Yukarı Selanik Ano Poli

” Bir zamanlar diyordum ki: bu Türk’tür, bu Bulgar’dır ve bu Yunan’dır. Ben, vatan için öyle şeyler yaptım ki patron, tüylerin ürperir; adam kestim, çaldım, köyler yaktım, kadınların ırzına geçtıim, evler yağma ettim. Neden? Çünkü bunlar Bulgar’mış ya da bilmem neymiş. Şimdi sık sık şöyle diyorum: hay kahrolasıca pis herif, hay yok olası aptal! Yani akıllandım, artık insanlara bakıp şöyle demekteyim: bu iyi adamdır, şu kötü. İster Bulgar olsun, ister Rum, isterse Türk! Hepsi bir benim için. Şimdi, iyi mi, kötü mü, yalnız ona bakıyorum. Ve ekmek çarpsın ki, ihtiyarladıkça da, buna bile bakmamaya başladım. Ulan, ister iyi, ister kötü olsun be! Hepsine acıyorum işte. Boş versem bile, bir insan gördüm mü içim cız ediyor. Nah diyorum, bu fakir de yiyor, içiyor, seviyor, korkuyor, onun da tanrısı ve karşı tanrısı var, o da kıkırdayacak ve dümdüz toprağa uzanacak, onu da kurtlar yiyecek. Hey zavallı hey! Hepimiz kardeşiz be. Hepimiz kurtların yiyeceği etiz.”

Zorba, Nikos Kazancakis

 

img_2161
Sık sık arkamıza Selanik Körfezi’ne bakarak Yedi Kule’ye tırmandık.

20/11/2019

Bütün gece yağmur yağdı. Hava hala bulutlu ama ılık. Harita Beyaz Kule’den Yedi Kule’ye yürüyerek yaklaşık üç kilometrelik bir mesafe veriyor. Yokuş yukarı çıkması da cabası. En iyisi Ano Poli’ye, Yukarı Selanik’e yavaş yavaş çıkmak, bir kaç yere uğramak, rast gele molalar vermek. Etrafı çevrilmiş kalıntıların hizaladığı ara sokaklardan Egnatia caddesine çıktık ve Galerius Takı‘yla karşılaştık. Roma İmparatoru Galerius’un Perslerle yaptığı savaşta kazandığı zaferin onuruna M.S. 306 yılında yapılmış. Malum, Romalılar taban ve duvar mozaiklerinde olduğu gibi rölyeflerle de hikaye anlatmayı severler. Burda da imparatorun katıldığı çeşitli ayinler, törenler, coşkulu kalabalıklar arasında şehre girişi ve Pers savaşından tasvirlere yer verilmiş. Fakat anlattıkları hikayelere rölyeflerin ilgisi azalmış, kararmış mermer kabartmaların içi oyulmuş. Artık ya buluşma yeri ya da kuşların geçici olarak soluklandıkları bir ara mekana dönüşmüş.

img_2091
Galerius Takı

Bu taraflarda gezerken hemen dikkat çekiyor, dramatik bir şekilde tek tip ağaçların hizaladığı sokakların sonunda, uzun ince balkonlu apartmanların arasında. Şişenin dibindeki cam bir bilye gibi, hem her yerden hem her seferinde farklı görünüyordu Rotonda. Yaklaşık otuz metre yükseklikte, yirmi dört metre çapında tuğladan yapılmış, alçak kubbeyle örtülmüş, uzaktan devasa bir su deposunu andıran enteresan bir yapı. Başlangıçta neden yapıldığı da hala tam olarak bilinmiyor.  13. yy’a kadar Katedral olarak Selanik’e, Selanikliler’e hizmet etmiş. Öyleyse gördüğüm en sevimli, en mütevazi Katedral. Bulutlara uzanmış bir başı, kibirli bakışları yok, sır da saklamıyor, herkesin giremeyeceği gizemli, yarı karanlık salonlara çıkan koridorları da yok, her şey olduğu gibi, rahat, samimi ve aydınlık. Osmanlı’dan sonra yanına bir minare eklenerek camiye çevrilmiş. İkisi, yani minare ve Rotonda hala tombul bir mürekkep okkası ve ince bir divit kadar uyum içinde yaşayıp gidiyorlar.

