Midilli Kuzey Rotası

Midilli adasına yaptığımız gezinin 3. bölümündeyiz, rotamız Yunan Rüzgarı yönünde*.

orpheus'un seçtikleri midilli ile ilgili görsel sonucu

Sabahın erken saatleri, Molyvos’dan Vafios yoluna saptık, oradan da Argennos ve Lepetymnos kasabalarını geçip Sykaminia’ya doğru yola koyulduk. Lepetimno dağlarından geçiyoruz radyoda The Animals’dan Don’t let me be misunderstood çalıyor, yollar dar ve virajlı. Yukarı doğru tırmandıkça zeytin ağaçları yerini asırlık kestane ağaçlarına bırakıyor, dik kayaların arasından arada bir açık denizi hatta Baba burnunu bile görebliyoruz. Karşı kıyı Türkiye… Skyaminia’nın içinden, dar ve taş döşemeli sokaklarından geçip Skala Sykminia’ya doğru döndük. Yol hala virajlı ama geniş. Zaten o kadar az araba geçiyor ki, geçse de nazikçe birbirimize yol veriyor, selamlaşıyor, yola devam ediyoruz.

m1.jpg

Mirivillis’in Deniz Kızı Meryem Ana romanına (Panagia i Gorgona’ya) ilham kaynağı olmuş kaya üstündeki küçük kilise yokuş başında karşılıyor bizi. Sonra gölgesinde kitaplarını yazdığı yaşlı dut ağaçları ve altındaki küçük tavernalar. Burada saatlerce oturup, sayfalar dolusu yazmak isterdim.

Meydandan kuzey batı yönünde, ormana doğru kısa bir yürüyüş yaptık. Zaman zaman adanın çeşitli yerlerinde sıkça rastladığımız trekking yolunu işaret eden tabelalar gördük. Buradan, Molyvos’a ulaşmak üzere deniz kıyısı boyunca ilerleyen, Orta Çağ’dan kalma toprak bir yol varmış. Bakalım; belki bir daha ki sefere, Nisan Mayıs gibi ya da Ekim Kasım aylarında tekrar gelmek kısmet olursa…

P_20170623_124920_1_p-300x169.jpg

Goji cafe’de küçük bir kahvaltı yaptık, Öğlen yemeğimizi hakkında iyi şeyler  duyduğumuz Mirivili restoranda yemek istiyoruz. Zaten Goji de Mirivili’nin yanıymış, en yaşlı dut ağacının altında. Ordan gelen müzik sesi yine çok tanıdık, Rum aksanıyla söylenen Türkçe şarkılar, “Bir dalda iki kiraz”, “Aman anam gurbet bana zor gelir”, “Konyalım yürü”

images.jpegRestoranın işletmecisi Vangeli karşıladı bizi. Beyazlar içinde bir denizci gibi giyinmiş. Kırık, aksanlı bir Türkçe ile “yavaş konuşursanız sizi anlayabilirim” diyor. Gerçekten her yerde tavsiye edildiği kadar var. Ve uzo ile başlıyoruz, daha önce yeşilini denediğimizi ve baş ağrısı yaptığını söyleyince Vangeli bize smypnıo (simirio) getiriyor, simirna, İzmir’li kadın anlamına geliyormuş. Bu uzoyu Barbayani fabrikasına özel sipariş ile yaptırıyorlarmış. Başka yerlerde de bu marka uzo var ama Vangeli’lerin simirnası beyaz etiketli euzon olanmış. Biz çok sevdik, içimi rahat, sonrasın da rahatsız etmedi. Yemekler konusunda da Vangeli’nin bize tavsiyelerine uyuyor ve muhteşem lezzetli yemekler yiyoruz. Greek salata, kırmızı şarapla marina edilmiş ahtapot, zeytin, sarımsaklı karides, soğuk balık tabağı, kabak çiçeği dolması ve peynirli mini puf börekleri….Yanımıza iki tane de 20’lik simirnalarımızı alıp Vangeli ile vedalaşıyoruz.

Unknown-1.jpeg

Sykaminia’dan doğu’ya, geldiğimiz yönün tam tersi istikamete Klio’ya doğru ilerledik. Klio yol ayrımından da Tsonia sahiline. Yol aşağı doğru kıvrıldıkça, zeytin ağaçları yerini her iki tarafa da sapsarı kabak çiçekleriyle dolu bostanlara bırakıyor. Burası küçük, gizli bir koy, kumu kızılımsı. Koca sahilde tavanı kuru sazlıklarla örtülü küçük, salaş bir taverna var.  Ama buz gibi Alfa bira ve hafif bir müzikle servis çok iyi. Ada’da hiç bir yer olmadığı gibi burası da kalabalık değil ama boş da değil. Sakin, günlük alışkanlıklarını yerine getirir gibi denize giren, kumsalda sohbet eden oralı insanlar var etrafta, herkes birbirini tanıyor. Kaplıcaya girer gibi giriyorlar denize, sanki onlar için hem şifalı, hem kutsal. Huzurlu aidiyetlerini kıskanmadım değil ama gitmemiz lazım, daha görecek çok yer var!!

