Mektup

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Mahur Beste adlı roman kahramanı Atiye Hanım’a yazılmış, gelecekteki dostu olarak imzalanmış bir mektup.

Burgazada

Sevgili Atiye Hanım,
Zevciniz Behçet Bey’e yazılan mektup beni epey düşündürdü. Bir küskünlük hasıl oldu
içimde, bastıramadığım bir iç sıkıntısı, yarım kalmışlık belki, belki eksiklik.
Dışarı attım kendimi, niyetim bayrak tepeye kadar çıkmaktı ama ilk düzlükte mola verdim,
zira takatim kalmadı, kafam hep sizinle meşgul. Karganın havalandığı ağaç dalı sallandı,
kediler eteğime sürtündü, uzakta bir horoz öttü. Kiraz ağaçları çiçeğe durmuş ne gam, sarıya
kesmiş mimozalar. Karşımda Yassıada, Marmara’nın üstünde yol yol ışık huzmeleri.
“Peki ya zevcesi Atiye Hanım,” dedim, “o ne olacak? Böyle yarım kalamaz, böyle belirsiz,
hiç olmamış, hiç yaşanmamış gibi.” Kitabı tekrar aldım elime, Mahur Beste’nin sayfaları
boyunca izinizi sürdüm, hatta gerisin geri başa döndüm ve tekrar okudum. Her yerde aradım
sizi, renkli Bohemya billuru avizelerin altına baktım, denizin üstündeki odalara girip çıktım,
Mevlevi hanenin İstiklal’e açılan kapısında bekledim, bahçeyi kolaçan ettim göz ucuyla,
endişelendim. Ya kaçırdıysam. Atlı arabaları durdurdum, “uzun boylu, çok güzel gözleri var,
Arnavutköy’den, yazları Erenköy’den…” Yok, hiçbir yerde yoksunuz, kimse nerede
olduğunuzu bilmiyor, bununla kalsa iyi, kimse kim olduğunuzu bile bilmiyor, hatırlamıyor
sizi.
Marta Koyuna inenler ufaldı, nokta kadar kaldılar. Arkamda bir hışırtı, dönüp bakıyorum
kimse yok, ürküyorum. Kırık bir dal parçasına bastım. Hava serinledi. Gök yer yer maviye,
deniz griye döndü, önümü ilikledim, kapüşonumu geçirdim başıma, üşüyorum, kollarımla
göğsümü sardım, yokuş aşağı var gücümle indim. Kimse rahatsız etmesin diye bahçe kapısını
kilitledim, mutlaka bulmalıyım sizi, rastgele bir sayfa çevirdim. Tavan arasındaki odalardan
birine girdim, uzun ayaklı, saksonya işi koyu çimen yeşili lambanın olduğu odaya. Kocanızın

cilt mengeneleri, saatleri, eski el yazmaları, minyatürleri arasına eğilmiş lahiyaları incelerken
büyük kara bir örümcek saklandığı yerde huzursuzlandı.

“Behçet Beyefendinin merhum zevcesi Atiye hanımın bundan otuz beş sene evvel sırf kadın
inadını yerine getirmek için birdenbire küçük ve manasız bir hastalık bahanesiyle genç ve
güzel hayatına veda etti.”
Yo olmaz, bunu kabul edemezdim. Çünkü başladığı dönüşümü tamamlayamayan tüm
kahramanlar gibi Behçet Bey de korktu, kendi adına sizin yazgınızdan kaçmakta buldu çareyi.
Başka ne yapabilirdi ki, elinden hiçbir şey gelmezdi artık, ölüme ne çareydi.
Bir varmış bir yokmuş, bir narsist bir de onun nesnesi varmış masalıyla pış pışlaya dururken
kucağımda ben kendimi, gökten üç elma bekleye dururken düştüğüm içime, koca bir kozalak
düşmez mi kafama? Kendimi dinleyemez oldum.
Ve işte o an, size yazmaya karar verdim. Bir çitlembik ağacına konan Arap bülbülünün
neşesine kulak verecek, bana verilen hediyeyi, döngümü kırıp, kendimi kabul edecektim. Bu
benim kadar size de bağlı Atiye Hanım.
Ta içerden gelen uyarılara kulak asın ve lütfen ölmeyin, etrafınızdaki acımasız motiflere
bakın, annenize mesela, anneniz ve kayınvalidenizin müsebbiplerine; mollalara, haddimi
bağışlayın ama babanız ve kayın pederinize, hayatınızı elinizden alanlara. Onlar kapıldığınız
tuzakların ta kendisi olabilir mi? Size yerine koymanız için sunduklarına bir bakın, sevgileri,
ilgileri hangi açlığınızı giderdi? Bir kadını başı kesik bir tavuk gibi etrafında döndüren sonra
da celladın kapısına sürükleyen işte bu açlık hali olabilir mi?
Kusura bakmayın, hâl hatır sormadan, kendimi tanıtmadan doğrudan konuya girdiğim için
affedin beni. Bir kız kardeş bilin beni, içinde muhteşem bir öfke büyüten, düştüğünüz

kuyulara kalın bir urgan, yok olmaz elinizi keser o şimdi, merdiven sarkıtan bir dost. Tutun,
Atiye Hanım ne olur tutun, tutunun çünkü iş bize düşüyor, biz kadınlara, kusurlu
hayatlarımızda debelenmek yerine gelin tohum ekelim zira bize yaşama sevinci lazım, öfkeyle
zaman kaybetmeyelim. Çok fazla fedakârlık yapmamıza rağmen ortaya bir yaşam gücü
çıkmıyorsa, o zaman sorunlar başlar. Siz en iyisi başlamadan çıkın, ben buradayım. Hayat
tekrar tekrar hatırlatır. Size iyi gelen bir şey başardığınızda hissettiğiniz türden bir sevinci, bir
çocuk güvenini buluncaya kadar sizi zorlar. Adınızla çağırır sizi.
Tuhaf bir ses, insanı her an kendine çağıran belli belirsiz bir ses, duyuyor musunuz? Atiye
buraya bak, Atiye Hanım bu tarafa, Atiye Hanımcığım hu hu, Atiye kime diyorum, oraya
değil güzel kızım buraya.
Kayın pederiniz İsmail molladan vazgeçememek bir tuzak, orada sizin adınız yok. O kestane
ağacının altında, eve geç kaldığı hülyaların devamından size değil kendine sesleniyor, o sizin
adınız değil bizzat onun, yarım kalmışlığının adı. Lütfen onun yaldızlı arabalarına binmeyin,
mecaz anlamda söylüyorum elbette, babanızın yaldızlı kafeslerine de girmeyin, çıkın, sözde
daha iyi olanı sunsa da bütün bunlar sizin esaretiniz. Ansızın parke taşlı yollarda, lastik
tekerlekleri yağ gibi kayan siyah cilalı bir at arabası sallanarak durur, kapı açılır, küçük
merdiven iner ve hop biz içerdeyiz. Bazen hayır demek ne kadar zordur bilirim, hatta söz
konusu bile olmaz, ayol ne var bunda? Babamın, kocamın, sevgilimin arabası der bineriz.

Sizi görüp beğenen ve Allah muhafaza göreneklerin dışına çıkmaya cüret eden Şehzade
hazretleri, çocukluğundan beri size zaafı olan Doktor Fikret yahut rüyasında görse sizinle
evleneceğini hayra yormayacak Behçet. Kim bilir belki de bir lütuftur Behçet, şiirinizi
yazabilmeniz için bir fırsat. Diğer adaylara gelince, şu hülyasına daldığımız hayatların beyaz

atlı prenslerine. Geçmiş yaşamlar, dönmek için tehlikeli yerlerdir Atiye Hanım. Hangimiz
hayatımızda en az bir kere, geçmişin sayfalarını karıştırıp, kaçırdıklarımız için hayıflanmadık
ki? Bu da basit sevinçlerimize galebe çalan yine başka bir tuzak değil mi?

Günün sonunda biz yine kendimizle baş başa kalırız, ister şehzade olsun kocamız ki ne
şehzadeler gördüm, yeminle altı bağlar gazeli çıkan, ister idealist, tutkulu bir doktor ister
sanatçı ruhlu üstelik yakışıklı bir zabit. Tutku azalıp yazgı devreye girince inanın bir kadın
kendinden başka kiminle kalabilir ki?
“Ya aşk?” dediğinizi duyar gibiyim. Haklısınız ama ona ne engel olabilir ki? Yakaladığınız an
alın onu avuçlarınızın içine, ona gözünüz gibi bakın ama evlilikle aynı çekmeceye koymayın.
“Nasıl olsa yaşlanınca aşkın da hiçlikleri.”
Hay Allah! Zaman nasıl da hızla geçmiş, akşam olmuş neredeyse. *“Ne içindeyim zamanın ne
de büsbütün dışında. Yekpare, geniş bir anın parçalanamaz akışında.” Marta Koyundan, adada
denizden batar bu mevsim gün. Yazları İstanbul’dan, o zaman hayranlığım ve hayretim artar,
şahit olurum dünyanın döndüğüne, şaşırırım. Giderken büyük göz, kah pembe kah turuncu
menevişler bırakır adaya, gölgeli bir ışık düşer önüme.
Bu aralar arkadaşlık mevzu fazla köpürtülse de gün doğumunu ve batan güneşi sever gibi
severim onları, ilişkilerimde görünür olmayı, günde iki doz almayı.
Kadınlara, kadın arkadaşlara her daim ihtiyacımız var. Size reva görülmemiş olsa da gelin
biraz kaçamak yapıp az uzaklaşalım onlardan, etrafımızdaki erkeklerden. Şöyle kadın kadına
bir kahve içelim ne dersiniz? Yanında da kayısı likörü.

