Arnavut kaldırımlı Yazı köyünden geçip kuru ve sıcak güneşin altında Knidos antik kentine, sanki çıkmaz bir sokağa girer gibi aniden giriverdik
Saçlarıma ılgın ağacından düşen pürüleri temizleyip mor bandanamı taktım, sarısı da plaj çantasında, M için. Ama o takmıyor, severdi halbuki. Bu yazın favorisi Midilli‘den aldığımız beyaz üzerine lacivert “Lesvos” yazılı siperlikli şapkası. Laf aramızda, bir ara adanın nam-ı diğer Lesvos’dan evrilen, lezbiyen adını çağrıştıran şapkaya pek yüz vermiyordu ama bugünlerde gökkuşağı desenli maskesi yüzünden Kurtuluş’ta dövülen çocuk için çok üzülüyor. Pasif direnerek, şapkayı mızmızlanmadan takmaktan çok daha fazlasını aktif siyasi yaşamında yapmasına rağmen, memleketin her yanından kötü haberler gelmeye devam ediyor, çünkü -falan, filan.
Turkuaz rengi deniz sahile, Doğudan esen rüzgarın ittiği dalgalarını vuruyor. Vurdukça dağlar etek uçlarına eklenmiş sekiz kat dantel gibi kıyıya uzanıyorlar. Bir süredir deniz kenarında rüzgarın hangi yönden estiğini ve yönüne göre adını tahmin etmeye çalışıyorum. Gözüm açıkta demirlemiş teknelerin üstünde, burunları ne taraftaysa rüzgar ordan esiyor. Hmm! bu karayel, çünkü kuzeybatıdan geliyor.. yabancı bir dili bilmek gibi tatminkar ve güvenli bir bilgi. Uzaktan ahkam kesmesi de cabası. Bu yaz dünyada sahile inmem, insem de elimi sürmem dediğim şezlonga en kalın, en uzun, peştemallerden sonra demode olan havlumu serdim. Dizlerimi karnıma çektim, zira ayak ucum açıkta kaldı. Gökova’ya doğru uzanıyorum, Agatha Christie’nin On Küçük Zenci‘sini hatırlatan iki tel saçlı kel adadan alamıyorum gözlerimi. Böyle bir taş sektirme olamaz, sanki gri damarlı mermerden minik bir serçe 7-8 kere suyun yüzeyinden sekerek geçti. Siyah mayolu genç kadın etrafındaki arkadaşları tarafından alkışlanırken teknelerin burnu Güney Doğuya döndü. Yani keşişleme ama “Bu rüzgarın adı ne” adlı oyuna duyduğum hevesim yitip gitti.
Photo by Meysun Doralp
Denize girenler bir kaç adım sonra sendeleyerek düşüyorlar. Taşların üstünden yürümek çok zor. Su daha dizlerime bile gelmeden ben atlıyorum, çıkarken de kıyıya kadar kıçın kıçın emekliyorum. Deniz ayakkabılarıyla zahmetsizce yürüyen komşularıma imrenerek baktım. Palamutbükü kilometrelerce uzanıyor. Birazdan arabanın camından gerisin geriye, bir nokta kadar kalan kanarya sarısı havluma bakıyor olacağım. Mesudiye‘ye kadar bütün koyları tek tek geçiyoruz, bütün kapılar duvar ve nihayet açık bir sağlık ocağı bulduk. Mavi elbiseli hemşire “lütfen” diyor, doktoru dışarda bekleyin. Beton zemine ağaçtan düşmüş kabuklu bir bademi, üzerinde Hrant Dink’in anısına 2019 yazılı bez çantasına atan kadına gülümsüyorum, muhtemelen o da bana ama ikimiz de maskelerimizin altından yayılan ağızlarımızın köşelerini göremiyoruz. Teselli niyetine, kaz ayaklarımı daha da kırıştırıyorum. Anladı mı bilemem. M badem ağacının altında tozlu bir sandalyede oturuyor. “İyiyim” diyor eğilmiş ayak parmaklarını tutarken, ama biliyorum, o kadar ağrımasa gelmezdi doktora. Aralarda dolaşıyorum, hava çok sıcak, ağustos böceklerinin vokali, kara sineklerin solosunu bastırıyor. Otlar sarı ve kuru, arkada iki metruk taş bina arasından deniz görünüyor. Terbiyeli ve temkinli çocukluğuma inat, etrafında her an çıkabilecek bir sürüngene yakalansam da yılan çiçeğinin parlak mercan kırmızısı tomurcuklarının dayanılmaz cazibesine kapılıp fotoğraflarını çekiyorum. Mavi tshirt lü, gri canvas pantolonlu doktor kan ter içinde bize doğru homurdanarak ilerliyor. Sağlık ocağının girişine uygunsuz park edenlere verip veriştiriyor. Siyah deri laptop çantasını, saplarından zar zor tuttuğu iki mavi kutuyu, muhtemelen soğuk zincir tıbbi birşeyler var içinde. Beş basamaklı merdiveni tırmanırken “benim işim bitmeden kimse çıkamaz” diyerek tehditler yağdırsa da o hala bizim için yarımadanın Euryphan‘ı. Ona saygıyla karışık bir hayranlıkla bakıyoruz. Ya gelmeseydi?! On dakika sonra nihayet sıra bize geliyor. Doktor içerde, işinin başında bambaşka biri; kibar ilgili ve sakin. Dönerken içimiz rahat, kırık yok, en fazla çatlak olabilirmiş. N anlattıkça arka koltukta birbirimize lacivert koyları gösteriyoruz, sanki dönerken her şey daha güzel. N olmasaydı, bu kadar hafif ve kolay gelmezdi. M’yi de ikna edemezdim gelmeye.
Gezmek bize iyi geliyor
Her şey göründüğünün tersidir.
Arnavut kaldırımlı Yazı köyünden geçip kuru ve sıcak güneşin altında Knidos antik kentine, sanki çıkmaz bir sokağa girer gibi aniden giriverdik. Burdan öteye karadan yol yok. İki denizin, Akdeniz ve Ege‘nin birleştiği yer burası. Denizler bunu bilmese de kavuşmalarındaki hikmete bir esintiyle, taşların üstündeki deniz yıldızı desenleriyle ya da Güneş saatini tarif eden bekçinin gösterdiği terasta uçuşan beyaz elbiseli, fötr şapkalı esmer kadının, onlarca insan arasından İskenderiye Dörtlüsü’nün Justine‘i gibi yarı Ortadoğulu aksanıyla elindeki fotoğraf makinasını bana uzatırken, çoktan inanmıştım. Onu ve sevgilisi Baltahazar’ı, karşı tepedeki deniz feneriyle beraber kadraja aldım.
Yılan çiçeği
Antik kente daha kilometrelerce kala kıvrımlı yollardan, yabani meşe ağaçlarının, mor çiçekli hayıt çalıların arasından geçerken belli belirsiz beyaz bir nokta gibi duran şey büyüdü ve
“bir leylek yuvası,”
“yok o bir cami sanki,”
“olur mu canım kim oralara kadar çıkacak ibadet etmek için, sen Hiristiyan hacılarla karıştırıyorsun!” Trt2 de her güne ödüllü bir festival filmi seyredersen, burasını da San Diego hacı yolu sanırsın.
Ardından da deniz fenerine (deve boynu) dönüşen kireç badanalı nokta bizi defalarca uyarsa da Knidos antik kente geldiğimizi ancak bilet gişesini görünce anladık.
Afrodit’i arıyoruz
O zamanlar magazin ekli gazeteler olmadığı için kulaktan kulağa aldıkları bilgilerle buraya, Dünyanın ilk çıplak tanrıça heykelini görmeye karadan ve denizden akın akın insanlar gelir, Tanrıça Afrodit’i dünya gözüyle görmek isterlermiş. Knidos’lu heykeltraş Praksiteles Kos (İstanköy) adasından tanrıçanın heykelini yapması için sipariş almış ve dünyadaki ilk çıplak kadın heykeli de bu vesileyle doğmuş. Praksiteles müşterilerinin bu konuda nasıl bir tepki vereceklerini kestirememiş olmalı ki temkinli davranıp, bir diğer heykeli de giydirmiş. Sonuç malum, elbiseli olan Kos’a, çıplak olan da Knidos’a kısmet olmuş. Heykelde Tanrıça Afrodit, sol elinde kıyafetlerini tutarken, sağ eliyle de tende en kuytusunu kapatıyor. Nasıl olsa heykel British Museum‘dadır ve “ona bizden daha iyi bakıyorlardır!!” Diye düşünürken beterin beteri varmış meğer; heykelin akibeti maalesef meçhul!
Not: Bu yazıyı yayınladıktan günler sonra, Halikarnas Balıkçısı‘nın Merhaba Anadolu adlı kitabını karıştırıyordum ki, bir de ne göreyim? Diyor ki Cevat Şakir “O heykeli Bizans imparatoru Teodosyus İstanbul’a taşıttı ve heykel LavsosSarayı ile birlikte yandı gitti. Anısı, anıları kaldı.”
Annemin suretindeki dünyaya rest çekmiş, tenimi giyebileceğim uzak diyarlar aramıştım. Ne erken, ne de geç, otuzlu yaşlarımın ortalarındaydım. Naftalin misali aralarına korkularımı serptiğim pılımı pırtımı sırtlayıp İstanbul’a geldim. Tepemdeki soba ensemi yaktı. Uzak diye bir yer olmadığını “aynı anda aynı yere hareket” problemlerinden öğrenememiştim. Şimdi koca kadın oldum ama hala annemin gözünde bir zorunlulukmuş gibi kendimi aklamaya iyi bir kız olmaya çalışıyorum.
photo by Serap Özkan
Mavi gözlerini kalabalıktan ayırmadan işaret ve baş parmaklarıyla yakasından tuttuğu yağmurluğunun içine eğildi. Herhangi bir gün olsa koltuk altını kokluyor sanırdınız. Yakasına konuşan adam “anlaşıldı” dedi. Vakit tamamdı. Helikopterler repliklerini ezbere biliyorlardı. Havada gidip geldiler, pır pır pır. Tefler ve ziller makam değiştirdi, rengarenk düdükler tek notayla sirene bağladılar. “Bedenimiz ve emeğimiz bizimdi.” Dudaklardaki kırmızılar tazelendi, yanaklardaki izin üstünden geçildi, öfkeler yenilendi. “homofobiye karşı ses çıkar” Binlerce kadın Fransız konsolosluğuyla Tünel arasında sıkışıp kaldık, “bizlere dayatılan makbul hayatları reddediyoruz.” Dans eden kadınların Kahkahaları, halayın zılgıtı yerini çığlıklara, kadınların haykırışlarına bıraktı. Yoklama durdu.
Küçükparmakkapı’dan Sıraselviler’e Otto’ya kadar kalabalığı yararak yürüdüm. Elif’le burda buluşacaktık. Kim bilir, belki bu yıl da buluşamazdık. Daha Otto’nun merdivenlerine varmadan o ekşimsi gaz kokusu genzimi yaktı. Ağzımı ve burnumu fularımla iyice sardım. Sokağı görebileceğim bir masa arandım. Nehir yatak değiştirmiş, kadınlar Karaköy’e doğru neşeyle, coşkuyla akıyorlardı. Meyhanedekiler de ayağa kalkıp hemcinslerine tezahürat etmeye başladılar, zafer işaretleri yapıyor, kadeh kaldırıp birbirimizi kutluyorduk. Sanki bedenimin içinden bir şey kanatlanarak yükseldi, etrafı kolaçan edip geri geldi. “kadınlar asla yalnız yürümeyecekler.” burnumun direği sızladı. Her sene katılım daha da artıyor, genç kadınlar sel gibi akıyordu. Onları bırakıp da nasıl eve gidebilirdim. Bir bira daha söyledim, garson sektirmeden yanında çereziyle getirdiği biramı masaya, tek karanfilli vazonun yanına koydu. Annemin kırmızı karanfilleri, Güneye bakan balkonumuzun en kıymetlileri….Garson, bugüne has dozu arttırılmış bir nezaketle “sobayı açmamı ister misiniz” diye sordu. Nerdeyse sonuna kraliçem filan ekleyecek sandım. İnce uzun parmaklarıyla kül tablamı temiz olanıyla değiştirirken “evet, lütfen” dedim.
Annemin suretindeki dünyaya rest çekmiş, tenimi giyebileceğim uzak diyarlar aramıştım. Ne erken, ne de geç, otuzlu yaşlarımın ortalarındaydım. Naftalin misali aralarına korkularımı serptiğim pılımı pırtımı sırtlayıp İstanbul’a geldim. Tepemdeki soba ensemi yaktı. Uzak diye bir yer olmadığını “aynı anda aynı yere hareket” problemlerinden öğrenememiştim. Şimdi koca kadın oldum ama hala annemin gözünde bir zorunlulukmuş gibi kendimi aklamaya iyi bir kız olmaya çalışıyorum.