Dönüşümüzü geldiğimiz yoldan değil de Kapi, Pelopi, Stipsi üzerinden yaptık. Meydan kahvelerinde oturan, iki kasaba arasında yürüyen sakinlerle selamlaştık yolda. Dağ yolundan, gün batımını takip ederek Molyvos’a vardık. Yani adanın kuzeyinde küçük bir daire çizdik, otelimizden gün batımını kılpayı kaçırdık ama değdi doğrusu.

Bugün Petra’da sakin bir gün geçirmeye karar verdik. Sahilde kitap okuduk, güneşlendik ve denize girdik. Ama deniz kirli ve bulanıktı. Sigri ve Tsonia plajlarından sonra burası iyi bir seçim olmadı. Akşam üzeri otantik Petra’nın otantik çarşısında dolaşıp alışveriş yaptık. Petra Yunanca’da taş veya kaya anlamına geliyormuş. Kasaba bu adı köyün tam ortasında bulunan 35 m yüksekliğindeki kayadan almış. Kayanın üstünde 114 basamakla ulaşılabilen Panagia Glikofilusa adında bir kilise var, sevgiyle öpen Meryem Ana anlamına geliyormuş. Biz hava çok sıcak olduğu için 114 basamak çıkmaya cesaret edemedik ama eminim muhteşem manzarasıyla görülmeye değerdi.

P_20170623_124920_1_p-300x169.jpg

Akşama daha önce rezervasyon yaptırdığımız Moliyvos’daki Trienada restorana gittik. Geleneksel Yunan müzikleri dinlemek, sirtaki izlemek istiyorduk ama Petra’nın sahili gibi burası da bizi hayal kırıklığına uğrattı. Ramazan bayramının birinci günüydü ve turla gelen konukların şikayetleri, siparişleri yetiştiremeyen garsonlar…ilk defa adada stresli ve telaşlı insanlar gördük. O yüzden bayramlarda, ya da Türkiye’deki tatillerde Midilli’ye gitmek isterseniz popüler yarlerden uzak durun.

Unknown-2.jpeg

Adanın Gera ve Kalloni olmak üzere iki büyük körfezi var. Biz bugün Kalloni körfezi üzerinden Vatera’ya gidiyoruz. Petra’dan Kalloni yolunu takip ederek Skala Kalloni’ye geldik. Burası ince kumlu uzun bir sahil. Şirin bir meydanı, küçük ortodoks kiliseleri, tahta masalı tavernalarıyla çok samimi. Sahilde “Bütün insanlar doğaları gereği bilmek isterler” diyen Yunan düşünür Aristo’nun küçük bir büstü var. Aynı büstü Assos’ta da görmüştüm. Aristo Hocası Platon öldükten sonra Atina’yı terk etmiş ve önce Assos’ta sonra da Midilli’de yaşamış. Her iki kıyıya da iz bırakmış kadim filozof.

Unknown.jpeg

Vatera Midilli’de, prinç kadar minik çakıl taşlı, 7 km uzunluğundaki sahili, tertemiz, pırıl pırıl deniziyle en sevdiğim plajlardan biri oldu. Vatera’ya gelmek için Skala Kalloni’den Achladeri’ye kadar bize Kalloni körfezinin güzel manzarası ve su kuşları eşlik etti. Oradan içeriye, Vassilika ve Polichnitos kasabalarını takip ederek sahile ulaştık. Sahil boyunca sıralanmış salaş balıkçılardan birine oturduk. Akpoyialı restoran, burayı da bir aile işletiyordu. Baba, siparişlerimizi aldı, kızları kasada duruyordu; içerde, mutfakta da neredeyse üç nesilden kadınlar yemek yapıyorlardı. Adada karşılaştığımız en az Türkçe ve İngilizce bilen insanlardı. İyi ki bilmiyorlardı, iyi ki her şeyi yanlış getirdiler. Yediğim en lezzetli balıklar, mezeler buradaydı. Anlaşamadığımız için fazladan gelen yemekleri de paket yapıp yanımıza verdiler. Bir de paketin içine ev yapımı yarım ekmek koymuşlardı.

P_20170625_202116_1_p-169x300.jpgKıyıdan Plomari’ye gitmek istedik ama o tarafa Vatera’da yol yokmuş, ya da eskiden var olan bir yol şimdi kullanılamaz durumdaymış. Biz de geldiğimiz yoldan geri döndük. Vassilika yol ayrımından mis gibi çam ve kekik kokularıyla Agiassos’a doğru yola koyulduk. Köye yaklaştıkça kalın gövdeli büyük zeytin ağaçları çamların yerini aldı, ağustos böcekleri de kuşlara bıraktı sözü.
Burası 475m yükseklikte. Yayla gibi, bir anda sıcaktan eser kalmadı, hatta biraz üşüdüm bile. Arabayı köyün girişine bırakıp taş döşeli yollardan yukarı doğru yürümeye başladık ki seramik eşyalar satılan dükkandan birisi çıktı ve ısrarla bizi içeri çağırdı. Adada ilk kez böyle bir ısrarla karşılaştık. Maalesef 2014 yılında seramik fabrikası ya da atölyesi üretimi durdurmuş ve bu kalanlar da son mallarmış, “aldınız aldınız bir daha bulamazsınız” a daha fazla dayanamayıp bir kaç parça seramik küllük, magnet, kahvaltılık kaseler aldık.

