolu, Rumeli mimarisinden benzer örnekler alıyor. Cumbalı, renkli, güler yüzlü ama yalnız evler. Boş sokaklarda bir kedi karşıdan karşıya geçiyor ya da yaşlı bir amca elindeki alışveriş çantasını yokuş yukarı çıkarırken zorlanıyor. Kuleye yaklaştıkça, küçük küçük kahvelerin, restoranların bulunduğu, Beyaz Kule’nin arkasından başlayan Venizelou caddesiyle Akropoles caddeleri birleşiyor. Etraf biraz hareketlense de işsiz mekan sahiplerinin birbiri aralarında yaptıkları muhabbet  bir de üç beş turist, hepsi bu. Çünkü bugün Çarşamba, Pazartesi ve Çarşamba günleri kale ziyarete kapalıymış. Çok şaşırdık. Müzeler, kaleler, ören yerleri gibi mekanlar sadece Pazartesi günleri kapalı olmaz mıydı?

img_2339
İmzalı bir grafiti

Bundan beş yüz yıl önce Osmanlı Selanik’i aldığında, Konya’dan getirdiği göçmenleri buraya, Yukarı Selanik’e yerleştirmiş. Mübadele sonrasında da tersine bir hareket yaşanmış, burdaki müslümanlar Türkiye’de Rumların yaşadığı mahallelere, Bin yıldır Anadolu’da yaşayan Rumlar da buraya, 1920’lerde müslüman mahallesi olan Ano Poli‘ye yerleştirilmişler. Şehirdeki dengeler bütünüyle değişmiş. 20. yy’ın büyük insani dramı, dramlarından biri,  Türk-Yunan mübadelesi. Düşünüyorum da, bizim çocukluğumuzda bile hala devam eden bir nefret ve ön yargı vardı. İsimlerini duymaya bile tahammül edemezdik. Yunanistan’la yaptığımız milli maçları nefretle seyreder, mevzudan bir haber olanlarımız için bile maçın skoru gündemin en önemli meselesi olurdu. Okula gitmeyen çocuklar bile 74 Kıbrıs savaşında “çatla patla Makaryos Kıbrıs bizim olacak” diye hiç de sevimli olmayan onların o küçük yüreklerine yakışmayan tekerlemeler söylerlerdi ama bütün bunlar maalesef normaldi. En azından bugün, aradan geçen bunca yıl sonra da olsa birbirimize gelip gidiyor, köklerimizin izini sürebiliyoruz.

b1819395-b799-4275-8014-a40ddbb0079e
Yedi Kule-Beyaz Kule arası 3 km. Çıkması güzel, inmesi çok güzel!

 

Yedi Kule’den körfeze, birbirine dar sokaklarla eklenen dik merdivenlerle Aristotales Üniversitesine, aşağı Selanik’e kadar indik. Surdibinde öğleden sonra gezmesinden dönen muzip bakışlı, inci kolyeli şık şıkırdım iki yaşlı kadınla karşılaştık. Bize “n’oluyor?” diye sordular gülerek. Önce anlamadık, meğer bildikleri bir kaç Türkçe kelimeden biriymiş -n’oluyor- Yokuş yukarı çıkan kadınlar nefes nefese birbirlerine bakarak kıkırdadılar sonra. İki yaramaz çocuk gibi biri diğerini göstererek “baba, Samsun” dedi. İzmir, İstanbul, hatta Simirna, Konstantinapolis sık duyduğumuz isimlerdi ama baba tarafından Samsun’lu teyze günün sürprizi oldu.

 

 

 

Yelda UGAN

26/12/2019, Beşiktaş

 

 

Saraybosna

Belli Belirsiz’in bir konuğu var bugün, Saraybosna gezi yazısıyla sevgili Esen Özbay

 

“Bir Yol, Bir Yola

Yollar İnsana Ulaşıyorsa

Yol da Bizim Yolcu da…”

Tayfun Talipoğlu, Yol Hikayeleri’nden

9ad7af5a-1745-4823-8688-408d89584a90
Saraybosna Katolik Kilisesi, toplu katliamlardan biri de karşı tepelerden atılan  havan toplaryla  bu kilisenin önünde gerçekleşmiş.

Her çıktığımız yolun bir hikayesi vardır. Ya yaşadığın ya da bilinç altının seni çağırdığı bir seste saklıdır o hikaye.