“Anahit’de görüşürüz tatlım” dedi Elif,eli elindeki süfrajet kostümlü kadının dudaklarına bir öpücük kondurup vedalaştılar. Genç kadın kurdelalı peluş şapkasını rüzgara karşı tutarak elini uzattı, tanıştığımıza çok sevinmiştik. Lodosun temizlediği havayı içime çektim, deniz kokuyordu. Gaz israf oldu bu akşam. Rengarenk pankartlar, mor fularlar, pembe saç tokaları İstiklal caddesi boyunca taşdöşeli yolda bizimle beraber yürüdü. “Geceleri de, sokaları da meydanları daterketmeyecektik” akşam olunca tezgahlarını toplayan pazarcılar gibi polisler de toplanıyorlardı. Barikatların arasından yavaş yavaş yürüdük. Bana mı öyle gelmişti? O polis bize mi el sallıyordu? Kadın dayanışması mıydı?… Yok canım!? Hayretle dönüp Elif’e baktım, gözlerim fal taşı gibi açılmıştı. “o polise selam mı verdin sen?” diye sordum “evet, n’olmuş diyerek kahkahasıyla çınlattı geceyi, başını arkaya atarken koluna girdiğim elimi sıkıca kavradı. Sıraselviler’den karşıya geçtik, The Marmara otelinin önünden geçerken “hadi sen git, arkadaşını bekletme” dediysem de dinlemedi. Gezi Kafe’ye girdik, kadınlar Cihangir istikametine zorunlu makas değiştirince buralar pek ıssız kalmıştı. Gümüşsuyu’na bakan bir masaya oturduk. Garsona “Bardak istemiyorum” dedi Elif, şişeden bir yudum aldı. Parmakları arasında fıstık kabuklarını ayıklarken “müvekkilimdi” dedi, “karakolda tanıştık. Yüzümüz duvara dönük ters kelepçeli bekliyoruz hepimiz, bu geldi yanıma, kolumdan tutup çevirdi, su gibi kızsın dedi ne işin var bu nonoşların arasında, sana mı kaldı?!” ifademi alırken stajyerim deyip geçiştirdim, cık cıkladı…şirketin adını vermedim.”
Boşları almaya gelen garsona, bana sormadan “iki tane” daha dedi “aynısından.” İtiraz edecek vaktim olmadı, saatime baktım. “hocam yapmayın, bugün bizim!!” diyerek bütün yüzüyle gülümsedi. Kırmızı rujunun daha da belirginleştirdiği dişleri ışıl ışıldı, ne kadar da güzel büyümüş, ne güzel bir kadın olmuştu. Benim bekleyenim yok, sen arkadaşına söz verdin ondan huzursuzum diyecek oldum, demedim. Onun neşeli rahatlığı bana da geçmişti.
“Çok geçmedi adını vermediğim işimden de kovuldum.” Diye devam etti. Parmakları arasındaki fıstık un ufak oldu “Biz bir aileydik, hem de modern bir aile, zorlukların üstesinden gelebilirdik ama gel gör ki müşterilerimiz… onlar öyle miydi, anlamazlardı ama maaşlarımızı da ödeyen onlardı. Burdan kaç kişi ekmek yiyordu. Elbette tercihlerim beni ilgilendiriyordu ama takdir etmeliydim ki şirket kültürü, vıdı vıdı vıdı… yine aynı terane.
Neyse, kocası amiriydi ya da amiri kocası, aslında iyi bir adamdı, çocuklarını severdi, çocukları da onu, bazen dayanılmaz oluyordu ama n’apsındı, her gün it kopukla uğraşmaktan bu hale gelmişti, daha geçen hafta doğum gününde eve çiçeklerle gelmiş, çok sevdiği restoranda yer ayırtmıştı…geveledi durdu.
Bir kaç ay sonra tekrar buluştuk, berbat görünüyordu. Emniyette sigaraya çıkmış, gençten, yakışıklı bir komiser de arkasından, o da bir sigara yakmış, ayak üstü sohbet etmişler. Vay efendim sen elin alemin adamlarıyla diye başlamış amir koca, bu sefer fena benzetmiş kadını.
Sıcağı sıcağına, öfkeleri tazeyken kararlı oluyor kadınlar. Hemen o gün açtık dosyayı. Sonra, öfkesiz kaldıklarında hoşgeldin suçluluk duygusu, korkuyor, içlerine çekilip durumu kabulleniyorlar. Neyse ki amirin hışmına uğramadık, kadın şikayet etse, darp raporu var elimizde, hemen açığa alınacak, fazla direnmedi.”
İkinci odasını kendilerine ev yaptıkları bir ofis kiralamışlar Galata’da. Böyle ayak üstü olmamış, çocuk kitaplarına resim çizen, kostüm tasarlayan, harika yemekler yapan sevgilisini mutlaka tanımalıymışım. Onlar birinci kattaymış ama terası ortak kullanıyorlarmış, elini uzatsan nerdeyse kuleye değecekmiş. Geleceğime söz verdim. Selektör yakan taksiye elimi kaldırdım.
Dersanecilik yaptığım yıllardan tanırım Elif’i, küçük bir ortaklığım olduğundan -benden ne kadar olursa, zorunlu idarecilik de yapıyordum. Bıraksalar saatlerce ders anlatabilirdim, dik açı, geniş açı, en sevdiğim asal sayılar, kendini beğenmiş bileşikler, çarpanlar, bölenler, havuz problemleri v.s. Öğrenci dosyalarını da tutuyor, kayıt da alıyor, velilerle de görüşüyordum. Halası yaptırmıştı kaydını, velisi olarak da onun adını yazmıştım. Dersanecilikte bu pek sorgulanmaz, anne-baba gelemiyorsa pekala hala da kayıt yaptırır veli olabilirdi. Bir arkadaşı vardı, Azra. Çok yakınlardı, aynı sırada oturur, hiç ayrılmazlardı. Biri o gün gelmese diğerinin yanı boş kalır, kimse oturmaya cesaret edemezdi. Aynı boyda mini etekler giyer, bir örnek çantalar takar, uzun saçlarını aynı model tararlardı. Öyle biri diğerinden daha baskın filan değildi.
On beş günde bir deneme sınavı yapardık, hani şu en iyilerin kaldığı, diğerlerinin bir alt sınıfa geçtiği “motive edici” sınavlardan, bir sınavda Azra kalamadı. Sınıfları ayrıldı. İki hafta sonra Elif’in yarısı boş sınav kağıdını almadım, onu tuvalete gönderdim, “git ve aynaya bak!” dedim, “ne görüyorsun?” Döndüğünde kalan soruları cevaplayıncaya kadar sınıfta tuttum onu. Yan sınıfa geçtim ve Azra’ya da aynı şeyi yapmasını söyledim.
O günden sonradaha sık görüşür olduk. Okul tercihleri, puanlar, ek dersler filan derken, her fırsatta yanıma geliyorlardı.
Sınava bir ay kalmıştı ama doğanın sınav filan umurunda değildi. Kabanlar, montlar atılmış, botlar çıkarılmış, kruvakar kol gömlekler, lacivertbeyaz çigili tshirtler, fuşya espardinlerle hafiflemiştik. Adalara mı gitsek, modalara mı? Dersanede önlemleri iki katına çıkardık, çift vardiye nöbet tutuyoruz ama bahar her yerden sızıyordu.
Öğlen yemeğinden sonra arka bahçeye bakan daracık balkonda kahvemi içiyordum, gözüm malzeme deposunun kırmızı çatısına uzanmış, güneşin keyfini çıkaran sarman kediye takıldı. Hipnotize olmuş gibi ona bakıyorum, kafasını sıvazladığı patisini yalıyor, tekrar sıvazlıyor, tekrar yalıyor.…”hocam çıkışta vaktiniz var mı?” Diyen Elif’in sesiyle irkildim. Bir çay içelim mi diye soruyordu. Burda nasıl bulmuştu beni, “olur” dedim “Beşiktaş’a gidelim, biraz deniz havası alırız”.
Uzun günlerin akşam üstü güneşi hala sıcacık, ışıl ışıl. Elini uzatsan Üsküdar’a dokunursun, miyop gözlerim karşı kıyıdaki evlerin ince uzun balkonlarındaki sardunyaları bile seçebiliyor.
Azra’nın masanın üstünde duran elini tutarak “Hocam nasıl anladınız?” Diye sordu Elif, çayına hiç dokunmamıştı. Samimi şaşkınlığını görünce memnun oldum. Gülümsedim, masadaki bir lekeyi ovaladım. Demeter’in Persephone’ye baktığı gibi baktım onlara. Hades’le yapacağım pazarlık gününe kadar susacaktım.
Dersanede tanışmışlar. Elif’in halasıyla, Azra’nın da ananesiyle geldiği kayıt günü. Girişte bir örnek kırmızı koltuklara karşılıklı oturmuşlar. Emekli öğretmen anane bir sır verir gibi halaya eğilmiş, fısıltıyla “çok araştırdım, kızım da bankada sormuş, genel müdürlükte çalışıyor, çevresi çok geniş, en iyisi burasıymış” derken hala sessizce başını sallayarak “hayırlısı olsun” demiş. kızlar da içlerinden aynı sınıfa düşmeyi dilemişler.
Elif sandalyesini Azra’ya doğru çekti, birbirlerine bakıp gülümsediler. Azra Elif’in anlatacağı her şeyi önceden onaylamış bir teslimiyetle sol avucuna dayadığı başını ona çevirdi.
Yaşlı, hantal vücutlarından beklenmedik bir kıvraklıkla vapurlar homurdanarak iskeleye yanaşıyor, indirdikleri kadar yolcu alıyor oflaya puflaya karşıya geçiyorlardı.
“Bizi aynaya gönderdiğiniz gün için hocam…” İri bal rengi gözleri heyecanla parladı, “size teşekkür etmek istedik.” Bardağın içindeki kaşığı tabağın kenarına koydu ve çayından bir yudum aldı. Üstümüzden bir esinti geçti, çantamdan şalımı çıkardım. Nerden başlayacağını bilemez bir hali vardı, O güzelim yüzünden gölgeler geçti, sıkıntıyla dudaklarını yaladı. “Bizimkilere çok kızgınım hocam,” diye devam etti. “Okulda tanışmışlar, sevmişler birbirlerini, ona bir diyeceğim yok ama çocuk sahibi oldukları, beni sessizliğe mahkum ettikleri için kızgınım onlara. Küçükken halam beni bir akrabamıza gezmeye götürmüştü. Evdeki seslerden, konuşan herkesten ürkmüş halamın bacaklarına sarılmıştım. Hiç kimse işaret dili kullanmıyordu. Anneleri çocukaları isimleriyle çağırıyor duvar saatinin tik tak sesi saniyeleri haber veriyor, baba elindeki kumandayla kanaldan kanala geçiyordu. Bu kadar sesi takip edemiyordum, oturduğum yerde dizlerimi karnıma çekip halama yapıştım. Bir anda yüzlerce kuş tek ağızdan cıvıldamaya başladı, olduğum yerde sıçradım, ödüm kopmuştu. hepsi odanın içindeydi duyuyordum ama onları göremiyordum, korkudan avazım çıktığı kadar ağlamaya başladım. Halam beni kucağına aldı ve korkacak bir şey olmadığını söyleyerek beni teskin etmeye çalıştı. Ne olduğunu bilmediğim şey için “kapı zili, sadece bir kapı ziliydi,” diyerek beni sakinleştirmeye çalıştı. Ama titriyor bir türlü tutamıyordum kendimi.
Bizim evde ışık ses demekti. karanlıkta daha iyi duyardık. Annem beni gözleriyle sever, gözleriyle döverdi, onun her şeyi anlatan bakışları yetmezseparmaklarıyla bana nutuk çekmesine izin verirdim… “ Güldü, masaya konan iki serçe hızla uzaklaşıp yanımızdaki ıhlamur ağacına kondular. “O günden, o akraba ziyaretinden sonra…” diye devam etti Elif “..halam bana bir radyo, bir de alarmı kurulan bir saat aldı. Saat oyuncağım oldu, ikide bir alarmını kuruyordum ama radyo, onunla sesleri sevdim,hiç kapatmadım, okula başladıktan sonra ders çalışırken bile. Bütün gün radyom ne istiyorsa onu dinlerdim.” Elif çayından bir yudum aldı, bardağını masaya bırakırken yüzünü buruşturarak, “buz gibi olmuş” dedi.