P_20170625_194412_1_p-300x169.jpg

Köyün en tepedeki meydanına kadar çıktık. Buradan manzara çok güzeldi. Bu kadar yokuş çıkmamıza değdi doğrusu. Her evin önünde bazen yalnız bazen birkaç kişi sandalyede yada bir duvar çıkıntısının üstüne oturmuş kadınlarla selamlaştık. İstanbul’dan geliyoruz dedikçe bize Konstantiniye ha! Diyerek gülümsediler.
Köy, heybetli Olympos dağının eteklerinde, rivayete göre de 4. yy da yapılan Meryem Ana kilisesinin etrafına kurulmuş. Kilisenin büyük, labirentli bir avlusu, içinde de Ayasos’un tanıtıldığı bir halk müzesi var.

IMG-20170624-WA0049-300x169.jpgKilisenin üst tarafında oldukça hareketli kalabalık bir meydana çıktık. Pazar günü olduğu için mi bilmiyorum meydandaki kahvelerde oturan herkes çok şık, elbiseli, etek buluzlu, inci kolyeli, inci küpeli, saçları topuz kadınlar. Kumaş pantolonları askılı, ütülü gömlekli, bastonlarına dayanarak oturan erkekler. Sanki Ayasos’lular, birazdan başlayacak olan bir töreni fuayede bekler gibiydiler.
Ben sakızlı kahvemi Mehmet Alfa birasını içinceye kadar biz de katıldık onlara. Adanın ünlü ladori peynirini de buradan aldık. Her taraf yemyeşil, dev kestane ağaçları ve meyve bahçeleriyle dolu, dallarda kirazlar, şeftaliler. Meydanda yaşlı bir amcadan da armut aldık. Ellerini göğsüne koyup panora dedikçe anladık ki armutlar amcanın bahçesinden.

  • Marco Polo’nun seyahatnamesinde Kuzey Doğu yönüne verdiği isim.

Yelda UGAN

09/05/2019, Beşiktaş

Midilli2

Güney Batı Rotası Eressos, Skala Eressos, Sigri

22 haziran sabahı Antik Helen döneminin “10. sanat perisi” ünlü kadın şair Saphou’nun memleketi Eressos’a doğru yola koyulduk. Burası çıplak kayalık tepeleri ve volkanik manzarasıyla Güney Batı’nın en dağlık neredeyse en kel bölgesi.

Sabah 09:00 da otelden çıktık. Petra, Skoutaros, Skalahori, Antissa kasabalarını takip ederek Eressos’un sükunet içindeki meydanına kadar arabayla geldik. Yol kasabaların içinden geçtiği için program da olmasa da buraları da görüp, kahvelerde oturan, evlerinin önünü süpüren, taş döşemeli sokaklarda yürüyen insanlarla kah selamlaştık, kah kaybolup adres sorduk.

sappho

Her kasabada olduğu gibi burada da park tabelasını takip ederek arabamızı ücretsiz otoparka bıraktık ve  meydandaki Sam’s Cafe’ye oturduk. Burayı Lübnan’lı Sam, Yunan karısı ve oğlu ile beraber işletiyor. Sam geniş esmer yüzündeki adalılara benzemeyen bir mahcubiyetle bizi Selamün Aleyküm diyerek karşıladı. Menüde hem Lübnan hem de Yunan yemekleri var. Biz sadece kahvaltı yaptık ama omlet bol soğanlıydı ve bana kalırsa menünün Lübnan tarafındandı. Eressos’un sokaklarında kısa bir tur yaptıktan sonra sağlı sollu dut ve kavak ağaçları arasından yaklaşık 4 km sonra Skala Eressos’a vardık.

Skala Yunanca’da iskele demekmiş.  Buralarda her dağ köyünün ya da kasabasının, deniz kıyısında isminin başına skala eklenmiş bir yerleşim yeri daha var.

Skala Eressos denizinin temizliği ile ünlüymüş diye duyduk. Gerçekten de İnce gri renkte, vücuda yapışmayan bir kumu,  2.5 km uzunluğunda çok güzel bir sahili var.

Skala’nın meydanından limana kadar uzanan yol boyunca restoranlar, hediyelik eşya dükkanları, küçük barlar ve kahvelerin arasından yürüdük. Buranın en iyi restoranlarında biri de Adonis olarak listemize almıştık ama köyde yaptığımız kahvaltıdan sonra yemek yiyemedik, birer sakızlı kahve içip kalktık. Sahildeki restoranlar denizden bir kaç metre yükseklikteki tahta verandalar üstüne oturtulmuş. Böylece hem deniz kumu korunmuş oluyor hem de restoranlar sahili işgal etmiyor, adil bir uygulama.

