Selanik, Kafe Dore ve Peraia

Thessaloniki Mou

Selanik, nereye gidersem gideyim, daima kalbimdesin.

Asla sensiz olmayacağım
Sen benim evimsin, söylüyorum ve senin için övünüyorum!

Selanik, ah! Ne kadar ileri gidersem,
Tatlı ismini her zaman hafızamda tutarım.
Ah! Sana nasıl yaklaşmak isterim,
Deniz kenarındaki Beyaz Kule’nin önünde ölmek.

Selanik, sen duygu dolu bir şehirsin.
Bohem akşamların, sokaktaki şarkıların çok güzel.

Vassilis Tsitsanis

662d9b46-6e03-44d6-996b-5e7554672e2e
Denizi, kim tüketebilir ki denizi..? Seferis

 

21/11/2019

Dün Yedi Kule’den akşamüstü döndük. Hava serin ve bulutluydu ama canım hiç eve gitmek istemedi. Kordon’da kısa bir yürüyüş yaptım, şaha kalkmış atının üzerinde kılıcını çekmiş, bana Doğu’yu, henüz adını bile duymadığım Peraia‘yı gösteren Büyük İskender heykeline sırtımı dönüp caddeye çıktım. Günlerdir Serhat Öztürk‘ün Selanik adlı kitabından okuduğum Dore Kafe var aklımda. Kafenin tarifi Beyaz Kule karşısı olunca onu bulmak zor olmadı. Gruplar halinde uçan siyah kuşlar Kordondan benimle beraber geldiler, dışarda tavandan yere kadar inen camdan duvarın dibindeki masaya oturuncaya kadar da bana bir teşrifatçı gibi eşlik ettiler. Bulutların arasından sızan akşam üstü güneşi cama vuruyor, içeriyi göremiyordum, bira saati gelmişti ama ezberimi unutmuş bir öğrenci gibi kahve söyledim. Kahveden önce estetiği kalın, süssüz düz hatlarında gizli olan cam bir şişede su geldi, sanki iki kere filtreden geçirilmiş, gece serin bir yerde bekletilmiş gibi çok güzel bir su, kahve ve yanında minik kömbe geldiğinde bütün bir şişeyi bir kaç kerede kana kana içmiştim.

img_2205
Cafe Dore

Dışarının miadı dolmuştu artık, hava iyice serinledi, içeri girdim. Üstü beyaz mermer masama,  kahverengi ahşap barla aynı renk sandalyeme oturdum. Karşımda kafenin cam duvarlarının ardından rahatlıkla görünen Beyaz Kule, fonda My first, my last, my everything‘i söyleyen Barry White.

Sarı, bordo, gri ve beyaz yer döşemesi çinilerin dördü bir araya geldiğinde taç yapraklı bir çiçek deseni oluşturuyorlar. Ortada Antik Yunan‘dan kalma tapınakları hatırlatan iki mermer sütun çinilerin üstünde beş metrelik tavanı tutuyor.

Genç garsona “Rembetiko dinlemek istiyoruz” dedim, bildiği bir yer var mıydı, şöyle ticari olmayan, turistlerin bilmediği, Selanik’li müdavimlerin gittiği, yani bir gecelik bizi de klübe alabilirler miydi hı?! Yüzünü buruşturdu, sanki bir rockçıya “nerede fasıl dinleyebilirim?” diye sormuşum gibi baktı. “Sorarım” dedi. Döndüğünde konuya ilgisi hala mesafeli ve isteksizdi, anlaşılmaz bir kaç şey söyledi fakat bir yere varamadık. Ama en azından önerdiği Yunan birası Septem Pilsener konusunda anlaşmıştık. Garson çocuk bir iyilik daha yapsa, bilmeden sihirli şişeyi getirmiş olsa bana, hafif aromalı biradan bir yudum alsam ve  kafe Dore’nin açıldığı 1917 yılına gitsem mesela?!

e7e893e1-1cbd-4951-b2e8-9847079a8711
Pereira

Dore‘yi bizimkiler de görsün istedim, onlarla da akşam yemeğine geldik. Garsonlar değişmiş, içerinin loş aydınlığı kafeyi akşama taşımıştı. Büyük kalamar süpya suyuyla pişirilmiş karidesli siyah pirinç dışında ızgara ahtapotla ve Greek salatasıyla Selanik akşamlarımızın şaşmaz listesine benzer bir menü aldık. Karadağ’da büyümüş, Boşnak garsonumuz Plomari uzuya burun kıvırdı, Drama uzo daha iyiydi.

Emir garsonun hafif aksanlı Türkçesi sayesinde yemek boyunca onunla sohbet ettik, ona sorular sorduk. Bize rehberlik yaptı, etrafı tanıttı, arabayla gidebileceğimiz yakın yerleri uzun uzun anlattı. Örneğin Afitos Köyü çok güzel der demez telefonunu açıyor; gözlerinin içi gülen bir kadınla orda çektiği fotoğrafları gösteriyordu. Karısıymış, çocuklarının güzel annesiymiş ve Arnavutmuş.

Bugün burda Selanik’e 20 km uzaklıktaki Peraia‘da geçirdiğimiz güzel günü de ona Karadağ’lı mutlu garsonumuza borçluyuz.

Sabah erkenden yola çıktık. Kırlar mahallesinden geçtik, tabelalar Halkidiki’yi gösteriyor. Makedonya havaalanından sonra sağımızda kalan Ege denizini takip ederek 20 km daha gidiyoruz. Selanik’in büyük alışveriş merkezleri, outletleri, ultra süpermarketleri de bu yol üstünde. Bizim ülkemizde uygulanmayan ya da kabul edilmeyen, 90’lı yılların sonunda Avrupa ülkeleri tarafından uygulanan bir yasa bu; büyük avm’lerin haksız rekabeti engellemek amacıyla ancak şehir dışında açılabilmeleri. Metrekare ve mesafe kriterleri de bu yasaya dahil.

img_2238
Parlak Peraia

Yol sola Halkidiki tarafına tırmanmaya başlamadan deniz kenarındaki ıtır ağaçlarının altında durduk. Hava serin, kağıt peçeteye bile gücü yetmeyen hafif bir rüzgar var. Fışır fışır denizin sesiyle yürüyoruz,  uzaktan körfezin ucundaki Selanik görünüyor. Deniz ve gökyüzü aynı renk, bulutlar öbek öbek toplanmış, renklerin belli belirsiz griden beyaza döndüğü yere bakıp umutlanıyoruz. Güneş birazdan açacak.