Tezgaha yaslanmış, kızlardan gözünü alamayan garson çocuk elimin bir hareketiyle ok gibi yerinden fırladı ve onlara çay, bana da kahve getirmek üzere yaylanarak gitti. Azra oturduğu sandalyede kamburunu düzelterek “bizimkiler bankacı” derken biraz daha uzadı sanki, iyi insanlarmış ama çok çalışırlarmış, günlerce görmediği olurmuş onları ama neyseki büyükanne ve büyükbabanın gözü, kulağı, eli, ayağı onların üzerindeymiş her daim. Emekli hakim dedesinin izinden gidecek der yerlere göklere sığdıramazlarmış onu. Azra kontrol edemediği neşesinden utandı, özür diler gibi Elif’in yüzüne düşen bir tutam saçı düzeltirken “seni de çok seviyorlar” dedi.
Dersaneden sonra bağımız hiç kopmadı, giderek araları uzasa da bayramda, seyranda aradılar, hiç ihmal etmediler beni. Bir gün Unkapanı’ndan dönüyordum, emeklilik işlemlerim için bir kaç imza verdim. Bozdoğan Kemerinin altındaki kahvelerin birinde çay içtim, etrafında yürüdüm, kadim taşlara dokundum, erguvan kokularını içime çektim ama kesmedi, canım hiç eve gitmek istemiyordu, Eminönü’ne kadar yürüdüm. Ordan tramvaya bindim, İstanbul Üniversitesi durağında indim, şansıma artık, buralardalarsa görecek yoksa eve dönecektim. Çorlu’lu Ali Paşa camiinin bahçesinde buluştuk. Çiçek açmış, büyümüş, serpilmişlerdi. Omuzlarından sırtlarına kadar inen saçlarına artık ihtiyaçları kalmamış, Elif’in üç halka küpesinin yan yana takılı kulak hizasına, Azra’nın güneşte parlayan kumral saçları ensesinin bittiği yerdeki küçük kahverengi benine kadar kısalmıştı. İlk defa görüyordum bu beni. Bir şeye gülüyordu, geçmiş zaman, neydi? şimdi hatırlamıyorum. Aniden gelen kahkahasına engel olamadı, Elini ağzıyla kapatarak başını Elif’in göğsüne dayadı ve bir süre çekmedi, orda kaldı. O küçük, savunmasız et beni tekinsiz bir sır verir gibi göründü bana.
Kızlarla uzun bir süre görüşmedik. Onlar mezun oluyor, defalarca viraj alacaklarını bilmedikleri yeni yollara hazırlanıyorlar, bense sayfalar dolusu “yapılacaklar listesi” ne yeni çentikler atmakla meşgul oluyordum. Ardiyeye koyacak kadar bile zaman geçmemişti üstünden, koridorda ağzında tasmasıyla dışarı çıkarmamı bekleyen bir köpek yavrusu gibi bana bakan bavulumu aldım, salondaki divanın üstüne kocaman açmadan önce sapındaki İspanya-Malaga barkodlu etiketleri yırttım. En iyi bölüme gelmişti sıra, kitaplığın önünde durdum, bakalım 14 saatlik tren yolculuğuma benimle kimler gelecekti?Telefon çaldı, arayan Elif’di….üç cümle sonra ağlamaya başladı.
“Çok kavga ediyorduk hocam” dedi “İçimizde tutamıyorduk, kendimize gücümüz yetmiyordu artık. Ben sokakta olmak, avazım çıktığı kadar bağırmak, çiçeklerimizi göstermek istiyordum, Azra defterinin arasında kurutmak. ilişkilerin üzerinden yeterince zaman geçerse ve sürenin sonunda “taraflar oldu bu iş” derlerse akraba olunur, ölünceye kadar da akraba kalınır sanırdım çocukken, naziksen, o hastalandığında onu düşünüyor, onun iyileşmesi için dua ediyorsan, beraber çimlere uzanıp bir kitabın resimlerine bakıp hayaller kuruyorsan, ısırgan otlarına dikkat etmesini söylüyor, evden çıkarken onun için de yanına bir poğaça alıyorsan, o yokken tadın tuzun da yoksa akrabalık ünvanı senindi, göğsündeki nişanı gururla, göstere göstere taşıyabilirdin artık. Kanın bağına ne gerek vardı. Gece Arzu’larda kalabilmek, onlarla ananenin deniz kenarındaki evine gidebilmek için önce anneme sonra halama saatlerce yalvarırdım. Yedek diş fırçam Azra’nınkiyle aynı kupada, pijamam da onunkilerin yanında aynı çekmecede dururdu. Biz bir aileydik.”
Anane gözlerini devirdi ve işaret parmağını dudaklarına götürerek içeri giren kızına döndü. Bu “kızlar ders çalışıyor” a pek benzemeyen tuhaf sus işareti de ne demekti? Elindeki telefona “bir dakika” der demez ikinci katın merdivenlerini telaşla çıkan kadın gölgesini beyaz ahşap tırabzanlara düşürdüğünü fark etmedi. Elif’in içi ürperdi. Hava karardı, gri ağır bulutlar açık pencerelere kadar indiler. Aniden bastıran yaz yağmuru doluya çevirdi, perdeler uçuşmaya, kapılar çarpmaya başladı. Kitapların sayfaları üçer beşer atlayarak ilerledi. Uçuşan kağıtları kızlar çığlıklar atarak yakalamaya çalıştılar. Bir kalem birbirlerine sarılı iki papatya kurusunun yanına düştü. Yukarda hızla açılan kapının kolu şampanya rengi duvara derin bir çizik attı.. Rüzgarın açtığı kapıyı fırsat bilen ses gölgesini almaya geldi.
“Azra için böylesi daha iyi!!”
“Yüksek tavandan sarkan kocaman saat hep aynı vakti gösterir….” Elimdeki şiir kitabına bir türlü odaklanamıyordum. Rayların düzenli ritmiyle devinen o metalik ses artık ninni gibi gelmeye başlamıştı, içim geçmiş. Telefonun biplemesiyle uyandım. Bozkırın ortasında birazdan batacak olan güneş gökyüzünü turuncaya boyamakla meşguldü. Uzak diyarlardan, Azra’dan geliyordu mesaj. Elif iyi miydi? Nasılsın diye sordum karşımda oturan, pencereden hızla geçen manzaraya dalgın, kan çanağı gözlerle bakan Elif’e “hadi restorana geçelim bir çay içeriz” dedim.
Yokuş başından aşağı, sahile indim. Ahşap yeşil köprüye kadar yürüdüm. Konu komşuya, gelinciklere, güneşle beraber uyanan karahindibalara, balıkçı teknelerine, gökyüzünde belli belirsiz duran mehtaba, portakal ağacına, Bodrum yarımadası ile İstanköy arasında uzanan denize, kedilere, bulutlara, parktaki çocuklara, bana göre zeytin ona göre iğde olan ağaca, hatta rögar kapaklarına bile fısıldadım; R.A.D.İ.K.Y.A. açılmış!!
R.A.D.İ.K.Y.A
Ne çay suyu koydum bu sabah ne de yumurtaları çıkardım dolaptan, peynire zeytine de dokunmadım, domates de dilimlemedim. Hazırlandım; taktım, takıştırdım, sürdüm sürüştürdüm ve kahvaltıya, Bodrum merkeze indim.
Kumbahçe Mahallesi Mandalin sokakta kalan tek mandalina bahçeli eve kahvaltıya gidiyorum. Heyecanım oraya ilk defa gittiğimden filan değil. Her daim açık kapısından güle oynaya girdiğimiz; yediklerimizin düşlere, muhabbete, gülüşlere dönüştüğü, sofralarına oturduğumuz bildik bir ev burası. Mor çiçekli kanaviçe perdeli yatak odalarında uyandığımız, her birinin günlük işlerden kopardığı halkalarına tutunduğumuz kadınların evi. Ama bu sefer mevzu başka, çünkü bu evin artık bir adı var; R.A.D.İ.K.Y.A!!
Benimki açık olsun karahindiba çiçeği renginde açık..
Kireç badanalı, üç katlı bir evin giriş katından Güneye bakan Radikya’nın ananesi Giritli, adı da ordan geliyor. Her derde deva, şifa anlamına geliyor Yunanca’da.
Bir gün mavi gözlerini tavana dikip düşünmeye başlamış, muzip bir gülümseme inmiş dudaklarına, “tabi ya!” demiş, “neden daha önce akıl edemedim. Yemek pişirmeliyim!! Sevdiklerime, dostlarıma, tanıdıklarıma, tanımadıklarıma..” Kalkmış, bu tılsımlı sözleri arka arkaya tekrar etmiş, bir kum tepesini düzeltir gibi elinin tersiyle ne var ne yoksa süpürmüş, koca bir mutfak olmuş. Ocağın altını yakmış, önce parlaklığını görmüş, sesini duymuş ve kokusu gelmiş burnuna. Bahçeye açılan verandaya, mandalina ağaçlarının altına birer masa hazırlamış. Yarı bellerine kadar kireç boyalı ağaçların rengindeymiş masalar. Bahçe duvarını saran turuncu akşam sefalarının, sardunyaların, saksılardan salınan petunyaların arasında gezinmiş.
Kahvaltıda mücver mi var?
Yumurtalı ekmeğime muammara sürerken denizden gelen esintiyle domates fidelerinin keskin kokularını duydum. Duvar diplerini gösterdi. Atıkları gömdüğü topraktan çıkmışlar; kullanılmış çay, yumurta kabuğu, sebze kabukları aralarında anlaşmış domates çekirdeklerine omuz vermişler. Artık güneşe bakıyor, baktıkça da yüzleri kızarıyormuş çerilerin.
“Rum kadınları Nisan sonu, bilemedin Mayıs başı konu komşu toplanır köyün etrafındaki, kırlara, tepelere gider, radikya otu toplarlarmış. Biz de onlardan öğrenmişiz.” diyor beline sıkıştırdığı mutfak beziyle elini silerken “nasıl toplanacağını, salatasını yapmayı, kavurup börek içi hazırlamayı, yoğurtlamayı, turşu kurarken maya niyetine ve hatta şarabını yapmayı.”
Elimdeki radikyalar zamanın geldiğini söyledi* ve karşı kıyıdan buraya, burdan oraya göç başladı. Kadınlar ağlamalarından ve gülmelerinden topladıkları ne varsa eteklerine doldurup gelirken getirdiler ve burda adı karahindiba olan radikyaların kuru çiçeklerini rüzgara bırakıp üfler gibi yeni hayatlarının içine üflediler. Dantel perdelerine, etamin yastık kılıflarına, iğne yumaklarına, dikiş makinalarına, yemek kazanına, reçel kavanozlarına, siyah beyaz fotoğraflarına ve orda kalanlara.
Türkçe’de karahindiba, Yunanca’da radikya, İngilizce’de Dandelion derler bana ama çocuklar tüm dillerde beni üflerken gözlerini kacaman açarlar.
Burdakiler önce burun kıvırmış, şüpheyle bakmışlar “her şeyin kendi tadı kendi başına güzel” diyor, otlardan türlü çeşit yemekler yapıyormuş gelenler. “bahçeye bir Giritli girdi, ineklerimiz aç kaldı” diye telaş etmişler önce, ama olmuş bir kere. Radikyanın tohumları Bodrum‘un bahçelerine, meşe çalılarının aralarına, kedi otlarının diplerine, bodur çamların gölgesine, kantaronların sarısına karışmış. Radikyalar, hem hayatın ve zamanın geçiciliğine hem de devamına simge olmuş buralarda. Bu sadık, güçlü ve kalender otlar toprağa, böceklere, insanlara ve tüm dünyaya şifa olmuşlar.
Kışın bahçeden topladığı mandalinalarla yapmış reçeli, mücverin kabağı Uyku Vadisi’nden, kütür kütür tazecik yeşil biberli salatanın çökeleği Ödemiş’ten gelmiş. Omletler çeşit çeşit, benim favorim otlu veya kabaklı olanı.
Uzun zamandır bu kadar iyi hissetmemiştim kendimi, kahvemi içerken arkama yaslandım, birbirlerine simetrik duran iki ayva ağacına takıldı gözüm, “daha önce farketmemiştim” diyorum. Çocuklar bahçede, çimlerin, fare kulaklarının arasından buldukları radikya çiçeklerinin üzerine nefeslerini üfleyip onları gökyüzüne gönderip gülüşüyorlar.
14/07/2020
Yelda Ugan S.
* “I held a dandelion that said the time had come” Elton John’un Curtains şarkısından
Karialı, neden bu kadar kibirlisin ve hepimizin üstünde onurlandırılmayı bekliyorsun?
