Yalit ve Libo

img-20170205-wa0016Koca göbeğini sıkıntıyla kaldırıp bir kaç kere yanıma iyice yaklaştı ve her iki elinin işaret ve baş parmaklarını birleştirdiği delikten bana baktı

 

Güneş yükseldikçe hava iyice ısındı. Eski taş ocağına iki kilometre kala mola verdiler. Meydandaki kahvenin tütün rengi taş duvarına, gün yüzü görmeyen iç kıvrımlarından eskiden turuncu yeşil olduğu anlaşılan tentenin gölgelediği bakkalın kapısına, kasabaya yolcu taşıyan sarı siyah bordürlü köhnemiş minibüslere asılan el ilanlarına göre seçmeler orada, eski taş ocağında yapılacaktı. Ayaklarındaki plastik terlikler toprak yolla her buluşmasında toz havaya kalkıyor, saçlarına, boyunlarına, ellerine, açıkta ne varsa orada hatta burun deliklerinde bile birikiyordu.

Yalit’in daha küçük bir kızken başlayan oyuncu olma hayali neredeyse gerçek olabilirdi, şansını deneyecekti. Günlerdir onunla gelmesi için  Libo’ya dil döküyor, yalvarıyordu.

Yolun İki tarafındaki okaliptüs ağaçlarının gölgesine sığınarak, gittikçe yavaşlayan bir tempoda durmuşlar, yokuş başında verdikleri molayı bitirmişlerdi. Libo sırt çantasından çıkardığı plastik şişeyi ablasına uzattı. Beriki kana kana içti sudan ama peynirli sandviçden yemek istemedi, tıkanmıştı. Libo elindeki ekmeğin ucundan küçük bir ısırık aldı sonra da çantasına, aldığı yere koydu. 

İkişerli, üçerli öbekler halinde köydeki kadınlar da onlar gibi seçmelere katılmak üzere yanlarından geçiyor, kadınların selamıyla konuşmaları sık sık bölünüyordu. Köyün başına gelen bu sıra dışı olay nerdeyse bir aydır gündemdeydi. Ancak köyde bir ölüm ya da yeni bir bebek haberi kısa bir süre için liste başı oluyor, bir kaç gün sonra bu şüphe dolu, belirsiz seçmeler listede tekrar eski yerini alıyordu. 

Libo okulda çocuklara anlattığı tavşan ve kaplumbağa hikayesini abartılı bir ses tonuyla anlatmaya başladı, gülüştüler, elini uzattı ve ablasının kalkmasına yardım etti. 

Bitmek bilmeyen tadilat bahaneydi aslında, hükümet ana okulu sınıflarına ödenek ayırmıyordu, oysa o maaşının dörtte birine bile çalışmaya razıydı, çocuklar akşama kadar sokaklarda başıboş kalıyor, hiç bir şey öğrenmeden aylar geçiyordu.

İlanda potansiyel oyuncu yazıyordu, potansiyel kadın oyuncu, 19-26 yaş arası!? Ne dedikodular dönmüştü bunun üzerine, sonu gelmez paranoyalar üretilmiş, işi kadın ticaretine kadar vardıranlar bile olmuştu. Kadın aramaları ve bu kadar genç yaşta kadın aramaları hayra alamet değildi. Libo ne dedikodulara kulak kabarttı ne de seçmelerle ilgilendi ama kıyamamıştı ablasına. Küçük bir kızken oynadıkları oyunlarda ablası kah elindeki tahta kaşığı mikrofon yapar şarkı söyler, kah abartılı vurgularla yazları açık hava sinemasında gördükleri aktrisleri taklit ederdi. 

Yalit pek seçeneği olmasa da eli yüzü düzgün bir elbise giymek için epey uğraştı. Libo, Yalit’in Elindeki siyah topuklu deri ayakkabısını koyduğu naylon poşeti de çantasına yerleştirdi ve  sabah erkenden düştüler yola. 

Anneleri yılda bir kaç kere büyük boy çöp poşetlerine tıka basa doldurulmuş öte beriyle gelirdi eve, çalıştığı evin hanımından, beyinden, çocuklardan, ne olursa artık, bahtlarına ne çıkarsa, bir numara küçük, bir numara büyük…dar ya da geniş. Kalanlar da komşulara pay edilirdi.

Libo, sağ elini gözlerine siper yaparak arkasına, adını çağıran ablasına “yine ne var” der gibi baktı. Elindeki torbayı gösterdi oturduğu yerden, ablası “bunları giy” dedi. 

Libo  başını yerden kaldırmadan sıranın ilerlemesini bekledi, görünmez olmak istiyordu. Karnı burnundaki ablasının yerine de utandı, almamışlardı onu seçmelere, form doldurmasına bile izin vermemişlerdi. Yalvardı Yalit  Libo’ya “lütfen” dedi, “içerde ne olup bittiğini bilmek istiyorum n’olur doldur şu formu”

Dışardaki gök gürültüsü eli kulağındaki yağmuru haber veriyordu. Gri bulutlar kümelendi, ortalık erkenden karardı. Libo aniden açılan pencereyi kapatırken omuzlarına kadar düz inen siyah saçları perdeyle beraber rüzgarda savruldu. Yalit sırt üstü yattığı yerden “Bir daha anlat” dedi Libo’ya “ama en baştan” Libo onun su toplamış esmer ayaklarına, ödem yapmış varisli kara bacaklarına kantaron yağı sürerken, bir daha anlattı.

“Taş duvarlar bir tutam güneş ışığının bile içeri sızmasına izin vermiyordu, Mayıs gölgesi gibiydi içerisi, kuru ve serin.  Refakatçi beyaz keten kapıyı ben girinceye kadar arkamdan tuttu. Arkaya doğru daralan üçgen biçiminde, yüksek tavanlı odanın ortasında uzun bir masa, masanın ardında beş kişi, yani bana bakan on tane göz! Hep senin yüzünden” diye gıdıkladı Libo ablasını, Yalit kıkırdadı, “hadi kaynatma devam et” dedi.

Libo devam etti. “Masanın üstündeki örtü, kapı yerine kullanılan örtüyle aynıydı.” bu sefer Yalit duramadı, araya girecek oldu ama sonra vazgeçti. Libo öyle güzel anlatıyordu ki, sanki karnındaki bebek bile onu dinliyordu.