Denizle en fazla üç katlı, beyaz badanalı yazlık evlerin arasında yürüyor, keşif yapıyoruz önce. Kaldırımda hala ankesörlü telefonlar var. Kafeler, restoranlar tek tük müşterilerini ağırlıyor, havada mis gibi deniz ve kahve kokusu. Yaz sezonu bitmiş, kedi sezonu başlamış sanki etrafta insandan çok türlü çeşit kedi var, konuşan kediler.

Kahvemi içerken kıpırdanıp duruyorum, masayı topluyorum, Zeynep‘in dünden kalan hamburgeriyle kedileri besliyorum, telefonu şarja koyuyorum, olmuyor. Daveti daha fazla erteleyemezdim, ayakkabılarımı çıkardım, kot pantolonumu dizime kadar çektim ve denizin incecik kumlarla buluştuğu kıyıda uzun bir yürüyüşe çıktım. Tek başıma.

img_2254
Alex’in Siesta saati

SeaEsta Cafenin başına buyruk sahibesi Elena, duble kahvemi  ayakkabılarımı giyerken getirdi. Kalın seramik fincandaki ılık kahveyi içerken birazdan tanışacağım Alex’i izlemeye başladım. Alex yaşından beklenmedik bir çeviklilkle sahil tarafındaki masalara servis yapıyor, içinde ne olduğunu göremediğim tabaklar taşıyordu. Balıkçı kulübesini andıran küçük ahşap dükkanına girip çıkarken belli belirsiz başını eğiyor, hiç bir yorgunluk emaresi göstermiyordu. En iyi balık komşuda Alex’in yerindeydi madem biz de bir kaç adım sonra masalardan birine oturduk. Alex bize mutfakta kaynayan tencerelerin, kızgın yağı tutan tavaların arasında dolapdan çıkardığı balıkları gösterdi ve bacak boyundan daha kısa olan tezgahında sebze doğramaya devam etti iki büklüm. Kendi hazırladığı, ortasından kalın bir iple iki yol dikiş atılı defterden menüye bakarken beresinin üzerinden yakın gözlüğünü taktı ve içecek siparişlerimizi de aldı. Üç masa arasında sırayla koştururken ızgara koristo, Kasım balığı Sardines, Pout Fried, Sprat ve Kautsomoura ile çok güzel bir masa hazırladı bize. 1958′den beri varmış burası, sadece ona çalışan balıkçısı her gün öğleden sonra denizden taze balıklarla dönermiş. Retsina şarabı önerdi bize, asma dalının reçinesinden yapılır, üzümün de özü katılırmış bu şaraba. Alex İngilizcem iyi değil diye çok mahçup, defalarca özür diliyor. Aslında hiç gerek yok, anlaşıyoruz işte. Hem yan masada uzolarını yudumlayan Pereira’lı iki kadın da yardıma hazır.

img_2251
SeaEsta Cafe

 

Akşam üstü yanan odunun isli kokusu var havada, tatlıyı o kadar çok seviyorlar ki kesinlikle her yerde ikram ediyorlar. Burda da Alex’in yoğurtlu, meyveli tatlısını yedikten sonra dışarı çıktık, deniz kenarında oturduk biraz. Retsina şampanya renginde, reçine kokusu hafif belli belirsiz bir acılık katmış, içimi rahat ve hafif. Adı da çok güzel; retsina!

Dönüşte How deep is your love çalıyor radyoda,

 

 

Yelda Ugan

31/12/2019, İstanbul

Yılın son yazısı…e o zaman 2020 de gezmeli, tozmalı, yazmalı, okumalı ve muhabbetli  olsun!!

 

 

 

Yukarı Selanik Ano Poli

” Bir zamanlar diyordum ki: bu Türk’tür, bu Bulgar’dır ve bu Yunan’dır. Ben, vatan için öyle şeyler yaptım ki patron, tüylerin ürperir; adam kestim, çaldım, köyler yaktım, kadınların ırzına geçtıim, evler yağma ettim. Neden? Çünkü bunlar Bulgar’mış ya da bilmem neymiş. Şimdi sık sık şöyle diyorum: hay kahrolasıca pis herif, hay yok olası aptal! Yani akıllandım, artık insanlara bakıp şöyle demekteyim: bu iyi adamdır, şu kötü. İster Bulgar olsun, ister Rum, isterse Türk! Hepsi bir benim için. Şimdi, iyi mi, kötü mü, yalnız ona bakıyorum. Ve ekmek çarpsın ki, ihtiyarladıkça da, buna bile bakmamaya başladım. Ulan, ister iyi, ister kötü olsun be! Hepsine acıyorum işte. Boş versem bile, bir insan gördüm mü içim cız ediyor. Nah diyorum, bu fakir de yiyor, içiyor, seviyor, korkuyor, onun da tanrısı ve karşı tanrısı var, o da kıkırdayacak ve dümdüz toprağa uzanacak, onu da kurtlar yiyecek. Hey zavallı hey! Hepimiz kardeşiz be. Hepimiz kurtların yiyeceği etiz.”

Zorba, Nikos Kazancakis

 

img_2161
Sık sık arkamıza Selanik Körfezi’ne bakarak Yedi Kule’ye tırmandık.