“Ne olur benimle konuşsaydı bari şu adam, tatlı bir sohbete her şeyi feda edebilirdim,”
diyorsunuz ya demeyin, kabul edin ki şekerim bunlar böyleler, karı koca sohbeti denilen şey
henüz literatüre girmemiş bir şeydir, girseydi sizin, itiraf ediyorum benim de romantize
ettiğim türden bir şey değil, kısa, acil durumlar için ihtiyaca binaen yapılmış, çoluk çocuk,
akraba düğünü, yaklaşan bayram tatili, misafir haberi gibi durumlar için geçerli olup
kitaplardaki kurgularla uzaktan yakından alakası olmayan, üstelik kimsenin kimseyi
dinlemediği herkesin burnunun dikine gittiği ve ekseriyetle kavgayla biten bir nevi iletişim
şekli olarak geçerdi.
O yüzden darülmihen’den çıkın kuzum, hatta mümkünse Behçet Bey’i de çıkarın, istemiyor
mu? Bırakın kalsın o zaman ama siz toplayın tası tarağı ivedilikle çıkın oradan, ya da açın
pencereleri, içeri temiz hava girsin, geniş, huzurlu saatler, müzik, kadınlar, Cavide mesela,
bedesten, Şehzadebaşı, fantezi, inat, ille de inat.

“İşte refikası Atiye hanımefendi bu genç yaşında sırf bu inadı yüzünden ölmemiş miydi?
Bunu ancak bir kadın yapabilirdi.”
Demek ki bir kadın inadı yüzünden ölüme yatabildiği gibi ayağa da kalkabilir, lütfen kalkın,
lütfen yaşamayı seçin ve size biçilmiş bu yazgıyı üzerinizdeki ağır bir yün yorganı atar gibi
atın ve kalkın.
“Behçet Bey Atiye hanımın kendisiyle yaşamaktan bir türlü hoşlanmadığını hatta kocasından
nefret ettiğini iyice biliyordu. Ölümüne sebep de bu idi.”
Bakın gördünüz mü neyle itham ediliyorsunuz? Kendi kendini yok etti diyorlar arkanızdan,
kimse kendini kabahatli bulmuyor, bütün suçu size yüklüyorlar zira kocaman bir vicdan azabı
var ortada, kimin nereye koyacağını bilmediği. En iyisi unutmak. Unutulup gideceksiniz yani
Allah göstermesin. Bakmayın siz odanızı bir müze gibi tutan kocanıza, zamanın dışında

kalmış bütün eski, güzel, kıymetli şeylerin peşine düşen, o müzayede senin, bu bedesten
benim, olmadı sahaf dolaşan zevcinize. Hayatın en manalı şeyidir onun için; bu cins eşyalar
arasında geçirilen zaman, üzgünüm ama konunun sizinle uzaktan yahut yakından hiçbir
alakası yok.
Size düşense elinizdekiyle yetinmek, yetiştirildiğiniz terbiye gereği kaderin karşınıza
çıkardığı kocanızı sevmeyi öğrenmekti. **Kadın doğmadınız Atiye Hanımcığım, kadın
oldunuz, kadın olduk.

İlla bir şey diyeceklerse bırakın, “Atiye bu uzun yolu, kadın inadının zoruyla, kendisine karşı
beslediği inançla geçti,” desinler. Demeseler de olur ama “helal olsun,” da desinler ayol.
Pardon, heyecanlandım biraz, lütfen affedin beni, kendimi tutamadım, kırk yıllık ahbapmışız
gibi yükseliverdim birden. Şekerim filan da demişimdir Allah bilir.
Müsaadenizle devam ediyorum, bu makûs kaderden sıyrılın bir an önce kuzum. O hasta yüzde
daha manalı olan bir çare tebessümle, kocanıza, “fazla kederin yeri olmadığını, bu çilehanede
kadının en az lazım gelen şey olduğunu…” dediğinize inanmak istemiyorum. İnce hastalık,
narin, hassas, solgun, bir çare yakıştırmalar yaparak ortalıktan, ayak altından, göz önünden
çekip tıktıkları o hastalık kokan yatak odalarından çıkın zira yapı harcımız yıldızlardandır
bizim, sizin yıldızınızsa kızarmadı bile daha. Çıkın ki biz de çıkalım, kalkın ki biz de
kalkalım. Hayattan intikam alacaksak ölerek değil yaşayarak alalım, nasibimizi arayalım, ya
buralarda bir yerdeyse, yanı başımızda. Atiye Hanım her şeye rağmen hayat güzel. Bütün bu
hülyalar, saadet hülyaları avucunuzun içinde küllerinden yeniden doğacaklar ne olur
yapmayın.
“Asıl dava derin bir şekilde yaşamak ve kendi kendisini gerçekleştirmek, ölümlü hayata şahsi
bir çeşni vermektir,” öyleyse size neden bu kader layık görüldü neden gitmenize yahut

kendinizi gerçekleştirmenize müsaade edilmedi de ibreti alem için ölüme terk edildiniz.
“Istırap gündelik ekmek, ölümse sadece bir kaderdi. İkisinden de kaçılamazdı.” Bakmayın siz
onlara, ölüm davetsiz bir misafirdir çağrılmaz ve aslına bakacak olursanız yaşamda da yeri
yoktur.
Kaç kere ablalarınız boşanmanız için ısrar ettiler ama yanaşmadınız, boşanın, boşansaydınız
filan demiyorum zira defalarca geldiğim o eşikten henüz ben de geçmiş değilim. Benim size
sormak istediğim; sebep kayın pederiniz miydi, size pazarlıksız verdiği dostluk, onu
üzemezdiniz, öyle mi? Üstelik Behçet de yarım kalırdı. Bütün ömrü boyunca yerinden
kımıldanmadan kaçmak, firar etmek diye çırpınan Behçet. Öyle ki giden kadın hikayelerine
bile tahammülü yoktu zevcinizin, zira size örnek olmasından korkuyordu.
Ama siz yine de gittiniz, kendinizi yok etme pahasına gittiniz, hem de ona yani kocanıza
endişeye mahal bırakmayacak bir şekilde gittiniz. Olmaz Atiye Hanım böyle gitmek olmaz,
bunu saymıyoruz.
“Bir cami, bir kahve, bir Pazar yeri, köprü başı, bir düğün alayı hele her cinsinden musiki beni
ölümden kurtarıyor gibi geliyor bana,” diyor İsmail Molla ve sizin varlığınızda korunuyor
ölümden. Haydi sizi de koruyalım ölümden o vakit, size de bulalım bir müzik aleti, bir defter,
bir kalem, bir sakız ağacı gölgesi, dönecek bir kavşak, bir yol ayrımı, bir kına gecesi, bir
tebdil kıyafeti.

Kayınvalideniz, kayınpederinizle evlendiği günden itibaren hayattaki bütün saadetini bu
iradeye itaatte ve onun heveslerine katlanmada görmüş. Bana çok tanıdık geldi Atiye Hanım,
size de öyle geldi mi? Tıpkı anneniz, tıpkı siz, tıpkı annem, tıpkı ben gibi, çok tanıdık.

O zaman ne yapıyoruz Atiye Hanımcığım? Dışarı çıkıyoruz, ev insanı yutar. Size, annenize,
kayınvalidenize biçilen kadere razı olmuyoruz. Şöyle Arnavutköy’e kadar inin, boğaz havası
alın, çekin ciğerlerinize kadar, sonra bırakın, bir daha çekin bir daha bırakın. Sana söylemesi
kolay diyorsunuz bana söylemesi kolay. Bugün de kadın hala ikinci cins, menopoz denilen
illetle uğraşıyoruz mesela, bilim bu konuda pek bir gevşek, o kadar iş varken diyorlar
önümüzde, hükümetler bu konuda yavaş, daha önemli sorunları varken diyorlar sırada, ya
sistem çökerse diyorlar ne olur bizim halimiz, ateşe daha çok odun atıyorlar, savaşlar
çıkarıyor, çocukların ölmesine göz yumuyorlar, kadınlar desen ölmüyorlarsa deliriyorlar, biz
yine de delirmeyi seçelim ölmek yerine.
Tebdili kıyafet çıkın mesela, Göksu’ya yanaşmış hayalet bir kayıkla karşıya geçin, ay parlasın
gül cemalinizde yeni terlemiş olsun bıyıklarınız, omuzlarınız dar, kalçalarınız geniş. Behçet
mi? Kocanı düşünme, o kendi var olamayışıyla meşgul, içi yangın yeri. Onun işi de kolay
değil, o da en az sizin kadar bedbaht, o da en az sizin kadar kayıp, belki sizden daha kayıp
çünkü kendisiyle fazla meşgul. Kızlara türlü yasaklamalar erkeklereyse yükümlülükler.
Hatırlıyor musunuz? Kocanızı bir kapı aralığından ilk defa gördüğünüz gün kederinizden
bayılmıştınız. Sonra kalktınız, boyun eğdiniz ve kadınlık vazifelerinizi yerine getirdiniz. Siz
düşünce kalkmayı bilen bir kadınsınız. Lütfen bu sefer de kendiniz için kalkın, ne olur kalkın.