02baf148-2048-49cf-8ecd-2fbed270ac7e
Rotonda

O gün Rotonda’nın içinde bir sergi vardı; The Splendour of Mosaics, Mozaiklerin ihtişamı. İtalya’nın tarihi şehri Ravenna‘dan ve Selanik’den orijinal ya da kopya edilmiş mozaik örnekleri. Sanırım Katolik İtalya ile Ortadoks Yunanistan arasında Bizans İmparatoru Justinianus zamanına dayanan bir ilişkinin anısına yapılmış bu sergi. Belki de Ravenna’nın 6. yüzyıldan itibaren uzun yıllar Bizans İmparatorluğunun batıdaki başkenti olmasının da bu ilişkide hatırı sayılır bir payı vardır. Duvarlardaki şahane mozaikler, altın ve gümüş taban üzerine serpiştirilmiş meyve sepetleri, kuşlar ve vazodaki çiçekler yeşil, açık mavi ve kırmızının açık tonlarıyla bezenmiş. Sergideki eserlerle duvardaki mozaikler arasındaki renk farkı bir bakışta anlaşılıyor, kopyalar biraz önce yapılmış gibi daha canlı ve parlak. Orijinaller mağrur ve durgun, soft renklerle arzı endam ediyorlar.

Agia Sofia meydanında Tepkevans kafede küçük bir mola verdik. İsmini biraz uydurduğum bu pastanemsi mekan1948 yılında kurulmuş, duvardaki tabelada öyle yazıyor. Hasbelkader İngilizce bir açıklama yoksa kalıveriyorsunuz burda, şu heykel kime ait, bu mekanın adı ne, bazen sokak ve cadde isimlerini bile okumak imkansız. Broşürler, haritalar, restoranlardan aldığım peçeteler ve ıslak mendillere kadar her şeyi topladım, atmadım hiç birini ama yine de hep bir şeyler eksik kalıyor. Kilisenin tam karşısında, gümüş rengi metalik bir malzemeden yapılmış çok hoş bir heykel var mesela.

img_2127
Agia Sofia Meydanı

Ortadakinin elinde tuttuğu kocaman bir gazeteyi diğer ikisi de onun omuzlarının üzerinden bakarak okumaya çalışan üç kişi. Gazeteyi tutan ve onun solunda bir adım geride duran erkekler uzun boylu ve kaslı. Hani parklarda olur ya, bankta gazete okuyan bir  adamın gazetesine yanında oturan yabancı da göz ucuyla bakar, ama bunlar ayaktalar. Sağdaki, ortadaki adama iyice sokulmuş, hatta nerdeyse burnu omuzuna değecek kadar yakın olan, elbise giymiş bir kadın. Gel gör ki seyretmekten başka yapacak bir şey yok, ne heykelin adını ne de yapanın adını okuyamıyorum.

img_1956
Yukarı Selanik’ten mişli geçmiş hikayelerle dolu bir sokak

Belki bu da Selanik‘in bize bir şakası. “Bak, sadece bak bana, hisset, seyret beni, bırak neyi kim yapmış. Kordonda at üstündeki Yunan Tanrılarına benzeyen o heykelin Büyük İskender olduğunu bilmeyiver, etrafında kay kay binen çocuklara bak, onlar da heykeldeki adama benziyorlar, geniş omuzlarına, altın oranlı, kemikli suratlarına, tanrılara, tanrıçalara  model olan kusursuz burunlarına bak. Benim bütün sokaklarım birbirlerine ordan da denizlere çıkar. Ben seni sorgusuz sualsiz içime aldım, sen de bi rahat ol, bana bırak. Orta Makedonya‘yım ben, etrafına bak, her şeyi not alamaz, her şeyin fotoğrafını çekemezsin. Sana anlamadığın halde kilisede dua kitabını sonuna kadar okuyan, Pareira‘da balkondan sana bir şeyler anlatan kadınlara bak. İlk gün adres sorduğun adamla her gün tekrar tekrar karşılaştığın ve en sonunda ona gülümsediğin için şaşır, Türkçe bilen Karadağ‘lı garsonu dinlerken not alma gözlerinin içine bak. Sabahları ekmek ve kruvasan aldığın fırına günaydın diyerek gir, onlar anlar. Bak ben yaşıyorum, yaşayanlara bak!”