Bugün 30 Ağustos, İstanbul Havaalanındayım, saat sabahın 05:00’i, yolculuk Saraybosna’ya. Sevgili arkadaşım Neziha ile birlikteyim. Onunla ilk yurt dışı gezimiz ama daha da önemlisi ve ikimizi de heyecanlandıran gideceğimiz topraklardaki savaş yıllarını benzer duygularla hatırlıyor olmamız.

a348d211-3964-4743-b0cf-510da0e7a55b
Barış Ateşi anıtının önünde, bu ateş hiç sönmesin

Saraybosna’nın çağrısı bana geldiğinde on iki yaşındaydım. Yıl 1992, ortaokul öğrencisiydim, hayat sıradan, çocukça  ve eğlenceliydi benim için. Ta ki her akşam annem ve babamın sessizce oturup izlediği saat 20:00’deki akşam haberlerinde kulak kabartıncaya kadar. Haberler Saraybosna’dan, Bosna-Hersek’den geliyor, içimi çok acıtıyordu. Teneffüslerde okulun bahçesinde koştururken, matematik dersinde tahtada bir problem çözerken, yazılılara çalışmak için çekildiğim köşede, okul çıkışı benimle yürüyen son arkadaşımla da vedalaşıp yalnız başıma Sarıyer sırtlarındaki evimize, yokuş yukarı tırmanırken orada yaşanan savaş aklımdan hiç çıkmıyordu. Babamın düzenli olarak her gün aldığı günlük gazetelerde bile önce Saraybosna haberlerini okuyordum. Yine bir gün bu gazetelerin birinde Saraybosna’da yaşayan bir kız çocuğunun günlüğü yayınlanmaya başladı. Çocuk benim yaşımdaydı.

Her Gün babam içeri girer girmez koşarak onu karşılıyor ve elinden kaptığım gazeteyi sessizce okuyabileceğim bir köşeye çekiliyor Saraybosna’lı kızın günlüğünü okumaya başlıyordum.

Acılarını an be an ben de onunla beraber yaşıyor, tüm duygularını ta iliklerime kadar hissediyordum. Geceleri artık sadece o kız çocuğu için dua ediyor, savaşın bitmesi için her gece Allah’a yalvarıyordum.

Sabah 08:00 gibi yemyeşil bir vahanın içindeki Saraybosna Havalimanı’na indik. “Bir şehir hem bu kadar hüzünlü hem de nasıl bu kadar yaşam dolu olabilir?” diye düşündüm. Otobüsle şehir merkezine doğru ilerlerken rehberimiz yıkık dökük binaların üzerindeki kurşun deliklerini gösterdi.

82391d7f-f1b4-4d59-9360-1b5ac720d749
Osmanlı Baş Çarşı

İlk durak şehir merkezi ve Osmanlı Çarşısı. İnce bir ustalıkla dövülmüş bakır cezvelerin, tabak çanakların seyri doyumsuz. Ağırdan alıyor, yavaş yavaş yürüyorum. Tadını çıkarmak istiyorum çünkü, bu küçük ve rengarenk dükkanların. Çarşıda dolaşan insanların zamanla uyumlu halleri olmasa, cep telefonları mesela, kot pantolonları, İngilizce yazılı tshirtleri filan kendimi zaman makinasına atlamış ve 500 yıl öncesine gitmiş gibi hissedebilirdim. Savaşa rağmen buralar bozulmamış ve doğallığından hiç bir şey kaybetmemiş.

Nehrin karşısındaki İnat Kuça evini gösteriyor rehberimiz bize, uzaktan bakıyoruz. Şimdilerde restoran olmuş. Adı gibi hikayesi de İnatçı, Avusturya Macaristan İmparatorluğu Kuça’nın evini belediye binası yapmak istemiş ama gerçek adı bilinmeyen  bu inatçı Boşnak evini vermek istememiş, direnmiş. Daha sonra evi hiç bozulmadan şimdiki yerine taşınmış ve “inat evi” olarak şehrin sembollerinden biri olmuş.