Mausollos;
Her şeyden önce kral olmam dolayısıyla. Ben tüm Karia’nın kralıydım ve ayrıca Lydia’nın da bir kısmına hükmettim; bazı adaları da zapt ederek Miletus’a kadar uzandım, böylece İonia’nın çoğunu idarem altına aldım. Bunun yanında savaşta, yakışıklı, uzun boylu ve kudretliydim. Fakat hepsinden önemlisi, Halikarnasus’ta diğer bütün ölülerinkinden yalnız büyüklüğü ile değil ayrıca üstün güzelliğiyle ve en zarif mermerden mükemmel bir şekilde yapılmış insan ve atların olduğu, benzeri bir tapınağın bile zorlukla bulunabileceği muazzam bir anıtın üzerinde yatıyorum. Sence bütün bunlarla övünme hakkım olmadığını mı düşünüyorsun?
Diogenes;
Kral mevkiinde olman ve mezarının ağırlığından dolayı mı diyorsun?
Mausollos;
Elbette ki tabi,
Diogenes;
Fakat benim yakışıklı Mausollos’um, bahsettiğin kudretli güzellik artık burada seninle değil. Güzellik hakkında karar vermek gerekirse, senin kafatasının benimkinden niçin daha güzel olması gerektiğini anlamıyorum. Artık ikisi de çıplak ve kel, her ikimiz de dişlerimizi aynı şekilde gösteriyoruz, gözlerimizi kaybetmişiz ve burunlarımız ufalmış. Belki mezarınız ve o masraflı mermerler, Halikarnassos halkına gösteriş yapmaları ve yabancılara ne denli muhteşem yapıya sahip olduklarını göstermeleri için bir neden olabilir, lakin aziz dostum, seni ezen bütün bu mermerlerle herhangi birimizden çok daha ağır bir yük taşıdığını idda etmediğin takdirde, bunun sana ne yararı olacağını anlamıyorum.
Cevat Şakir İngiltere kraliçesine mektup yazarak mozoleyi geri istedi. Kraliçe nezaketle cevap verdi; “onu sizin adınıza biz koruyoruz”
Kireç badanalı evler koyu gölgelerini bıraktıkları caddeye sırtlarını dönmüş, iç avlularında artık sayılı kalan serin sabahların tadını çıkarıyorladı. Onlara tepeden bakan, sonradan görme uzun ince balkonluların zemin katları, anahtarcı, kundura tamircisi, kilimci, terzi, eczane ve hatta vitrininde dans ayakkabıları sergilenen küçük dükkanlara bırakılmış. Bu dükkanlar, sabah güneşini ciğerlerine kadar alır, esnaf da her sabah, kafasından tuttuğu sandalyesini karşı kaldırıma, bizim kadim Bodrum evlerinin şifalı gölgelerine atar, bugün kim daha iyi oturacak provası yapardı. Gümbet kavşağında başlayıp limana kadar inen Turgut Reis caddesini şehir mezarlığını sağımıza alıp yürümeye başladık.
Gülsüm teyzenin dokuma tezgahından,
Eskiden arabayla çıkılan uzun yolculuklarda, (ya da kısa,) mezarlıkların yanından geçerken, müziğin sesi kısılırdı, Sanki orda yatanlara, mezar taşlarında adı yazılı olanlara değil de ölüme duyulan bir saygı gibi yapılırdı bu kısacık hareket. ölümün sana ilişmeyeceğine dair n’olur n’olmaz diye alınan, tek kullanımlık güvenilmez bir geçiş izni. Bir kereyle de bitmez, yüz metre sonra pusuya yatmış, tek kişilik bir mezarlıkla karşılaşınca da ritüel tekrar edilir ve her seferinde aynı refleksle el, radyonun düğmesini kıvırırdı. Çocuksu bir naiflikle inanırsın; ne kadar sessiz, o kadar güvenli.
Tuhaf, geçmeyen bir iç sıkıntısı bırakan mezarlıklar; kuru, yalnız, sessiz, üzgün ve terk edilmiş. En iyisi bir an önce unutmaktır. Basıp gitmek.
Kasaba büyüdükçe mezarlıklar da büyür, şehir içinde kalır. Hatta tam ortasında. Bu sefer kalabalık, fakat hala kasvetlidirler. Şehitlik değilse ya da bir anıt mezar, taşlar arasından boy vermiş otlar vaktinden önce sararır, çiçekler solar ve gelen giden azalır. Mezarlıklar “her canlı ölümü tadacaktır” yazılı tabelalarla giriş kapısına reklam da alsa, köşe başında saf tutmuş bir dilenci durdurup “yok öyle geçip gitmek” der gibi uzattığı eliyle, hayatın fani olduğunu da mırıldansa, ölümden de, kodladıklarından da hiç haz etmeyiz.
Tarih ölüme çare arayan, ölümsüz olmak isteyen insanların hikayeleriyle dolu, ya da ölüm denen sırrı çözmek isteyen. Bunlardan en sevdiğim Uruk kralı Gılgamış’ın hikayesidir. Sevgili arkadaşı, can yoldaşı Enkidu ölünce, onun gömülmesini ya da yakılmasını (Sümerlerde bu işler nasıl yapılıyordu bilmiyorum) istemez, başucunda nöbet tutar. Bir kaç gün sonra ölü Enkidu‘nun burnunda bir kurtçuk çıkar ve Gılgamış gördüğü şeyin onun da başına gelmemesi için ölümsüzlüğü aramak üzere yollara düşer.
Antik dünyanın 7 harikasından biri olan anıt mezarı, Halikarnas Mozolesini ziyarete giderken, ölüm aklımdan bile geçmedi. Belki “harika” bir yere gittiğimizi düşündüğüm içindir. Burda, bu mavi kireç taşıyla yapılmış duvarlar arasındaki koca çukurda, 24 yıl boyunca Karya Satraplığı yapan Mausollos iktidarının büyüklüğünün ölümünden sonra da devamını sağlamak için M.Ö. 355’te kendine bir anıt mezar yaptırmaya karar vermiş. Görünürde Mozole filan yok, bir kaç taş parçası ya da mermer. Onlar da Mozole’ye ait mi, değil mi onu da bilmiyoruz. Bu anıt mezara ne olmuş da bugün yerinde yeller esiyor ve biz neden bu boş çukuru görmeye geliyoruz? Bu soruların cevabına da, anıtın akıbetine de geçmeden önce ölümle ilgili iki şey daha söylemek istiyorum. Bana kalırsa Satrap, Korktuğu ölümle bir anlaşma yaptı. Anıtı görenler hayran kalacak, baktıkça ölümü değil Pers valisi Mousollos’u hatırlayacak ve ona saygı duyacaklardı. Radyolarının sesini kısmak akıllarına bile gelmeyecek, ölüm de rahat rahat çalışacaktı.
Tahminen 55 m. olan Mozole kalsaymış, Bodrum’dan böyle görünecekmiş, temsili fotoğraf internetten
Turgut Reis caddesi Antik tiyatronun iki paralel altında, 93 numaralı müze kapısının geniş ağzı bir çamaşırhaneye bakıyor. Mozolenin inşaasınaKarya Satrabı Maussollos’un M.Ö. 353 te ölümünden sonra karısı Artemisia devam etmiş, M.Ö 351 de onun da ölümünden sonra yapı dönemin ünlü heykeltraşlarının gayretleri ile tamamlanabilmiş. Anıt yaklaşık 1600 yıldan fazla ayakta kalmış.
Dahası var; Mausoleum o kadar ünlü olmuş ki, kendinden sonra gelen büyük, küçük tüm anıt mezarlar “mozole” olarak anılmaya başlamış.
Müzeye sonradan eklenmiş galerilerde mozole hakkında detaylı çizimler ve Türkçe-İngilizce açıklamalar var; Antik kent merkezinde büyük bir terasla çevrili anıt mezar yaklaşık 50 metre yüksekliğinde. Yüksek bir podyum, sütunlu bir galeri, basamaklı piramidal çatı ve dört atlı araba üzerinde satrap Maussollos’la karısı ve aynı zamanda kız kardeşi olan Artemisia’nınheykeli olmak üzere 4 ana bölüme sahip. (O zamanlar hükümdar ailelerinde, Mısır, Yunanistan ve Pers gibi, aile içi evlilikler görülürmüş) Mermer süsleme, kabartma ve heykellerle donatılmış anıtta, resmi törenler, kurban ve av sahneleri gibi Maussollos’un yaşamından kesitler ve çeşitli mitolojik sahneler de tasvir edilmiş.
Dört at tarafından çekilen, anıtın üstüne yerleştirilmiş arabadakiler Mausollos’un ve Artemis’in heykelleri, (fotoğraf Miniatürk’ten)
Fresklerde ölünün onuruna yapılan at yarışları, hatiplik yarışmaları ve atletizm konuları işlenmiş. Hatiplikten kast edilen, Ezberden okunan mitolojik rivayetlerin aktarıldığı uzun şiirler, sözün eyleme üstün geldiği kahramanlık hikayeleri ya da zafer ve mutluluk dolu destanlar olmalı.
Mausollos Mylasa(Milas) da doğmuş olmasına rağmen sarayını Halikarnassos’a yaptırmış.
Çarşı (forum) meydanı liman boyunca şehrin en alçak seviyesinde kurulmuş, bu kavisin orta yüksekliğinde üzerinde çok geniş bir caddenin inşa edildiği ve bu caddenin ortasında yükselen Mausolleion o denli üstün bir işçilikle inşa edilmiş ki, yedi harikadan biri olmasının sebebi de bu ince işçiliğindenmiş. Kavis doruğun ortalarına içinde Maussollos’a Karialılar tarafından hediye edilen mermerden elleri ve ayakları zarif bir işçilikle işlenmiş dev bir heykelin bulunduğu Ares (Mars) tapınağı yer alıyor. Bu heykelin bazı kişilere göre Leochares diğerlerine göre ise Timotheos tarafından yapıldığı ileri sürülüyormuş. British Museum’a sormak lazım, onlar bilir.
Biz olmayan antik harikayı geziyormuş gibi anlatmaya devam edelim. Nerde kalmıştık?Sağ kanadın tepesinde ve Salmakis çeşmesine oldukça yakın bir yerde Afrodit (Venüs) ve Hermes(Merkür) tapınağı bulunuyor.
Maussolos’un ölümünden sonra başa geçen karısı Artemisia’nın tüm Karia kentlerine hükmetmesine bir kadın olması nedeniyle karşı çıkan Rodoslular krallığı ele geçirmek için bir donanma hazırlarlar.
Ama Artemisia, kadın başıyla topladığı kürekçi ve savaşçılarla teçhizatlandırdığı donanmayı limanında gizleyerek şehrin diğer vatandaşlarını savunma için surlara gönderir.
Mousollos ve Artemisia’nın heykelleri, fotoğraf British Museum’da çekilmiş, (internetten)
Rodoslular gemilerini terk ederek surlardan içeri girerler. Artemisia denize açılan yapay bir çıkış yoluyla aniden donanmasını küçük limandan büyük limana geçirir. Askerlerine çıkartma yaptırarak terk edilmiş Rodos donanmasını alır ve açık denize çeker.
Kraliçe, kendi asker ile kürekçilerini Rodosluların gemilerine bindirerek Rodos’a yelken açar.
Rodoslular defne buketleriyle bezenmiş gemilerinin döndüğünü görünce kendi vatandaşlarının zaferi kazandığını sanarak düşmanı içeri alır. Böylece Artemisia Rodos’u alarak zaferini simgeleyen bir de anıt diktirir. Bu anıt tabi ki, kraliçenin iki bronz heykelinden oluşur.
Kraliçe ile vedalaşıp, bir gün kızkardeşi Ada için geri dönmek üzere 2247 yıl sonrasına, 16.yy’a gelelim. Sultan Süleyman’ın Rodos’a hücum hazırlığı yaptığı yıllara. St. Peter kalesinin (Bodrum Kalesi) önemini ve Türkler’in ilk hücumdan burayı alabileceklerini bilen haçlılar birliği kalenin tamiri ve saldıracak düşmana karşı gerekli önlemlerin alınması için Hospitaller şövalyelerini Halikarnas’a gönderir. Bunlar arasında Lyon’lu bir şövalye olan komutan de la Tourette de bulunur. Daha sonra Rodos’un alınması sırasında görevli olan bu şahıs Fransa’ya gelir ve anlatır.
Mozole üzerine bir kitap olan Satyros ve Pytheos “iyi talih en yüksek mükafatı bahşetmiştir” diye başlar.
Şövalyeler Mesy’e (Bodrum) gelir gelmez kaleyi takviye işlemlerine başladılar ve kireç yapmak için gerekli taşları aramaya koyuldular. Bu iş için de en uygun malzeme liman yakınındaki ve evvelce muhteşem bir şehir olan Halikarnassos’un bulunduğu bir tarlanın ortasındataraçalar oluşturan beyaz mermer basamaklardan temin edildi. Böylece bütün bu mermer basamakları söküp attıktan sonra, kaliteli buldukları bu malzemeden daha fazla elde edebilmek ümidiyle toprak seviyesi üzerinde kalmış az miktardaki taş duvarları da yıkarak daha derinlere indiler.