img_2164
Yedikule’de bir Çarşamba günü

İlahi Selanik!…Akropoleos caddesini takip ederek ufak ufak yürümeye başladık. Agia Sofia meydanından Yukarı Selanik‘e çıktıkça politik ruhuna uygun olarak grafitiler sertleşiyor, aşağıdakiler gibi soft, hatta aksesuar olarak ısmarlama, görsel bir estetik kaygı taşımıyorlardı artık. En çok da Türkiye’den gelen Beşiktaş’lı Rumlar‘ın 1926 yılında kurduğu futbol takımının, siyah-beyaz PAOK‘ın adına rastlıyorduk taş duvarlarda. “No Islamic” ya da “Refugees Welcome Patriots fuck of” gibi isyankar, renkli puntolarla şekillenmiş, İngilizce grafitilere de.

Sur dibinden kaleye doğru tırmandıkça kimisi arnavut kaldırımlı kimisi çıkmaz sokaklar daralıyor. Retro apartmanların yerini Balkan, Anadolu, Rumeli mimarisinden benzer örnekler alıyor. Cumbalı, renkli, güler yüzlü ama yalnız evler. Boş sokaklarda bir kedi karşıdan karşıya geçiyor ya da yaşlı bir amca elindeki alışveriş çantasını yokuş yukarı çıkarırken zorlanıyor. Kuleye yaklaştıkça, küçük küçük kahvelerin, restoranların bulunduğu, Beyaz Kule’nin arkasından başlayan Venizelou caddesiyle Akropoles caddeleri birleşiyor. Etraf biraz hareketlense de işsiz mekan sahiplerinin birbiri aralarında yaptıkları muhabbet  bir de üç beş turist, hepsi bu. Çünkü bugün Çarşamba, Pazartesi ve Çarşamba günleri kale ziyarete kapalıymış. Çok şaşırdık. Müzeler, kaleler, ören yerleri gibi mekanlar sadece Pazartesi günleri kapalı olmaz mıydı?

img_2339
İmzalı bir grafiti

Bundan beş yüz yıl önce Osmanlı Selanik’i aldığında, Konya’dan getirdiği göçmenleri buraya, Yukarı Selanik’e yerleştirmiş. Mübadele sonrasında da tersine bir hareket yaşanmış, burdaki müslümanlar Türkiye’de Rumların yaşadığı mahallelere, Bin yıldır Anadolu’da yaşayan Rumlar da buraya, 1920’lerde müslüman mahallesi olan Ano Poli‘ye yerleştirilmişler. Şehirdeki dengeler bütünüyle değişmiş. 20. yy’ın büyük insani dramı, dramlarından biri,  Türk-Yunan mübadelesi. Düşünüyorum da, bizim çocukluğumuzda bile hala devam eden bir nefret ve ön yargı vardı. İsimlerini duymaya bile tahammül edemezdik. Yunanistan’la yaptığımız milli maçları nefretle seyreder, mevzudan bir haber olanlarımız için bile maçın skoru gündemin en önemli meselesi olurdu. Okula gitmeyen çocuklar bile 74 Kıbrıs savaşında “çatla patla Makaryos Kıbrıs bizim olacak” diye hiç de sevimli olmayan onların o küçük yüreklerine yakışmayan tekerlemeler söylerlerdi ama bütün bunlar maalesef normaldi. En azından bugün, aradan geçen bunca yıl sonra da olsa birbirimize gelip gidiyor, köklerimizin izini sürebiliyoruz.

b1819395-b799-4275-8014-a40ddbb0079e
Yedi Kule-Beyaz Kule arası 3 km. Çıkması güzel, inmesi çok güzel!