“Beş kişiydiler” diye tekrar etti Libo, biri kadın, dördü erkek. Kadın çok güzeldi, elli yaşlarında sarışın, beyaz bir kadındı, önündeki kağıt yığınına her bakışında masanın üstünde duran kırmızı çerçeveli bir gözlüğü takıp çıkardı. Soru sormadı, daha çok not aldı ve hep gülümsedi, bence dilimizi bilmiyordu. Onun yanında oturan adam çok gençti. Yok, aslında genç görünüyordu, gülünce gözlerinin kenarları kırışıyordu. Kibardı ve sanki birini arıyor gibiydi. İnce yapılı, orta boyluydu. Kumral saçları ensesinden kısacık kesilmiş, alnına düşen bir tutam perçemini biçimli, ince parmaklarının arasında karıştırırken yüzü gölgeleniyor sanki uzak geçmişten bir şeyler hatırlamaya çalışıyordu.  Beni ayakta adımla karşıladı, elimi sıktı ve arkadaşlarıyla tanıştırdı. Elindeki ayakkabı tekiyle sinderella’sını arayan prens diyeceğim ama öyle de değil. Bulunmak isteyen oydu sanki, küçükken anlattığı hikayelere inanan kadını, ona ayakkabısını giydiren rehber annesini arıyordu. Yani patron oydu “tamam işte bu!” Dediği an bitecekti iş, gerisi detaydı. Patronun yanında, kalın camlı, siyah çerçeveli gözlükleri olan yaşlı bir adam vardı. İçerisi serin olmasına rağmen terliyor, gri beyaz fularıyla sürekli siliniyordu.  Koca göbeğini sıkıntıyla kaldırıp bir kaç kere yanıma iyice yaklaştı ve her iki elinin işaret ve baş parmaklarını birleştirdiği delikten bana baktı. Biraz geriye gitti ve bir daha baktı. Diğer iki genç adam da patronun baş işaretiyle masadan kalktılar ve pat pat pat sürekli fotoğraf çektiler.” 

Önlerindeki kağıtlara notlar almış aralarında fısıldaşmışlar, yandan ve önden fotoğrafı çekilirken başını kaldırması için defalarca uyarmışlar onu. Bir takım sorular sormuşlar, Telaşla koşturmasını istemişler, telaş ve endişeyle, sanki düştüğü yerde avazı çıktığı kadar bağıran, ağlayan bir çocuğa gider gibi.. Eline küçük bir kumaş parçası, bir de iğne iplik vermişler, “dikiş dikerken mırıldan” demişler “annenin sana küçükken söylediği, veya büyükannenin söylediği bir şarkı olsun.” Üzgün görünmesini istemişler; sevinçli, ya da heyecanlı. Gülmesini istediklerinde başını eğmiş Libo, omuzlarını kaldırıp, elini ağzına götürmüş.

Son aşamada da eline bir fotoğraf vermişler, siyah beyaz bir fotoğraf, bize bir şeyler anlat demişler, bu fotoğrafın öyküsünü.

“Yılın bu mevsiminde köyümüzün erkekleri pek ortalıkta olmaz, kimi Güney’e gider çalışmaya kimi dağlara arı kovanlarını toplamaya.” Diye bir girizgah yapmış Libo elindeki fotoğrafa bakarak, erkek kalabalığına yandan giren, sadece kafası görünen  çocuğu göstermiş, “şu sağdaki beyaz bereli küçük çocuk benim, 7-8 yaşlarındaydım o zaman” demiş. Ellerindeki kadehleri neşe içinde havaya kaldıranlar da babam, abilerim, Yalit’in kocası, komşumuz Robi ve oğulları, arkadakiler de kuzenlerim” diye devam etmiş, “köyü kımıl zararlılarından kurtaran kavalcı, ona sözü verilen 10 altını alamayınca, köyün erkeklerini önüne katıp, güneşin arkasını görmeden öğlen yönünde yürümüşler.”

“sen niye kaldın?” diye sormuş patron; kocaman, aydınlık bir gülümseme varmış yüzünde, ayağa kalkmış ve iki eliyle birden sıkmış Libo’nun elini. “iyi ki kaldın” diye eklemiş sonra.

29/05/2019,

Yelda UGAN

 

       

 

 

Ester Lüsyen

 

621ed9b3-dae3-4978-8b19-e9895f1c1c4fMenünün 34. sayfasında siyah beyaz bir fotoğraf vardı, 1984’de kapanan çikolata fabrikasının fotoğrafı. Bir çay söyledim, arkadaşımı bekliyordum, arkadaşımı beklediğimi garsona da öğrendi. “Ay öyle mi!” dedi, omuzumu da tıpışlayacak oldu ama elleri benden öncekilerin içtiği boş kahve fincanlarıyla doluydu. 

İlk şube Beyoğlu Deva çıkmazında, Loryan ismiyle açılmış, sene 1923 “Nevi şahsına münhasır, kendinden menkul bir İstanbul müessesesi…” kurucu Lenas, Arnavutluk ile Kuzey Yunanistan arasındaki Epir’den yirminci yüzyılın başında İstanbul’a göç etmiş. Daha 16 yaşındaymış geldiğinde…bir zamanlar Paris’in Cafe de Flore’siymiş sanki, kimler gelirmiş kimler…Oktay Akbal, Behçet Necatigil, Atilla İlhan, Orhan Kemal, Tomris Uyar, Leyla Erbil….. menü değil mübarek, külliyat! Gizlice çantama attım. Gözümü kapıdan alamıyorum, giren çıkan herkese kafamı kaldırıp bakıyorum, bu benim bekleme tikim, bazılarıyla göz göze geliyorum, garsonlarla üçüncü göz temasımda utanıyorum, hiç güzel değil.

Tek bir eylem midir beklemek? Başka bir şeyle ilgilenirsem beklemiş olmaz mıyım? Ya da daha mı az beklemiş olurum, kıymeti kalmaz mı? Beklenen kişi gelince anlar mı?  “Bu nasıl bekleyiş hiç beğenmedim!” Der mi? Keşke böyle olmasam,  mesela ertelemesem de, burayı mesken tutan müdavimlerin yazılarını okusam, ellili yılların edebiyatçılarını, dalıp gitsem, beklediğim gelince de şaşırsam. İneceğin durakta uyanmışım gibi ama nerdee! Ben bilirim kendimi, hatta kavuşmamızdan sonraki ilk bir kaç dakika boyunca bile tikimi durduramaz, bakar dururum kapıya.

Kül tablasını arkamdaki boş masaya koydum içmemişim gibi. Bir elimde yarım bardak çayım, diğerinde tesbih çeker gibi çevirdiğim tükenmez kalemim, masada ince belli cam bardağın altı, içinde garsonun öbür eliyle tuttuğu çay tepsisine koymayı unuttuğum çay kaşığı, bir de açık defterim, yan yana iki boş çizgili sayfa, sağ üst köşeye tarih atınca  çantamdaki menünün dördüncü sayfasından  Salah Birsel’in sesini duydum, Sait Faik de takılırmış buraya -buraya dediysem Beyoğlu’ndaki şubeye, belki Burgaz Ada’ya giderken, Kadıköy’de mola vermiş, buraya da uğramıştır.  Pangaltıda Çıfıtçılar çarşısındaki evinden çıkar Deva çıkmazına kadar yürürmüş. Pastaneye vardığında cebinden sarı bir defter çıkarır yazarmış; İşsiz aktörler, çocuk öykücüler musallat olurlarmış ona, o da sinirlenir küfrederek kendini İstiklal caddesine atarmış.