2ca4c0ec-833b-490e-9231-a71208614cdd
İnat Kuça Evi

 

Şehrin içine doğru savaşın izleri artıyor. Sacred Heart Cathedral‘inin önündeyiz. Karşı tepeden atılan havan toplarından biri buraya düşmüş ve maalesef çok sayıda insan ölmüş. Savaşın sonraki kuşaklara ibret olması, unutulmaması için bir çok anıt yapılmış. Cathetral alanı da aynı nedenle içi kırmızı boyalı dikdörtgen bir çember içine alınmış. Üzerine basmak yasak, önünden geçen insanlar kısacık da olsa duruyor ve başları önde dua ediyorlar. Evlerdeki kurşun ve top izleri tamir edilmemiş. Savaş esnasında yakılan huzurevi olduğu gibi bırakılmış.

Biraz savaştan bahsetmek gerekirse Bosna Hersek Sosyalist Yugoslavya Federasyonunun dağılmasıyla birlikte ortaya çıkan yeni devletlerden biri. Ülkede Boşnak’lar, Hırvat’lar ve Sırplar’dan oluşan üç etnik grup var. 1991 yılında önce Slovenya daha sonra Hırvatistan Yugoslavya’dan ayrılarak bağımsızlıklarını ilan ettiler. 1992 yılında Yugoslavya’dan ayrılmak için Bosna Hersek de bir referandum düzenlendi. Fakat bu referanduma ülkede yaşayan Sırp’lar katılmadı ve referandumu protesto ettiler. Referanduma katılan Boşnak ve Hırvatlar’ın yaklaşık %98’i bağımsızlık için EVET oyu verdi. Bosnalı Sırplar ve Sırbistan referandum sonucunu kabul etmeyip Bosna Hersek’e savaş açtı. Savaş tüm dünyanın gözü önünde inanılmaz bir vahşete, toplu katliamlara sahne oldu maalesef. Lahey Adalet Divanı bu katliamları soykırım olarak kabul etti.

67fc70b5-78ea-41aa-b28e-869eb09ae0d9
Dokusuyla mekan sarıp sarmalıyor beni.

Yoksul ama mütevazi yaşam tarzıyla huzurlu bir şehir, biraz da suskun, ölçülü. Yemyeşil tepelerin ortasında, her adımı tarih kokan muhteşem bir doğaya sahip. Belki de güzelliği yüzünden savaşlar ve felaketler bir türlü peşini bırakmamış bu şehrin. 1 Mart 1992’den 14 Aralık 1995’e kadar savaş aralıksız sürmüş, yüz binin üzerinde insan hayatını kaybetmiş. İki milyon kadar insan da yerini yurdunu terk etmek zorunda kalmış. Savaş sırasında Şehir çepeçevre sarılmış ve karşı tepelerden yapılan saldırılara maruz kalmış, uygulanan silah ambargosu da cabası. Boşnak’ların savaş tüneli kazıp dışarıyla bağlantı kurmaları sağlanıncaya ve yardım alıncaya kadar bu böyle sürmüş.

 

Şehir turu bittikten sonra saat 16:00 civarı tur otobüsü bizi aldı ve otele giriş yaptık. Biraz dinlendikten sonra akşam tekrar Saraybosna sokaklarına çıktık. Buralara gelinir de Boşnak böreği yenmez mi? Hem de porsiyon porsiyon yenir. İçindeki malzemeden mi, odun ateşinde piştiğinden mi nedir bilinmez ben daha önce “börek” yememişim!! Etraf nargile cafelerle dolu, kadınlı erkekli üflenen nargilelerin kokusu tüm sokağı sarmış. Bizde bir cafeye oturduk ve Türk kahvesi söyledik, kahveler bakır cezvede lokum ve boş, zarif bir fincanla geldi. Kahve de odun ateşinde pişirilmiş olmasına rağmen kıvamlı değildi, hafifti, lezzetliydi ve mis gibi kokuyordu.

3e732681-0544-4cb2-a392-2dc9e5aa8a00
Latin Köprüsü, ilk Dünya savaşı bu köprünün başında, Avusturya Macaristan İmparatorluğu’nun veliaht Prensi Franz Ferdinand’a yapılan suikastla başladı.

 

Belki farkında bile değiller ama insanların bakışlarında sert bir yüz ifadesiyle kapatmaya çalıştıkları hüzünlü bir mesafe var hala. Ama sanata ve spora tutkuyla sarılmışlar. Sokaklarda, kaldığımız otelde sık sık spor takımları olduğu anlaşılan gruplarla karşılaştık. Belki bir turnuva vardı şehirde, belki bir müsabaka.