Dört beş gün içinde büyük bir alanı yıkarak açtıktan sonra bir akşam üzeri mahzen girişini andıran bir açıklık buldular. Bir mum ile bu açıklıktan içeri girdiklerinde etrafı kaide, başlık, arşitrav, friz ve yarı kabartmalı kornişlerden oluşan mermer kolonlarla süslenmiş, geniş ve kare şeklindeki bir odaya girdiler.
Daha sonra bu odanın yanı sıra ikinci bir odaya geçen çok alçak bir kapı çıktı karşılarına. Burada içindeki çatı şeklindeki kapağıyla birlikte harika bir parlaklıktaki çok güzel beyaz bir mermerden yapılmış bir lahitin bulunduğu mezar odasıyla karşılaştılar. Fakat ricat borusunun çalınması üzerine mezarı açmaya fırsat bulamadan ayrılmak zorunda kaldılar.
Mozole kadar müzede ilgi odağı olan Bella Sombra (güzel gölge) ağacı, Cevat Şakir Brezilya kökenli bu ağacın tohumlarını Paris’ten, bir zarfın arasında getirtmiş. Sekiz tohumun ancak altısını kurtarabilmiş gümrükten,
Ertesi gün döndüklerinde mezarın açılmış ve etrafındaki toprağın üzerine altın kumaş parçacıklarının ve aynı metalden yapılmış parıltıların saçılmış olduğunu gördüler. Büyük bir olasılıkla kıyılarda kol gezen korsanlar buluntudan haberdar olmuş ve gece gelerek mezarın kapağını kaldırmışlardı. Kendilerinin burada büyük bir hazine buldukları sanılmaktaydı.
Bu rölyef ne anlatıyor, saçlarından tuttuğu kadına tekme savuran bu kalkanlı, çıplak asker de kim?
Böylece dünyanın 7 harikasından biri sayılan bu muhteşem mezar barbarların gazabına uğrayana dek iki bin küsür sene ayakta kalabilmiş fakat Rodos şövalyeleri tarafından bulunarak St Peter kalesinin onarımı için kullanılmış. Sonrası malum, Sultan Süleyman Rodos’u almış, Orta Çağ sanat ve edebiyatına ilham veren, Kutsal Kase ve Kral Arthur hikayelerinin kahramanları şövalyeler de evlerine dönmüşler.
Gelelim bu anıt mezar nerde? Bu tonlarca ağırlığındaki heykeller kuş olup uçmadı ya!
Maussolleion’un olduğu yerdeki kazı çalışmaları ilk defa 1857 yılında devrin sultanı 2. Abdülmecit’ten izin alan İngiliz arkeolog Charles Newton tarafından başlatılmış. Newton tarafından bulunan çok değerli ve önemli eserler şimdi British Museum’da sergileniyor. Şaşırdık mı? Hayır!
British Museum’dan
Anıt mezardan kalanları koruyan, en azından adres gösteren müze Carlsberg vakfının (şimdilerde Akdeniz Ülkeleri Akademisi olarak anılıyor) desteği ile Prf. Dr. Kristian Jeppesen’in başkanlığında 1966-1977 yılları arasında yapılan çalışmalarda oluşturulmuş, burda sergilenen eserlerin büyük çoğunluğu Danimarkalı arkeologlar heyetinin araştırmaları sonucu düzenlenmiş. Mausolleion açık hava müzesi Türk ve Danimarka hükümetlerinin işbirliği sonucunda planlanmış ve yapılmış.
7 Harikadan biri olduğunu, Mausolleion ve onu yapan ünlü sanatçılar hakkında çok önemli bilgileri bize nakleden Latin yazarları Plinius ve Vitrivius’den öğreniyoruz. 16yy başlarında anıt tamamen ortadan kaybolduktan sonra bu kaynaklar yapının orijinal görünümünün ne olduğu hakkında bize fikir verebilen tek yaşayan kanıtlar haline gelmişler.
Yazının başında, dünyanın bütün nimetlerinden, hatta günlük hayatta kullanılan en temel şeylerden bile uzak durarak kendini özgürleştiren Kinik Diogenes ile Mausollos arasında geçen, kurgu dialoğa dönecek olursak; bugün hala aynı soruları soruyor, aynı cevapları arıyoruz. Nasıl daha mutlu ve anlamlı yaşayabilir(dik)iz? Görünenin ötesinde anıtın Mausollos’a ne yararı olacağını öğrenme şansımız yok. Belki ancak, Diogenes’in son sorusuna verdiği cevabı tahmin edebiliriz. Ben bilgi diyorum.
Antik dünyanın yedi harikasına topluca bir bakış attıktan sonra, Myndos Kapısına, Karya prensesi Ada ve Makedonya İmparatoru Büyük İskender ile kesişen hayatına bi bakmaya gidiyoruz.
Şehir mezarlığından sola dönüce Büyük İskender caddesi, bakalım Myndos Kapısını bize kim açacak?
Dünyanın 7 harikası
1– Bir Amazon tarafından kurulan Efes’teki Artemis tapınağı
2– Karia’daki Mausolleion
3– Rodos’taki Colossus heykeli
4– Pheidas’ın Olympia’daki Zeus heykeli
5– Memnu’nun Ecbatan’da yaptığı kraliyet sarayı
6– Babil’de Semiramis tarafından yaptırılan duvar.
“Teyze senin ne işin var pazarda? Biz yaparız senin alışverişini” Yaşlı kadın beline koyduğu elinden güç alarak zorlukla doğruldu “Sen nerden bileceksin benim ne alacağımı” diyerek polis memuruna bir güzel çıkıştı. “Ama senin evden çıkman yasak, kaç yaşındasın sen?” diye sesine eklediği bir tık daha sabırlı bir yumuşaklıkla sordu memur. Yaşlı kadın başını kereviz tezgahından kaldırmadan belli belirsiz duyulur bir sesle “67” dedi.
“Rakamların yerini değiştirmiş olmayasın hanım teyze” diye pazarcılar kendi aralarında fısıldaşıp güldüler. Yok be ya!” dedi her cuma adaya gelen Keşan’lı İbrahim, “Teyzem taş çatlasa altmış beşinde, yirmi yıldır ceviz alır benden, bilmez miyim.” Yine gülüşüp koro halinde karıştırdıkları çaylarını höpürdeterek içtiler.
Polisler teyzeyi ikna edemedi, bari çabuk olsun diye torbalar ellerinde hepi topu on tezgahlık pazarı yaşlı kadınla en az üç kere tavaf ettiler. Teyze daha da ağırdan aldı. “ellediğini alacaksın” diyen faytoncu Celal’e aldırmadan her bir elmayı tek tek dokundu, maskesini çenesine indirip maydonozları, fesleğenleri koklayıp tazeliklerini test etti, çileklerin tadına bakarken lateks eldivenlerinde kırmızı lekeler kaldı. Allahtan evi yakındı teyzenin, hemen yokuş başındaydı. Evine kadar eşlik eden polis vedalaşırken sıkı sıkı tembih etti, “Bak bir daha evden çıkmak yok, bizi arayacaksın oldu mu?” Bu sefer ses tonu daha az yumuşak ve kararlıydı.
Polisler bunu bugün defalarca yaptılar, sürek avına çıkmış gibi etrafta ne kadar yaşlı teyze ve amca varsa toplayıp evlerine götürdüler. En zoru da adanın dik yamaçlı kuzeyine, istanbul’a bakan tarafına gidip gelmek, orda oturan yaşlı ada sakinleriyle uğraşmak oldu.
Yolda belki on kere duruyor, eteklerine konan uğur böcekleriyle konuşuyor, bahara metiyeler düzüp bir salkım mimoza koparmamız için ateşkes ilan ediyorlardı. Pazarda direnen teyzeler uzlaşmacı bir tavırla arayı düzeltme yolları ararken solukları kesiliyor, uzun molalar veriyorduk.
Bir sonraki cuma daha sıkı önlemler aldık, hafta boyunca camiden anonslar yapıldı, durum vahimdi, evlerinden çıkmayacaklardı. Arayacaklar, ne gerekiyorsa biz yapacaktık. Karakolun önüne sandalyemi attım, teyakkuz halinde bekliyorum. Açık pencereden telefonun kulak tırmalayan tiz sesini duyduğumda gün öğlen olmuştu. Oturmaktan uyuşmuş bacaklarımın üzerinde şubeye kadar zorlanarak yürüdüm. Denizden gelen rüzgar fırsatı ganimet bilmiş, her yerim tutulmuştu, altına oturduğum yaseminlere de güneş vurmuş mis gibi kokuyorlar, içim geçmiş. Ensemi ovalayarak açtım telefonu.
Kilisenin arkasındaki beyaz, bakımsızlıktan çatısındaki dantel oymaları yer yer dökülen ahşap konaktan aranıyorduk. Titrek sesinden hemen tanıdım. Emekli ağır ceza avukatı Mümtaz bey, karısı Muteber hanımı ihbar etmek için aramış. Sadece karısı olsa, doktorun zevcesi Feride hanım ve Madam Eleni, hani Kapalıçarşıdaki kuyumcu, kuvvetli bir öksürük krizine tutulup konuşmanın sonunu toparlayamadı ama ben anladım. Telaşla dışarı çıkıp, devriyedeki arkadaşları aradım. Bu işte bir bit yeniği olduğunu biliyordum, bunca saat..
Devriye gezen arkadaşlarla olay yerinde buluştuk. Sanırsın adalı kadınların kabul günü, sohbet muhabbet gırla gidiyor. Sosyal mesafe filan hak getire, herkes çantasından envai çeşit poaça, ıspanaklı, pırasalı börek, kurabiye (yaban mersinli olanına bayılırım) çıkarıp birbirine ikram ediyor. Pişirirken hijyene çok dikkat etmişler. Gönül rahatlığıyla yiyebilirmişiz. Evi her gün kloraklı sularla siliyorlarmış, yakında koronadan değil de çamaşır suyundan zehirleneceklermiş. Allah gecinden versinmiş. Bir yaban Mersinli kurabiye daha attım ağzıma, “Haydi hanımlar toparlanın,” dedim, en ciddi en otoriter en buyurgan sesimle, “Gidiyoruz.”
1975’te 82 yaşındaki Freya Strak’ın başında bir güneş şemsiyesi kadar geniş kenarlı kırmızı bir şapka, sırtında kıpkırmızı bir pelerinle, bir delikanlının mobiletinin arkasına binip beni görmek üzere Avcı Çıkmaz’ına gelmesi de ancak Bodrum’da olabilirdi. Freya Stark, roman değil de sadece seyahatname yazdığı için, ne yazık ki, Türkçe’ye çevrilmemiştir.
Mina Urgan, Bir Dinazorun gezileri
Bitez yalısı
Fabrikaların uzun, tuğla bacalarından çıkan duman gibi bir toz bulutu, günlerdir havada asılı kaldı. Sarımtırak bir gökyüzü, tıpkı renk ayarları bozulmuş bir televizyon gib..Korkunçtu. Afrika sıcaklarıymış, termometre nerdeyse 44 dereceyi gösterdi. Nem yükseldi, yürümek, uyumak, oturmak mümkün olmadı.. Denize girmek de yasak. Polis devriyeyi iki katına çıkarmış. Evde duramıyorum, yazamıyorum. İnsan sesine, bedeninin ağır, gevşek ve zamansız hareketine, kedilere, düşen yapraklara, titreyen telefonlara dahi tahammül edemiyorum. Ani bir kararla toparlanıp yalıya indim, işçiler açılacağı meçhul yeni sezon için durmadan çekiç sallıyorlar, sahile çekilmiş tekneler boya kokuyor. Yabancılara katlanmak daha kolay. Maskeyle nefes alamıyorum, gözlüğüm buğulanıyor. Sol ayağım bileğime kadar sızlıyor, parmak aralarım su toplamış. Durdum, burası iyi. Tavşan Adası karşıda. Görüş mesafesi o kadar daralmış ki, mesela şimdi biri gelse ve buraya ilk defa geliyor olsa, “şu karşıda gördüğün, yok o değil! Ufuk çizgisinde boydan boya uzanan, en arkadaki dağlar var ya! İşte orası Kos” dersin kolayca, onu şaşırttığın için keyiflenir, “Bodrumlular koy demez yalı derler” diye bir heves kaptırır gidersin. Bugün Kos filan yok. Önüm arkam nemden bir duvar. Sırt çantamdan küçük bir havlu çıkarıp denize serdim. Belediye çay bahçesinde kimsecikler yok, gün batımlarında yukardan gözetlediğim, direklerindeki beyaz ışığıyla hayallere daldığım teknede küçük bir erkek çocuk arkasındaki hayali ordusuyla at koşturuyor. Akvaryum Koyu’ndan sola doğru kıvrıldım. Gümbet‘e kadar bodur çam ağaçları mis gibi koktu, biraz esti sanki. Bodrum’da kalenin arkasından dolanıp açıklara çıktım, tersaneye doğru tekrar kıyıya. Yalıçiftlik‘ten sonrası mola.