Zihnimde sayfalarca yazarken bardağı tabağından bir kaç santim ileri koyuyor, sevenleri ayırıyorum, çok gürültü yapıyorlar, bilinç akışım kevgire dönmüş patlak bir boru gibi. Garson gelince boş bardağı vermiyorum, “hayır almayın lütfen, siz bana ikinciyi getirin boş bardak burda kalsın, yoksa beklediğim anlaşılmaz…” demiyorum elbette ama yine de uğraşıyorum kendimle.  

“Ester Lüsyen? Yes it does lüsyen, No it does’nt. Onlu yaşlarımızda, kızkardeşim Vuslat’la kimse anlamasın diye aramızda şifreli konuşurduk. Astarım sarkmış mı ya da sütyen askım görünüyor mu? Demekti meali.”  Sen anlatırken defterimi çıkarıp not almıştım. Emirgan’da kahvaltı yapıyorduk hani, o sabah taksiden atlı köşkün önünde inmiştik, daha sabah dokuz bile olmamıştı ve boğazda sis vardı. 

Üzerinde siklamen renkli siyah beyaz şal desenli bir elbiseyle bavulunu sürüyerek geliyor işte, poplin elbisesi dizinin hemen üstünde başlayıp ince ip askılarla güzel gerdanını bile isteye çıplak bırakmış. Bir keresinde liste yapmıştık, en beğendiğimiz yerimiz neresi diye, o, “döşüm güzeldir benim” demişti ve döşünü listenin başına koyduk, ben ne demiştim hatırlamıyorum, belki bu kadar sarkmadan önce memelerim demişimdir. Başımı iyice eğdim, kolyemi düzeltir gibi, gömleğimin yakasından göğüs çatalımı görene kadar içeri baktım. Bavulun tekerlekleri pastanenin bahçe kapısındaki çıkıntıya takılınca durdu, aramızda bir kaç metre mesafe kalmıştı, ayağa kalktım, bavulu kurtarıncaya kadar gülümseyerek baktım ona, yanına gidip yardım mı etsem yoksa burada masada mı beklesem? Kısacık üç beş saniye öylece durdum.

İkimiz aynı anda konuşuyor, aynı anda susuyor bir türlü ritim tutturamıyoruz. Ona bırakıyorum, bekliyorum. “önce bir kaç telefon etmem lazım” diyor sonra konuşmaya devam ediyor, akşam kaldığı arkadaşları o daha uyurken evden çıkmışlar. Sırt çantasından çıkardığı mavi ojeyi tırnaklarına sürerken “Pardon bir menü alabilir miyim” diyorum yanımızdan geçen garsona utanmadan, iki çay bir montebianco bir monşeri geliyor biraz sonra, pastalar çok şekerli, tatları isimleri kadar havalı değil. Bu akşamki lise buluşmasından sonra onlarda kalmayacakmış, bize yarın gelebilirmiş. Pazar günü adaya gitmek istiyormuş, ben gelebilir miymişim? Kimse gelmese de gidermiş, orası ona iyi geliyormuş. Havaalanında bavulunu emanete bırakmalıymış ama iki gün de burada İstanbul’da takılmak, transferi iptal etmek son anda gelmiş aklına, ani bir kararla işte buradaymış. 

“Seninle iskeleye kadar gelirim” diyor, yaşlı garsonun gösterdiği yere bavulu yerleştirip çıkıyoruz. Artık numara yapıyorum, onu ilgiyle dinliyormuşum gibi kafamı sallıyorum. Arada yüzüm ona dönüyor, gözlerine bakıyorum. 

“Vuslat nasıl?” Diye sordum, buluşma heyecanıyla uyuyamadığımdan filan bahsetmedim, “çocuk da arkadaşında kalacak bugün, beni evde bekleyen yok” da demiyorum. Söylemiyorum işte, bu aralar o aşina tuhaflığım yine üstümde., sevgiliye sitem eder gibi…sesim titrer diye, anlar diye korkuyorum. “İstanbul’a geliyorlar, sana değil!” Diyen sese cevap vermiyorum, çok işim varmış gibi “çeyrek kalaya yetişsem bari” diyorum. 

Işıklarda durduk, uzaktan, Haydarpaşa’nın önünden vapur iskeleye doğru süzüldü, telefonunu çantasına koyup koluma girdi. Bir an bulutlar mı aralandı, yoksa bana mı öyle geldi bilemedim, parlak gün ışığıyla Ayasofya’nın yanakları kızardı. “çeyrek geçe gider misin?” Diye sordu, “giderim” dedim hiç düşünmeden, nazlanmadan, “ama filan” demeden. Uzun bir süre önümüzdeki güzel görüntüye, erken akşam üstünün güz güneşiyle pırıldayan denize, hatta, limandaki kız kulesinin zamane koruyucuları turuncu metal zürafalara bile zevkle bakarak durduk.

Mitra

20/04/2019, Kadıköy  

Biz Evde Yokuz!

img_9549

Güneş tepemize bir tepsi büyüklüğünde yerleşene kadar çalışıyor, iğneyle kuyu kazıyorduk adeta. Kazıyorduk dediysem, bir şey kazmıyorduk aslında, 607 nolu açmada daha çok ince işler yapıyor gerçekten uğraşıyorduk. Burası daha önceki kazı sezonunda ortaya çıkarılmış büyük boyutlu, dikdörtgen bir çukur. üçe dört boyutlarında, iki metre yüksekliğindeydi ve aynı anda on kişinin çalışabileceği kadar genişti.  Savaşta açılan siperler gibi ama neyseki  kum torbaları da onlara ihtiyacımız da yoktu. Açmanın güney batı yönünde üç basamaktan oluşan toprak bir merdivenden iniyor, bir kısmı ortaya çıkarılmış taban mozaiğini fırçayla temizliyorduk,  asıl işimiz buydu. Kadın kılığında saklanan soylu bir adamın hikayesiymiş mozaikte anlatılan, burası da soylu ve sanat sever bir adamın eviymiş. O zamanlar oturma odasının ya da salonunun tabanına böyle bir mozaik döşetmek hem zengin olmak hem de tiyatroyla, sanatla uğraşmak demekmiş.