20/11/2019

Bütün gece yağmur yağdı. Hava hala bulutlu ama ılık. Harita Beyaz Kule’den Yedi Kule’ye yürüyerek yaklaşık üç kilometrelik bir mesafe veriyor. Yokuş yukarı çıkması da cabası. En iyisi Ano Poli’ye, Yukarı Selanik’e yavaş yavaş çıkmak, bir kaç yere uğramak, rast gele molalar vermek. Etrafı çevrilmiş kalıntıların hizaladığı ara sokaklardan Egnatia caddesine çıktık ve Galerius Takı‘yla karşılaştık. Roma İmparatoru Galerius’un Perslerle yaptığı savaşta kazandığı zaferin onuruna M.S. 306 yılında yapılmış. Malum, Romalılar taban ve duvar mozaiklerinde olduğu gibi rölyeflerle de hikaye anlatmayı severler. Burda da imparatorun katıldığı çeşitli ayinler, törenler, coşkulu kalabalıklar arasında şehre girişi ve Pers savaşından tasvirlere yer verilmiş. Fakat anlattıkları hikayelere rölyeflerin ilgisi azalmış, kararmış mermer kabartmaların içi oyulmuş. Artık ya buluşma yeri ya da kuşların geçici olarak soluklandıkları bir ara mekana dönüşmüş.

img_2091
Galerius Takı

Bu taraflarda gezerken hemen dikkat çekiyor, dramatik bir şekilde tek tip ağaçların hizaladığı sokakların sonunda, uzun ince balkonlu apartmanların arasında. Şişenin dibindeki cam bir bilye gibi, hem her yerden hem her seferinde farklı görünüyordu Rotonda. Yaklaşık otuz metre yükseklikte, yirmi dört metre çapında tuğladan yapılmış, alçak kubbeyle örtülmüş, uzaktan devasa bir su deposunu andıran enteresan bir yapı. Başlangıçta neden yapıldığı da hala tam olarak bilinmiyor.  13. yy’a kadar Katedral olarak Selanik’e, Selanikliler’e hizmet etmiş. Öyleyse gördüğüm en sevimli, en mütevazi Katedral. Bulutlara uzanmış bir başı, kibirli bakışları yok, sır da saklamıyor, herkesin giremeyeceği gizemli, yarı karanlık salonlara çıkan koridorları da yok, her şey olduğu gibi, rahat, samimi ve aydınlık. Osmanlı’dan sonra yanına bir minare eklenerek camiye çevrilmiş. İkisi, yani minare ve Rotonda hala tombul bir mürekkep okkası ve ince bir divit kadar uyum içinde yaşayıp gidiyorlar.

02baf148-2048-49cf-8ecd-2fbed270ac7e
Rotonda

O gün Rotonda’nın içinde bir sergi vardı; The Splendour of Mosaics, Mozaiklerin ihtişamı. İtalya’nın tarihi şehri Ravenna‘dan ve Selanik’den orijinal ya da kopya edilmiş mozaik örnekleri. Sanırım Katolik İtalya ile Ortadoks Yunanistan arasında Bizans İmparatoru Justinianus zamanına dayanan bir ilişkinin anısına yapılmış bu sergi. Belki de Ravenna’nın 6. yüzyıldan itibaren uzun yıllar Bizans İmparatorluğunun batıdaki başkenti olmasının da bu ilişkide hatırı sayılır bir payı vardır. Duvarlardaki şahane mozaikler, altın ve gümüş taban üzerine serpiştirilmiş meyve sepetleri, kuşlar ve vazodaki çiçekler yeşil, açık mavi ve kırmızının açık tonlarıyla bezenmiş. Sergideki eserlerle duvardaki mozaikler arasındaki renk farkı bir bakışta anlaşılıyor, kopyalar biraz önce yapılmış gibi daha canlı ve parlak. Orijinaller mağrur ve durgun, soft renklerle arzı endam ediyorlar.

Agia Sofia meydanında Tepkevans kafede küçük bir mola verdik. İsmini biraz uydurduğum bu pastanemsi mekan1948 yılında kurulmuş, duvardaki tabelada öyle yazıyor. Hasbelkader İngilizce bir açıklama yoksa kalıveriyorsunuz burda, şu heykel kime ait, bu mekanın adı ne, bazen sokak ve cadde isimlerini bile okumak imkansız. Broşürler, haritalar, restoranlardan aldığım peçeteler ve ıslak mendillere kadar her şeyi topladım, atmadım hiç birini ama yine de hep bir şeyler eksik kalıyor. Kilisenin tam karşısında, gümüş rengi metalik bir malzemeden yapılmış çok hoş bir heykel var mesela.

img_2127
Agia Sofia Meydanı

Ortadakinin elinde tuttuğu kocaman bir gazeteyi diğer ikisi de onun omuzlarının üzerinden bakarak okumaya çalışan üç kişi. Gazeteyi tutan ve onun solunda bir adım geride duran erkekler uzun boylu ve kaslı. Hani parklarda olur ya, bankta gazete okuyan bir  adamın gazetesine yanında oturan yabancı da göz ucuyla bakar, ama bunlar ayaktalar. Sağdaki, ortadaki adama iyice sokulmuş, hatta nerdeyse burnu omuzuna değecek kadar yakın olan, elbise giymiş bir kadın. Gel gör ki seyretmekten başka yapacak bir şey yok, ne heykelin adını ne de yapanın adını okuyamıyorum.

img_1956
Yukarı Selanik’ten mişli geçmiş hikayelerle dolu bir sokak

Belki bu da Selanik‘in bize bir şakası. “Bak, sadece bak bana, hisset, seyret beni, bırak neyi kim yapmış. Kordonda at üstündeki Yunan Tanrılarına benzeyen o heykelin Büyük İskender olduğunu bilmeyiver, etrafında kay kay binen çocuklara bak, onlar da heykeldeki adama benziyorlar, geniş omuzlarına, altın oranlı, kemikli suratlarına, tanrılara, tanrıçalara  model olan kusursuz burunlarına bak. Benim bütün sokaklarım birbirlerine ordan da denizlere çıkar. Ben seni sorgusuz sualsiz içime aldım, sen de bi rahat ol, bana bırak. Orta Makedonya‘yım ben, etrafına bak, her şeyi not alamaz, her şeyin fotoğrafını çekemezsin. Sana anlamadığın halde kilisede dua kitabını sonuna kadar okuyan, Pareira‘da balkondan sana bir şeyler anlatan kadınlara bak. İlk gün adres sorduğun adamla her gün tekrar tekrar karşılaştığın ve en sonunda ona gülümsediğin için şaşır, Türkçe bilen Karadağ‘lı garsonu dinlerken not alma gözlerinin içine bak. Sabahları ekmek ve kruvasan aldığın fırına günaydın diyerek gir, onlar anlar. Bak ben yaşıyorum, yaşayanlara bak!”