Bir çocuğun başını okşayın mesela, bir kız çocuğunun, biz onlara dezavantajlı çocuklar
diyoruz, yoksul, sahipsiz, okula gitmek yerine evlenen çocuk gelinler. Pozitif ayrımcılık filan
da diyoruz ama siz boş verin bizim ne dediğimize, her zaman olduğu gibi, her çağda olduğu
gibi yine gereğinden fazla konuşup duruyoruz. Şimdi bakın size ne anlatacağım; uzun
zamandır hayatımızı işgal eden ve adına “sosyal medya” dediğimiz bir şey var, anlatması

kolay değil, siz daha televizyon nedir bile bilmiyorken ama deneyeceğim. Bir oda düşünün,
herkesin kendi gazetesini çıkardığı bir oda, odacık, ne kadar görünmek istersen o kadar
göründüğün bir yer, istediğin zaman istediğin kadar girebildiğin, gerçekte olmayan ama
olandan daha gerçek bir yer. İçeri yalnız giriyorsun, her şeyi söylemek, konuşmak, ifşa etmek,
kendini ya da dilediğini, şimdi ikisi de pek trend yani pek makbul. Sonra usulca çıkıyorsun,
istersen kapıyı çarparak çık, kimse onunla ilgilenmiyor aslına bakarsanız, ilgilendikleri, o da
şansınız varsa yani önemseniyorsanız, arkada, çıktıktan sonra odada bıraktıklarınız. Sistem
hepsini kayıt altına alıyor, dilediğine gösteriyor dilediğinden saklıyorsunuz. Ya da öyle
sanıyorsunuz, bir de bakıyorsunuz ki ifşa oluvermişsiniz, burası biraz karışık, şimdilik
dedikodu gibi bir şey olduğunu bilin yeter. Üstelik kendi kendinizin dedikodusu yapılsın diye
uğraştığınız öyle acayip bir yer. Paylaşmak deniyor buna, gittiğin yerleri, okuduğun kitapları,
çocuklarını, yeni kıyafetlerini, düğün, doğum günü törenlerini, saçına kullandığın yağı,
inanmayacaksın şimdi ama ne yediğine hatta kocanla ne halt ettiğine kadar, o manada değil,
kavgalarınız, barışmalarınız, sana getirdiği bir demet çiçekle kulağına fısıldadığı aşk dolu
sözler, o kadar yani. Ha bir de şöyle bir özelliği daha var, girip çıkmadan gireni çıkanı,
pencereden komşulara bakar gibi izleyebilirsiniz.
Mahremiyetten ve derinlikten yoksun bir alem olsa da iyi tarafları da yok değil.
Örgütlenebiliyorsun mesela, kendin gibi insanlara gitmeden gidebiliyorsun, onlar da
gelmeden gelebiliyorlar sana. Uzak yakın fark etmiyor ama günümüzde artık herkes birbirine
hatta kendine bile eşit uzaklıkta olduğu var sayılırsa bu bir sorun teşkil etmiyor. Senin gibi
düşünen, hep söylemek istediğin ama bir türlü söyleyemediğin şeyleri söyleyen cesur
insanlara hayranlık duyuyorsun, beğenerek, yorumlar yazarak destekliyorsun onları, yani
odaya girmeden odadan çıkanların bıraktıklarına bakarak yapıyorsun bunları. Zira insanlar
hala görünmek, beğenilmek, onaylanmak istiyorlar, değişen bir şey yok anlayacağınız sadece
yöntem değişti o kadar, yanlışlıkla dantelalı bir mendil düşürmüyoruz yani artık o delikanlının

ayakları ucuna, kalfalarla, mahalleden küçük bir oğlan çocuğunu üç beş mecidiyeyle yahut
şekerle ikna edip kokulu mektuplar da göndermiyor kimse kimseye. Ama hala geçerli olan bir
şey varsa o da aynası iştir kişinin. Hareket yoksa, hep laf, hep lafügüzaf da bir yere kadar,
solup gidiyorsun, ilgilenmiyor artık kimse seninle, o odada ne halt ettiğinle.
Neredeyse sabah olacak, tan yeri ağarmaya başladı, kuşlar çoktan uyanmış, az evvel
İstanbul’a doğru erkenci bir leylek sürüsü uçtu adanın üzerinden, hayra alamet gibi.
Kalktım, haydi siz de kalkın, pencereleri açtım, siz de açın ki içeri bahar girsin, yağmur yüklü
bulutlar, toprak kokusu girsin. Erguvan mevsimi, kirazlar çiçeğe durdu çoktan, ıhlamur
ağaçlarının dumanı üstünde. Ne kadar şanslı olduğunu bir bilsen, ***“Bin kocadan arta kalan
bakir dul İstanbul,” hala güzel ama eskisi kadar, senin gördüğün kadar değil. Dağ taş beton
oldu, hiç iyi bakmadık, bakamadık ona.

Sen kalk ki ben de kalkabileyim, sen çık ki ben de çıkabileyim ve benden sonrakiler. Seninle
başlamadı diyorlar, kollektif bilinç filan diyorlar, ben de işte yukarda sana anlatmaya
çalıştığım odalara gire çıka öğreniyorum bütün bunları, bu manada çok faydasını gördüm
oraların Allah var. Şimdi senin bu ruh halin var ya melankolin filan, sana aktarılmış, atandan
dedenden, nenelerinden aktarılmış, nasıl desem onların yapamadığı içinde kalan ne varsa,
sana geçiyormuş, korkuları, mesela ateşten mi korkmuşlar sen de korkuyormuşsun, bal rengi
gözler, çene üzerindeki yarık kadar, adını sorsalar yüzün mü kızarıyor, yine sebep onlarmış,
blokajlar, tıkanıklıklar, kendini var edememe halleri vs.
Üstelik kan bağı olması da gerekmiyormuş, kollektif dedikleri de bu olsa gerek. Şu tehlikeli
miras. Yani hepimiz birbirimizden sorumluyuz. Bilmem anlatabildim mi? Derine kazmak
lazım, daha çok okumak, araştırmak ama zaman denilen şu illet yok mu yetmiyor, bitmeyen
işler yüzünden odaklanamıyoruz hiçbir şeye, her şey yarım yamalak, öyle tedrisatından

geçebileceğimiz kimse de kalmadı. Biz de oda oda dolaşıp olmaya çalışıyoruz, ne demiş
varoluşçular, “kendini nasıl yaparsan öyle olursun.” Bir de feminist bir yazar var, adını
unuttum şimdi, acayip bir kitap yazdı, kadın anayasası gibi bir şey. Kitabın adı Kurtlarla
Koşan Kadınlar, ****“talihin kucağına atılmış bir kurban mı, anne-kız el ele tutuşup yukarı
çıkmayı beklemek mi yoksa kendimizi özne olarak talep etmek mi?” Nasıl kışkırtıyor bu
sorular beni bir bilseniz, bayrağı elime alıp çıkasım geliyor sokaklara.
Farkındayım, satırlar ilerledikçe ne edebi dikkatim ne de nezaketimden eser kalmadı. “Siz”
demez oldum artık size, bağışlayın. Aramıza belli bir yanılma payı koymaksızın samimiyetle
yazdım size. Bir kadından istenilen her şey var sizde, ılık nefesinizle muhakkak bir yerlerde
bir gül ağacı yetişecek, çiçekler açacak, bahar gelecek.
Kendimi dinlemekten alıkoydunuz beni Atiye Hanım, teşekkür ederim, hoşça kalın, siz de
bana yazın olur mu? İyi ki karşılaştık, iyi ki ta oralardan buralara geldiniz, değip dokundunuz
bana, iyi ki varsınız.

Gelecekteki dostunuz,

Yelda ugan S.

21/7/25

*Ahmet Hamdi Tanpınar

**Simone de Beauvoir

***Tevfik Fikret

****Clarissa P. Estes

Sen Sevince Ben de Severdim

Vapur iskeleye yaklaşırken biraz ağırdan aldım. Kalbim deli gibi çarpıyordu, sanki beni karşılamaya gelmiş, iskelede bekliyordun, birazdan el sallayacaktık birbirimize. Yemyeşildi ada, güneş beyaz badanalı ahşap evlerin yüzüne vurmuş, dantelli çıkıntılarına yerleşmişti. Kırmızı kiremitlerin üstünden martılar uçuyor, mis gibi deniz kokuyordu.

Kusana kadar şiir okuyor, zor ağlıyor, kolay gülüyorduk.

“Kadınlar müzenin önüne, beyaz ferforje kapının verevine kurulu meydan pazarından, ağır filelerini, mevsimine göre belki yarısı reçellik, yarısı likörlük kızılcık yüklü pazar arabalarını dik yokuşa sürmeden önce, tarihi pastanenin duldasında, yaban güllerinin altında soluklanırlar…”    

Ayraç olarak kullandığım baş parmağım dizimdeki kitabın arasındayken uzaklara daldım. Adalar yekpare tepeler gibi birbiri ardına sanki denize kıyıları yokmuş, arkaları sonsuz bir kara parçasıymış gibi ufukta dizildiler.

Laf dönüp dolaşıp sana geldi, “yok, görüşemiyoruz,” dedim. Uzaklar, yoğun iş hayatı filan. İkna olmadı, sımsıkı kapattığı dudaklarıyla başını yana yatırdı ve gülümsedi. Bu sefer yalan söyledim, “hocayla evlendiğini biliyorum,” dedim. Adada oturuyormuşsun, geçen yaz bir konserde karşılaşmışsınız, birbirinizi gördüğünüze o kadar sevinmişsiniz ki, ada şu sivrisineklerin, hani Afrika’dan gelenlerin istilasına uğramasaymış, onu dünyada bırakmazmışsın, çok özlemişsin. Ama gel gör ki uyutmuyormuş meretler. “Uğra bana,” dedi arkamdan, bir ilaç firmasının adını söyledi, “oradayım, bir öğlen yemek yeriz.”

Kat yerlerinden incelmiş kağıdı bilmem kaçıncı kere yavaşça açtım. “Neden olmasın, tabi ki, evet,” dedim yemekten sonra, kahve içecek zamanım da vardı, elbette. Yirmi küsürüncü kata, ofisine çıktık. Denizdeki küçük kara lekelere bakıp lafı hiç uzatmadan “Adı ne demiştin” diye sordum, “yerleştiği adanın?” masasından yürüttüğüm antetli kağıda hızlıca yazdım. İkinci iskelede inecektim. Gişedeki kadın sabırla, “kaçırırsan,” dedi, “tersten gelen vapura biner, ilk iskelede inersin.” 

Hali hazırda sırt çantama iki çift eşofman, birkaç tişört ve spor ayakkabılar tıkıştırmak yerine, çek çekli bavulumu fularla doldurdum. Basenden büzgülü, şal desenli eteğimi de aldım. En fiyakalı uzun elbisemi, delikli triko hırkamı da. Ne kadar adalı gibi görünürsem belki o kadar iyi karşılanırdım. Bir de turuncu şeritli mor, volanlı bir şapka.