Anastasiopolis
Deniz usul usul Doğu’ya doğru kırışıyor. Sonra Batı’ya, rüzgar nereye isterse oraya. Bir ters bir düz, eğer karadan eserse üşüyor, tüyleri diken diken, tabiatına ters, Güney’e gitmek istemiyor. Kıyıya vuran küçük dalgalar mutlu bir bebek gibi anlaşılmaz sesler çıkarıyor. Yukarda, zeytin ağaçlarının arasında dağlara doğru dikenli tellerle çevrili bir şehir hala gemisiz limanından gelen bin küsür yıllık sesleri dinliyor. Güneye bakan pencerelerin etrafında yıkık bir duvar parçası kalmış. Acaba bunlardan hangisi hamam, hangisi kilise? Arkamdaki tabelada KissebüküBodrum Su Altı Arkeoloji Müzesi Kazı Alanı yazıyor. Önce denizin içinde kazı yapılıyor sanıyorum, su altı filan deyince, sonra anlıyorum, Kalenin çindeki müzeyi kastediyor.
Yukarda, muhtemelen Mazı yolundaki taş ocaklarından buralara kadar gelmiş düz bir taşı masa yaptım, üstüne de bir kadeh şarap. Denizin içindeki taşlar daha yuvarlak, dışardan aydaki kraterler gibi belli belirsiz görünüyorlar. İçerden uyuyan kaplumbağalara benziyorlar, eski bir masal geliyor aklıma, uzun süre bakamıyorum. Masal bu ya, sevdiği kızın babası, delikanlıyı kata külleye getirip ıssız bir adaya gönderiyor. Ya da bırakıp kaçıyor. Kızını daha nüfuzlu, zengin bir adama verecek. Genç aşık sevgilisine kavuşabilmek için gece gündüz denize bakarak dua ediyor Tanrıya, yakarıyor. Aradan ne kadar zaman geçiyor bilinmez. Yine bir gün huşu içinde denizden gelecek yardımı bekleyen bi çare gözlerine inanamıyor, denizin içindeki her bir taş dönmeye başlıyor, deniz kabarıyor, kaynayan bir çorba gibi, dakikalarca belki saatlerce fokurduyor. Karadan esen kuvvetli bir rüzgarla deniz çekiliyor sonra. Bizim oğlan bir de ne görsün, deniz silme dev su kaplumbağalarıyla dolu. Bir tanesi başını yavaşça kabuğundan çıkarıp gülümsüyor. “gel” diyor dile gelip, oğlan kaplumbağaların sırtlarına basarak karşı kıyıya kadar yürüyor ve mutlu son.
Fonda kuş sesleri, rüzgarın hafif uğultusu ve deniz üçlü bir orkestra gibi. Ara sıra rüzgar öne çıkıyor, o durulunca kuşlar başlıyor ama deniz hep aynı nakaratla şırıl şırıl. Kıyı Karaia‘nın Keramos ve Halikarnassos kentlerinin kesiştiği Anastasiopolis koyunun, nam-ı diğer Kissebükü‘nün binlerce yıllık şarkılarını söylüyor. Kuzey Batı’da, kazı alanından az ilerde Ayşe ninenin ve torununun sembolik mezarı var. Güneş gri damarlı beyaz mermere vuruyor ama hala savaş gibi soğuk ve yalnız.
Bence burası bir hamam, yoksa o güzelim manzaraya bu kadarcık pencere yaparlar mıydı?
Güneş bulutların arasında kaybolunca deniz lacivert oluyor, kraterler kayboluyor. Akropolü çevreleyen koyda, yarım ay boyunca yürüyorum. Ta antik çağdan, Arkaik Dönem‘den beri kullanılan, etraftaki dağların arasından limana kadar gelen toprak yol sessiz. İlk yerleşim yeri, sahile 200 m mesafede tüm koya, Gökova‘ya uzanan manzaraya bakıyor. Bulutlar Datça‘ya doğru kümelenip ufku gizliyorlar. Kuzeyde yeşil yaprak bulutları, çayırda deve dikenleri, kedi otları, yollarda kantaronlar sapsarı ama daha Mayıs ayındayız, bunlar Haziran alametleri değil miydi? Demek ki Yaz, bu sene erkenci. Deniz çağırıyor, “hadi ama, oturmaya mı geldin?!”
Uzaktan çok havalı, beyaz bir tekne koyun batı tarafındaki tek cebine yerleşmeden önce müziğin sesini kısınca bi “oh be!” çıkıyor ta ciğerimden. Üç kişi tekneye bağlı sürat motoruyla koyu boydan boya boya tavaf ettikçe denizin keyfi kaçıyor. Rüzgar dağlardan estikçe ürperiyor.
Ara sıra telefon çekiyor, hemen mesajlara bakıyorum. Kızılcaköy‘lüler jeotermal istemiyor. Asker barikat kurmuş. “Bizim çocuklarımızla bizi karşı karşıya getiriyorlar, bizim vergilerimizle” diye basma şalvarlarını koca memelerine kadar çekmiş yaşlı kadınlar sitem ediyor. “Dokanmayın!” diyorlar “biz böyle iyiyiz”
Devedikeni
Sırtı fıstık yeşili, kanatlı bir böcek sıradaki kelimenin üstünde geziniyor, iki sayfa ancak okudum. “Tamam” diyor bırakıyorum kitabı. Böcek parmaklarımın arasında akrobasi hareketleri yapıyor. Güneş kollarımı yaktı. Bulutlar kenar çizgileri üstünden tekrar geçilmiş Datça‘nın tepesine küçük, sevimli bir dinazor gibi yerleşmiş.
Çok yakından boğuk bir ses geliyor, ses uzadıkça yırtılıyor. Kargaya da benziyor, martıya da. Başımı kaldırınca gözlerim kamaşıyor, elimi siperliyorum ama yine de uzun süre bakamıyorum. Koca gökyüzünde tek bir kuş bile yok. Görünmeyen ses kuş olup Doğu tarafındaki kayalıklardan havalanıyor. Leylek sandım önce, heyecanlandım. Altı tamamen siyah, üstü beyaz bir karga-martı. Etrafı kolaçan etmeye gönderilmiş gibi koyu boydan boya tamamen uçuyor. Görev tamamlandı ve kayboldu.
Yaralara, çatlaklara, yanıklara dertlere deva sarı kantaron
Kıyı çizgisine paralel uzanan şehir kalıntılarına doğru yürüyorum. Çakıldan irice yuvarlak taşların gölge sesleri ayağımın altında hep aynı şeyi söylüyorlar.
“hanımefendi maskeniz?”
uykuyla uyanıklık arası “ödümü kopardınız” dedim lacivertler içinde tere batmış polis memuruna. Rüzgar kumdaki kitabımın sayfalarını hızla çeviriyor, bir o tarafa bir bu tarafa. “burda” dedim, “çantamda, bunalınca çıkardım, hemen takıyorum.” Memur bey uzaklaşırken ortalığı toparlayıp ayaklandım, evdekiler merak etmiştir.
Önüm sıra yürüyen, beyaz saçlı cüsseli bir adam “Ben gazeteciyim” diyor biraz önceki polis memuruna, ufuk çizgisindeki mor dağları gösteriyor. “Gençliğimde burdan Kos‘a, İstanköy‘e kadar yüzerdim her yaz.”
Hiç görmediği dedesi muhtemelki evdeki tek kitabın, Kuran-ı Kerim’in arkasına o gün bir not düşmüş. 5 Mayıs 1940, Nurhan doğdu. Kurşun kalemle yazılmış, silik, önünden ve arkasından gelen hiç bir kardeşine nasip olmamış 80 yıllık, paha biçilmez değerde tarihi bir not.
Kadın istemeyerek de olsa gruptan ayrıldığına memnun oldu. Kimseye “a evet çok güzelmiş!” Demek, gülümsemek zorunda kalmayacaktı artık. Dünyanın dönmek için onun yürümesine, kendisiyle alakadar olmasına ihtiyacı vardı.
Aklı abbaralardaydı, kemerli geçitlerle birbirlerine bağlanan arka sokaklarda. Üst tarafında en çok kuyumcuların, aşağıda açık otoparkdan sonra da baharatçıların başladığı kalabalık caddede yürüdü ancak. Daracık dükkanlarında sergiledikleri takılarla tezat, güneşten rengi atmış plastik grisi cam raflara bakarak oyalandı.
Dünyada takamaz, insan içine çıkamazdı onlarla ama buralarda kadınların kulaklarına çengelle taktıkları, oyalı tülbentlerinin arasından sarkan, nerdeyse rengarenk işlemeli kadife fistanlı omuzlarına kadar inen, yakut taşlı, Mezopotamya figürlü altın küpelerine bayılırdı. Aniden durdu.
Vitrinde gördüğü şeye inanamadı. Çocuk dişini andıran, tek sıra sedefli inciden bir bilezik. Dünya bankasının verdiği krediyle büyük bir köyden daha büyük olan siteden, 100. Yıl sitesinden evlerini alırken annesi bütün altınlarını babasının avucuna tek tek bırakmıştı. “Satarken para da etmezdi, incili kalsaydı bari” diye bir kaç kez hayıflandı anne ama yeni prefabrik evinin orasını burasını düzeltmeye daldı, unuttu bileziği, bir daha da lafını bile etmedi.
Kapının önünde çay içen kuyumcu da, son yudumunu aldığı bardağı, ortası sararmış melamin tabağa koydu ve imamesi gümüşten tespihini çevirerek kadının arkasından içeri girdi. Annesininin tombul bileğine akraba düğünlerinde taktığı incili bileziğin biraz daha incesiyle çıktı kuyumcudan kadın.
Hiç görmediği dedesi muhtemelki evdeki tek kitabın, Kuran-ı Kerim’in arkasına o gün bir not düşmüş. 5 Mayıs 1940, Nurhan doğdu. Kurşun kalemle yazılmış, silik, önünden ve arkasından gelen hiç bir kardeşine nasip olmamış 80 yıllık, paha biçilmez değerde tarihi bir not.
Annesinin uzattığı bileğine inciliyi takacak ve “yeni yaşın kutlu olsun” diyecekti. Hiç hesapta olmayan bu alışveriş kadını heyecanlandırdı. Caddeyi üç kere daha boydan boya yürüdü ama sokağı bulamadı, otelin adını bile hatırlamıyordu. 400 yıllık tarihi bir konak demişti rehber, yıldızların altında, Harran ovasına nazır bir akşam yemeği vaadetmişti.
Zeus’un ölümlü bir kadından olan oğlu Herakles (Roma mitolojisinde Herkül) Atlas okyanusu tarafından Avrupa Kıtasıyla Afrika Kıtasının kıstakla yani ince bir kara parçasıyla birbirlerine bağlı oldukları yere, şimdiki Cebelitarık’ın önüne gelir. İki eliyle kıstası tutar ve o dillere destan gücüyle Atlas okyanusuyla, bir göl gibi kapalı bir deniz olan Akdeniz’i birleştirir. Ondan sonra buraya, İber yarımadası tarafına, üstünde “Burdan öteye yok…” yazılı bir tapınak yaptırır. Mitolojiye göre Atlas okyanusu tanrıların mekanının başladığı yerdir. Dolayısıyla insan oğlu oraya gidemez. Bilinen dünyanın sonudur.
Santa Cruz Vadilkebir nehri tarafından Murillo bahçeleriyle başlar.
27 Ocak Pazar, Endülüs gezimizin son durağı Sevilla‘dayız. Kısa bir süre sonra evimizin önüne bile çıkmanın derin bir mevzu olacağı karantina günlerinden bir haber, olağan bir şey yapıyormuş gibi Sevilla’yı sokak sokak geziyoruz. Tren Cordoba istasyonunda duracak ve burası kaldı diye hayıflanacağız. Yanımda oturan Amerika’lı kadın küçük oğluna kendi dilinde İspanya’yı sevdin mi diye soracak. Uzak diyarlardan Çin’den gelen salgın haberleri en fazla bir kaç dakika ilgimizi çekecek, virüsün bir gün buralara kadar geleceğini, ellerindeki haritalarla kendi etraflarında dönen bu çeşit çeşit insanları evlerine kapatacağını rüyamızda görsek hayra yoracağız.