img_2164
Yedikule’de bir Çarşamba günü

İlahi Selanik!…Akropoleos caddesini takip ederek ufak ufak yürümeye başladık. Agia Sofia meydanından Yukarı Selanik‘e çıktıkça politik ruhuna uygun olarak grafitiler sertleşiyor, aşağıdakiler gibi soft, hatta aksesuar olarak ısmarlama, görsel bir estetik kaygı taşımıyorlardı artık. En çok da Türkiye’den gelen Beşiktaş’lı Rumlar‘ın 1926 yılında kurduğu futbol takımının, siyah-beyaz PAOK‘ın adına rastlıyorduk taş duvarlarda. “No Islamic” ya da “Refugees Welcome Patriots fuck of” gibi isyankar, renkli puntolarla şekillenmiş, İngilizce grafitilere de.

Sur dibinden kaleye doğru tırmandıkça kimisi arnavut kaldırımlı kimisi çıkmaz sokaklar daralıyor. Retro apartmanların yerini Balkan, Anadolu, Rumeli mimarisinden benzer örnekler alıyor. Cumbalı, renkli, güler yüzlü ama yalnız evler. Boş sokaklarda bir kedi karşıdan karşıya geçiyor ya da yaşlı bir amca elindeki alışveriş çantasını yokuş yukarı çıkarırken zorlanıyor. Kuleye yaklaştıkça, küçük küçük kahvelerin, restoranların bulunduğu, Beyaz Kule’nin arkasından başlayan Venizelou caddesiyle Akropoles caddeleri birleşiyor. Etraf biraz hareketlense de işsiz mekan sahiplerinin birbiri aralarında yaptıkları muhabbet  bir de üç beş turist, hepsi bu. Çünkü bugün Çarşamba, Pazartesi ve Çarşamba günleri kale ziyarete kapalıymış. Çok şaşırdık. Müzeler, kaleler, ören yerleri gibi mekanlar sadece Pazartesi günleri kapalı olmaz mıydı?

img_2339
İmzalı bir grafiti

Bundan beş yüz yıl önce Osmanlı Selanik’i aldığında, Konya’dan getirdiği göçmenleri buraya, Yukarı Selanik’e yerleştirmiş. Mübadele sonrasında da tersine bir hareket yaşanmış, burdaki müslümanlar Türkiye’de Rumların yaşadığı mahallelere, Bin yıldır Anadolu’da yaşayan Rumlar da buraya, 1920’lerde müslüman mahallesi olan Ano Poli‘ye yerleştirilmişler. Şehirdeki dengeler bütünüyle değişmiş. 20. yy’ın büyük insani dramı, dramlarından biri,  Türk-Yunan mübadelesi. Düşünüyorum da, bizim çocukluğumuzda bile hala devam eden bir nefret ve ön yargı vardı. İsimlerini duymaya bile tahammül edemezdik. Yunanistan’la yaptığımız milli maçları nefretle seyreder, mevzudan bir haber olanlarımız için bile maçın skoru gündemin en önemli meselesi olurdu. Okula gitmeyen çocuklar bile 74 Kıbrıs savaşında “çatla patla Makaryos Kıbrıs bizim olacak” diye hiç de sevimli olmayan onların o küçük yüreklerine yakışmayan tekerlemeler söylerlerdi ama bütün bunlar maalesef normaldi. En azından bugün, aradan geçen bunca yıl sonra da olsa birbirimize gelip gidiyor, köklerimizin izini sürebiliyoruz.

b1819395-b799-4275-8014-a40ddbb0079e
Yedi Kule-Beyaz Kule arası 3 km. Çıkması güzel, inmesi çok güzel!

 

Yedi Kule’den körfeze, birbirine dar sokaklarla eklenen dik merdivenlerle Aristotales Üniversitesine, aşağı Selanik’e kadar indik. Surdibinde öğleden sonra gezmesinden dönen muzip bakışlı, inci kolyeli şık şıkırdım iki yaşlı kadınla karşılaştık. Bize “n’oluyor?” diye sordular gülerek. Önce anlamadık, meğer bildikleri bir kaç Türkçe kelimeden biriymiş -n’oluyor- Yokuş yukarı çıkan kadınlar nefes nefese birbirlerine bakarak kıkırdadılar sonra. İki yaramaz çocuk gibi biri diğerini göstererek “baba, Samsun” dedi. İzmir, İstanbul, hatta Simirna, Konstantinapolis sık duyduğumuz isimlerdi ama baba tarafından Samsun’lu teyze günün sürprizi oldu.

 

 

 

Yelda UGAN

26/12/2019, Beşiktaş

 

 

Selanik Tanışalım mı?

 

denize yakın mağaralarda
günlerce gözlerinin içine baktım
ne ben seni tanıdım ne de sen beni

George Seferis

405dff3f-3d6a-4ce0-8270-f425e9529333
Büyük İskender’in kızkardeşinin adını taşıyan Thessaloniki,

 

18 Kasım 2019

Sabah saat 08:30 Mecidiyeköy’deki viyadüğün altından girip üstünden çıkar çıkmaz TEM otoyoluna girdik. Sisli havaya rağmen trafik nispeten sakin. Yaprakları dökülmüş ağaçların üstünde kırlangıçların yazlık evleri bozulmadan duruyor. Kumburgaz, Silivri ve Çerkezköy derken nihayet Tekirdağ İpsala yol ayrımından döndük. İstanbul’da dinlediğimiz radyo kanalı mızmızlanmaya başlayınca bir ileri, bir geri yeni bir frekans tutturmaya çalışıyorum. Nostalji kanalında 90’lar çalıyor, arka koltukta yorganına sarılmış uyuyan ergen kızımız mağara kadını sesler çıkarmadan burayı geçiyorum. 70’ler olsa, programı da Naim Dilmener sunsa mesela, eski 45’liklerden Alpay dinlesek, Nilüfer, İlhan İrem, Ajda söylese, o zaman arkadakine “sen de kulaklığını takıver canım!!” der sustururdum gerekirse.