“Eski patikalardan geçecek kadar,” demedim telefonda, “bir hafta kadar” dedim. Bir hafta kalacaktım. Vapur Kadıköy’den ayrılır ayrılmaz daha Moda Burnu şuracıktayken esmeye başladı. İliklerime kadar ürperdim. Alt kattaki salona indim. Kahverengi koltuklardan en dipte olanı gözüme kestirdim. En az yirmi kişilik bir öğrenci grubu da benimle beraber salona girdi. Onlara arkamı döndüm. Düşüncelerimin dışında bana eşlik edecek yol arkadaşları istemiyordum, korkarım her ses gibi onlarınki de huzursuz ruhumda gök gürültülü fırtına etkisi yaratacaktı. Uzun deri koltuğun pencere kenarına adeta yapıştım.

Birbirimize bakarak tutkulu ve dik kafalı olmayı taklit ediyor, yetişkinleri kusurlu buluyorduk. Kusana kadar şiir okuyor, zor ağlıyor, kolay gülüyorduk, neşemiz bizi dışarıya karşı bir kalkan gibi koruyordu. Evcimen olmaya meyilliydik, kalmayı seven. Ama gençtik ve telaş içindeydik, kış güneşinin altında parladığını sandığımız ve kendimize dahi itiraf etmediğimiz o “yer” uzakta ve sisler içindeydi, gönlümüzü kaptırdığımız belli belirsiz bir gölge.  

Bu büyük lafları eğer bir çırpıda söyleyebilirsem boğazımda filan düğümlenmeden, göz göze gelir gelmez İkimiz de ileri doğru püskürür gibi gülmekten kırılacak ve gülüşümüz çekilmeden daha yüzümüzden, “affet beni” diyecektim sana. Sen, incinmiş arkadaş suratı takınmayı bile bana çok görecek, soruma soruyla cevap vereceksin, “niye ki?” Sanki önemsiz bir şeymiş, hafızanda belli belirsiz bir iz bulmuş gibi yüzün buruşacak. Çay koymak ya da kapıyı tırmalayan kediyi dışarı çıkarmak için kalktığını hatırlayacak, terliğini aranacaksın. Hala vücudunun şeklini koruyan koltuğuna döndüğünde sessizliği bozan yine ilk ben olacağım.

Gece gündüz ondan bahsetmek istiyorduk, uzun ince parmaklarından, konuşan ellerinden. Bakışları nasıl da hülyalıydı, kelimeleri telaşsız, tane tane, sesi kadife gibi. Diğer hocalara benzemeyen, “birbirine yabancı olmayan elementler” in dünyasındandı o. Hatta dalgın, aksak yürüyüşüne bile hayrandık. Derslerini hiç kaçırmıyorduk, o gün kim nöbetçiyse daha erken kalkıyor, diğerleri yurtta tabldot kahvaltılarını yaparken ön sırayı tutmak için yola koyulurdu. Bu aylarca böyle devam etti ve hiçbir şey olmadı. Koca kışın ardından bahar geldi. Etrafında üst sınıfların da takıldığı İğde ağacının dallarına hayat yürüdü, bebek elleri gibi içe kıvrık yaprakları yemyeşil oldu. Nihayet yemekhanenin önündeki manolyalar çiçek açtı. Sonra kızlar tek tek gittiler. Kendilerine şefkatle bakan, sahici ve nazik sevgililer buldular. Yeni asistan artık kimsenin umurunda değildi, senden ve benden başka. 

Hoca notlarını çantasına rastgele tıkıştırdığında, daha dersin bitmesine epey vardı. “İnsanların ekosisteme baskısı” dedi, sıraların arasından geçerken ve bu konuda bir şeyler yapmamızı istedi, şu ekosistem konusunda. Fakat hocanın sesi sınıfın uğultusuna karışarak açık pencereden hızla kayboldu. Gölün bu mevsimde yükselişi, yol kenarındaki akasya ağaçlarının etrafına turkuaz rengi belli belirsiz halkalar oluşturan kımıltısı gibi gitti hoca. 

Okaliptüs ağaçları geride kaldığında yolun sonuna geldiğimi fark ettim. Benzinliğin karşısındaydım, yurtlara giden yolun başında. Seni orda, duraktaki bankta ne kadar bekledim kim bilir. Homurdanarak gelen otobüslerin kırmızı suratlarını her gördüğümde ayağa kalktım, sabırsızlanıyordum. Tıslayarak önümde duran, dev bir akordiona benzeyen, körüklü gövdeleri öne arkaya yaylanarak beni toza toprağa bulayan, seni otogardan getirecek her otobüse baktım. Nihayet seni gördüğümde o gün okulda ne olup bittiğini annesine daha kapıdan girmeden anlatan küçük bir kız çocuğu gibi, kıvırcık saçlarını zapt edemeyen şifon bağına, boynundan çapraz geçirdiğin bez çantana, haki pantolonunun koca ceplerine, ucunda kadın işaretleri sallanan küpelerine ne var ne yok boca ettim, sandaletlerine kadar. 

“Beni görünce sevindi,” dedim. Oysa kapıdan gözünü alamamıştı. Sanki birini daha bekliyordu. “Beklediği sendin,” diyecektim demedim, orayı sona bıraktım. “Sadece ikimiz vardık, o ve ben,” diye devam ettim.” Ona yardım edip edemeyeceğimi sordu. Mermer kaplamalı masanın önünde eğildi ve en alt çekmeceden çıkardığı iki adet A4 kağıdı kırmızı bir kalemle yukardan aşağıya indirdiği dik bir çizgiyle ikiye böldü. Tek gözünü dayadığı mikroskoptan ayrılmadan söylediği rakamları en güzel yazımla alt alta sıraladım. Arada bir tek ayağının üstüne ağırlığını veriyor, istediği tüpleri renklerine göre camlı dolaplardan ona getiriyordum. İki saat kadar bu böyle sürdü. Sürekli seni düşünüyor, geçen her dakikayı zihnimde sana aktarıyordum. Bir çift siyah inci gibi, gömleğimin içinden sütyenim görününceye kadar eğiliyor, onun benden tarafa bakmasını bekliyordum. Sen buna ne derdin acaba? Nihayet kafasını kaldırdığında, alt dudağımı içime alarak davetkar bir bakışla gülümsedim ona. Kapıyı kapatmasını ve kalın siyah perdeleri çekmesini bekledim evet.” 

Hayır hayır! Böyle olmadı yani sana anlattığım gibi olmadı. Ne kapıyı kapattı ne de perdeleri çekti. “Geç oldu,” dedi, “benim biraz daha çalışmam gerekiyor, ana kapı kapanmadan gitmelisin.” Bundan daha fazlası olmalıydı, gitmeye niyetim olmadığını göstermek için masaya yaslandım. Pencereden içeri sızan çiçek kokularını fark ediyor muydu? Havalar ısındığı zaman o da dersleri kırmak ister miydi? “Öğrenciyken yani.” Geçen hafta yaptığımız gibi göl kenarında bir daha ne zaman ders anlatacaktık? Anlaşılan olmayacaktı, o yavru kedi bakışını bilirsin, çok işi varmış. Vazgeçtim. Oysa üst ranzaya, şehrin ışıklarının alacalı bulacalı renklerini o daracık aralığından seçmeye çalıştığımız pencereye karşı uzandığımız gecelerde anlatacak daha çok şeyim olsun isterdim. Koridorun sonuna kadar beni geçirdiği için ona teşekkür ettim ve boş merdivenlerden koşarak indim. “Saatlerce öpüştük” diye anlattığım gün böyle bitti işte!”   

Vapur iskeleye yaklaşırken biraz ağırdan aldım. Kalbim deli gibi çarpıyordu, sanki beni sen karşılayacaktın. Yemyeşildi ada, güneş beyaz badanalı ahşap evlerin yüzüne vurmuş, dantelli çıkıntılarına yerleşmişti. Kırmızı kiremitlerin üstünden martılar uçuyor, mis gibi deniz kokuyordu. Vapurun merdivenlerine varmadan bavulumun kulpu gömüldüğü yerden inatla çıkmak istemedi, yolu tıkamamak için yana çekildim. İttim, bastırdım, sağa sola çekiştirdim ama nafile. Çaresiz uzun kenarındaki kulpla idare edecektim. Gruptan iki erkek öğrenci gülümseyerek aldılar elimden bavulu, tek kelime etmediler. Ne teşekkür ettiğimde ne de soru sorduğumda cevap vermediler. Sadece gülümsediler. Çocuklar arkadaşlarına yetiştiğinde öğretmen herkesin toplandığına emin oldu, onun her hareketini dikkatle okuyan onlarca çift göz öğretmenin maharetle kullandığı elleriyle saatini, iskeleyi ve birazdan tırmanacakları yokuşu hayatta kalmalarının tek şartıymış gibi gözleriyle dinlediler.   

Orada burada güneşlenen adalı birkaç kedi dışında varlığımı kimse umursamadı, onların da bir bakıştan ibaret ilgileri uzun sürmedi. Beyaz badanası yer yer aşınmış ahşap bir bina olan otelim iskeleye çok yakın. Güçlükle taşıdığım bavulumu daha kapıdan girer girmez elimden alan gençten bir çocuk iki hamleyle kulpu gömüldüğü yerden çıkardı. Daha ben teşekkür etmeye, bavulun vapurda çıkardığı rezaleti anlatmaya fırsat bulamadan kahramanım bankonun arkasından geçti ve odamın anahtarını uzattı. 