 

Yedi Kule’den körfeze, birbirine dar sokaklarla eklenen dik merdivenlerle Aristotales Üniversitesine, aşağı Selanik’e kadar indik. Surdibinde öğleden sonra gezmesinden dönen muzip bakışlı, inci kolyeli şık şıkırdım iki yaşlı kadınla karşılaştık. Bize “n’oluyor?” diye sordular gülerek. Önce anlamadık, meğer bildikleri bir kaç Türkçe kelimeden biriymiş -n’oluyor- Yokuş yukarı çıkan kadınlar nefes nefese birbirlerine bakarak kıkırdadılar sonra. İki yaramaz çocuk gibi biri diğerini göstererek “baba, Samsun” dedi. İzmir, İstanbul, hatta Simirna, Konstantinapolis sık duyduğumuz isimlerdi ama baba tarafından Samsun’lu teyze günün sürprizi oldu.

 

 

 

Yelda UGAN

26/12/2019, Beşiktaş

 

 

Selanik’teki Çift Kanatlı Demir kapı

 

dedim ki, git güle güle,
git ama unutma beni,
biliyorsun sana bağlılığımı.

istersen anımsatayım
sana unuttuysan eğer
ne hoş ve ne güzel şeyler yaşadık;

Sappho

926e32b0-2089-4abe-a898-1607a3d713bc
Selanik’in yeni simgelerinden biri, Umbrellas, by George Zongolopoulos

19/11/2019,

Daha önce hiç gitmediğim bir şehre ayak bastığımda biraz zamana ihtiyacım olur. Ne de olsa biz, şehir ve ben iki yabancıyızdır birbirimize. Şehrin bendeki imajıyla gördüklerimi eşleştirmek, yeni ve kalıcı olanı yaratmak için bir süre beklemede kalırım. Sonra yavaş yavaş şehir içine alır beni, bir kaç gün içinde de aylardır ordaymışım gibi rahatlar, güven duyarım. Zaman, aldığından çok daha fazlasını verir.

Gel görki, mevzu Selanik için bambaşka. O çekmecenin en dibinde duran sararmış bir  mektup gibi beni bekliyor… Çocukluğumda “Adana’lıyım ama rengimin kaçıklığı babamın, yani baba tarafından dedemin Selanik göçmeni olması” der herkesi güldürürdüm. Dedem, babam, babamgillerin hepsi öyleydi, yani benden daha kaçıktı renkleri. Etrafımda gördüğüm, içinde büyüdüğüm ve o zamanlar bana yeten küçük dünyamda ilişkilendiğim kim varsa bizimkilerle olan tek farkları renkleri değildi elbette. Nasıl desem, uzak akrabalar vardı mesela, onlar babamın halası olmayan halaları, teyzesi olmayan teyzeleriydi. Bilgiler bölük pörçük, başları konuşulmayan hikayelerin sonları da belirsizdi. Gerçekte kim kimin nesiydi kısmını bile geçemedim, sormamdan da pek haz etmezlerdi. Bayram anılarıyla dolu dedemin rengi gibi evi de farklıydı, şekli bile değişikti diğer evlerden. Ferforjeler  mavi boyalıydı, kapılar da öyle. Evin tabanı grinin tonlarıyla bezeli siyah-beyaz  karo döşeliydi. Çocukken onlara gözüm takılır, ancak dört karo yan yana gelirse oluşan çiçek desenini defterime çizmeye çalışırdım.