Bayramın ikinci günü öğleden sonra yola çıkmış gibiyiz, yollar çok sakin, nerdeyse boş. O dakika Kınalı-Tekirdağ gişelerinden çıkan tek araç biziz, önüm arkam sağım solum sobe! Progressive Alliance Awards 2019 özel siyasi cesaret ödülünü S. Demirtaş’a vermiş. Radyonun sesini biraz daha açtım. İlerici İttifak vermiş ödülü, 2013’de kurulmuş bu ittifak, çalışmaları cinsiyet eşitliği, iklim değişikliği, adalet, dayanışma gibi gerçekten ilerici olmayı gerektiren konular üzerineymiş. Burdan Silivri’ye, ödülün sahibine selam gönderdik.

img_20171216_210138_052
Komşuya gidiyoruz, hem de yatılı!!

Tekirdağ Malkara İpsala yolunda ilerliyoruz. Tabelalarda İpsala‘nın yanında parantez içinde “Hudut” yazıyor. “girilmez” ya da “çıkılmaz” der gibi şevkimi kırıyor bu Arapça kelime. Keşan’dan sonra yoğun sis görüş mesafemiz iyice azalttı. Yavaş ve temkinli gidiyoruz. Elektrik tellerinde kara birer düğme gibi yan yana dizilmiş minik kuşlar çene çalıyor, kısa aralıklarla sırası gelen  bir kaç kanat çırpımı uçup geri geliyor. Bizimde onlardan kalır yanımız yok, yüreğimiz pır pr…ilk kez karadan, arabayla sınır geçeceğiz. Bir aksilik çıkmasa bari.

Seyahata çıkmadan önce şehirdeki yetkili ofislere gidecek vaktimiz olmadı. Biraz ani bir karardı bu yolculuk bizim için. Arabanın işlemlerini kapıdaki Turing şirketinde yaptırmaya karar verdik. Bu da bir riskti elbette, yanlış ya da eksik bir evrak için gerisin geri iki saat dönmek gerekirdi. Uluslararası Sigorta olarak bilinen Yeşil Kartı araba için aldık, yanında zorunlu olarak bulundurmamız gereken bir de “sarı yelek” verdiler. Geçen yıl tam da bu zamanlar Paris’de başlayan eylemlerin sembolü olan yeleklerden bizim de vardı artık. Üçümüzün harç pullarını da orada ödedikten sonra pasaport kontrol ve son olarak Yunan polisiyle hemhal olmak üzere yaklaşık bir km ilerledik. Her şey yolunda gidiyordu, yollar gibi burası da sakindi, sislerin arasından zar zor gördüğüm binalar, sivil giyimli görevliler ya da üniformalı polisler gerçek olamayacak kadar sakin, güler yüzlü ve doğal davrandılar. Ne bekliyordum acaba? Amerikan filmlerindeki gibi ellerimizi arabaya dayamamızı istiyecekler ve o halde üstümüzü aradıktan sonra arabayı, içindeki bavullarımızı didik didik karıştırmalarını mı? Aynı şeyi ya da hiç bir şeyi Yunan polisi de yapmadı, arabanın içine dahi bakmadılar. Biz yine filmlerden edindiğimiz o sevinç duygusuyla sınırı geçtik. Yanımızda bir paket sigara dahi yoktu halbuki!!

img_1827
Zeus nihayet sakinleşti

Planımız deniz kenarından kıyın kıyın gitmekti ama yanlışlıkla Alexandrapolis’den hemen sonra bu sefer komşunun TEM’ine girdik. Yani biz eski yoldan gitmek, köylerin içinden geçmek, belki küçük bir kahvede mola vermek gibi romantik arzular içindeydik. Ama olsundu, sorun yoktu, aynısını dönüşte de yapabilirdik. Sakin, sürekli ve  minik minik yağmur atıştırmaya başladı. Aman ne güzeldi, etraf çam ve zeytin ağaçlarıyla yemyeşildi ve TEM’de olmak o kadar da kötü bir şey değildi. Sağ tarafta adları muhtemelen tabelalarda yazdığı gibi Sapos, Mesti, Komatini olan beyaz badanalı, çatıları kırmızı kiremitli evler ve bu evlerin arasından yükselen minareli köylerden geçtik.  Kavala’ya 30 km kala yağmur öyle bir hızlandıki artık arabanın silecekleri yetmiyordu. Arkadaki yolcunun çişi gelmişti, her seferinde 2.70 ya da 1.90 Euro ödediğimiz gişelerin birinden en yakın tuvaletin yerini öğrendik ve tuvaletin yanındaki konteynırdan bozma küçük büfede de suyun Yunanca “nepo” anlamına geldiğini.

img_2051
Sultan Süleyman’ın Mimar Sinan’a yaptırdığı Beyaz Kule

Artık Camili köylerin yerini daha büyük Kiliseli köyler aldı. Drama‘dan sonra bir yandan yağmur yağıyor bir yandan da bulutların arasından çıkan güneşle sağımızda yola paralel, solumuzda dik inen dağların başı dumanlanmaya başlıyordu.

Eski model Seat, Wolsvagen gibi küçük ve renkli arabalarla sağdan gidene 90, soldan gidene 130’la gitme hakkı tanıyan otoyol nihayet bitti ve Thessaloniki’ye girdik.Yunanistan’a girince kazandığımız  bir saat aklımızı karıştırsa da, (ikimiz de aynı şeyi söylemeye çalışmamıza rağmen sevgili Memo’yla bu konuda bir türlü anlaşamadık) yaklaşık İpsala’daki bekleme süresiyle beraber İstanbul’dan Selanik’e yolculuğumuz yedi buçuk saat sürdü.Yani eve girdiğimizde saat üçü biraz geçiyordu.

img_1834
Mitropoleos caddesi üzerinde Kapeneıo

Selanik Körfezi ve Beyaz Kule manzaralı evimiz Kordonun bir üst parelelindeki Mitropoleos ile onu çapraz kesen Timiski caddelerinin ortasındaki bir adada. İstanbul’un Galata, Paris’in de Eyfel’i gibi Beyaz Kule de Selanik’in simgelerinden biri.