Sonra gün batana kadar buluntuları torbalara yerleştiriyor, el yordamıyla kayıt tutup daha çok günlük tutar gibi rapor yazıyorduk. Buluntu dediysem burda şekli olan her şey – kuşa benzeyen, bilye şeklinde ya da yamuk ama renkli bir taş, oyma kemikten yapılmış objeler – değerli olabilirdi, ne aradığımı bilmeden bütün günü arayarak geçirdiğim, şimdi özlemle hatırladığım güzel günlerdi.

Şafakla berabere uyanıyor, hızlı bir kahvaltıdan sonra tekrar başlıyorduk. Ne fırçaların ne de boy boy malaların nasıl kullanılacağını bilmiyorduk. Ören yerlerinde, müzelerde gördüğümüz kazı fotoğraflarındaki antik şehirler gibiydi burası tek aşinalığımız burdan geliyordu. Sadece içimizden biri Üniversitede bir kaç yıl Arkeoloji klübüne devam etmiş, ama hiç kazı görmemişti. Biz yine de onu bilir kişi ilan etmiştik. O ne diyorsa yapmaya hazırdık. Bir de kazı evinde aletlerin ne işe yaradığını anlatan resimli bir arkeoloji sözlüğü bulmuştuk, hepsi buydu. Açma, mala, fırça, buluntu….sözlükten öğrendiğimiz kelimelerdi bunlar.    

Burada güneş daha önce hiç görmediğim bir güzellikte doğuyor. Tiyatro perdesi açılır gibi. Güneş ışınları önce yeryüzüne  45 derece eğik paralel bir çizginin arasından süzülerek iniyor. Yani öyle top gibi, kızıl renkte, yavaş yavaş büyüyen sonra da rengi açılarak gittikçe yükselen bir döngüden geçmiyor. Paralel çizgiler yan yana çoğalıyor sonra birbirleriyle birleştikçe çizgiler kayboluyor ve bir kaç dakika içinde hava aydınlanıyor. Sanki gökyüzü kocaman bir pencereydi ya da sahne ve her sabah görünmez bir el yavaş yavaş önündeki perdeyi çekiyordu. Güneşin yere kadar inen sis tabakasını delemeyip aralardan sızmak için yol araması gibi. Sonrasında kış güneşine benzeyen tam da ressamların aradığı türden parlak bir ışık dolduruyordu yeryüzünü.    

Antik kent kalıntılarının ortasına bırakılalı neredeyse bir hafta olmuştu. Bozkırın ortasına. İki kuru ağaçtan başka göz alabildiğine ufka kadar uzanan kızıl çorak bir toprak, orda burada küçük tepecikler oluşturan topraktan daha koyu, bakıra çalan kızıl renkte irili ufaklı kayalıklar vardı etrafta. Her gün, güneşin gelirken ve giderken, ışığının  kızıl rengiyle toprağın bakır rengi buluşuyor sadece bir kaç dakika seyrine doyum olmaz bir gösteriye dönüşüyordu. Sanki Apollon güneşi yeryüzünden çekerken Artemis gökyüzüne gümüşten yapılmış ayı takıyor, ertesi gün tersinden tekrar ediyorlar gibiydi.

Kazı alanının batısında kalan, koni şeklinde yükselen antik tiyatro kalıntıları arasında dolaşmayı seviyorduk. Hatta  sahneyle taş oyma koltuklar arasında kalan küçük bir geçitten sahnenin altında kalan gizli bir oda keşfettik. Burası sahnenin kulisi olmalıydı, oyuncuların kolayca girip çıkması gereken geçit ancak bir kişinin geçebileceği kadar daralmış üst taraftandan da yana doğru çökmüştü. Taşların üstünde yüzeyin deseni gibi duran lekeleri, mikroskopta gördüğümüz yapısı bozulmuş hücrelere benzetiyor, hangi hastalığın habercisi olduğunu tartışıyor hayali konsültasyon yapıyorduk.

Akşamları antik tiyatronun merdivenlerine oturur sohbet ederdik. Güneş gökyüzünde sabahın tersi bir devinimle batar,  kapanan perdenin üstüne binlerce yıldız konar ve biz onlara bakmaya doyamazdık. Birbirimize hikayeler anlatır bu tuhaf durumdan nerdeyse zevk alırdık. Duruma tevekkül edemeyecek kadar gençtik o zamanlar ama yine de içerde, derinlerde bir yerde ruhumuza iyi gelen bir şeyin farkındaydık. 

Kalıntılara neredeyse 1km uzaklıktaki derede içecek suyumuzu alıyor, akşamları da buz gibi suda biririmize aldırmadan yüzüyor, temizleniyorduk. Kazı evinde de banyo vardı ama burası iyiydi. Çocuklardan öğrenmiştik bu derenin varlığını yoksa bu çorak bozkırda aklımıza bile gelmezdi. Çocuklarla iyi anlaşıyorduk, bize rehberlik ediyorlardı, kazı alanının hikayesini bir de onlardan dinledik. Biz de onlara bir çeşit sağlık taramasından geçiriyor, ufak tefek yaralarına pansuman yapıyorduk. Çocuklardan duyan köy halkı akşamları da kendi şikayetleri için gelmeye başladı sonra. 

Uçaktan indiğimiz gün,  bize verilen adrese göre patoloji ana bilim dalı yazılı binanın önünde buluşacak, tanışma, program sunumu, laboratuvarların tanıtımı filan derken ilk günü böyle geçirecek sonra da vakitlice bize ayrılan yurtlara yerleşecektik. Ertesi günden itibaren çok sıkı bir çalışma bizi bekliyordu. Heyecanlıydık. 

Üniversite kampüsünün büyük ferforje süslemeli demir kapısından içeri girmiştik ki altmış yaşlarında, mavi gözlü, şişmanca bir bey bizi uyardı yanlış geldiğimizi, çalışmanın sahada yapılmak üzere antik kente gitmemiz gerektiğini söyledi. Nefes nefeseydi, kasketini çıkarıp alnında ve ensesinde biriken terleri sildi, kalan tek tük saçlarının arasından çıplak başı güneşin altında parlıyordu. Konuşurken, gözlerini kısarak havaya bakıyor, hiç birimizle göz teması kurmuyordu. Aniden arkasını döndü ve kapının karşısındaki yola park ettiği siyah bir minibüse doğru koşar adımlarla ilerlemeye başladı. Kasketini taktığı elini arkaya doğru benimle gelin der gibi sallayınca biz de onun ardından minibüsse yerleştik. 