Hakkında çok şey duyduğumuz ve biraz da onun izini sürmek için Eressos’a geldiğimiz, şair Sapfo’nun tunçdan yapılmış heykeli önünde hikayesini dinledik.
M.Ö 600’lerede yaşayan şair Sappho (şairin ismi neredeyse her yerde farklı yazılmış) şiirlerinde aşkı ve kadın erotizmini büyük bir tutkuyla işlemiş. Çok güzel bir kadınmış Sappho ama aldığı bütün evlilik tekliflerini geri çevirirmiş. Çünkü erkekleri zorba ve baskıcı bulurmuş.
Midilli’de açtığı bir okulda genç Lesbos’lu kızlarla edebiyat ve şiir sohbetleri yapmaya, onları eğitmeye başlamış. Sappho’nun şiirleri ve genç kızların üzerinde bıraktığı etki adada var olan “düzene tehdit” olarak algılanıp tepkilere ve dedikodulara neden olmaya başlamış. Sappho da bir süre sonra baskılara dayanamayıp Sicilya’ya yerleşmek zorunda kalmış

O zamanlar kadın eşcinselliğine Sappho’dan esinlenerek Lesbos’lu anlamına gelen Lesbian adı verilmiş. (İngilizce’de Kanadalılar’a Canadian, İtalyan’lara İtalian denildiği gibi) Bir rivayete göre de Atinalı tiyatro yazarı Aristofanes yazdığı bir oyunda iki kadın arasındaki aşkı anlatmak için “Lesbos’lu” tanımını kullanır. Böylece lezbiyen kelimesinin temeli atılır.

midilli moni ipsilou manastırı ile ilgili görsel sonucu

Hala Eressos şehri lezbiyenlerin mabedi olarak biliniyor.
Geldiğimiz yoldan Sigri’ye doğru yola çıktık. Antissa tabelasını izledik. Gelirken de görmüştük ama Antissa yol ayrımında Sigri tabelası çok küçük ve silik yazılı o yüzden ayrımı kaçırmamak için dikkatli olmak gerekiyor. Yukarda da söylediğim gibi bölge volkanik olduğu için bitki örtüsü yok, yani mihenk taşı (landmark) olarak koyacağımız hiç bir iz yok. Ama yol rahat rahat ve geniş. Ayrımdan hemen sonra da Moni İpsilou manastırını takip ederek Sigri’ye varmak çok kolay. Burası güzel bir balıkçı köyü. Adada ilk kez burada denize girdik. Sahil yarım daire şeklinde. Göl kenarı gibi, Muğla ölü denizi hatırlatıyor. Kumların üstünde aralıklı bir kaç bank ve iki tane de kabin; ne bir şemsiye ne de şezlong. İsteyen eşyalarını yanında getiriyor. Biz de havlularımızı kumların üstüne serdik ve Ege’ye bıraktık kendimizi.
İyice acıkıncaya kadar yüzdük, güneşlendik. Sahilden  duyduğumuz, bizi mest eden  Rumca şarkıların geldiği yerde, Cafe Stiotorio’da çok lezzetli sardunyalar yedik. Bir de ızgara ahtopot istemiştik ama çok sertti, yiyemedik. Biz böyle zevk-ü sefa içinde keyif yaparken mesai bitmiş Sigri Petrified orman park müzesi kapanmış. Oysa buraya gelme nedenlerimizden biri de bu müzeyi ziyaret etmekti. Biz de hava kararmadan Sigri forest petrified parkını ziyaret etmek üzere gerisin geri yola koyulduk.

Parkın tabelası bizi gelirken de gördüğümüz yüksek bir tepeye kurulmuş olan Moni İpsilou manastırına kadar getirdi. Fosil parkı, taşlaşmış ağaçlar ormanını bu tepeden seyrettik. Yunanistan devleti Fosil Orman’ı 1985 yılında koruma alanı ilan etmiş. 2004 yılında da UNESCO Dünya Jeoparklar Ağın’a kabul edilmiş.

Manastır Orta Çağ filmlerindeki gibi tekinsiz bir sessizlik içindeydi. Arabayı bıraktıktan sonra dik kıvrımlı bir yokuştan yürümeye başladık. Hafif bir rüzgar ve kuş sesleri dışında hiç bir şey duyulmuyordu. Etrafta tek bir insan veya araba bile görmedik… tuhaf ürkütücü bir manzaraydı ama arkamızı dönüp, altımızda kalan çıplak dağların ardından denizi görünce heyecanlandık. Sanki adanın en tepesindeydik. Belki de öyleydi.

midilli moni ipsilou manastırı ile ilgili görsel sonucu

Manastırla karşı karşıya, askeri alan içindeki sevimsiz radarı ve füzeye benzer şeyi arkamıza alıp yokuşu çıkmaya devam ettik. Neredeyse üç insan boyunda, kemerli taş bir kapıdan içeri girdik. Birkaç adım sonra açık tahta bir kapıyı geçtik. Aradıklarımız oradaydı. Tahta kapının her iki yanında da üçer tane ağaç fosilleri duruyordu. Ağaç kütüğü şeklinde ama taş görünümünde hafif kızıla, mora çalan renkte 20 milyon yıllık fosiller!!