Akşam yemeğini mahallede yedik, bunu yapmayı İstanbul’da da seviyoruz. Yani mahallede yemeyi, yemekten sonra yürüyerek eve dönmeyi.

Mavi beyaz pütü kare masa örtüsü, beyaz ahşap sandalyeler, içerden gelen sarı ışığın sıcak daveti ve güler yüzlü kadın garsonun “Kalispera” diyerek biz seslenmesi, Kapeneıo‘da oturmamız için bize yetti. Hava serindi ama yine de dışarda oturduk, Selanikliler sokağı seviyor, etrafımızdaki masalar birer ikişer doldu. Turistik bir yer olmadığı için belki, gelenlerin çoğu restoran çalışanları için tanıdık müşterilerdi. Birbirlerine isimleriyle hitap ediyor, şakalaşıp gülüyorlardı. Masaya oturduğumuzda uzaktan, belli belirsiz gelen müzik sesi gittikçe yakınlaşmaya başladı. Güzel sesli, genç bir adam İngilizce şarkılar söylüyordu. Sokak çalgıcısıymış, birazdan bize de bir şarkı söyledi. Hemen hemen tüm masalardan bir kaç sent de olsa şarkıcının kesesine para attı insanlar, şarkı bitinceye kadar keyifle dinleyip, şarkıcı çocuğun orda kaldığı süre boyunca onunla ilgilendiler. Hiç bir müşteri şikayet etmedi, ya da onu ordan uzaklaştırmaya çalışan bir garson olmadı. Çünkü orası sokaktı ve herkese aitti.

Kadın garsonun mesaisi bitmiş olmalı, çantası kolunda, pantolonunun üstüne bağladığı siyah önlüğünü ve göğsündeki isim kartını çıkarmış giderken her şey yolunda mı diye sordu. İngilizce’nin bu kısa yol tuşlu kolaylaştırıcılığı da olmasa ne yaparız kim bilir? Karşılıklı mutlu mesut vedalaşmışken tekrar döndü ve tatlıyı müjdeledi. Buralarda adetmiş, ne yerseniz yiyin, yemekten sonra mutlaka tatlı ikram ediyorlar. Hesabın hemen arkasından üzeri bol tarçınlı yeni dökülmüş sıcak lokma geldi.  Tadı bir yana kızartma olmasına rağmen sanki evde yapılmış gibi hafif bir kokusu vardı. Balığın ve kalamarın üstüne bire bir.

 

Yelda UGAN

10/12/2019, Gayrettepe

 

 

 

 

 

Adıyaman

“İşte gördüğün gibi Tanrılara gerçekten layık olan bu heykelleri ben diktirdim. Aynı taştan yapılmış, aynı tahtlar üzerinde oturarak duaları işiten tanrıların yanına kendi heykelimi de koydurdum.

Zamanın tahribine dirençli bu tapınak mezarın temellerini göksel tahtların en yakınında atarak buranın ileri ulaşmış talihli bedenim için sonsuz bir istirahat yeri olsun istedim.

Muzaffer büyük kral Antiochus adil ve göze görünür tanrı, kendi lütufkarlığından kaynaklanan işleri sonsuzluğa aktarabilmek için kutsanmış taht kaidelerine dokunulmaz harflerle yazdırdı.

Ata hükümdarlığını devraldığım zaman dindarlığım nedeniyle tahtıma bağlı krallığı tüm tanrıların ortak yurdu yaptım. Onları kendi soyumun talihli köklerinin geldiği Pers ve Helenlerin eski usullerine göre çeşitli biçimlerde tasvir ettim.

Zamanın akışı içinde her kim, bu ister bir kral, ister bir hükümdar olsun tanrılara saygısızlık edip bu anıta zarar vermeye kalkarsa her türlü felaket başına gelsin.”

                                                                                             Komagene Kralı Antiochus

7f294987-1907-49d5-a743-122c3540da4c
Fotoğraf sevgili rehberimiz İrfan Tanrıverdi’nin

Urfa’nın Kuzeyine, ya da azıcık Kuzey Batısına doğru sabah erkenden yola çıktık, güneşli güzel bir gün. Yol üstündeki köylerin etrafı bakımlı fıstık ağaçlarıyla çevrili. Urfalılar kızmıyor mu acaba Antep fıstığı denmesine? Gerçi çiğköfte kimin kavgası buraların tarihi kadar eskidir. Şıllık tatlısına Mardin de bizim der, Urfa da. Kebap konusuna hiç girmeyelim, Adana mı, Urfa mı, Antep mi, ya baklava? Onlar tartışa dursunlar ben Diyarbakır’dan başlayan yolculuğumda önüme konan her şeyi afiyetle yedim. Onca yorgunluğa ve uykusuzluğa rağmen yediğim hiç bir şeyden ya da içtiğim rahatsız olmadım. Havasından mı suyundan mı bilmiyorum ama bu yemekleri her gün üst üste İstanbul’da yeseydim mide fesatından üç gün kıvranırdım. Pişirenin de, yetiştirenin de, yufkayı açanın, fıstığı toplayanın da ellerine sağlık.

Bir saat geçti geçmedi uyandım, manzarayı kaçırmak istemiyordum ama içim geçmiş. On dakika sonra Bozova’daki terasta toplandık. Sevgili rehberimiz İlhan Atatürk barajını anlatıyordu,

img_0767-1
Erzincan dağlarından gelen Fırat Basra Körfezi’ne gidiyor.