Mavi spor bir çanta uzatıp cep telefonlarımızı kapatmamızı ve bilgisayarlarımızla beraber buraya çantanın içine koymamızı söyledi. Her bir eşyamız için çantanın içindeki kilitli poşetleri kullanacak ve torpido gözünden çıkardığı yapışkanlı stikırlara da adlarımızı yazacaktık. Böylece eşyalarımız karışmayacaktı. Bildiğimiz gibi hoca bu konuda çok katıymış ve talimatı kesinmiş, yapacak bir şey yokmuş.   

Hepimiz biririmize bakıp güldük. Demek görevimiz çok gizli ve ciddi bir görevdi. Bir yandan eşyalarımızı talimata uygun yerleştiriyor bir yandan da havaalanında hızlıca bir tanışmadan sonra aramızda ilk kez konuşuyor, şakalaşıyorduk. Şöförün telaşlı, acemi ama babacan tavırları bize iyi gelmişti. Ama telefonsuz ve bilgisayarsız ne kadar kalacaktık? Bu saha çalışması da ne demekti? Galiba, her şeyden ve herkesten uzak ironi olsun diye de adına antik kent dedikleri laboratuarda bir çeşit kampa girecektik. 

Kampüsün önünden minibüsse bindikten sonra otobandan doğu yönünde şehrin içine girmeden bir saat kadar ilerledik. Havaalanından gelirken de otobandan gelmiş, yine şehrin içine girmeden, bize verilen talimata uyarak üniversitenin servis araçlarına binmiştik. Şehir hep uzakta, sadece bir silüet halinde görünmüştü. Sevimsiz, kurşun rengi duman üfleyen bacalarıyla devasa büyüklükte fabrikalar, tırlar ve kamyonlarla dolu benzin istasyonları, kirli sarı renkte binlerce metrekareye yerleştirilmiş, nakliyecisini bekleyen mallarla dolu  depolardan sonra sağ tarafımızda ufkunda belli belirsiz gri mavi dağları gördüğümüz sanki karanın içine sonradan sokulmuş bir deniz gibi körfezle karşılaştık. Denizdeki yüzlerce gemi uzaktan oyuncak gibi görünüyorlardı. İlerledikçe körfez yerini iki taraflı envai çeşit ağaçların toplandığı bir ormana bıraktı. Bir ara burada, ormanlık alanda, otobandan fazla uzaklaşmadan hızlıca yenip içilen küçük bir restoranda mola verdik. Tekrar yola çıktığımızda ağaçlar seyrekleşmeye başladı ve biz bayır aşağı bozkıra doğru ilerledik. Ne kadar zaman geçti hatırlamıyorum, biraz uyumuşum. Bozuk yolun sarsıntısıyla uyandım. Otobandan çıkmış, toprak bir yolda çıplak dağlara doğru ilerliyorduk ki uzaktan antik kent kalıntıları görünmeye başladı. Geldik galiba dedim içimden gülerek. Bir kaç dakika sonra “işte burası!” Dedi şöför, “eşyalarınızı unutmayın” diyerek  kontağı kapattı ve minibüsten aşağı atladı. Akşam serinliğine rağmen yine ter içindeydi. Hepimiz biririmize şaşkınlık ve biraz da korkuyla bakıyorduk artık, şaka mıydı bu? Artık eskisi kadar sevimli görünmeyen şöförümüz “Ha az kalsın unutuyordum” diyerek telaşla tekrar minibüse bindi Bize iki klasörden oluşan mavi dosyaları uzattı. Hoca göndermiş, biz ne yapacağımızı biliyormuşuz, konuştuğumuz gibiymiş ama yine de bu dosyalarda günlük program tüm ayrıntısıyla yazıyormuş. Şöför koltuğuna tekrar yerleşince de mavi spor çantayı işaret ederek emanetleriniz bende merak etmeyin dedi ve bizi toz içinde bırakarak gitti.

Akşamın alaca karanlığında öylece kalakaldık, sırt çantalarımız ve bavullarımızın etrafında. Herkes biririne bakıyor ve bir açıklama bekliyordu. Elbette içimizden biri bütün bu olup bitenler hakkında bir şeyler biliyor olmalıydı. Ya da bu neydi? Her birimiz bir şeyler söylüyor, sesimiz gittikçe duyduğumuz korkuyla yükseliyor ama kimseden mantıklı bir söz çıkmıyordu. 

img_9505

Biz çaresiz birimizin ağzından çıkacak bilir kişi kelamı beklerken ellerini kollarını sallayarak bize doğru, karşıki tepeden yokuş aşağı koşan iki kadın göründü uzaktan. Kadınlar “Hoşgeldiniz!”  Dediler defalarca, duydukları sevinçten biraz utanıyor, saklamaya çalışıyor, istemsizce ellerini ağızlarına götürüp gülmelerine engel olmaya çalışıyorlardı.   “erken geldiniz, bugün beklemiyorduk sizi!….” diye onlar hep bir ağızdan konuşurken, her birimizin üstünde bakışları sırayla dolaştıkça seslerinin neşeli tınısı azar azar yok oldu. Hocayı sordular önce, niye yoktu, gelmeyecek miydi, sonra da tanımadığımız bir kaç isim daha saydıktan sonra boş bakışlarımıza, anlamsız bir kaç kırık dökük cümlemize aldırmadan bizi yine geldikleri gibi neşeyle sarıp sarmalayıp antik tiyatronun arkasında kalan barakalara adının sonradan kazı evi olduğunu öğrendiğimiz yere götürüp yerleştirdiler.        

Her gün mavi dosyalardaki günlük plana büyük bir ciddiyetle uyuyorduk  ama notlarda yazan çoğu şeyi de anlamıyorduk. Çizimler metinlerden daha çok işimize yarıyordu. Onlara bakmayı, aramızda yorum yapmayı seviyorduk. Bilmediğimiz  neredeyse her şeye,  refleks olarak netten bakmak üzere olmayan telefonlarımıza  davranıyorduk. Hatta ilk bir kaç gün adeta kıvrandık, ellerimiz titredi. Sanki her sabah bu iki kuru ağacın dalına asılı bir zarf buluyor, sonra zarfı açıp günün bilmecesini öğreniyorduk. Sonra da kafa kafaya verip kirpiklerimize kadar toz içinde kalıncaya kadar çalışıyorduk.

Burada, antik şehirde kazı yapılmaya başlanalı neredeyse 15 yıl olmuş. Zamanla köylülerle kazı ekibi arasında sıkı bir bağ oluşmuş. Bize her gün yemek getiren kadınların anlattığına göre -ilk gün bizi karşılayanlar- hoca özellikle köydeki kadınlardan yardım istemiş, Böylece kazı sezonu boyunca gelen ekip köy kadınları için bir geçim kaynağı olmuş.