Anneannem hali vakti yerinde bir kadındı, güzel giyinir, Vakko eşarp takardı mesela, tarlaya ne ekileceğine de o karar verirdi ama evinin yer döşemesi betondu hem de yer yer çıplak ayaklarıma beton zeminin pürtükleri batar, yaz sabahları kahvaltıdan önce balkonu yıkadığımız sular evin içine girer, çıkarmak için dört koldan süpürür yine de suyun ortada göllenmesine engel olamazdık.

Dedemin bahçe kapısından başlayan ve ikinci kattaki küçük balkonunu saran, üzerinden bordo renkli üzümlerin hiç eksik olmadığı kıymetli asması, bana dağınık ve karmaşık gelen ama dedemin gününün yarısını burada geçirdiği  yüzlerce teneke saksıdan oluşan terastaki bahçesi, artık beyazlamış ama babamın hala sarıda duran saçları ve ikisinin de mavi gözleri. Bir de yatak odasından girilen efsane “karanlık oda” adı tam da öyleydi. Kiler değil de daha çok yüklük gibi. Penceresiz, yatak odasının içinden girilen küçücük bir çıkıntı. Hiç oraya kapatılan bir çocuk görmedim ama yaramaz çocuklarıyla baş edemeyen ebeveynlerimizin “bak oraya kapatırım ha!” tehdidi her zaman işe yarardı.

img_2055
Alex’den kiraladığımız Selanik’deki evimiz

Heyecandan uyuyamadım, sabah yedide beş günlüğüne bizim olan, her bir ayrıntısına bayıldığımız evin balkonuna çıktım. İki kahve makinasını da çalıştıramadığım için, bir fincan sallama çay aldım. Sarı yelekli, sarı kasklı, saçları omuzlarına kadar inen işçiler cadde boyunca ışığı yanan tek dükkanın Ektia pastanesinin önünde toplanmış kağıt bardaklardan kahve içiyorlar. Kordonla pastanenin önüne set çekilen demir parmaklıklara kadar sokak tamamen bakıma alınmış, ağaçlar budanıyor, arnavut kaldırımı parke taşlar değişiyor. Hummalı bir çalışma var, çocuklar okula giderken, matkap sesleri de başladı, tadilat mevsimi midir nedir şehirde bu ses beş gün boyunca hiç peşimizi bırakmadı.

Her ne kadar daha Kasım’ın son haftası olsa da pastaneler Noel ve Paskalya için hazırlanmaya başlamışlar. Rengarenk süslenmiş vitrinlerine bakarak Kordon boyunca yürüdük. Sahili paralel kesen Aristotales meydanına geldik. Şehir uyanmış, trafik başlamıştı. Herkes işinde gücünde, okulunda ya da restoranların, cafelerin önünü temizliyor, sürekli devinen ama sakin, telaşsız bir tempoda zaman yormadan akıyor. Aslında geniş ve uzun bir cadde olan bu meydanın etrafı mimarisi bozulmadan kalmış, restore edilen binaların üst katları otele alt katları da meydana bakan cafelere dönüşmüş.

img_1864
Büyük İskender’in hocası Aristotales

Termaikos körfezinin önünden kordon boyunca “ne kadar da İzmir’e benziyor, ya da eski İzmir’e!!” diye konuşarak limana kadar geldik. Selanik 19.yy’ın ilk yarısına kadar, etrafı surlarla çevrili bir Ortaçağ kentiymiş. İzmir Limanını inşa ettikten sonra Selanik’e vali olarak atanan Sabri Paşa’nın ilk işi 1869 yılında surların deniz tarafındaki kısmını yıktırmak olmuş, ardından da Selanik Limanını yaptırmış. O yıllarda Osmanlı hazinesinin durumu malum, tamtakır. Vitalis şirketinin yaptığı limanı Selanik’in kentsoyluları finanse etmiş. Şehirde yeni yeni palazlanan bu sınıf, ellerini seve seve ceplerine atmış olmalılar.