Tüm gün dolaşmaktan çok yorulduk, nerdeyse 20.000 adım atmışız bugün. Oda arkadaşımla artık uyuyalım bakışları atıyoruz birbirimize. Yarın da yoğun bir program bekliyor bizi, Mostar’a gidiyoruz. Neretva Nehri üzerindeki yaşlı bir kadının gerdanlığı gibi duran Mostar Köprüsüne. Orası da savaştan nasibini almış ama köprünün hikayesi başka bir sefere.

 

Esen Özbay,

30/11/19, İstanbul

Mardin

Gökyüzüne kapı komşusu olan bir şehirde gördüğünüz rüyalar tılsımını bir ömre yayar. Mardin gibi kendi içine kapalı şehirlerde duvarlar gece konuşur. Gölgesinde hikâyeler barındıran evlerin, geceleri el ayak çekildikten sonra kendi kendine konuşan hikâyeleri vardır. Kulak kabartmayı öğrendiğinizde şehir size sırlarını açar.

Murathan Mungan, Harita Metod Defteri

5c1554ab-f799-4c21-84b9-88f427711b06
Gündüzü seyranlık, gecesi gerdanlık Mardin

Öğle sıcağının altında güneşlenen alıç, meşe makisi ve fıstık ağaçlarının içinden Mardin’e girdik. Önce şehrin girişindeki parke taşlı yolda, yokuş başında profilden gördük onu, adı dört bin yıldır değişmemiş olan kadim Mardin’i. Devasa bir organizma gibi ağır, yaşlı ve canlı.

Öğle yemeği için Cercis Murat Konağındayız, 1. caddedeki tüm yapılar gibi burası da güneşin altında sararmış Mardin taşından yapılma, sonradan restore edilerek restorana çevrilmiş bir konak. Kesme işinden sakız gibi beyaz patiska perdeler, bakırdan yapılmış, kapağını bile kaldırmakta zorlandığım büyük pilav tencereleri, duvarlarda asılı işlemeli aynalar, bakır helkelerin içine yerleştirilmiş lambalar, nişlere sıralanmış menekşelerle ince bir zevkle döşenmiş. Tertemiz, masalar pırıl pırıl, kumaş peçeteler kar gibi, kalaylanmış bakır sürahilerin içinde gül suyu ve mesafeli bir samimiyetle ortalıkta dört dönen garsonlar.

img_0592
Cercis Murat Konağı

Ahşap merdivenlerden ikinci kata çıktık, öğle saatini epey geçtiği için bizden başka kimse yoktu, önceden hazırlanmış on kişilik masamızın önünde beyaz eldivenli garsonlar tarafından karşılandık, sanki her şey sadece bize özel ve sadece bizim içindi. Sofadaki, katlanır camlara yakındı masamız, manzaramız Mardin Ova’sı fakat Suriye tarafından, Güneyden’den gelen parlaklık gözümü alıyor o tarafa bakamıyordum. Yemek gelinceye kadar etrafı gezmek için oturduğum sandalyeden kalktım. Fonda Şam Konservatuarında hazırlanan albümden buğulu sesiyle bir kadın Süryanice şarkılar söylüyordu.

“Bu toprak insanlık tarihinin en barışçıl çağlarına hakim olan Ana Tanrıçaların diyarıdır. Mezopotamya’da bahar kadının doğurganlığıyla gelir, bitkiler kadının bilgisiyle şifa dağıtır, buğday kadının becerisiyle ekmeğe dönüşür. Ana Tanrıçalar yaratıcılığı, bereketi, doğumu, gelişme döngüsünü temsil eder. Onlar bir coğrafyanın kaderinin yalnız erkek eliyle yazılamayacağını gösterecek kadar savaşçıdır…BİZ CESARETİMİZİ KADINLARDAN ALDIK”

Kadınların mutfakta, bahçede, tarlada, eğitim aldıkları atölyelerin olduğu fotoğraflarla doluydu duvarlar hemen yanlarında da yukardaki yazı asılıydı. Burası geleneksel yemeklerin turistlere abartılı bir sunumla ikram edildiği herhangi bir restoran değilmiş meğer. Mezopotamyalı kadınları, nahrinleri evden çıkaran, onları iş hayatına, üretime dahil eden, ayrıca Suriye’li mülteci komşu kadınlarına da iş imkanı sağlayan bir projenin devamıymış. Projenin mimarı da yukardaki yazının altında adı olan Ebru Baybara Demir.