Asıl işleri, yani hocanın onlarla yaptığı anlaşma, ekibi doyurmak ama yıldan yıla gönülden verebilecekleri ne varsa vermeye hazır olmuşlar. Yırtılan tulumları dikmişler, kazı evini temizlemiş, derleyip toplamışlar, ekip gelmeden havalandırmışlar. Erkekler sırayla kazı alanına gönüllü bekçilik yapmış, hatta başlarda kaba işlerde günlük ücretle çalışmışlar, çobanlar keçilerini kazı alanından uzak tutmuşlar. Çocuklar yaz boyu getir götür işlerini yapmışlar. Karşılığında bolca kitapları, defterleri olmuş, biraz da okul harçlıkları. Ekip artık biliyormuş, yanlarına bir kaç çocuk kitabı, 1-2 kalem almadan olmazmış.  Yani burası köye hem renk hem refah getirmiş. Artık sadece kazı mevsimine göre hazırlık yapılıyormuş öncesi ve sonrasına göre.  O yüzden bizi gördükleri gün şaşırıp yabancılamışlar. Çünkü gün gün bilirlermiş her şeyin zamanını.   

Sabahları gün doğmadan, akşam da batmadan kalıntıların kuzey doğu yönündeki diğerine göre daha büyük olan ağacın altına yemeğimizi bırakıyorlardı. Rahatsız etmek istemiyorlarmış, biz burdan alırmışız, bir şeye ihtiyacınız olursa söylemeliymişiz, bize iyi bakmazlarsa “hoca” onlara kızarmış sonra. Kimdi bu hoca? Onu görebilecek miydik? Var mıydı gerçekten, yoksa bu tuhaf oyunun bir parçası mıydı? Hiç bir şey bilmiyor, anlatılanları ancak şüpheli bir gerçeklikle anlıyorduk. İyi ama bütün bunların bizimle ne ilgisi vardı?! 

Birbirimizi tanımıyorduk, farklı okullardan geliyorduk. Bu sene mezun olan adaylar arasından  seçilmiştik. İki ay kadar sürecek, patoloji üzerine yapılacak bilimsel bir çalışmaya katılacaktık. Bunun için aylarca çalışmış sonra da yüzlerce kişiyi arkamızda bırakarak seçilmiştik. Antik kazı ekibinde olmak, belki içimizden bir kaç kişinin hayali bile olacak kadar güzeldi, heyecan vericiydi ama patoloji ile ne ilgisi vardı çözemiyorduk, bu bir ön çalışma mıydı? Sabrımızı ne bileyim yeteneklerimizi, yapabileceklerimizi ölçmek, bizi sınamak için bir yöntem miydi. Yoksa ta en baştan, antik çağlardaki iskelet yapısından mı başlayacaktık her şeye.

Bir tuhaflık olduğunu biliyor ama olacakları beklerken de tadını çıkarmaya çalışıyorduk. Çok zor da olsa hepimiz kadınların geldiği köyden, köyün tek telefonundan ailelerimize fazla ayrıntıya girmeden sağ salim olduğumuzun haberini verdik. Bir daha da aklımıza ne telefon ne de internet geldi. Çünkü zaten hiç bir yerde telefon çekmiyormuş. Köyde bir kaç kişide cep telefonu varmış, istersek kullanabilirmişiz. 

Geleli nerdeyse bir hafta olmuştu, bu sabah, bilge kadının -büyük olan ağaca bu ismi takmıştık- bize sunduğu keçi sütünün tüm nimetleriyle dolu kahvaltımızı yaptıktan sonra kazı evinde  bulduğumuz tulumları giydik. Tiyatronun taş merdivenlerine oturup günün bilmecesini çözmek üzere hocanın kutsal kitabını açmıştık ki  ufuk çizgisinde tozu dumana katarak bize doğru siyah bir arabanın geldiğini gördük. Yaklaştıkça büyüyor; yaşlı ve kızgın bir hayvan gibi şöför gaza bastıkça homurdanıyordu. Bu bizi buraya getiren minibüsün ta kendisiydi. Kalıntılarla amfi tiyatro arasında kalan dar çıkıntıya girmeden durdu. Sanki aylardır burdaymış ve hep burada kalacakmışız gibi şaşırdık. Kimseyi beklemiyorduk.  Hayretle yeni  gelenlere baktık. Minibüsün yandaki sürgülü  kapısından  bizim yaşlarımızda dokuz-on kişi indi.  Minibüsden aşağı inen herkes önce bizim tarafa bir göz atıp kısa bir baş selamı veriyor, ardından aralarında konuşup gülüşüyorlardı. Yaşlı şöförümüz bizim bulunduğumuz tarafa bakmadan telaşla indi ve koşarak öndeki diğer  koltuğun kapısını açtı. Önünde kavuşturduğu ellerinin arasında buruşturduğu kasketiyle hazır ol vaziyetinde bekledi. Suçlu bir çocuk gibiydi. Suratı kıpkırmızı ve dokunsan  ağlayacak haldeydi. Sürekli terliyordu ama mendilini çıkarıp silinmeye bile cesareti yoktu.  Önce üçüncü bir ayak gibi ucu metal ahşap bir baston göründü açık kapının arasından. Bastonun yere sağlam bastığından emin olduktan sonra beyaz deriden, özel yapım biri diğerine göre daha yüksek tabanlı spor ayakkabılar da tek tek göründü. Toz içindeki kızıl bozkır toprağına bastılar. Arabadan inerken zorlanmasına rağmen şöförün uzattığı elini hışımla iten, İnce, uzun boylu bir kadındı inen. Yetmiş vardı belki, belki daha fazlaydı, alımlı hoş bir kadındı. Çatık kaşlı, ince dudakları sımsıkı kapalı, kızgın ve sinirli görünüyordu. Elinin küçük bir hareketiyle arabadan çantalarını indirmeye devam eden ekip  komutanlarından emir bekleyen askerler gibi yaşlı kadının etrafında toplandılar. kadın iki elini de bastonuna dayayarak kısa bir kaç şey söyledikten sonra herkes “tamam hocam” diyerek, kovanı terkeden işçi arılar gibi dağıldılar. Yalnız bir kişi yaşlı kadının yanında kaldı, sanırım hocanın asistanıydı bu rastık saçlı, küpeli adam ve görünen o ki asistan da şöför gibi hocanın gazabına uğramıştı, yüzü renkten renge giriyor, telaştan eli ayağına dolanıyordu.    

Sabah serinliğinde hocanın beyaz keten elbisesinin etekleri bir güvercin kanadı gibi hafifçe dalgalandı, bir eliyle bastonunu tutarken  diğer eliyle de bombesi siyah kurdeleli bej rengi şapkasını düzeltti. Heybeti yalnızca kendinden aldığı bir güçle dengeleniyor, otoriter ama saygın hali etrafına sorgusuz bir güven veriyordu. Herkes halini ve tavrını ona göre ayarlamıştı. Hocanın bize ilgisiz ve uzak duruşunu diğerleri de taklit ediyor, yokmuşuz gibi davranıyorlardı. Anlaşılan bizi sona bırakmışlardı, öncelik kazı alanının selametiydi.