8 türübün

Debisi saniyede en yüksek 5 bin, en düşük 250 metre küp

2 milyon delgi,

200 bin ton çimento,

Baraj 83’te yapılmaya başladı, 90’da gövde bitti,

32 milyar dolarlık GAP projesi kendini amorte etti…

Rakamlar, rakamlar… oysa ben Asur kralı Nemrut’dan beri Harran’a kavuşsun istenen Fırat’ı büyülenmiş gibi seyre daldım. Onu anlatmak için sıfata ihtiyacı olmayan kelimeler aradım ama bulamadım. Bulutların arasından sızan gün ışığı kah Fırat’ın yatağına, kah etrafındaki dağlara gölgeler düşürüyor, onun ilgisini çekmeye çalışıyor ama efsane Fırat pek oralı olmuyor. Batıyla doğu arasındaki doğal sınır Fırat, antik adıyla Euphrotes sadece onunla oyunlar oynamak isteyen güneşin çocuklarına değil, geçit törenini hayranlıkla izleyen etrafında kim varsa hepsine kayıtsız akıp gidiyordu.

Adıyaman’a yaklaştıkça bulutlar saf tuttu, iyice yanaştılar birbirlerine. Rüzgarsız havada ince bir yağmur başladı. On dakika geçti geçmedi, yağmur durdu, bulutlar bırakacakları yağmurun burası olmadığına karar verdiler, toplanıp kuzeye, Fırat’ın geldiği yöne doğru gittiler.

Adıyaman için Güneydoğu’nun çıkmaz sokağı derler. Kendi kazanında kaynamış, içerde diğer kültürlerden fazla etkilenmemiş. Belki de Komagene’nin  1800 yıldır sır olarak kalması da bu yüzdendir.

img_0800
Karakuş Tümülüsü adını Güney sütunundaki bu kartal heykelinden almış.

Karakıuş Tümülüsü,

Nemrut Dağı’nın tam karşısındayız. Karakuş Tümülüsünde. Kartallar Antiochus’a çoktan haber uçurmuştur geleceğimizi. Birazdan o sivri dağın tepesinden bu tarafa baktığımda tümülüs bir çakıl taşı kadar bile görünmeyecek. Komagene krallığının eski Kahta yolu üzerinde, dağlık bölgenin bittiği yerdeki aile mezarlığı burası. Kahta ırmağının geniş vadisinden Krallığa ait tüm toprakların muhteşem manzarasına hakim bir yer.

Çakıl ve kum kaplı koni şeklinde bir tümülüs. Belki de tümülüs böyle tanımlanan bir şey. Defineciler burayı da rahat bırakmamış Doğudaki sütunun üstündeki aslan heykelinin başını aşağı indirmişler ama götürememişler. Diğer iki sütunda kartal ve boğa heykelleri oturtulmuş. Doğudaki sütun üzerindeki yazıtlara göre bu anıt mezar Komagene kralı Mithridates’in (Nemrut dağındaki anıtın sahibi Kommagene Kralı Antiochus’un oğlu) annesi İsias, kızkardeşi Antiochis ve yeğeni Aka’ya aitmiş.

1d9ebfc7-a1a0-4164-ad12-87a98b62a618
Cendere, dünyanın halen kullanılmakta olan en eski köprüsü. Fotoğraf Ayfer Kuralay

Cendere Köprüsü,

Nemrut’dan önceki son durak; 3200 yaşındaki Cendere Köprüsü. Kahta ve Sincik’i birbirlerine bağlayan köprü Cendere çayının üzerine kurulmuş ve yapılırken çimento kullanılmamış. Kanyondan çıkan dere cılız bir çay akıntısı gibi aslında, iyi güzel de, yani ne gerek vardı bu kadarına Septimus Severus diyeceği geliyor insanın. Gerçi bu fedakar ve ince düşünceli Roma İmparatorunu sevdim aslında ben, köprünün üstündeki sütunların her biri  eşi ve iki oğlu olmak üzere dört kişilik ailesinin isimlerini taşıyormuş.

Ben daha onları sayamadan, öğrendim ki sütunlar bugün üç tane kalmış…keşke doğal afet filan olsa!! Büyük oğlan baba ölünce tehdit olarak gördüğü küçük oğlanı ortadan kaldırmış, hem de onu hatırlatan ne varsa her şeyi. Hiç yaşamamış gibi. Maalesef çok tanıdık, bildik bir hikaye. Korku!! Neyse, kanyondan gelen sular da pek cılız akıyor ne gerek vardı bu kadarına filan diyordum ya! Kazın ayağı öyle değilmiş meğer. Yakınlarda yeni bir köprü yapılmış eskisinin karşısına, maksat Cendere trafiğe kapansın ve artık korunsun diye fakat bizim bu yeni köprüyü ilk yağmurlarla başlayan seller alıp götürmüş. Kısa bir süre sonra yeni bir köprü daha yapmışlar, bu seferki daha sağlammış…Pardon Septimus!!

 

img_0835
Antiochus’un küçük muhafızı

Nemrut Dağı,

Giderek hiçliğin merkezine doğru yükseliyorum. Ufukta bulutlarla aynı renk buz mavisi Fırat ve Nemrut’un etek uçlarına kadar uzanan tütün rengi ovalar. Gökyüzünde dünyanın en şanslı iki kartalı durgun havada asılı kalmış gibi süzülüyorlar, neredeyse göz göze geleceğiz onlarla. Akıllı rehberimizin yaptığı planlama sayesinde biz yukarı çıkan tek grubuz. Kısa bir süre sonra onlar da arkamda kalınca astronotu yani beni uzay gemisine bağlayan hortum da koptu. Panik atak, baş dönmesi, tansiyon, nefes darlığı ne gelirse kabülümdü ama hiç biri gelmedi ve ben Hermes’den ödünç aldığım kanatlı sandaletlerle uçmaya devam ettim. Yedi benekli uğur böceği şahidim olsun ki Antiochus’la yaptığımız anlaşmaya sadık kaldım ve ona ait tek bir çakıl taşı dahi almadım yanıma.