Manastırın bahçesinde rengarenk çiçekler etrafta dolaşan kediler ve tavuklar, tel örgülerle çevrili bir kümesin içinde keklikler vardı. Ama yine hayvanların ve rüzgarın sesi dışında çıt yoktu. İzinsiz girdiğimiz için korkuyla ilerledim sonra avlunun tam ortasında üst kattaki açık bir pencereden saçları uzun, sakalları göğsüne kadar inmiş siyahlar içinde bir papazla göz göze geldim. Memo görünürde yoktu. Vücut dilimi kullanarak etrafı gezebilir miyiz gibi bir şeyler demeye çalıştım. Hafif bir baş selamıyla gözden kayboldu. Sanırım “sıkıntı yok” demek istedi. Fosil ormanına açılan kapının önünde buldum Memo’yu. İkimiz de hem ürküyor hem de çok heyecan duyuyorduk. Ama yine de uzun uzun derin bir yamaçtan aşağı inen fosil ormanını seyrettik. Ve ormanın hikayesini dinledik.

Fosil ormanı; Lesvos adasının kuzey batı kısmında, neredeyse tamamı yanardağ kökenli taşlardan oluşan bir bölge burası ve dünyanın en güzel jeolojik miras anıtlarından biri. Koruma altında olan bölge yaklaşık 150 bin m2 alana sahip. Ormanın oluşumu 20 milyon yıl önce Kuzey Doğu Ege bölgesinde meydana gelen yoğun yanardağ faaliyetlerinden kaynaklanıyormuş.

Göremediğimiz Sigride’ki müze de 20 milyon yıl kuzey Ege’nin sahip olduğu eko sistemin gelişimini kaydeden ve canlandıran etkileyici br kolleksiyona sahipmiş.

Manastırın avlusuna tekrar girdik. Kapıdan çıkıyorduk ki bir kamyonetin arkasındaki çiçek tarhlarını boşaltan genç, uzun boylu bir rahiple karşılaştık, ilgili tavrı, aydınlık gülümsemesi bizi rahatlattı. Sonra yaşlıca iki rahip daha geldi. Çok misafirperver davrandılar. Kapalı olduğu halde telaşla anahtarları bulup bize manastırın müzesini gezdirdiler. Burası 8. Yy da kurulmuş. Rahipler hariç fotoğraf çekmemize bile izin verdiler. Duvarlarda 1302 tarihinde yapılmış temsili resimler, cam bölmeler içinde 1400-1700 yılları arasında yazılmış Rumca el yazması İnciller vardı.

 

Yelda UGAN

30/04/2019, Beşiktaş

 

Kos, İstanköy ya da Longu Adası

 

Bugün karşı komşuya gidiyoruz, hem de yatılı. Limanda, Mendirek cafede kısa bir kahvaltı yaptık. Bodrum Express feribotu saat 09:30 da kalkacak. Harç pulumuzu alıp, pasaport kuyruğunda sıraya girdik. Duvara asılı bir kaç panoda, “KKTC damgası Yunanistan’a girmeye engel” anlamına gelen bir şeyler yazılıydı. Biliyoruz ki, Kıbrıs bize göre bağımsız ama Avrupa Birliği, Birleşmiş Milletler ve diğer ülkelere göre orası işgal altında. Öyleyse gelsin yasaklar, engeller. İki küs kardeşin çocukları gibiyiz, hatta torunları, neyseki pek aldırmıyoruz artık onlara, suçu politikacıların üstüne atıp yazıyı umursamıyoruz bile.

66865149-5796-4169-87f7-397187c6c5da

Yol çok güzel geçti, guletlerin arasından yavaş yavaş süzülerek geçtik. Kıyıda herkes bize bakıyor, el sallıyorlardı sanki. Zodiaclar da Bodrum arkamızda kalana kadar bizimle geliyor selametle gidin der gibi bizi yolcu ediyorlardı. Biliyorum bana öyle geliyordu ama gerçekten; sabahları çıktığım her tekne yolculuğunda limandan ayrılırken aynı şey oluyor. Hafif bir meltem, güneş sarı sıcak, civa gibi, nerdeyse üstünde yürünürmüş hissi veren, gittikçe koyulaşan, laciverde çalan deniz ve feribotun iki yanında köpükten kanatlar. “Bak! Görüyor musun? Orası Kos, şu boydan boya görünen uzun ada” diye birbirimize gösterdiğimiz. Piri Reis’in de, seyahatnamesinde Hıristiyanların adaya “uzun” anlamına gelen Longu dediklerinden bahsettiği. Sabahları uzak, sisli bir mavi-gri, akşamları yanan ışıklarla daha da yakınlaşan Kos’a gidiyoruz.

img_2031

Kısa bir yolculuktu, sadece 55 dakika sürdü. Sırt çantalarımızı yüklenip, kalenin sağına düşen yedek limandan otele doğru yürüdük. Asıl liman geçen yılki depremden sonra hala onarılamamış. Kullanılmıyor henüz.

Denize paralel uzun caddeler, onları kesen dar sokaklar. Havada, bildik çok tanıdık bir şey var;  yasemin ve hanımeli kokusu. İki, üç katlı evlerin bahçelerinde sanki dün yağmur yağmış gibi canlı sardunyalar, balkonlardan sarkan petunyalar, Kos çiçeği, zakkum ağaçları, begonviller. Arada bir trilili trilili sesleriyle kenara çekiliyoruz. Bisiklet yolunda yürüyormuşuz meğer. Kiliseye yaklaştıkça siyah giyen kadınların sayısı artıyor. Oğul ya da kocanın ölümünün ardından süresiz yas tutan adalı, yaşlı kadınların.

img_1522-effects

Gülşen hanım hafif aksanlı Türkçesi, faranjitten sebep baharatlı sesiyle, beklediği misafirler gibi karşıladı bizi. Nilgün yıllardır anlatır Maria oteli, her yıl Kos!a gitmeden önce de Gülşen ablasına “Burdan istediğin bir şey var mı?” diye de mutlaka sorar. Aralarında uzun bir geçmiş, güzel bir ahbaplık var.