Limandan sağa dönüp körfezi arkamıza aldık, Tsimiski caddesinin sonundaki Ladadika‘ya geldiğimizde bir kaç cafe dışında tüm mekanlar uyuyordu. Kapalı kapılar ardından buranın tavernalar, rock barlar ve clublardan oluşan bir çeşit barlar sokağı olduğunu farkettiğimizde gelmek için yanlış bir zaman olduğunu anladık ama bir kere gelmiş bulunduk. Paraty kafede hem biraz dinlendik hem de Selanik’de içtiğim en güzel Greek kahveyi içtim, üstelik duble. Burda ya da, iki kez gittiğim Yunan adalarında müptelası olduğum Türk kahvesini isterken Grek kahve diye istiyorum. Şimdi neme lazım, misafirliğe gelmişim şurda üç gün, varsın burda adı Grek olsun tadı aynı ya!

Limana yakınlığıyla bir alakası var mı bilmem ama burası eskiden batakhaneymiş, genelevler filan varmış. Küçük meydanındaki panolarda kısa bir tarihi de anlatılan Ladadika 1917 yılında tüm Selanik’i saran  yangında kurtulan tek bölge olmuş ve 1985 yılında tarihi bölge unvanını alarak koruma altına alınmış.

img_1886
“kırmızı parlak satenlerinin içinde parlıyorsun Ladadika..”

Yukarı Selanik’e Ano Poli’ye ilk hamlemizi yapmak üzere Ladadika’dan ayrıldık. Ano Poli‘nin Kuzey Batı köşesindeki Aziz Catherina (13.yy) Kilisesine kadar çıktık. Artık yavaş yavaş bir aşinalık sardı hepimizi. Aşağı Selanik’den bambaşka bir dokunun içine düşmüştük. Kilise Bizanslılardan kalmıştı ve İstanbul’da sıkça rastladığımız, bazılarının da camiye çevrildiği kiliselere benziyordu. Örneğin kırmızı ateş tuğlalarıyla yapılmış Bizans imparatoru Justinianus ve karısı Theodora’nın yaptırdığı Cankurtaran’la Kadırga arasındaki  Küçük Ayasofya Camii gibi. Yol üzerinde ve sonraki günlerde benzer yapıdaki kiliselerle sık sık karşılaştık. Rum Ortodoks İlyas Kilisesi (14.yy) Osmanlılar zamanında camiye çevrilen Agios Panteleimonas (14.yy) Kilisesi, Agia Sophia Kilisesi (8.yy), Acheiropoietos Kilisesi (5.yy) gibi. İsimlerini hatırlamadığım daha küçük sokak kiliseleri yine kırmızı ateş tuğladan yapılmış Bizans eserleri. Orta Çağ’da Selanik, liman şehri olmasından dolayı Hiristiyanlığın yayılmasında önemli bir rol oynamış. Avrupa’nın en dindar şehirlerinden biri denir Selanik için. O yüzden de ne Kiliselerini ne de her köşe başında rastladığımız şapelleri saymakla bitmez. Günün hangi saatinde olursa olsun girdiğimiz her kilisede dua eden bir kaç kişiyle mutlaka karşılaştık. Bir ikonun önünde haç çıkaran, yaktığı mumun önünde uzun uzun mırıldanarak dua eden, kiliseden çıkarken de bir sepetin içine oturtulmuş kenarı dantelli beyaz patiska örtünün üstünden bir parça ekmeği ağzına atan dindar Selanikliler.