Sevilla, çizgili defterime notlar aldığım, henüz yazılmamış son şehir.
Benim adım Manolya, Güney Amerika’dan gelen bir göçmenim.
Cadiz’den aşina olduğumuz asırlık manolya ağaçlarının, palmiyelerin, begonvillerin arasından ressamın adını aldığı Murillo bahçelerini, kestirme bir yolu kullanır gibi geçip Santa Cruz’a, eski Yahudi Mahallesine giriyoruz. Globalleşen dünyanın epeydir kaymağını yediği sivil mimarinin otele dönüşen geleneksel evleri burda da nasibini almış. Evlerin Seramik döşeli davetkar iç avluları tanıdık bir şeyler söylüyor. Ortada küçük bir şadırvan, etrafında portakal ağaçları, toprak saksılarda tevekkül sahibi kalanşolar. Çek çekli bavullar, çocuk busetleri, ağır sırt çantalarının tek sıra seyreden trafiği taş döşeli daracık sokakta durmamıza izin vermiyor. Ancak bir kaç saniye ferforje kapının ajurları arasından, sonradan bakmak üzere bir, şanslıysak bir kaç fotoğraf çekebiliyoruz. Şadırvanın sesini dinlemeye vakit yok.
Katedralin küçük, mütevazi şapelleri, çıkış kapısına açılan portakal bahçesi biraz abarttık der gibi özür diliyor.
Görülecekler listemize katedral ziyaretiyle başladık. İyi ki de öyle yapmışız. Sevilla Katedrali, ya da Catedral de Santa Maria de la Sede karanlık ve kasvetli, olabildiğince gotik. Camiden kiliseye dönüşürken sanki bir çeşit rekabete girilmiş. Daha yüksek, daha geniş, daha zengin. İnsanın böyle bir şeyi hayal etmesi için bile deli olması lazım; onca zahmet, onca zaman, onca servet! Duvarlarda resmedilen herkes çok mutsuz, özellikle İsa ve Meryem ana’ya uzun süre bakamıyorsunuz. Saf altından yapılmış altor pano, varaklar, kabartma heykeller, vitraj süslemeli yüksek pencereler. Yere göğe sığdırılamayan, her şehirde onun anısına yapılmış gösterişli eserlerle anılan Kristof Kolomb‘un mozolesi de burada. Rivayete göre kaşif Kolomb, onu üç kere uzak diyarlara keşfe gönderen kraliçeye kızmış da (artık aralarında ne geçtiyse?) “Beni sakın İspanya topraklarına gömmesinler” diye vasiyet etmiş. Bu nedenle mozole sembolik olarak dört kralın omuzları üstünde duran tabutla simgelenmiş. Gerçekten vasiyete sadık kalmak için mi böyle bir formata başvurulmuş bilinmez ama Kraliçe Isabel’in kulağına eğilip “Burdan öteye yol olabilir!…” deme cesareti gösteren Kolomb’a bu kadar kapris de mazur görülmeli. Giralda‘dan indiğimizde tevazu dolu küçük şapellerin birinde soluklandık. Her şey içerde kaldı ve çıkış kapısına açılan portakal bahçesi Katedralin aldığı kadarını geri verdi.
Alcazar bahçeleri
Ününe Game of Thrones dizisinin bir kaç sahnesiyle ün katan Alcazar sarayına görece kolaylıkla girdik. Uzun bilet kuyruğu inanılmaz bir hızla ilerledi. Kuyrukta 72 millet birlikte bekliyoruz. Olağan bir şekilde, aramızda sosyal mesafe olmaksızın birbirimize dostane gülücükler gönderiyoruz. O zamanlar tahammül eşiğimiz çok düşük olsa da, ılık havada, Ayasofya kızılına boyanmış aslanlı kapının önünde sıkılmadan bekliyoruz. İnce uzun bir bahçeden at nalı kıvrımlar, ince sütunlar üstünde yüksek balkonlarla çevrelenmiş geniş bir meydana girdik. İslam sanatının Hristiyan sanatına bile isteye uygulanmış bu şahane eser karşımızda.
Alcazar’da merdivenler
Özellikle Araplar hatta Persler‘e kadar uzanan süsleme sanatı, geometrik desenler, mozaikler, mermerlerin üzerinde yaratılan harikalar, ışığın en iyi şekilde kullanıldığı pencereler cennet tasviri bahçelere bakıyor, altın yaldızlı çiniler, magribi zanaatı seramik desenler. Sarayın her bir bölümü ortasında havuzu, üstü açık iç avlusuyla kesintisiz bir ilişki kuruyor. Geniş balkonlar çinili merdivenlerle sofalara iniyor. Güneş Tanrısı Helios‘un Sevilla’ya cömertçe gönderdiği ışığı havuz ve çeşme sularından parlak çinilere devir daim yapa dursun, iç avludan yasemin, portakal, limon çiçeklerine, tavus kuşlarının, egzotik bitkilerin olduğu bahçelerde sadece şifa bulmuyor, hafif de kafa yapan bir alemler arası yolculuğa çıkıyorsunuz.
Plaza de Espana
Yıl 1492, Kristof Kolomb Amerika’ya doğru yola çıktı. Koca dünya kendi etrafında yine aynı hızla dönse de artık önlenemez bir şekilde küçülmeye başlıyor. Yeni dünyadan kahve, domates, patates, kakao, altın ve gümüş geliyor, iştahı kabaran eskisi daha fazlasını istiyor ve Sömürge Dönemi başlıyor. Deniz kenarında olmanın hiçbir riskini taşımayan ama denizlere çıkabilen Endülüs’ün gözbebeği Sevilla, koloni ticaretinde önemli bir ticari merkez ve liman şehri olarak yükselişe geçiyor. Arapların Vadilkebir‘i Guadalquivir nehri Cadiz körfezinde Atlantik Okyanusuna varmadan önce Sevilla’dan geçiyor. İçinde deniz ticareti yapılan İspanya’da tek nehir. Macellan ve Kristof Kolomb’un Amerika’yı keşfe bu nehirden yola çıkmaları gibi teklere ve ilklere de sahip. Endülüs’lü çocuklara coğrafya dersinde en çok burdan soru geliyor olmalı.
Lopez de Rueda‘da kaldığımız, küçük bir meydana bakan, bir örnek balkon saksılarında lavanta çiçekleri ekili otel Murillo nehir kenarındaki kuleye Toro del Oro yani Altın Kule‘ye çok yakın.
Altın Kule’den Guadalquivir nehri
Bir zamanlar nehirden gelecek tehlikelere karşı 13. yy da yapılan kule artık turistler için bir müze, şehre bir bakış. Encarnacion meydanındaki Metropol Parasol’dan sonra modası geçmiş bir görme biçimi, bir sahipleniş.
Plaza de Toros
Plaza del Toros. 18. yy’da yapılmış, 1200 kişinin hep birlikte boğa güreşlerini seyredebileceği bir arena. Altın Kule‘yi arkanıza alıp kuzeye doğru Guadalquivir boyunca, yürüyerek varmanın mümkün olduğu makul bir uzaklıkta. Büyük nişli pencereleri İspanyol bayrağının renklerine boyanmış. Arkaya doğru genişleyen, dışardan daha çok (ikisine de gitmişliğim yok ama) hipodromla stadyum arası bir yapıya benzeyen, her halinden ona iyi bakıldığı belli olan, keyfi yerinde bir bina.
İçerisi de bayrak renginde..kumun sarısı, at nalı localar ve kendini boğa sanan bir gezgin
Biletimizi aldık ve uzun, kireç beyazı loş koridorun duvar süsleriyle oyalanıyoruz. Kovboy kapılarının ardından renkli boğa heykellerinin bulunduğu dar odalara uzaktan bakmak serbest, ellemek yasak. Anneler, babalar sarı kafalı bücürleri zor raptediyorlar. Yazık onlara, benim bile boynuzlarına, kah bacaklarının arasında duran kah sırtına çıkmış boğaların kuyruğunu elliyesim var. Sıra bize geldi, dünyanın en zengin boğa güreşi müzesini gezmeye resim galerisinden başladık. Ressamlar İspanyol ya da o muhteşem Endülüs ışığında resim yapmaya gelmiş gezgin sanatçılar. Konu boğa güreşi, mekan arena olan yüzlerce resimden sonra asıl hazinenin bulunduğu bölüme geldik. Sanki Nürnberg mahkemelerini geziyoruz, koyu gri elbiseli rehber kadın aşırı ciddi, aksanlı İngilizcesinden hiç bir şey anlamıyorum. Mimiksiz yüzündeki sabit bakışlarıyla o, bir gardiyan edasıyla anlata dursun ben görüş alanından yavaş yavaş çıkarak genç ölen matadorlara, seyirci önüne çıkmadan önce muhtemel son duaları için girdikleri küçük şapele, tüylü şapkalarına, dar, siyah kaşe pantolonlarına, saten ayakkabılarına, kırmızı pelerinlerine farkında değilmişim, istemeden olmuş gibi, belli belirsiz dokunuyorum. Kulağımda operanın notaları. Sert zemine ayakkabısının topuklarıyla vurarak tutkuyla dans eden kadının etrafında el çırpan onlarca Sevilla’lı kadın ve erkeğin arasında ben, onbaşı Don Jose‘ye tütün işçisi, güzel çingene kızı Carmen için meydan okuyan matador Escamillo’yu arıyorum?
Escamillo’yu buldum
Santa Justa tren istasyonuna olabildiğince erken geldik. Güneş hasta gibi bu sabah, kalın tül perdelerin ardından bir görünüp bir kayboluyor. Üzülüyorum, hatta bozuluyorum güneşin bu haline, kötü bir işaret gibi canım sıkılıyor. Neyseki içinde zaman geçirmeyi en çok sevdiğim yerde, bir tren garındayım. Bütün bir gün sıkılmadan kalabilirim burda. Türkiye‘de ya da dünyanın herhangi bir yerinde, küçük bir kasabanın ya da metropol bir şehirin olsun farketmez, tren istasyonu olsun da. Kızarmış ekmek üzerine domates püresi, peynir ve kahveyle kahvaltımızı garda yaptık. 14 yaşındaki kızımız artık her yere bizimle gelmek istemiyor, aslında, mümkünse hiç bir yere. 12:40 Madrid trenimize daha epey var. Bavulları Zeynep‘e, Zeynep’i de bir zamanlar bu topraklarda tecrübe edilmiş, dünyanın gördüğü rüya zamanlara, convivencia (birlikte yaşama) ruhuna emanet ederek gardan çıktık. Dışarda gözünü gözüme dikmiş, ona bir teşekkür borçlu olduğum pırıl pırıl bir güneş.
Yaya geçidinde yeşil ışığı bekleyen genç kadına, kulaklığının tekini çıkarırken elimdeki haritayı göstererek bir daha sordum. O da oraya gidiyordu ve onu takip edersek bizi de götürebilirdi. Memnuniyetle peşine takıldık, caddenin sonundan sağa ya da sola dönerken, karşıya geçerken orda olduğumuzdan emin olmak için arkasını yokluyor ve gülümseyerek yürümeye devam ediyordu. Kadının belli belirsiz bir baş hareketinden aldığımız aferine sadık kalarak, ceketinin bir sağa bir sola giden kıvrımlarından ve içe basan ayaklarındaki beyaz spor ayakkabılarından gözümüzü ayırmadan Metropol Parasol‘a kadar geldik.
Metropol Parasol, Roma döneminden kalma arkeolojik kalıntıların üzerine, modern mimarinin tüm nimetlerinden yararlanılarak yapılmış. Müze, sergi alanı, seyir terası, Burger King’den hallice restoranları, alt geçitlerdekine benzeyen, beyaz ışıklı sevimsiz dükkanlarıyla karışık bir yer. Şemsiye ya da mantar şeklinde tasarlanmış, bana metal hissi verse de ahşap malzeme birbirine köpükle (poliüretan) tutturulmuş.
Guadalquivir’e bakıyorlar
Bunlardan bizim oralarda çok var hissiyatıyla Romalıların taban mozaikleri arasında gezerken, önümüze çıkan açık bir kapıdan bizi binlerce yıllık bir yolculukla günümüze getiren bir resim sergisine girdik, Angelino Corroredo, Aurora Castilla gibi çağdaş ressamlar yapmış bu resimleri. Beline bağladığı sweatshirtün kapüşonu ayak bileklerine kadar inen bir çocuk geçiyor önümden, yanında kırmızı beyzbol şapkasını ters takmış, kendisi gibi down sendromlu bir arkadaşı daha var. İlerde, bir resmin önünde duran çift de çocuklar gibiler ama daha yaşlı. Biz çıkarken daha da yaşlı olanlar kapıya yakın uzun, küp taburelere oturmuş diğerlerini bekliyorlardı.