Yılın bu aylarında otel sakin olurmuş denize mi bakmayı tercih edermişim, ormana mı? “Deniz,” dedim. Gelen giden yolcuları izler, oyalanırdım biraz, düşüncelerim dağılırdı, bana eşlik etmelerini istemiyordum artık. Hatta buraya neden geldiğimi unutturan her şeye büyük bir ilgiyle yaklaşıyor hafifliyordum bile. Karşımda bir sonraki adanın uzun oturmuş zümrüt yeşili endamı, ufukta koyulaşan denizin dingin mavisi, batan güneşin vapur camlarına bıraktığı sarı ışık. Çocuklar iskeleye yine gittikleri gibi grup halinde döndüler, sağ salim tam sayı gelmiş olmalılar ki öğretmen, bir banka oturmuş, etrafındakilere kolaylıkla kullandığı elleriyle kesintisiz, ara vermeden anlatıyor. Pür dikkat gözleriyle dinliyor öğrenciler onu, hepsi gömlek ya da tişörtle kalmış, ince, baharlık montlarını bellerine sarmışlar. Güneşten kızarmış yanaklarından, parlayan gözlerinden neşe akıyor. Resepsiyonu arayıp bir bira söyledim. “Buz gibi olsun lütfen!”  

Ancak evcil hayvanların gidebileceği kadar uzağa gittim. Kızıl çamlardan, kiliseden, Marta’nın evinden, İstanbul’un grisinden izler bıraktım kendime, mimozaların sarı hayallerine kapıldım. Rastladığım her kadına, (biz yaşlarda olsun olmasın) dönüp bir daha baktım. O gün sen giderken kıpırdayacak mecalim kalmadı. Dermansız suçluluk duyguları içinde kıvranıyordum, eve gitmek istiyordum, dünden önceki eve.

Adaya gelişimin dördüncü günüydü. O tuhaf ve yapışkan huzursuzluğum yavaş yavaş aralandı, iyi gelmişti ada bana, hafifliyordum. Tarihi pastaneye kadar yürüdüm. Dün geceki yağmurdan kalan kokuyu çektim içime, taze toprak kokusunu. Dışardaki masalardan birine oturdum. Pötükare masa örtüsünün ucuna yarısını kemirdiğim kurabiyeyi iliştirdim ve göz ucuyla onu kollamaya başladım. Etrafı sanki kırmızı bir kalemle çizilmiş gözlerini benden ayırmadan, kurabiyeyi tek hamlede kapan martı iskeleye doğru uçtu. Rezerve yazılı metal tableti masadan kaldıran ve sandalyesini çeken beyaz önlüklü garsona, sanki şu an en çok ihtiyacı olan şey birisinin onu, onun yerine düşünmesiymiş gibi, minnetle, İnsana güven veren o nezaketiyle gülümsedi. Saçları seyrelmiş, yaşlanmış biraz. Sürekli başı önde, çantasından tomar halinde bir deste buruşuk kağıt çıkardı ve okuduğu her neyse ondan başka bir şeyle ilgilenmedi. Kumral sakallarına kır düşmüş, biraz göbeklenmiş sanki. Arada bir sırtıyla havaya kaldırdığı gözlüğünün altından işaret parmağıyla gözlerini ovuyor, sonra tekrar okumaya devam ediyordu. Garsonun övgüler dizerek getirdiği kahvesinden büyükçe bir yudum aldı ve yüz kasları gevşedi. Geceleri kaçıncı kitabını yazıyordur kim bilir. Yağ yeşili bir hırka var üzerinde, senin sevdiğin gibi, kadife pantolonunun dizlerini şöyle bir çekiştirip bacak bacak üstüne attı.

Vapurun ikinci kez çalan düdüğünün ardından telaşla kalktı, iskeleye doğru koşar adım uzaklaştı. O zaman da yüreğimi hoplatmazdı, öyle heyecandan deliye filan dönmezdim onu görünce ama derslerini dinlemeyi severdim. Herhangi bir yerde herhangi bir şekilde karşılaşmış olsaydık gider elini sıkar ona öğrettiği her şey için teşekkür ederdim. Sen sevince ben de severdim, sen neyi beğenirse ben de onu beğenirdim, ödüm kopardı uzağına düşmekten. Kendimden beklediğim senin gibi olmaktı. Seni kampüs durağında beklediğim o sabah, yüzündeki “anlatacaklarım var” gülüşünü kaçırdığım günden beri arıyorum. Yaşlı garsonun sesiyle irkildim. “Hayır,” dedim, teşekkür ederek. Şimdilik bir şey istemiyordum. Göğüs cebinden çıkardığı ikiye katlanmış zarfı uzatırken, “hocam bıraktı,” dedi. “Sizin için.” Bir de kahve ısmarlamış bana, senin sevdiğin gibi az şekerli. Üniversite antetli bir zarf. Kalbim boğazıma kadar dayandı, bir hamle daha yapacak, çıkacak yer arıyordu yana yakıla. Gözlerime aynı anda yüzlerce iğne battı, ellerimi zapt edemiyordum.

Garsonun dediği gibi ahşap konaktan sağa döndüm. Aynı anda tek kaşı havada, kelek kavunları koklarken turşuluk biberi soran kadınlar hep bir ağızdan Yalova’lı esnafa fiyat kırdırana kadar pazarlık ediyorlar. Çocuklar oflaya puflaya annelerinin ardından pazar arabalarını sürüyor, yazdan kalma rengarenk elbiseler bedava, yok böyle fiyat, son kalanlar bunlar. Konservelik domates alınacak daha, kurutmalık bamya, oğlan mücver sever, kız kereviz, bey kızartma. Elimde kat yerlerinden açık, “seni bekliyor” yazılı kağıtla, tahta tezgahların arasından kendime yol arandım. Gagası pembe lekeli martı, bahçesinden mimozalar sarkan eve doğru uçtu.

25/12/21, Bitez

Yelda Ugan S.   

 

Beyaz denizin kıyısında

Berlin’den döndüğü günün akşamıydı, İhsan almıştı onu havaalanından, halası televizyonun karşısında uyuya kalmış, parmaklarının ucuna basarak çıkmıştı evden. Babası artık adından bile emin değildi. Tenekecilere gittiler, onların masalarına gelip de kırmızı gül uzatan olmayınca, İhsan çağırmıştı kızı “gel hele” demişti.

Köy içinden

Lacivert kanvas pantolonun üzerine beyaz keten bir gömlek giydi. Ne resmi ne de samimi görünmek istiyordu. Ne çok özenmiş ne de önemsememiş olmak istemedi. Gömleğinin kollarını bileğinden ikiye katlarken aynadaki yansımasına baktı. Seyrelmiş saçlarına kır düşmüş, yanakları sarkmıştı. Gömleğinin ucunu havaya kaldıran göbeğini içine çekti, aynadaki aksine gülümsedi.

“Uzakta, belli belirsiz görünen kavisli tepelere kadar,” derdi halası, “güneşin doğduğu ufka kadar uzanan.” Sonra döner, arkasında bulanık bir turuncu gölge bırakan gün batımını gösterir, sen oraya gidecek, okuyacak, büyük adam olacaksın.” Dimdik duran bu yaşlı ve sıkıştırılmış pamuk balyaları kadar heybetli kadının bacaklarına sarılır, gitme fikrinden ölesiye korkardı. Halası ve babasıyla yaşadığı evin ardına, pamuk tarlalarının başladığı beyaz denizin kıyısına kıl çadırlar kurulurken neşesi yerine gelir, yaz sonuna kadar kalırdı. İhsan’ın babasına, “burada kalın” demişti halası, arka taraftaki kireç boyalı müştemilatı göstermiş, annesi ve kız kardeşleri büyük evin mutfağına, baba-oğul çiftliğin her işine koşmuşlardı.      

Pırasaya su yerine bir şişe soda koydu. Altını kapattı ve biraz zeytinyağı gezdirdi. “Bundan sonra sağlıklı besleneceksin” diyecekti, tabağına bakıp yüzünü buruşturan İhsan’a. Bir kase yoğurt ve limon dilimleriyle salona geçti. Elleri ceplerinde, hazırladığı masaya son bir kez baktı, her şey hazırdı, mumları yakmak için çakmak bile iki kollu şamdanın yanındaydı. Saatine baktı, bir daha baktı. Nerdeyse gelir, eli kulağında. Mutfağa gitti, fırını kapattı. Halası, “kokusundan anlarsınız” derdi kızlara, “sakın kapağı açmayın, buharıyla demlensin.” Kızlar mutfak ülkesinden hayatlarında yalnızca bir kere, gelin oldukları gece çıkarlardı. Ertesi gün kadın olarak döner, halanın taktığı bir çift burmayı şıkırdatarak pirinç ayıklamaya kaldıkları yerden devam ederlerdi. Pamuk tarladan kalkar kalkmaz avluda düğün dernek kurulur, kazan kazan yemek pişerdi. İhsan kalın boynunu zorla kapattığı beyaz gömleğini bağrına kadar açmış, kravatını cebine koymuş davulun etrafında ağıt yakar gibi dönmüştü o gece. 

Ayakları dışa doğru kavisli dolaptan kendinden desenli beyaz bir masa örtüsü çıkardı, iki de peçete. Çömeldiği yerden kalkarken zorlandı, cam bölmeden iki kristal kadeh alırken belini tuttu. “Bu büfe benim olabilir mi?” diye sorduğunda halası ona endişeyle bakmış, “haydi sen dışarı çık oyna, bisiklete bin,” demişti. Otomobil, uçak hatta tren almayı bile vaat etmişti. Zira büfe kız işiydi ve evlenirken böyle şeyleri kız tarafı düşünürdü. Kadın o günden sonra işaret parmağını kardeşine doğrultmuş, onu sallayarak, güya fısıltıyla; “oğlanı tarlaya götür, traktörlerin nasıl çalıştığını filan göster, sapan versinler eline, ağaçlara tırmansın, ata binsin,” demişti. “Hep o kitapların yüzünden” diyerek babasına günlerce söylenmişti. 

Klasikleri bitirdiğinde daha on dördüne bile basmamıştı. Bir şey anlamadım demişti yıllar sonra, ay ışığını seyrettikleri tarlanın sınırında, Akdeniz’in kıyısındaymış gibi oturmuş ağustos böceklerini dinlerken, “duygusu kaldı,” demişti, “ağzımda bıraktıkları tadı.” Burnunu saçlarının bittiği yere dayadığında tüyleri diken diken olmuş, avucunda ufaladığı toprağı havaya üflemişti. Teni çınar ağacı gibi kokuyordu, tüylü yapraklarını iki tırnağının arasında ezmiş kadar keskin bir kokusu vardı İhsan’ın.