Caddeye bakan verandadaki masalardan birine oturduk. Birer frape kahveyle başladı ikramlar, dönünceye kadar da bitmedi. Gülşen hanım kıpır kıpır hiç yerinde duramıyor. Altmış yaşındaymış ama şu yaşını bir türlü tahmin edemediğiniz kadınlardan. İşin başında o var, her şey ondan soruluyor, bir mutfakta, bir verandada ya da yetişeceği bir yer var. Ekru deri çantası omuzunda, elinde poşetler, arkada kalanlara talimatlar yağdırarak çıkıyor otelden. Kırk yıldır yapıyormuş bu işi, Maria oteli de 15 yıl önce açmış. Etrafta gördüğümüz bütün çalışanlar aileden; Gülşen hanımın oğlu, torunları, gelini, biraz babaanneme, biraz halalarıma benzeyen annesi. Bütün gün bir koltukta oturan anne maalesef felçli. Ama gurmelik yapmaya devam ediyor, gerçi Gülşen hanıma göre “görevi hiç bir şeyi beğenmemek.” İkinci gündü galiba, yorgun argın otele döndük, Gülşen hanım hemen bize fırından yeni çıkmış mücver ikram etti. Yanında da yeni demlenmiş çay. Baktık çayları getirirken yüzü düşmüş, canı sıkkın; “beğenmedi!?” dedi yaşlı kadını göstererek.

img_1515

Oysa biz üç gün boyunca, maydonozlu soğanlı menemen, pişi, önce süte batırılarak kızartılmış yumurtalı ekmek, kalamata zeytinli çörek ne bilim içinde pirinçten başka bir şey olmayan ama baharatından mıdır nedir tadına doyamadığımız zeytin yağlı yaprak sarması beğenilmeyecek gibi değildi!? Bir de tarzı! ikram edişi! Anne gibi, altını yeni söndürdüğü tencerenin üstünden parmakları yanarak koyduğu dolmaları, biz “yeter!!” dedikçe “Yiyin hadi, evinizde yapın perhizinizi!!” dedi de hiç bir yemeğin tarifini de vermedi ama “Bunun içinde mısır unu mu var?, poaçanın hamuruna ne koydun da böyle kıyır kıyır?” gibi bir umum sorularımızın cevabı “bilmem?!!” oldu. Bir tek üst üste kahve içmemize izin vermedi “dokanır.” dedi.

Maria otelle İstanköy arasındaki kısacık mesafede en az üç tane okulun önünden geçtik, kapısının önünü sokağa kadar süpüren bir kadın ve bir kaç motorsiklet dışında hiç hareket yok; Yunanistan için siesta saati. Güne bakan çiçekleri, sardunyalar, palmiye ağaçları, begonvillerle dolu bahçeli evlerin önünden yürüyerek sahile indik. İndik diyorum; Bodrum’dan alışkanlık. Buralar düz ayak, hiç yokuş yok. Yukarılara, adanın iç taraflarına, özellikle Asamatos köyüne doğru başlıyor adanın rampaları.

img_1559

Old River restoranın önünden denize girdik, önden birer mitos bira, bir de anne usulü kızarmış patates. Deniz çok güzel, tertemiz. Ağustos ayının başındayız elbette her yer çok kalabalık ama gürültü yok. Restorandan hafif bir müzik sesi geliyor, Madonna’nın sesi, La lsla Bonita “This is Where I long to be…”

Restoranın önünden, kıyıdan uca kadar yürüdüm, yürüdükçe Turgutreis’e yaklaştım. Şimdi de buradan orası yakınmış, hemen şuracıktaymış gibi göründü. Her sabah, Bitez’in Güney Batı tarafına düşen tepelerin ardında, dev bir kedi kafasına benzettiğim dağı bile gördüm burdan.

img_1592-effects

 

Burası limandan en uca kadar 5 kilometre uzunluğunda bir plajmış, Lambi Beach. Old River’daki garsonların birinden zorla aldık bu bilgiyi, sanki dizini masaya vurmuş gibi yüzü ekşidi. Adalılar, ister Türk olsun, nesillerdir orada doğmuş büyümüş, ister Yunan, isim ve mesafe sorularını sevmiyorlar. Kitabi bilgi vermekten hoşlanmıyorlar. Onlar hikayelerini anlatsınlar. Arkamızdaki masada yaşlı bir kadın oturuyordu; restoranın sahibinin annesiymiş, ön taraftaki yaprakları kauçuğa benzeyen uzun kırmızı çiçeğin adını sordum, omuz silkti!? Neyse, madem sevmiyorsunuz!…ama şezlonglara havlularımızı sererken, dalgaların kıyıya bıraktığı beyaz köpükler gibi kendiliğinden, yaşlı kadının restoranın yanındaki iki katlı beyaz badanalı evde oturduğunu, kocasını nasıl kaybettiğini, kışın bir kaç ayını geçirdiği Bodrum yokuş başındaki evine kadar biliyorduk.