Hava iyice ısındı. Garın önündeki masalardan birine oturdum kahve içiyorum. Saat 12’ye geliyor. Madrid tren saati yaklaştıkça gelen yolcu sayısı da artmaya başladı. Beyaz saçlı erkeklerin merdiven çıkan; bordo, pembe, kırmızı pantalonlu bacakları, eşlerinin rengarenk tüvit mantoları en az kendileri kadar etrafa neşe saçıyor.
Gracias a la vida
Adam küf yeşili ceketinin yakasını hafifçe kaldırmış. Ceketiyle aynı renk, tek düğüm atılmış kaşkolunun içinden mavi gömleği görünüyor, kirli sakalının ve ensesine kadar inen gür saçlarının arasındaki beyaz lekeler uzun boylu adamın yaşını, yaşı da kendinden emin, rahat tavırlarını saklamıyor.
Kadının Lacivert üzerine kırmızı-beyaz çizgili eteği dizlerinin altına kadar uzanıyor. Lateks botları salaş, kenarı kürklü yün gri hırkasının içine giydiği deri ceketiyle aynı renkte. Kahve fincanından düşen minik bir damla beyaz gömleğine cüssesinden daha büyük bir leke bırakıyor. Canı sıkıldı, masanın üzerinde duran Fortuna marka pakete uzandı ve bir sigara yaktı, Bir iki nefes aldı almadı, kısacık sarı röfleli saçlarına pek yakışan bordo rujlu dudakları nerdeyse kulaklarına kadar varıyor. Sol elinde sigarası olduğu halde kadın ayağa kalkıyor, adama doğru bir iki adım atıyor ve sıkı sıkı sarılıyorlar.
Hayali bir harita çizin/ Gitmeyi hedeflediğiniz yeri işaretleyin./ Haritanızı takip ederek gerçek bir sokakta yürüyün./ Haritaya göre olması gereken yerde bir sokak yoksa, yolunuzdaki engelleri kaldırarak bir sokak yaratın./ Hedefe ulaştığınızda, kentin ismini sorun ve karşılaştığınız ilk kişiye çiçek verin.
Yoko Ono 1962
portakal kokulu taş sokaklar,
26/01/2020
Endülüs bir şiirse, beyaz köyler de onun nakaratlarıdır.
Pueblos Blancos‘lar, yani Beyaz Köyler, isimlerini Mağribilerin sivil mimarisinden miras kalan beyaz badanalı evlerinden almışlar. Endülüs’teki son durağımız Sevilla, bugün oraya giderken Cadiz‘le Sevilla arasında kalan Arcos De La Frontera‘yı ziyaret edeceğiz. Burası Cadiz ilindeki 28 Pueblos Blancos’ların en ünlüsü olmasa da en güzel Beyaz Köylerinden biri. Guadalete nehrine bakan, kireç taşından bir yamacın tepesine oturtulmuş. Suya yakın, açık araziye ve tarlalara bakan, hayra alamet bir leylek yuvası gibi.
Merdivenli sokaklar
İspanyolca‘da Arcos kemer, Frontera da sınır demek. Tıpkı Toledo‘da doğup etrafını saran, Lizbon‘da Atlas Okyanusu‘na dökülen Tejo nehri gibi burası da Guadalete ile, muhtemelki istilalara karşı nehirden bir kemerle çevrilmiş.
Yokuş başında arabamızı bıraktık ve portakal kokuları içinde yüzen taş döşeli sokaklarda uzun bir yürüyüşe başladık. Yolda yine en sevdiğim şeylerden birini yaptık. Hiç mevzu değilken öyle aniden bir bara girdik ve mezesi iri yeşil zeytinler olan şerilerimizi ayak üstü içtik. Fondaki müzikle dans eden garson kadından ve neşeli Arcos’lulardan bize de bulaşan “yaşamak ne güzel şey!” modumuzla yola devam ettik. Güneşin her bulduğu boşluktan girerek gölgelerle acurlar çizdiği evlerden, pencerelerden gözümüzü alamıyoruz. Artık bizde köylerde bile kalmayan el örgüsü dantel perdelere, daracık nişlere konmuş saksılara, porselen biblolara bildik bir hayranlıkla bakarak Katedrale kadar geldik. Köyün en yüksek yerindeyiz, hava nerdeyse 18 derece, ferforje parmaklıklarla çevrili terastan nehrin üzerindeki demir köprüler, uçsuz bucaksız tarlalar ve zeytin ağaçları güneşin altında parlayan bir deniz gibi belli belirsiz dalgalanıyorlar.
Harry Potter’in baykuşu Hedwig aşkına,
Burası aynı zamanda Cebelitarık boğaz hattı üzerinden gelen kuşlar için de göç yolu. Ara ara gökyüzünde seslerini de kendilerini de tanımadığım bir sürü kuş görüyorum ama şu kıl çadırın altında cadı okulu Hogwarts‘dan emekli olmuş gibi somurtan baykuşları tanıyorum. Beyaz badanalı evler gibi onlar da buranın sembollerinden biri. İçinde gezinmeyi, loş ışıkta tozlu raflarını karıştırmayı çok sevdiğim, tuhafiyeden bakkaliyeye yani sakızdan dikiş iğnesine kadar ıvır zıvırla dolu küçük dükkanlarda baykuş desenli thsirtler, kartpostallar ve minik heykeller var. Ivır zıvır dediğime bakmayın aynı dükkanda papirüs kağıda çizilmiş köyün kemerli sokaklarından birine ait orijinal imzalı bir kara kalem çalışması bile buldum orda. Kartpostalların arasına saklanmış, nasıl olduysa beni beklemişti.
Yola çıkmadan önce çok lezzetli ama ilk kez İspanya’da bu kadar ağır bir yemek yedik, callos con garbanzo, yani nohutlu işkembe ve yanında albandiga de mariscos, yani deniz ürünleri köftesi. Son olarak yemeğin üzerine de tatlı olarak puding, ve şeri gibi bir içecek olan pedro ximenez. Belki de karıştırmamak gerekiyordu, ya deniz ürünleri ya işkembe, ama oldu bir kere. Nohut da cabası, bir tutam kimyon olsaydı bari!
Yedi acı kılıcı saplı/ Yüz Endülüs’lü atlı/ Portakal bahçelerinden/ Nereye gidiyorlar?
Federico Garcia Lorca
El Hamra Sarayı
23 Ocak sabahı Granada‘ya gitmek üzere erkenden yola koyulduk. Arabada beş kişiyiz, hepimiz bilinmeyen bir ülkede yola çıkmış, iyi niyetli, arzu dolu turistleriz. Tek motivasyonumuz gezmek, tek rehberimiz de akıllı telefonlarımız. San Fernando‘dan çıkışımız yarım saati bulsa da, dönüp dolaşıp aynı meydana defalarca çıksak da vazgeçmedik ve son hamlemizde beş saat sürecek olan şehirlerarası yola çıkmayı başardık.
Dilek, Duygu ve Zeynep Katedralin merdivenlerinde soluklanırken
Gece aralıksız yağan yağmur durmuş, ıslak olan her şeyin üstüne vuran güneş ışıkları daha güçlü parlamaya başlamıştı. Böylece yola dair tüm endişelerimiz de hafifledi. Setenil ve Ronda tabelalarını da ard arda geçince keyfimiz yerine geldi. Doğru yoldaydık. Zeytin denizi bizi sıkmıyor arada sahneyi diğerlerine bırakıyordu. Sulak arazide okaliptus, rakım arttıkça çam ağaçları, dağların yamacına kurulmuş beyaz köyler, pembe flamingoların takıldığı göller, turuncu benekli portakal bahçeleri önümüzde sırayla arz-endam ettiler. Hatta bir ara çiçek açmış, aceleci erik ağaçlarıyla bile karşılaştık.
Coğrafyacılar İspanya’yı 17 otonom bölgeye ayırmışlar. Başkent Madrid‘de toplanan vergiler bölgelere bizdeki gibi yol, su ve elektrik olarak geri dönüyor, her birine eşit olarak dağıtılıyormuş.
Hal böyle olunca Bask‘lar durumdan biraz gergin, hatta birazın ötesinde epey kızgın. Güneyi, yani Endülüs’ü sırtlarında taşımaktan yorulmuşlar artık.
“Vay efendim Endülüs siesta yapsın, gezsin tozsun, dans etsin, hayatı keyifle yaşasın, biz çalışalım. Tek dertleri, rüzgar güllerinden daha fazla nasıl verim alırız, çöpleri nasıl ayrıştırırız filan. Zaten apolitikler, yerel kalkınmayı da Avrupa Birliği teşvik ve fonlarına bağlamışlar, oh ne ala!” Fakat kuzeyliler gün gelir böyle söylenmek yerine “Bizden bu kadar” der resti çekerlerse fakir Endülüs‘ün hali ne olacak? Onların tek geçim kaynakları tarım.
Yol boyunca İspanyol kuzenleri ve yukardaki kaygılı ifadelerini düşünüyorum. Bir taraftan da önümde akıp giden manzarayla endişelerinin tezatlığını. Endülüs’ün sadık güneşi, bol suyu ve bereketli toprakları mutlu görünüyor.
El Hamra Sarayı’nın bahçesi
Dağlara bir masa örtüsü gibi serilmiş bulutlar birazdan yağmura döndü ama hiç kimse sahneyi terk etmedi, gösteri devam etti. Yağmur, güneş, bulutlar ve rüzgar gülleri arasından Campilla‘ya kadar bizi bırakmayan gökkuşağı da her şeye renk kattı.
İspanyolca’da karlı dağ anlamına gelen Sierra Nevada dağı Kanarya Adasındakileri saymazsak ülkenin en yüksek dağıymış. Birdenbire uzaklarda parlayan kar tepelerini görünce inanamadık. Endülüs ve Kar?! “Geldik sayılır” dedi arka koltukta oturan üç kızımız, bu dağın eteklerindeymiş Granada.
Oraya vardığımızda gölgeler kısalmış, çoktan öğlen olmuştu. Senaryoya uygun şekilde hazırlanmış kusursuz bir set gibi tuhaf bir şekilde Granada bizi karşılamadı. Hüzünlü müydü? Yoksa umurunda mı değildik? Buyur etti ama içeri almadı. Nazik ama mesafeliydi. Sanki bizden bir şey saklıyordu. Şey gibi, hani Anthony Quinn‘in başrolde oynadığı 1969 yapımı Kasabanın Sırrı adlı filmi gibi. Kasabalılar kendi ürettikleri bir milyon şişe şarabı Alman askerlerine kaptırmamak için direnmiş, ser verip sır vermemişlerdi. Burada Granada’da da tuhaf bir şey vardı, havada asılı bir şey, belli belirsiz bir koku gibi, göz ucuyla yakalanan ama bir an yanıp sönen, ne olduğunu anlamadan kaybolan bir görüntü.
Sanki şehir bize gerekeni gerektiği kadar gösterecek ve en sonuncu ziyaretçisini de uğurladıktan sonra peçesini bir tül gibi kaldırıp tutkulu neşesine geri dönecekti.
Kristof Kolomb, yeni kıtayı keşfe gitmeden önce Kraliçeden icazet alıyor
Garcia Lorca, Museo Casa Natal‘daki masasında “öğleden sonra saat beşte” şiir yazmaya devam edecek,
Şehrazat El Hamra‘nın salonlarında ipek şalvarıyla yürürken halhal sesiyle havuzların sesi birbirine karışacak, seramikler sadece ona fısıldayacaklar,
Son Granada Emiri 12. Muhammet sarayın bahçesinde gezinti yapan Kraliçe İsabella‘ya eşlik edecek, Kral Ferdinand‘la yemekten önce tavla atacaklar,
Çingene mahallesi Sacromonte‘de gitarlar Granadalılar için çalacak, doğudan gelen ilk ışıklar şehre varıncaya kadar şarkı söyleyip, dans edecekler,
Mirador de San Nicolas, Granada’da akşam üstü
Granada Katedrali ve El Hamra sarayının arasında, tam şehrin ortasındaki siyah mermer heykelin kahramanları yavaş yavaş canlanacak, öne doğru büktüğü sol dizini düzelten Kristof Kolomb kraliçeye reverans yaparak sınır tanımaz ruhunun peşinden yola çıkacaktı.
Mirador de San Nicolas‘a (seyir noktası) vardığımızda Granada bize gülümsedi ve bir teşrifatçı nezaketiyle arabamıza kadar uğurlarken göz kırptı. Kıskançlıktan deliye dönmüş, hasetimden çatlamıştım, biliyordum.