Dağ üzerine oturtulmuş bir dağ gibi,

Kireç taşından yapılmış bir tümülüs,

UNESCO Dünya miras listesinde,

Deniz seviyesinden 2150m yüksekte,

Ölümsüzlüğü ve tanrılaşmayı dilemiş bir kral,

Asurlulardan kaldığı sanılmış önce,

Kral Antiochus ve beş tanrı heykeli, Tanrılar arasında en yüksek makamda olan Zeus, Zeus’un oğlu Apollon, Tanrı Zeus ve ölümlü Alkmene’nin oğlu Herakles ve bereketi simgeleyen Kommagene Tanrıçası ve koruyucu hayvan heykelleri; kartal ve aslan,

Heykellerin arkasında eski Grekçe harflerle yazılmış, Okuyana doğrudan seslenen 232 satırlık edebi kitabe.

Makedonya’ya bakan Batı terasındaki heykellerle  Pers ülkesine bakan Doğu terasındakiler birbirinin aynı.

img_0839
Antiochus baba tarafından İran (Pers) anne tarafından Yunan (Helen) Makedonya’dan Mısır’a kadar ilerleyen Büyük İskender’in yeğeni

Gölgesine sığınılacak tek bir ağaç yok.

En yakın su kaynağı üç saat uzaklıkta

Heykeller doğal yollarla yıkılmış.

Heykellerin tarzı Helenistik, Pers ve Hitit, bunlara ek olarak Komagene kültürü

Helenistik dönemin en önemli keşiflerinden biri,

Fırata egemen olmak Pers ülkesine, Hindistan’a ve Mezopotamya’ya çıkan yolları kontrol etmek demekti. Ona egemen olan ülkenin iyi bir gelir elde etmesini sağlıyordu. Sınırdı ve iletişim yoluydu.

Komagene de muhteşem Fıratın kıyısına kurulan krallıklardan biriydi.

 

img_0824
Yerdeki başlar ve başsız gövdeler

M.Ö 3. yy da Komagene Kralı Antiochus’un dayısı Büyük İskender Doğu Batı sentezine dayalı bir imparatorluk hayal etmişti ama ömrü yetmedi.

İskender’in ardından generalleri bölgede küçük krallıklar kurdular.

Yani ortalık iyice karıştı ve Romalılar doğuya geçmek için Komagene’yi istiyordu.

Derler ki, Antiochus Romanın güvenini kazandı ve Fıratın kıyısındaki ticari açıdan çok zengin bir şehir olan Zeugma şehriyle ödüllendirildi ve oradan kazandığı paralarla bu anıtları yaptırdı.

Kral Antiochus’un mezarı bulunamadığı için taşlar hala gizemini koruyor. Muhtemel ki tapınak tamamlanamadı ve Kral da onları dünya gözüyle göremedi ama Nemrut dağını görmeye dünyanın dört bir yanından akın akın insanlar geldi, merak ettiler, ilgilendiler, kimisi daha dönüş yolunda kralın adını unuttu, kimisi hatırlıyordu, Komagene miydi neydi? Kimisi aylarca kamp kurdu buralara, eski Grekçe’yi kendi diline çevirdi, kralın mezarını aradı, Antiochus söyledi o yazdı. Kimisinin içinde kaldı, hava bulutluydu ve gün batımını izleyemedi, doğuşuna yetişemedi.

Ya Hititler? Onlara ne oldu!?

Kahta,

img_0867
Malatya Pötürge ve Adıyaman arasında kalan Karadut Köyü

Terasın metal koruluklarına yaslandım, Kem Boğazı Torosların uzantısı Ankar Dağlarının önünden aramızda daracık bir nehir yatağı gibi uzanıyordu. Kervanlar geçermiş eskiden burdan, İpek Yolu üzeriymiş. Manzarayı görür görmez Midyat’dan aldığım Süryani şarabı geldi aklıma, tam zamanıydı. Alelacele gerisin geri koştum. Oda kapısının arkasında dilsiz bir uşak gibi hiç kapris yapmadan beni bekleyen bavulum istediğim şeyi hemen verdi bana. Yan yana iki tane U şeklindeki taş binaların arasında tribişon sormak için mutfağı ararken kadınlar soğanın çiğden koyulmasında hem fikirlerdi ama huzurevi konusunda ikiye ayrıldılar. Mutfaktan bir kadeh şarapla terasa döndüğümde yüzlerini buruşturan tatsız konu kapanmış dillerinden hiç düşmeyen en güzel bölüme geçmişlerdi; torunlar.

Akşam üstü Nemrut’un hemen altındaki Euphrat oteldeyiz, heykellerle aramızda sadece dokuz kilometre var. Burda biraz sallıyor olabilirim, sanki aslında dağdan indikten sonraki mesafe 9 km. Kahta’ya bağlı Karadut Köyündeyiz. Gün batımını terastan izlerken Abuzer bey geldi yanımıza dedesinden kalma geniş avlulu bir evleri varmış burda, sonradan otele çevirmişler, daha otel filan yokken, sadece derme çatma, eski bir köy evi varmış avlunun ortasında. Çinli’ler Nemrut’a çıkmadan önce bu avluda çadır kurarlarmış o zaman. Abuzer beyin ninesinin, evde hazırladığı yufka ekmek, peynir, bahçeden topladığı domates ve salatalıklarla kahvaltı yaparlarmış. Otel fikri de böylece kaçınılmaz olarak devamında gelmiş. İyi ki de gelmiş, akşam akasya, ceviz ve meşe ağaçlarıyla çevrili bostanlardan toplanmış patlıcan güveci ve meyhane pilavından sonra tekrar terasa çıktık. Hava serinlemişti, üzerimize bir şeyler aldık, otelin tüm ışıklarını kapattılar ay yıldızlarla kaplı gökyüzüne dağların ardından ağır bir misafir gibi yavaş yavaş salına salına geldi, baş köşeye geçti. Defalarca kayan yıldızlardan hiç birini göremedim, dileğimi hazırladım, gözümü dört açtım, görenlerin çığlığından hemen sonra o tarafa baktım ama olmadı.

Yarın Ver elini Rum Kale, Zeugma, Halfeti..

Yelda UGAN

24/11/2019, Geos Tur