Arnavut ciğerini de büfeden çıkardığı, kenarı sarı yaldızlı porselen kayık tabağa boşalttı tencereden. “Buralar akşamları kılık değiştirir, ara sokaklardan çalgıcılar çengiye başlarken mangallarda kömürler kora döner, ciğerler şişe dizilir, gecenin içinden insanlar akın akın büyülenmiş gibi kokuya gelir her gece” diye sırtına vurduğunda, İhsan, on yedi yaşındaydı.  Ara sıra halası onu ticareti öğrensin diye şehre giderken yanına katar, “aman ha göz kulak ol, emanet çocuk” derdi. Eli elinde, onun uzun bacaklarıyla kat ettiği yolu koşar adım kapatmaya çalışırdı. Tenekeye vuran çekiçlerin, ağızlarında çivilerle birbirleriyle bağırarak konuşan bu kasketli, kara şalvarlı adamların akşam olup da nasıl yok olduklarını hayret eder, babasının ona uyumadan önce okuduğu masalları hatırlardı. “Büyüdüğünde seninle de geliriz,” dedi İhsan. “Akşam bu sokağa boydan boya masalar kurulur, altın dişli, ince bıyıklı güneş kavruğu adamlar darbukalara vurur, kemanlar çalar, zurnalarla çatlak seslerini akord ederler. Efkarlı şarkılarla göğüsleri yumuşayanlar ağlaşırken, Çingene kızları kırmızı gülleriyle masa masa dolaşırlar. Daha bir lokma çocukken öğrendikleri o alttan bakışlarıyla, “Allah sevdiğine bağışlasın,” derler, edalı, işveli.”

Berlin’den döndüğü günün akşamıydı, İhsan almıştı onu havaalanından, halası televizyonun karşısında uyuya kalmış, parmaklarının ucuna basarak çıkmıştı evden. Babası artık adından bile emin değildi. Tenekecilere gittiler, onların masalarına gelip de kırmızı gül uzatan olmayınca, İhsan çağırmıştı kızı “gel hele” demişti. “Bugün yaban ellerden gelen ağır misafirimiz var, ne kadar gülün varsa bırak onları buraya.” Başını kaldırıp gözlerine bakamamıştı. Bir kahkaha kopardı. Masaya vurduğu kadehi bir dikişte içti. Esmer gür bıyıklarının kapattığı dudakları aralandı. Bembeyaz dişleri, rakılı ıslak dili göründü. Başka bir aleme davet gibi parlayan kara gözlerini kapatan ince kıvırcık saçları terden alnına yapışmıştı. “Hadi bir şiir oku!” demişti İhsan ona “madem öyle, bizimkilerden olsun ama Alman filan olmasın ha!” 

“Öpüşün öpüşüme karışsaydı, yüzün yüzüme

Gecen gündüzüme karışsaydı, hüznün kederime

Baharlar açardı kalbimde, yazlar ve kışlar bir de

Tenin tenime karışsaydı, cennet ve cehennemden kime ne*”

İhsan elinin tersiyle gözünü sildi, biberin acısına, ocak başından gelen dumana, havanın nemine, uzakların ne kadar uzak olduğuna söylendi durdu.      

Telefonun sesiyle irkildi, bir dakikadan daha az sürdü konuşması, anlıyorum der gibi başını salladı, belli belirsiz bir şeyler mırıldandı. Farkında olmadan, sarı yaldızlı boş servis tabağına bıraktığı telefonun karşısına geçti. Tabağına biraz salata koydu, zeytinli, dere otlu bir dilim ekmek aldı sepetten, iki mumu da yaktı, kadehleri yakut rengi şarapla doldurdu, bir yudum aldı, arkasından bir yudum daha, gözyaşlarına daha fazla direnemedi.  

On sekiz yaşına basmadan okumaya diye çıkmıştı evden. Metal klipsleri üzerinden deri kemer tokalarını tutturduğu koca bavulunu İhsan elinden kaptığı gibi otomobile yerleştirdi. Ön kapıyı sonuna kadar açtı ve hanım ağası iri bedenini yerleştirinceye kadar bekledi. Arka kapıya davranmasıyla beraber babası elini kaldırdı, “ne münasebet İhsan,” dedi. Babasıyla yan yana oturdular. İhsan dikiz aynasını ortaladı. Gözleriyle döneceğini, ona yeni bir dilde şiirler okuyacağını, yine okaliptüs ağaçlarına sırtlarını verip sıcak öğleden sonraları boyunca yol hikayeleri anlatacağına söz verdi.

“Bana şiir oku dediğinde alıp gitmeliydim seni*”

Gerisini hatırlayamadı…

Yelda Ugan S.

29/07/21, Bitez

*Refik Durbaş’ın şiirlerinden alıntı

Küçük Kırmızı Radyo

“Günaydın, nasılsınız bu sabah?” diye sordu hemşire canlı, cıvıl cıvıl bir sesle. Yaşlı kadın bir çocuk gibi dudağını büzerek “kötü” demek isterdi ama o güngörmüş, eski bir İstanbul’luydu.

İstabul Sarıyer

Ferhunde Hanım uyuyamıyordu. Çünkü endişeliydi. Şubat sonunda evini kapattığı günden beri her gece gözünü kırpmadan tavana bakıyor, saatlerce kaderin ona biçtiği bu acıklı sonu bir türlü içine sindiremiyordu. Seksen üç yaşındaydı ve geçen ay bayramdan bayrama çıkardığı kristal şekerliği raftan alırken tabureyi tutturamamış, düşüp kalçasını kırmıştı. Bu kazada baş dönmelerinin müsebbibi olarak doktorun yasakladığı ama Ferhunde hanımın bir türlü vazgeçemediği topuklu terliklerin payı da yok değildi. Tabureye çıkarken bir an terliklerini çıkarmayı akıl etse de büyük oğlan ta Amerikalardan görüntülü aramış, telefonu kapattıktan sonra da aklından uçup gitmişti. Tabiri caizse, sevinçten nereye bastığını bilmiyordu. İki oğlan da bayram tatilinde yanında olacaklardı. 

Aradan haftalar geçti ve hastaneden çıktıktan sonra Ferhunde hanımın hayatında bir sürü değişiklik oldu. İki oğlu da artık onun için, 7/24 sağlık hizmeti alabileceği bu huzurevini uygun görmüş, küçük bir odadan ibaret olan yeni hayatında yine onu yalnız bırakıp uzaklara gitmişlerdi. Bir kere artık eski hayatına, kedisi Müren’e ve musiki cemiyetine dönemeyeceği gerçeğini kabulleniyordu. Bunun değişebileceğini umut etmeyi bırakmıştı. Altı hafta önce, evinin anahtarını siyah rugan çantasının çıtçıtlı bölmesine koyduğu günden beri hayatının yeni bir döneme girmekte olduğunu kabullenmekte epey zorlandı. Bazı geceler, dolabın en dip köşesine sakladığı ayakkabı kutusuna uzanıyor, yanına aldığı seksen küsur çiftten ikisini, ki seçerken çok zorlandı, ponponlu ve gül kurusu olanı, nadide bir parçayı gün yüzüne çıkarır gibi kutudan çıkarıyor, onları incitmekten korkar gibi ayaklarına geçiriyor, Münir Nurettin Selçuk’dan şarkılar mırıldanarak, odasında birkaç adım attıktan sonra özenle yerlerine yerleştiriyordu.  

Hemşire odasına girdiğinde Ferhunde Hanım hala yataktaydı. Elindeki tansiyon aletini turkuaz rengi önlüğünün cebine koyar koymaz hemşire perdeyi sonuna kadar çekti ve pencereyi açtı. Hemşirenin kalıp gibi ütülenmiş formasından insanın içini ferahlatan, şu parfümlü deterjan kokusundan geliyordu. Ferhunde hanım prensip sahibi bir kadındı, mesafeye önem verir, hizmet aldığı insanlarla samimi olmazdı. Asla bugün değildi ama birkaç hafta sonra deterjanın markasını soracak, onu cömertçe övecekti.    

“Günaydın, nasılsınız bu sabah?” diye sordu hemşire canlı, cıvıl cıvıl bir sesle. Yaşlı kadın bir çocuk gibi dudağını büzerek “kötü” demek isterdi ama o güngörmüş, eski bir İstanbul’luydu. Soruya cevap vermeden, keyifsiz bir, “günaydın” demekle yetindi. Oda çam ağaçlarının keskin kokusunu da beraberinde getiren nemli ve serin bir havayla doldu. Evvelsi gece şiddetli bir yağmur yağmış, her şimşek çaktığında gökyüzü neredeyse ortadan ikiye ayrılacakmış gibi çatırdamıştı. 

“On bire sekiz, gayet iyisiniz,” dedi hemşire, pembe dudaklarını sonuna kadar yayarak. Ferhunde hanım bundan böyle herkes gibi yemeklerini aşağıda, yemek salonunda yiyebilecek ve isterse kahvesini bahçede içebilecekti. Hava çok güzeldi. Yaşlı kadın, otuzlarında, uzun boylu, sarı saçlarını ensesinde toplamış, vücuduna göre kalçaları biraz geniş olan bu hemşirenin nasıl da bu kadar neşeli olduğuna ikna olamadı bir türlü. Böyle yerler için bu biraz fazlaydı. Dur bakalım dedi içinden. Açık pencereden, fıstık çamlarının arasından belli belirsiz bir ses duyuldu, bir müzik sesi çalındı kulağına Ferhunde hanımın, onun hiç bilmediği, daha doğrusu pek kulak asmadığı türden bir sesti bu. 