Old River’da yemekler; bol, çeşitli, basit; kolayca yapılmış gibi, zeytin yağlı, sebzeli ve çok lezzetliydi. Biz ikinci kere gittiğimizde yine aynı şeyleri istedik. Musakka, peynirli kabak çiçeği dolması, karışık kızartma, ızgara kalamar dolma…”Bir şey daha vardı!?..” diyordum ki “Bu kadar yeter!” dedi garson.

img_1641

Old River restoranın sahipleri de Türk. Yunan adaları içinde en yoğun Türk nüfusun yaşadığı adaymış burası, Nedeni de Kos’un 1923 mübadelesinin dışında kalması ve Türk azınlığın adada kalmaya devam etmesiymiş.

Tur teknelerinin kalktığı taraftan, Averof caddesi üzerinden her yarım saatte bir mini trenler kalkıyor. Birazdan korku tüneline girecekmişiz gibi. Küçük, hafif ve alçak, iki ya da üç vagonlu. Yirmi dakikalık hızlandırılmış bir şehir turu vaadediyor. İyi güzel ama rahatsız, gürültülü ve fazla renkli.   Sağ tarafımızdan bisikletliler geçiyor, selamlaşıyoruz. Adalı gençler trenden gelen abartılı düdük sesiyle onu taklit ederek zoraki eğleniyorlar. Akropolis’den Dionysos sunağına, Hipokrat ağacı’ndan antik tiyatroya kadar geziyor, şansınız varsa o tarafa bakıyor ve görmüş oluyorsunuz. Aslında Akropolis’e gitmek o kadar da zor değil, yani şehir öyle tepelere filan kurulmamış, düz ayak sayılır, diğer Yunan adalarına göre düzlük ve daha yeşil. Antik kent günlük hayatla iç içe, daha yakından görmek için, Eleftheria meydanında bir kahve içip, Defterdar İbrahim Paşa Cami’sine dışardan bakıp ( 2017 Temmuz depremden sonra hala tadilatta, ziyaretçi almıyorlar) karşıdaki ağaçlık yoldan antik tiyatroya kadar kolayca çıkabilirsiniz.

img_1721img_1727-effects

 

Araba ya da bisikletle çarşıya gitmek için mutlaka Palmiye Köprüsünün altından geçiliyor. Ya da limana gitmişken kaleyi de gezebiliyorsunuz. Burdaki kaleyi de 14. yüzyılda, Rodos ve Bodrum’daki kale gibi St. John Şövalyeleri yapmış. Antik kent kalıntılarından taş ve sütunlar getirtilmiş kale yapılırken. 1786’da da Gazi Hasan Paşa benzer bir şey yapmış. Yunan ve Roma mabedinden getirttiği taşlarla cami yaptırmış.

img_1650

Hipokrat’ın tıp okulu Asklepion da yakın bir yerde. Burası M.Ö 242 yılında savaş ve çatışmalarda dokunulmazlık hakkını almış ve bu sayede günümüze kadar korunabilmiş.  Zeytin ağaçları arasında yıkılmış duvarlara, kolu-bacağı ya da burnunun ucu kopmuş tanrı heykellerine dokunarak; üzerinde yürüdüğüm sararmış kuru otların ve kuşların sesini dinleyerek uzun uzun dolaşmak da vardı ama ne yapalım?! Kısmet mini trenle gezmekmiş.

İkinci gün The Green Ship Nikitas adında bir tekneyle adalar turu yaptık. Sırayla Pserimos, Kalymnos ve Plati adalarını dolaştık. Fransızlardan oluşan bir grupla tekneyi balık istifi doldurduk. Anlaşılan o ki bizi geri çevirmemişler, listeye dört kişi daha eklemişlerdi. Hopörlerden bangır bangır gelen  “it is my life” şarkısı yarım kaldı ve Yunan rehber “bianvenü”  diye başladı anlatmaya, bilmediğimiz bir dille bilmediğimiz bir rotaya doğru yelken açtık.

Pserimos (Keçi adası), Kos ile Kalymnos arasında küçücük bir ada. Sadece 135 kişi yaşıyormuş. Hatta kışın bu sayı 35’e kadar düşermiş. Suyu tertemiz, Ege denizindeki 12 adadan biri. Burda sürekli yaşamak üzerine biraz sohpet ettik Zeynep’le…sabahları babasının kayığıyla balığa çıkıp akşam yemeğini çıkarmak, dağlardan kaya koruğu, civan perçemi toplamak ya da hep sokakta geçen doğal bir hayat…. Buraya kadar bir sorun yok, çok eğleniyoruz. “Büyüyünce de bir çobanla evlenip çoluk çocuğa karışırsın” kısmında işin rengi değişti. Sınav baskısı olmadan okula gitmek dahi kesmedi onu ve arkasına bile bakmadan kendi dünyasına geri döndü.