13a29072-76e9-4ea9-9ba2-d751cf9dbd2f
Unesco Dünya miras listesindeki Aziz Catherina Kilisesi

Agiu Dimitriu ile Agiu Pavlu sokaklarının kesiştiği köşedeki Atatürk’ün müze evine doğru yola koyulduk. Daha okula başlamadan Atatürk’ün annesinin tülbentini kulak arkası yaptığı, gözlüklerinin ardından gülen, babasının da çok ciddi bir duruşla poz verdiği iki vesikalık fotoğrafın arasında defalarca görmüştük bu evi. Uzun ince balkonlu apartmanların altındaki, hamur kokan pastanelerin, yufkacıların, terzilerin, bakkalların, elektrikçilerin ve küçük mahalle kahvelerinin önünden geçtik. Dişlerine kadar silahlı komando kıyafetli askerlerin etrafında kol gezdiği Türk konsolosluğunun, köşeyi döner dönmez de Ata’nın evine vardık. Ama o evde yoktu. Bunu espiri olsun diye yazmadım. Bir kere kapıdaki görevli kadın öyle olduğunu idda etse de ev pembe değildi. Açık havadaki manyetik güvenlik kapısından geçip kimlikleri gösterdik, nerden geliyorduk niye gelmiştik? Bu soruları da cevapladık  ve taş zeminli, küçük bahçeye girdik. Bu arada evin caddeye açılan ana giriş kapısı kullanılmıyor. Birinci kattan ahşap tavanlı geniş bir sofaya girdik. Herhangi bir rehber ya da yol gösterici kimse yok. Ankara odasında cam vitrin içinde sergilenen Atatürk’ün kullandığı elbiseler, eprimiş beyaz gömlek, kol düğmeleri, eldivenler ve ayakkabılar dışında özel bir şey yok. Doğumundan itibaren hayatındaki tüm aşamalar yani her yerde bulabileceğimiz türden bilgiler resimli panoların içine İngilizce, Türkçe ve Grekçe yazılmış. Manastır odasında da duvarlara projekte edilmiş sürekli tekrar eden siyah-beyaz döneme ait videolar.

a9ff74c3-f0ec-4682-a1db-fdb36e6acdbe
“Türk Milletinin büyük müceddidi ve Balkan İttihadının müzahiri Gazi Mustafa Kemal burada dünyaya gelmiştir.” panoda Fransızca ve Grekçe de yazıyor.

8-10 yaşlarındaki ziyaretçiler çok tatlıydı. Odadan odaya giriyorlar, her bir ayrıntının fotoğrafını çeksin diye anne babalarını defalarca uyarıyorlardı. Yerlerinde duramıyorlar, Atatürk’ün ve Selanik odasındaki annesinin balmumu heykeli önünde defalarca poz veriyorlardı. Ah! o kırmızı halat olmasa da Ata’ya biraz daha yaklaşsalar!! Dokunsalar, ona bıcır bıcır bir şeyler anlatsalar, söyleyecek ne çok şeyleri vardı.

 

img_1998
Atatürk’ün doğduğu evin restorasyonu 2012 yılında tamamlandı.

İpsala’dan Yunanistan’a girdim gireli etrafta dedemin buralardan geçtiğine dair herhangi bir iz, ya da işaret aradım ama bulamadım, yoktu. Oysa apaçık bunu belli etmesem de onun varlığına dair bir şeyler hissedeceğimi hayal etmiştim. Belli belirsiz bir kokuya bile razıydım. Müzeden çok, küskün ve sitemli bir yalnızlık hissi veren Atatürk’ün doğduğu evin kiler, mutfak ve hizmetçi odasının olduğu zemin katından tekrar bahçeye çıkarken çift kanatlı demir kapının önünde durdum. Zeyno’yu ve Mehmet’i çağırıp onlara da gösterdim. Dedemin mavi boyalı bahçe kapısının aynısıydı. Sen gerçekten iyi bir komşusun Selanik, Teşekkürler.

Akşam yine mahalledeydik, Kordonda’ki 57 Nikis Balkonaki Taverna’da. Biraz Grek salata, biraz kalamar, biraz ahtapot, biraz salomaki. Fonda eski bir plaktan gelen hışırtılı, bildik bir ezgi… makaram Rumca sarı bağlıyor, kız söylüyor gelin ağlıyordu, devriyeler de onları sarıyor muydu, anlamıyorduk, ama olsun, Plomari uzo gibisi yok.

 

 

Yelda UGAN

17/12/2019, Gayrettepe