Soğanlı yoğurt çorbası, yaprak sarması, kuru patlıcan ve soğan dolması, içli köfte, kaburga dolması, sumak şerbeti, irmik tatlısı ve Süryani şarabı. Elinize sağlık hanımlar, her şey çok güzeldi.

img_0625
Bir sokaktan diğerine geçit veren Abbaralar

Kah dik ve yüksek taş merdivenlerlerden çıkarak kah abbaraların arasından geçerek Mardin’in dar sokaklarında akşama kadar yürüdük. Nasıl olsa bir kaç mihenk taşıyla otele kolaylıkla dönebilirdim. Gruptan ayrıldım, banka lazım bana, tütün lazım. Bankanın köşesinden Cumhuriyet çarşısına paralel bir alt sokaktan yürüdüm biraz. Kendi boylarındaki bir üzüm küfesinin önünde nöbet tutan iki kadın konuşmadan elleriyle karşılarındaki ayyakabıcıyı gösterdiler, daracık, hafif karanlık bir dükkan, naylon çocuk ayakkabıları var raflarda, tütüncü burasıymış. Köyünden getirmiş, yeni mahsul, eğer içerken boğazını yakmıyorsa iyi tütünmüş.

Şehrin kendisi gibi adı “Kadim” olan bir başka konakta, otelimizdeyiz artık ama otele dönerken hiç bir mihenk taşı çalışmadı ve bilmediğim bir şehirde başıma gelen en güzel şeylerden bir oldu….kayboldum. Adres sormadan oteli bulacaktım ama olmadı, Cumhuriyet caddesini dört döndükten sonra beşincide sordum artık.

img_0600
Çöp kamyonları dar sokaklara sığmamış iş Kadifeye düşmüş!!

Terastan Mezopotamya’ya nazır akşam üstü kızıllığında Mardin’lilerin denizimiz dediği ovanın manzarası Ekim renginde. Hava biraz daha kararınca ışıklar tek tük yanmaya başladı. O zaman Suriye’yi, Nusaybin’i ve Kızıltepe’yi daha iyi seçer olduk. Yorgunluk kahvesi ve boğazımı yakmayan Mardin tütünüyle (ne yazık ki tütünün geldiği köyün adını unuttum) burda olduğum için bütün dinlerde Tanrı’ya şükrettim.

Mor Behram ve kızkardeşi Saro adına 569 yılında Süryaniler tarafından yapılmış Kırklar Kilisesi, Kuyumculara gelmeden, baharatçılardan hemen sonraki Ulu camii, Mardin Kalesinin önünde simetrik mimarisinin “ne ekersen onu biçersin” anlamına gelen Zinciriye medresesi, nereye çıkacağını bilmediğim daracık sokaklarda elinde tepsiyle karşıma çıkan bir Mardin’linin mırra ikramı, aslında “şeytanın gözü” demek olan nazar boncukları, annemin incili bileziği, bademli pilav, kapalı lahmacun sembusek. Çok kimlikli, çok sesli, çok renkli Mardin, herkesin ve hiçkimsenin olan ne varsa doyamadığım topraklar.

img_0610
Bir mihrap camiden mi çıkıyor, kiliseden mi anlamıyorsunuz Mardin’de

Sabah daha saat 08:00 bile olmadan hazırlandık, Urfa’ya doğru yola çıkıyoruz. Hava şimdiden sıcak, akşamdan hazırladığım hırkayı, çorabı ve şalımı sırt çantama geri tıktım. Bir şey unutmuş olabilir miyim diye odaya tekrar çıktım ve etrafı son kez şöyle bir kolaçan ettim. Merakımı yenemeyip odanın sokağa bakan beyaz tül perdesini araladım. Bütün gece karşı evin merdiven başında oturan kadın yoktu, gitmiş, yerine kendi silüetinde sofaya uzana taş bir korkuluk bırakmıştı.

Yelda UGAN

06/11/2019, Geos