Ona göre fazla yanık, fazla oynaktı. İnsanı utandıracak kadar da kıpır kıpırdı üstelik. Merdivenleri silen kadının yüksek sesle mırıldandığı şarkılardan, yönetici uyarmış, “böyle açık saçık…” diyememişti de işaret parmağını dudaklarına götürmüş, “hasta var” demişti. Ayıp, konuşulmaması gereken bir şey gibi hiç oralı olmadı Ferhunde Hanım. Ses odanın içinde dolaştıktan sonra usulca çekilip gitti.      

O sabah ve ondan sonraki her sabah Ferhunde Hanım bahçeye çıktı. Yumuşak, ortopedik ayakkabılarına göz ucuyla bile bakmadan bahçenin bittiği yere, limon çiçeklerinin açtığı taş duvara kadar yürüdü. Nisan güneşinin tadını çıkardı. Keskin kokulu sardunyalar, mavi ortancalar, akşamları bir başka kokan yaseminler içini ferahlattı. Güneşin toprakla buluştuğu her adımı dolaşan türkülerin sesini aşina bir merakla arıyor, ağlamanın eşiğine gelmeden geçmiş güzel günlerini düşünebildiğini fark edebiliyordu. 

Sesin gittikçe yaklaştığı sırada, birkaç gün önce yanındaki odaya yerleşen Ayşe hanımla beraber gül fidanlarının sardığı banka oturdular. Ferhunde hanımın parçaları birleştirip sonradan anladığı kadarıyla Ayşe Hanım kendi isteğiyle buradaydı. Tası tarağı toplayıp, kimselere haber vermeden gelmişti İstanbul’a. Rahmetli kocası söz vermiş ama kısmet olmamıştı bir türlü, “seni gezdireceğim,” dermiş, “Eyüp Sultan’ı, Süleymaniye’yi, Üsküdar’ı.” Ayşe Hanım, baş örtüsünü çenesinin altında sıkıca bağlar, kocasına inanırmış.  

Bahçıvan fıskiye havuzunu temizledikten, kuru yaprakları mermer zeminin bir köşesine topladıktan sonra, kamelyadan sarkan petunyalara, plastik şişeden iki fıs, belki de üç, vitaminli su verdi.  Ayşe Hanım kıpırdandı, beyaz ferforje masaya telvesine kadar içtiği kahve fincanını bıraktı ve bahçıvanın kemer tokasına, ince bir kancayla tutturduğu küçük, kırmızı radyosundan gelen türküye eşlik etti.  

“O Süsem O Sümbül O Gül O Bağındır 
O İnci O Mercan Beyaz Gerdanındır

Oynamak Sıçramak Eylenmek Çağındır.”

“Memleket türküleri,” dedi, “heyecanlandım.”  Gözkapaklarının ardında biriken yaşlar gözlerine battı. Eşarbının ucunu gözlüklerinin altından, kirpiklerinde gezdirdi.  

Ferhunde Hanımın hemşireye, “ne yapsam benim çamaşırlarım böyle kokmaz,” dediği gün Haziran’ın başıydı. Kapı komşusu Ayşe Hanım’la beraber ara öğünlerine sevgili hemşirelerini de davet etmişler, buz gibi karpuzu, can eriklerini, yeni dünyaları büyük bir iştahla yemiş, önlerinde ne var ne yok silip süpürmüşlerdi.  Ferhunde Hanım daha fazla uzatmadan, lafı ağırbaşlı bahçıvana getirdi.    

Yelda Ugan S.

13/05/2021, Bitez

Dijital Teneffüs

Koridorda burun buruna geldik, kucağında bir top A4 kağıdı, daha dumanı üstünde 70 sıcak sayfa.

Kendimi güncelliyorum,

Okuma kitapları, kaynak kitaplar, soru bankaları, birinci yabancı dil, ikinci yabancı dil, derken bir kamyon dolusu kitap taşıdık eve. Tam bitirdim dersin, yaslanırsın arkana. Odasından etini koparmışlar gibi bağırır. Ödev yapacakmış ama kitap yokmuş, öğretmen demiş ki, “o da olur, ama bu olmadan olmaz. Çünkü bu, ana kaynağın birinci yardımcı kitabının seçilmiş soruları ve İngilizce.” “Hay Allah! Ne yapalım? Külliyat orda madem! Getir bakalım şu listeyi, yarın hallederiz.” der, der demez de, çıkması olası bir ev krizini daha bertaraf etmenin iç huzuruyla rahat bir uyku uyursun. Ta ki, harıl harıl çalışan printerin sesiyle uyanıncaya kadar.

Koridorda burun buruna geldik, kucağında bir top A4 kağıdı, daha dumanı üstünde 70 sıcak sayfa. 

“Bunlar da Ne?!”  

“Kit”

“Ney?”

“Ders föyü işte!”

“Hangi ders?”

“Tarih,”

“Ha! Tamam”

Kimya deseydi, hı!? Tamam. Derdim, böyle durumlarda “takip” önemli

Sınav yılı değilse, LGS ya da YKS, TYT, AYT Ekim ayında azalan oranda artarak durulur, huzura erersin. Velevki o yıl sınava girecek, yandın! 

Haziran…temizlik ayı. Geldiğinde raflar boşaltılır. Çöp torbaları elden ele kapıya kadar taşınır, iş işten geçse de kayıplar bulunur. Akibeti meçhul bir bere, sömestr tatilinde uçakta unuttuğuna yemin billah ettiği ve son dakika yenisi alınan Ateşten Gömlek, 211 syf, Can Yayınları, yazan, Halide Edip Adıvar. Yarısı yenmiş bir gofret. Şöyle bir göz gezdirilmiş, bir kaç kıvrılmış sayfa kenarı, avunacak kadar çiziktirilmiş satırlar. Kapağı bile açılmamış, duvarla, ahşap raf arasına sıkışıp kalmış, karton kapağıyla ikiye katlanmış iki kitap. Hayatında kurşun kalem yüzü görmemiş, görmeyi bırak kokusunu bile duymamış, beklemekten beti benzi kaçmış sorular ve burda ne işleri olduğunu asla öğrenemeyecek bahtsız a) b) c) d) e) şıkları.

Zarflarıyla aynı desende avuç içi kadar kartpostallar, rengarenk çıkartmalar, yaldızlı etiketlerin dizili olduğu metal rafın önünde oyalanıyorum. Ağzı açık kolilerde kitaplar, açılmamış kolilerde kitaplar, masa boyunda, tezgah boyunda kitaptan kuleler, raflardan taşan defterler, kalemler, yüzüne bakılmayan boy boy mataralar. Eskiden ana-baba günü olurdu buralar, sonbahar habercilerini gönderir göndermez adım atacak yer kalmazdı, 

“o kalemliğin aynısından var evde” 

“Fermuarı bozuk”

“ama öğretmen istedi!”

“çift çizgili olacaktı, bunun çizgileri tek!”

“O silgiyi kardeşime verdim”

“Ben kullanmam onu!”

“Beyaz!”

“Yok, o kadar beyaz değil!”

“5. Ya da 6. Yok, 4. Sınıf?!”

Artık ne bu sesler var içerde ne de çocuklar. Tuhaf bir Eylül. Döner rafı defalarca kendi etrafında çeviriyorum. Ellerim bir çocuk eli olmasa da, kendi etrafındaki turunu her tamamladığında gıcıırtt diye seviniyor. Okul çıkışı kırtasiyeye uğramadan olur mu? Oraya gitmek, kitap, defter almaktan çok daha fazlasıdır. Bir tek kalem almak için bile gidersin, kulaktan kulağa duyulur alacağın kalem ve çıkışta bir de bakmışsın beş, altı kişi toplanmışsınız. Yol boyunca gülüşür, konuşursun, belki köşedeki pastaneye oturmana, hatta bir cafe latte almana bile izin çıkmıştır. Yeni bir ders yılı, yeni bir başlangıç. Bir yaş daha büyümüşsün, koskoca yaz geçmiş aradan, anlatacak çok şeyin var. Sabredemez ortasından dalarsın muhabbete. Beş dakikada geçer saatler, yarın sabaha kadar zor dayanırsın.

Ekran başında da olsa, kaldıkları yerden devam edecek, yollarını bulacaklar elbette. Biz onlardan daha çok kaygılıyız, gözlerinin içine bakıyoruz, “aman! Ruh sağlıkları” diye. Bir an önce gitsinler, çıksınlar evden istiyoruz “aman! Ruh sağlığımız” diye. Bilmiyoruz ki, ne salgın gördük bugüne kadar ne de karantina, alerjisi olan insanlar takardı tıbbi maskeleri, onları da havaalanlarında görürdük, ameliyat sahneli filmlerde, evlerden uzaktı eskiden.       

İki adet çıkartma seçtim; birinin minik, siyah-beyaz desenleri var, ayakkabı, gülen yüz, pos bıyık, birbirine geçmeli dişli çarkları filan. Diğeri rengarenk baykuşlarla dolu. Kasadaki genç “iadeleri düşüp hesapladığımda…” dedi. O an aklıma gelmiş gibi, elimdekileri de uzattım. Tekrar hesapladı. Cebindeki harçlığı çıkışmayan çocuklar gibi “Baykuşlu olan kalsın o zaman” dedim.  

İri siyah puntolarla, “Küçük Kara Balık” yazılı ve turuncu bez torbamı kaptığım gibi telaşla çıktım kırtasiyeden. Çocuk 12:30 da yemek molası verecek, çok hızlı davranırsam eğer ucu ucuna da olsa yetiştirebilirim. Çantamdan alışveriş listemi çıkardım. Yanıma, yönüme baktım, yok! Market için bez torba almayı unutmuşum, balıklı bez çantayı arabanın arka koltuğuna boca ettim. Kitapların arasından, ayaklarımın dibine beyaz bir kağıt düştü. Gömleğimin koluyla maskemi düzelttim. İnce jelatinli, küçük karton kağıdın arka yüzünü çevirdim ve morlu-turunculu, yeşilli-mavili, çizgili-kareli, pullu-şeritli,  on acayip bilge baykuşla aynı anda göz göze geldik.