Kısacık bir ziyaretti, küçük bir poşet origa otu aldık; sanırım bizdeki kekik türü bir ot, zeytine, domatesin üstüne çok yakıştı.

img_1790

img_1800

 

 

 

 

 

 

 

Kalimnos, çıplak tepeleri olan, kayalık, kurak bir ada. Uzaktan her şey güneşin altında çok renkli ve parlak görünüyor.  Pothia’da, şehir merkezinde Fransızlar Manastıra doğru yola koyuldular. Biz de limana karşı sıra sıra dizilmiş tavernaların, dükkanların  arkasında kalan yılankavi sokaklarda rastgele yürümeye başladık. Beyaz badanalı evler, mavi tahta perdeli pencereler, daracık arnavut kaldırımlı sokaklar, begonviller. Tanıdık, bildik ama yabancı. İçine almadı ada beni, hep böyle yapıyorlar, günü birlik, hatta bir kaç saatlik uğradığımızı biliyor, yüz vermiyorlar. Sünger fabrikasının satış mağazasında epey oyalandık. İşlem görmemiş kahveye çalan, kirli sarı görünümlü birer parça sünger aldık, yüzümüze peeling filan yaparız belki diye. Kordon boyundaki dükkanların birinden uzo alıp, azlığın çokluğuyla dekore edilmiş küçücük bir tavernada nefis bir kahve içsek de gönlünü alamadık adanın. Haklıydı, Panormos’u, Vathi’yi görmeden, Arginonta’da ayağımızı denize sokmadan Kalimnos’a gelmiş sayılmazdık.

img_1837

img_1859

 

 

Teknemiz Plati adasına nam-ı diğer akvaryum adasına doğru yelken açarken Bodrum’a geri dönüyoruz sandım. Turgutreis’in evlerine, begonvillerin renklerine kadar seçebiliyorduk. Plati adasına sadece denize girmek için uğradık, iyi de yaptık, Ağustos ayının ikisi olmasına rağmen su buz gibiydi. Kah turkuaz kah lacivert, tertemiz, cam gibi.

95cace38-db2c-407f-a912-7070719dba56

Dönüşte Yunus balıkları üretim çiftliğine uğradık. Öyle çok heyecanlandım ki, çiftlik deyince yüzlercesini birden göreceğimizi sandım. Tekne yaklaşırken kaptan motoru durdurdu, müziğin sesini kıstı. Etrafta rüzgarın sesinden başka çıt yok! Çocuklar gözlerini uzun süre denizin içindeki oval havuzlara diktiler, teknede çalışan Malezya’lı siyahi çocuk yunus balıklarının seslerini taklit ederek dakikalarca uğraştı; çıksınlar, bir görünsünler diye ama nafile! Bir tanesi bile kafasını denizden çıkarıp bize bakmadı, belki yanlış zamanda gelmiştik, belki orada, denize çakılmış demir çubuklu daracık evlerinde bir şeyler yolunda gitmiyordu.

 

img_4975Demokrasinin doğduğu kadim toprakların vatandaşı olmak bir başka oluyormuş meğer.  Elimdeki kolye ucunu evirip çevirip oyalanıyorum. Belki biraz pazarlık yapar daha ucuza alır mıyım diye de bekliyorum. Antik çağa ait bir şey anlatıyor ama ne anlatıyor bilmiyorum. Çok beğendim, almak da istiyorum. Kuyumcuya adını ve anlamını sordum. O “Vikipedia” dedi ben “yasak” dedim. Yeni bir demokrasi vizyonu önerecek sandım “seçimler” dedi, ben “denedik” dedim. Komşu komşunun halinden anlamıyor işte bazen.

Ben de Aktüel Arkeoloji dergisine sordum; Phaistos diskinin üzerinde 242 tane sembol varmış, kilden yapılmış ve tarihi M.Ö 2000 li yıllara kadar dayanıyormuş.  1908’de Girit adasında bulunmuş ve hala ne benzerine rastlanmış ne de gizemi çözülebilmiş. Şimdi, boynuma bakıp burada ne yazıyor diyenlere gizemi henüz çözülmedi, eli kulağında diyorum.

1871c375-27f0-4969-a6b5-0dbae90d6f62

Gülşen hanım motorsikletiyle bostana fasulye toplamaya gitmeden önce bizimle vedalaştı. Milas’lı gelini kucağına iki yaşındaki oğlu Garo Berk’i alıp “bir dahaki sefere bana da gelin, çay içeriz, size kek yaparım” diye bizi sokağa kadar uğurladı.

Dönüşte limandan el sallayanlar, zodiaclar filan gelişimizi hiç umursamadılar. Gümrükte güneşin altında o kadar çok bekledik ki, önümüzdeki kuyruk uzadıkça uzadı. Bir de duty free’de saçma bir kavga çıktı, karı koca olduklarını sandığım bir çift, kesin öylelerdi aslında, orda çalışan çocuklardan birini nerdeyse döveceklerdi. Hatta erkek olan, “sen görürsün dışarda” diye tehditler savurdu giderken. Hepimiz gerildik, tekrar adaya dönmek istedik…Hoşbulmamıştık çünkü.

 

Yelda UGAN

2 Ekim 2018, Petra