Herkes yerine yerleşip birbirleriyle uyumlu bir ritim tutturunca  nihayet varlığımız hatırlandı. Rastık saçlı asistanla,  elinde kağıt  bardakların ve kahve dolu bir termosun bulunduğu tepsiyle ekipten biri daha yanımıza geldi. Kısa bir tanışma faslının ardından kahvelerinimizi doldurup tiyatronun taş merdivenlerine oturduk. Güneş biraz etkisini arttırmıştı ama hava hala serindi. Asistan anlattıkça önce dudaklarımızı ısırarak yere bakmaya, sonra kıkırdamaya en sonunda da yüksek sesle patlayan kahkahalarımıza engel olamadık. Şöförümüz yani Ziyaver günleri karıştırmış, aslında o şöför de değilmiş ama herneyseymiş, bir hafta sonra havaalanından alacağı ekibi, bir hafta önce gidip alanda bulamayınca telaş içinde okulun önünde gördüğü ilk ekibi yani bizi aradığı ekip sanmış. Sonrası malummuş. Hoca o sırada “Antik çağda tedavi yöntemleri” gibi bir adı olan konferansa katılmak üzere patoloji profesörü ile beraber yurt dışındaymış. İkisi de birbirlerinden habersiz akşam kaldıkları otelin lobisinde maillere cevap vermeye çalışırken biri kayıp ekipten diğeri de kazı alanında olmaması gereken ekipten bahsedince telefonlar, mailler filan derken hoca köyü aramış. her şey yolundaymış, bu seneki ekip biraz garipmiş yani diğerlerine benzemiyormuş ama iyi çocuklarmış hem hepsi doktormuş da..

Yaklaşık üç ay kadar sonra artık son günlerimizi geçirdiğimiz patoloji laboratuarına bizim, ekibimiz adına bir mektup geldi. Arkeoloji bölümünün antetli zarfını görünce heyecanlandık.  Mektup hocadan geliyordu. El yazısını hemen tanımıştık. Her gün sabah duası eder gibi büyük bir ciddiyetle başına toplandığımız, mavi klasörlere yerleştirilmiş beyaz sayfaların üzerindeki zarif el yazısıydı bu. sabırsızlıkla zarfı açtım ve yüksek sesle okudum. Ordan ayrılırken büyük bir tevazuuyla defalarca özür dilediği halde mektup yine özürle başladı ve    her birimizi ayrı ayrı kutladı. Aslında bu tuhaf yanlışlığa rağmen hiç bir şeye zarar vermediğimiz için bir teşekkürdü bu aynı zamanda. Zarfın içinde bir de davetiye vardı. Kırk yıldır, hocanın asistanlık günlerinden beri birlikte çalıştığı, depo sorumlusu, buluntuların envanterini tutan  yaşlı Ziyaver emekli oluyordu ve onun için verilecek partiye biz de davetliydik.

O gün dönüş yolunda bizim keyfimizin yerinde olduğunu ona hiç kızgın olmadığımızı, hatta iyi ki günleri karıştırdı da bizi apar topar buralara getirdiğini söyledikçe nasıl da rahatlamış hatta yolda şarkı bile söylemişti.

Yelda UGAN

26/02/2019, Gayrettepe    

Mor Oğlan

Anneme ve babama,

img_0672Çocuk her seferinde eğiliyor, sepetten bir parça çamaşır, bir tane de pürüzlü beton zemin üzerinde duran, el örgüsü emektar torbadan mandal alıp yaşlı kadına uzatıyordu. Başını her kaldırdığında güneş gözlerine giriyor, onları kıstıkça her şeyi anahtar deliğinden bakıyormuş gibi görüyordu. Yaşlı kadın çocuğun verdiği çamaşırları yan dönüp rüzgara karşı bütün gücüyle çırpıyor sonra dudaklarının arasına yerleştirdiği mandalı alıp ipe asıyordu. Bir ucu damdaki asmayı tutan demir çubuğa, diğer ucu da merdivenin üstünü kapatan saç levhaya tutturulan ipin üstü tamamen dolana dek tekrar ettiler. Kalan bir iki parçayı da asmanın dallarına serip aşağı indiler.Yemek hazırdı.

Genç kadın önce çocuğu giydirdi sonra koridordan annesine “biz çıkıyoruz” diye seslendi. Yaşlı kadın uzandığı divanın üstünde uyuyakalmıştı. Çamaşır yıkadığı gün çok acıkır, biraz fazla kaçırırırdı. Revahet çökmüştü üstüne. Annesinin kesik kesik horladığını duyan kadın işaret parmağını dudaklarına götürerek çocukla fısıltıyla konuştu. Anne ve çocuk dışarı çıktılar.  Kadın kapıyı hafif aralık bırakarak usulca çekti, dört basamaklı merdivenlerden indiler. Bahçe kapısını açıp sokağa çıktılar, kapının demirden dili yandaki nar ağacının dallarına takılınca metalik ses yarım kaldı.

Döndüklerinde yaşlı kadın uyanmış, dilimlediği elmayı yiyordu, torunuyla kızının sesini duyunca gerilmiş yüz kasları gevşedi, yerinde biraz doğruldu ama kalkamadı. Sehpanın üzerinde duran kumandayla televizyonu kapattı. Odayı katlanmış çamaşırların kokusu doldurmuştu. “Ne yapsam benimkiler böyle kokmuyor!?” dedi genç kadın, annesini yanaklarından öptü ve misafir odasını kullanabilir miyim diye sordu, biraz çalışması gerekiyordu. Annesi sorduğu için söylendi arkasından, genç kadın dönüp annesine öpücük gönderdi.  

Çocuk yaşlı kadının karşısındaki divana oturdu. Karnına doğru çektiği dizlerine çenesini yasladı. Ayak parmaklarının arasını ovalamaya başladı, çıkan kirleri biriktirip yuvarlıyor sonra da elinin tersiyle silkeleyip yerdeki halının üstüne doğru savuruyordu.  Anneannesi kızmadı ona, artık eskisi gibi titizlenmiyordu her şeye, “Anlat bakalım sürmeli gözlüm, nasıl geçti? Beğendin mi dedenin mahallesini?” Diye sordu, somurtan çocuğa. “Bak senin gibi bir misafirimiz gelecek birazdan, o da sekiz yaşındaymış”

“Ben dokuz yaşındayım!” Diye çıkıştı çocuk, o sırada yaşlı kadın “Onarlar’ın Ayşe Hanım geliyor, sizi duyunca geliniyle torunu da gelmek istemiş” diye seslendi kızına.