Onlar da sizi özlemişler,   

29/09/2020, İstanbul

Yelda Ugan S.

         

Can alıcı şeyler

 

Ama kalıcı değildik, yabancıydık. Kasabanın yaşlı, bilge kadınları biliyordu ve kulaktan kulağa yayıldı. Bir gün geldiğimiz gibi gidecek ve unutacaktık.    

4fafabf1-e486-4de6-8f4b-c5063c0bbdb8

Zaman vaat ettiği gibi farkettirmeden, gökyüzündeki bir nehir gibi akıp gitti. Günler uzadı önce, geçmek bilmedi. Sonra yıllar beşer onar atlayarak geçti. Rüyalarımı hatırlayamaz oldum, incecik bir ipin izini sürdüm, zihnimle oyunlar oynadım ama kandıramadım. Belli belirsiz görüntüler yanıp söndü, puzzle yarım kaldı.

Annemin dikiş makinasının sesiyle uyandım, çift kişilik bir çarşafa piko çekiyordu, kızkardeşine çeyiz hazırlıyor. Sandık lekesi olana kadar saklanacak bir çarşaf daha. Yakında hazır nevresim takımları çıkacak, kolayca geçirilen lastikli çarşaflar ve bu bi çare gün yüzü görmeden tedavülden kalkacak. 

Beyaz çarşafın üzerinden atladım ve dışarı çıktım. Sabah serinliğinden nasibini alsın diye makina girişte, salonun avluya bakan kapı ağzındaydı. Annem refleks bir hareketle makinasından beton zemine kadar uzanmış çarşafı bir nedime edasıyla benden korudu. Annemle bir an göz göze geldik ya da bana öyle geldi.  Günaydın filan hak getire, bir geminin makina dairesinde uyanmış gibiyim. Birbirimizi duymuyoruz. 

Tek katlı evimize çıkan merdivenlerde öylece dikiliyorum. Gözlerimle sokağı taradım, kimsecikler yok. Babamın bize karne hediyesi olarak aldığı bisiklet kaç gündür dayandığı duvarı bekliyor. Ne ben ne de benden küçük iki erkek kardeşim otuz santim daha uzamadan orda beklemeye devam edecek. Teneke kutulara ekili ful çiçeklerinin kokusu soluğuma karıştı. Bir at arabası geçti sokaktan, arabacı alnında biriken teri dirseğine kadar sıvalı koluyla silerken geriye doğru kayan, şalvarıyla aynı renkteki kasketini  düzeltmedi. Bir elinde topladığı koşumları tekrar iki eline paylaştırdı. Hiç acele etmeden, tırıs giderken yokuş aşağı hızlandı. O tarafa giden her şey geri döner. Arabacı da birazdan yüklendiği un çuvallarıyla sokak kapısının önünden tekrar geçecek. “Deehh!!” diyerek kırbacını atın sırtına savurdukca avlu duvarının arkasında, ağırlaşmış yüküyle yokuş yukarı çıkmaya çalışan atın, patinaj çeken toynaklarının sesi gelecek. 

Kadınların eteklerinden çayın bulanık suyu damlıyor, kilimi tutan elleri kaygan, korsesiz, oynak, ağır kalçaları şaşkın.   

Merdivene oturdum, dağın gölgelediği toprak avlu, sulama arıklarına yakın bir kaç akşam sefası dışında tütün sarısı bir tozla kaplı.   

Sinek ısırığı bacaklarıma batan şeyleri parmaklarımın arasında sertçe ufaladım, beton zeminin çatlaklarından kopmuş parçalar avucumu beyaz bir tozla doldurdu. İki elimi birbirine vurarak silkeledim ve kalanı elbisemin eteğine sildim. Bu elbiseyi ne zaman giysem banyo gününe kadar dayanmaz, hemen kirlenirdi. Limon sarısı bir elbiseydi, etek ucundaki farbalası ve yakasından kıravat gibi uzanan detayı tüylü bir çağla gibi  soluk yeşildi. Kiri gösteren elbisem her yıkanmada bir parça lekeyi silik bir anı gibi biriktirirdi üstünde. 

Kırçıllı bir kilim, belki keçi kılından dokunmuş, içinde yatan adamın bacakları gibi kıllı. İskambil kağıdı büyüklüğündeki kare desenleri var, tam saymalık; yukardan aşağıya, soldan sağa. Siyah-beyaz, siyah ama tam beyaz değil, kirli beyaz.

Koltukları, buz dolabını, tel dolabı, ahşap, bir sanat eseri gibi ince kıvrımlara sahip minik ayaklarını gazete kağıdıyla desteklediğimiz büfeyi babam yokken, komşular avluya indirdiler. O, yeni tayin olduğu bankadan geldiğinde kamyon boşalmıştı. Yerleşinceye kadar her kırılan şey için annem, eşyaların başında durmayan babama söylendi durdu.  “odacı getirseymiş anahtarı” dedi. Yeni komşularımız sandığım hamallar da kamyonla beraber gittiler. Bizi karşılamaya ne meraklı bir çocuk bakışı ne de hoşgeldiniz diyen tek bir komşu kadın gelmedi, sokak kızgın bir boğa gibi burnundan soluyan güneşin altında terk edilmiş gibiydi. Portakal ağaçlarının arasından görünen komşu avlularda paslı sandalyeler, içi kumla dolmuş plastik leğenler,  oyuncak bir kamyonun kırmızı plastik kasası ya da bedeninden kopmuş bir bez bebeğin kolu küskün, sıkıntılı bir aldırmazlıkla bize baktı. Bunlarla oynayan çocukları merak ederek geçirdik ilk bir ayımızı. Sonra annemin dediği gibi oldu, okulların açılmasına bir hafta kala geldiler. Avludan çıkmadan, seslerin geldiği yöne baktık. Komşularımızın traktör römorklarından inen eşyalarını, sokağın asıl sahiplerini, elma yanaklı gürbüz çocuklarını merakla seyrettik. Kadınlar ayaklarının tozuyla ayak üstü uğradılar; “yayladan getirdik” dediler, en taze dağ meyvelerini, sebzeleri ikram ettiler. Bu sayılmaz oturmaya da geliriz diyerek bir koyunun ağır, yağlı kuyruğunu andıran çiçek desenli şalvarlarının içinde geldikleri gibi hızla gittiler. Sonbahar geçti, kış geçti bahar geldi, yağmurlar yağdı, çayın suyu çoğaldı, balıklar oltayla tutulamayacak kadar bereketlendi. 

“Oğlum ne uğraşıyorsun böyle tek tek. 100 volt elektrik, iki saniyede serseme dönerler şerefsizim!! Elektriği de değirmenden alırız, ohh!! Bak gör, bir batımda gelsin sazanlar, sonra mı sonrasında ziyafet, soğan, domates, salatalık, karpuz..bir de küçük açtık mı yanında..”

Sulama kanallarının başladığı yerden, çayın kenarındaki sazlıktan bir ses geldi, boğuk, yakıcı bir çığlık! Yüzlerce ölü balıkla yüzüstü yatarken buldular onu. Çayın üstündeki demir köprüden geçenler durup baktılar, önce anlamadılar, delikanlıyı sazanlarla “kim daha çok su üstünde duracak” oyunu oynuyor sandılar. Kadınlar yokuş başındaki un değirmeninden aldıkları eski kilimden bir ambulans yaptılar.

Küçük kızın “bir maniniz yoksa annemler size gelecek” haberinden hemen sonra annem hazırlanmaya başladı, evi temizledi, bizi “kirletmeyin, oraya basmayın, burdan geçmeyin” diye bol bol azarladı, bakkala gönderdi ve yanlış ya da çürük aldığımız her şey için babama çıkıştı. İsimlerinin sonuna “hanım” koyduğu misafirlerine yaptığı pastaları nezaketiyle ikram etti. 

“Bilmem ne hanım lütfen bir bardak daha alır mısınız?” “Yoo hiç rahatsız olmayın, kocam daha gelmez.” Aaa ne zahmeti”, “siz nasılsınız?” “Beyim de çocuklar da iyiler sağolun,” “yumurta koymadım, kulak memesi kıvamına gelinceye kadar sütün kaymağıyla yoğurdum” 

Küçük kızlar evcilik oynarken anneme, yeni gelen memurun karısına öykündüler. Kadınlar ondan tarif almadan misafir ağırlamaz oldu, siyah önlüğümün üstündeki beyaz yakam nasıl bu kadar beyazdı, babam sağolsundu, beyefendi adamdı, onların çocuklarının ödevlerine de yardım ediyordu. Biz de ne kadar çalışkandık ve tebiyeliydik. Ama kalıcı değildik, yabancıydık. Kasabanın yaşlı, bilge kadınları biliyordu ve kulaktan kulağa yayıldı. Bir gün geldiğimiz gibi gidecek ve unutacaktık.    

Kadınların ayakları çıplak, saçları dağınık, bir aşağı, bir yukarı kalkan koca memelerinde sütyen yok, öylece çıkmışlardı evlerinden. Kilimden sarkan erkek kolu artık kimseye ait değildi.

Onlar, değirmen sokağının sakinleri her ilkbahar sonunda tam yedi kere ağustos böceklerinin sesini duymadan ovayı terk ettiler. Yazdıklarımın ötesinden beni izleyen annem defalarca yas yerine gitti, başsağlığı diledi, ağırbaşlı yemekler yaptı. Onun yolu üzerinde duran yalancı kolaylıklar, güçlükler ve tuzaklar tebdil-i kıyafet benim de yoluma çıktılar. Bugün hangi öyküyü hatırlamam gerektiğini bildiğim kadar, annemin o kadınlardan biri olmadığını da biliyorum. Islak kilimin ucundan tutmadığı için  hayıflandığını da, can alıcı şeyleri nasıl ıskaladığını da…

Yelda UGAN

18/09/19, Ev