Çocuk bir hışımla yerinden kalktı ve odadan çıktı; elinde eski bir plastik bebekle geri döndü,  “annem beni kandırdı!!” Diye bağırdı. Elinin her hareketinde çıplak bebeğin mora çalan gözleri yuvasında hareket ediyor, cılız bir ses çıkıyordu. Yaşlı kadın kendini tutamayıp kıkırdadı. “Gel, otur da anlat bakalım n’oldu?” Dedi.  Bir yandan da meyve tabağını ileriye itti, boşalan yere eliyle vurarak, “haydi gel!..” dedi.

Çocuk bir bacağından tuttuğu kel bebeği bırakmadan “sokakta birilerini gördük, annem onlarla uzun uzun konuştu; dedemi de annemin dedesini de tanıyorlarmış, aşağıda Suriyeliler oturuyormuş, yukarda da normal insanlar; ama artık boşmuş, kimse oturmak istemiyormuş orda.” 

“Normal ne demek anneanne?”

Yaşlı kadın yine güldü, çocuk devam etti.

“Korku filmi gibiydi, bir kere bahçe kapısının üstünde üzüm filan yoktu, annem çocukken kolayca uzanıp toplarmış ya! Çürümüş otlar vardı etrafta ne çiçekler ne de muşmula ağacı.” 

Avludaki eski merdivenler zemin katın sonunda bir soba borusu gibi kıvrılıyor, dirsek verip ikinci kata çıkıyordu. Ferforje trabzanlar paslanmış,  köşeler yosun tutmuştu. Kadın önde temkinli adımlarla yavaş yavaş çıkıyor, sık sık arkasına bakıp çocuğu kontrol ediyordu. Yüksek bahçe duvarının üstünde hala bir kaç tane teneke kutu vardı, paslanmış ve kararmış yağ tenekeleri. Bir zamanlar dedesi onlara rengarenk sardunyalar, yıldız çiçekleri, adını her duyduğunda “ne komikmiş” dediği küpeli çiçeği eker, bahçeye gözü gibi bakardı. Üst katın teras çıkıntısının altı eski eşyaların atıldığı hurdalığa dönmüştü. Artık ayakları olmayan eski bir koltuğun altından banyo giderine benzeyen köpüklü sular aktı, yeşil sabun kokusu geldi burnuna, bayramlarda daha elini öpmeye fırsat bulamadan, büyük hala onu kallarının arasına alır, koca memelerinin arasına yüzünü gömer, sıkıca sarılırdı. O da böyle kokardı.

“Son basamağa gelmiştik ki karşı evin penceresinden bir kadın bize seslendi, annem dönüp el salladı, senin gibi beyaz bir örtü vardı başında ama senden yaşlıydı” İşaret parmağını yaşlı kadına iyice yaklaştırdı çocuk, iki yöne doğru bir kaç kere salladı, “işte böyle, çöp gibiydi” dedi.

“Baharda gelsen ne vardı, çiçek açıyor, ağaçlarımız meyve veriyordu..” Diye, üst üste üç kere aynı şeyi tekrar etti, annem de her seferinde dönüp gülümsedi.”

“Kapıyı hafifçe ittirince öyle bir gıcırdayarak açıldıki, korkudan bir kaç basamak aşağı indim, o sırada pencereye takıldı gözüm, hani, bize baharda gelseniz filan diyen kadını gördüğümüz pencereye, kimsecikler yoktu, pencere de perdeler de sıkı sıkı kapalıydı. Anneme n’olur gidelim diye yalvardım ama beni dinlemedi.

Sonra bütün cesaretimi toplayıp geri çıktım, annemin elinden tuttum, içerisi bir mağara kadar karanlıktı ve çok kötü kokuyordu. Annem beni kapının önünde bırakıp içeri girdi, salonun perdelerini açınca ortalık aydınlandı. Ben de bir adım attım ama diğer ayağım kapıdaydı. Salonun ortasında duran mor oğlanı gördüm, kaptığım gibi kapıya tekrar koştum -dönüşte koyduk ismini, bir elimle burnumu tutup annemi beklemeye başladım. Annem odaları da dolaştı, hiç korkmuyordu, sonra balkona çağırdı beni, mavi boyalı balkon kapısı hala duruyormuş, gelip görmeliymişim ama ben gitmedim.” 

Çocuk ayağa kalktı, gözlerini korkmuş gibi ayırarak, yaşlı kadına içeri nasıl girdiklerini gösterdi. Yaşlı kadının keyfi gittikçe artıyor, torununun sahnelediği oyuna katılarak gülüyordu. Anneannesi güldükçe çocuk daha da abartıyor, tek seyircisinin karşısında tiyatral oyununa kendi kurgusunu da katarak devam ediyordu.. Çocuk anlattıkça, yaşlı kadın kendini tutamıyor, elleri dizlerinde öne doğru eğilerek gülüyordu artık. 

Belki de gelin gittiği evden intikamını alıyordu böylece, zamanının sıra konaklarının en güzel olanından. Evden başka kimse kalmamıştı içini soğutacak, herkes sırayla göçüp gitmişti bu dünyadan. Kocasının ölümünden sonra da aile yükümlülüğünü yerine getirmeye hazırdı ama görümcelerinin gözünde “gelin” hükmü kalmamıştı artık.      

Yaşlı kadın, “ilahi çocuk” diyerek yerinden kalktı, başını geriye atıp, sırtını esnetmeye çalıştı ama kamburu buna müsade etmedi. Yatak odasına gitti, hiç üşenmedi, sandığın üstünde ne varsa tek tek indirdi, bohçalar, eski tip körükü bir bavul, büyük boy mağaza torbalarında çarşaf takımları, kumaş artıkları, yün, orlon ipliklerden kalanlar. Nihayet anne yadigarı ceviz sandığa ulaştı, beyaz iğne oyası sandık örtüsünü dikkatle topladı. On dakika sonra yaşından beklenmeyecek bir çeviklikle çocuğun yanına oturma odasına geri döndü. 

Çocuğun oturduğu kırmızı, çiçek desenli halının üstüne içi mavi çinili çinko bir tabak, boyası dökülmüş bir enfiye kutusu, iğne oyası bir kaç mendil, kat yerleri iyice eprimiş bir yelpaze ve bir de rengi solmuş yeşil bir fular koydu, çocuk fuları kahverengi peluş köpeğin boynuna dolarken yaşlı kadın “Annen seni kandırmadı!” dedi. Bir kaç şey daha söyleyecek oldu ama kapı çaldı. 

12/02/2019, Beşiktaş

Yelda UGAN