Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç

img_4350

Çocuklar için hazırlanmış Nutuk kitabını almaya gittim. İş Bankası Yayınları Nişantaşı Şubesine, Rumeli caddesi üzerinde olan. Dükkandaki tek görevli genç adam bir yandan türlü çeşit çocuk kitaplarını hediye paketi yaparken bir yandan da onu bekleyen, altmışlarında hoş bir kadınla sohbet ediyordu. Kadın içerdeki tek koltukta oturuyor, paketlenen kitapların hangisinin hangi poşete konulacağını söylüyordu. Eski TRT spikerleri gibi konuşuyordu;  eğitimli bir ses, düzgün bir diksiyon, her bir kelimede abartılı bir açıklık ve netlik vardı. Ben aradığım kitabı bulduktan sonra kasaya geldim. Kadın kitap seçimimden dolayı beni kutladı, ben de seçimin ne bana ne de çocuğuma ait olmadığını açıklamak zorundaymışım gibi, aman efendim, teveccühünüz fakat güzide övgülerinize ben de çocuğum da layık değiliz manasında sekizinci sınıfa geçtiğini, kitabın bu yaz öğretmeninin verdiği okuma listesinde olduğunu, sınavda çıkacak İnkilap Tarihi soruları için filan derken, gittikçe düşen ses tonumdan ve gereksiz ayrıntılarımdan ben bile sıkıldım. Kasaya en yakın döner tezgahtan bu kitabı alıp evirip çevirmeye başladım. Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç. Kadın elimdeki kitabı görünce tekrar benimle konuşmaya başladı. Ne kadar güzel bir kitap olduğunu, içindeki dialogların benzerine hala mahallelerimizde rastlayabildiğimizi ve çocuklarımızın da okuyarak Hüseyin Rahmi’yi tanımaları gerektiğini yine tane tane anlattı. Ben de yarım yamalak değil de sanki kitabı iyi bilirmişim gibi yaptım. Konuşma boyunca kafamı sallayarak, evet, elbette, tabi ki, ya..değil mi?  lerle kadını onaylayıp iki kitapla çıktım dükkandan.

İş Bankası Yayınları, asıl metine sadık kalarak sadeleştirmiş ve  Nisan 2018’de de yayınlamış, dolayısıyla satın aldığım kitap 1. Basım. Günümüz Türkçesine de Ali Faruk Ersöz uyarlamış.

Evet, itiraf ediyorum ardında 37 roman, 7 öykü, ve bir de uzun öykü bırakan Hüseyin Rahmi hiç okumadım. Okul yıllarından kalan bir kaç bilgi kırıntısı haricinde hakkında hiç bir şey bilmiyorum. O kadar ki, “Çalıkuşu Hüseyin Rahmi’nin miydi? Yok yok! Reşat Nuri’nin!?” bile diyebilirdim.

Fantastiğin çekiciliğine kapılmış evin 13 yaşındaki sınav yolcusu kitaba burun kıvırdı, zorumla bir kaç kere denediyse de kitap elinde süründü durdu.

Halbuki Hüseyin Rahmi ülkemizin fantastik ögeleri kullanan ilk yazarlarından biriymiş, belki de ilki. “Gulyabani”‘den, “Ölüler Yaşıyor mu” ya kadar tüm kitaplarında anlatım biçimi olarak kullanmış bu türü. Yani amacına ulaşmak için bilinmeyenin gizeminden ve onun her kafada, her algıda farklı yorumlanmasından yararlanmış. Osmanlı Türk toplumundaki halkla, Meşrutiyet arkasından da Cumhuriyetle gelen modernleşmenin açık arasını kapatmak için fantastiğin kolay okunurluğundan, cazibesinden ve popülerliğinden de yararlanmış. Yani halkın bir anda aydınlanmayacağını, yüzyıllardır süren geleneklerin, alışkanlıkların öyle kolay kolay bitmeyeceğine inanmış, öngörmüş ve edebiyatı yardıma çağırmış.

“Bu kuyruklu yahut uzun saçlı dediğimiz sürtük gezegenler Güneş’ten pek fazla uzaklaşırlar. Uzaklaştıkça yol almaları yavaşlaşır, yavaşlaşır. Nihayet fezanın karanlık, donuk o sonsuz ayrılık gecesi içinde bir korku hissi ve sevgiliye hasretle sarsılarak ağır ağır geri dönerler. Geri dönüşleri sırasında yarin hasreti sanki her saniye daha da şiddetlenerek artar. Çekim büyür. Gittikçe ısısını ve ışığını artıran bir sürat, ateş saçan bir aşkla fezaları yırtarak, yakarak sevgililerinin yakınına koşarlar, koşarlar yörüngeleri üzerindeki en yakın noktaya yani Güneş’e en yakın mevkiye gelirler…” (syf 34)

Oysa benim gönlüm rahat, keyfim yerindeydi. Çünkü çocuğum fantastik kitaplar okuyor, okudukça hayal dünyası,  uçsuz bucaksız ufuklara yelken açıyordu, bilindik gerçeklerin dışında, farklı dünyalar kurabiliyor ve yaratıcı zekası aman Allah’ım dur durak bilmiyordu. Ama konu Starbucks’da bilmem hangi antin kuntin isimli buzlu kahveler içmeye, kulaklıksız tuvalete bile gitmemeye, telefonda saatlerce sky whale oynamaya gelince hiç de öyle olmuyordu, yaratıcılık, hayal gücü filan hak getireydi. Geriye bir tek türün popülerliği kaldı ve keyfim kaçtı ama yine de umudumu yitirmedim, yeter ki okusun!

Kadın düşmanı İrfan Bey, mektubu okurken o kadar yumuşadı ki iki defa, üç defa okumaya doyamadı. Kadınlara karşı o güne kadar olan şiddetli düşmanlığının onlardan layıkıyla yüz bulamadığından ileri geldiğini anladı…” (syf68)

Hüseyin Rahmi Heybeliada’da büyükannesi ile beraber yaşamış, sadece büyükanne değil bir sürü kadın varmış etrafında; dadılar, kalfalar, komşular, akrabalar. Annesi o daha küçük bir çocukken veremden ölmüş. Babası Girit’de yaşıyor, ondan ancak mektuplarla haber alabiliyormuş. Hal böyle olunca, zoraki mutsuz evliliklere, “gözü dışarda” olan kocalara, toplumsal değerlere, batıl inançlara ve dini çıkarlarına alet edenleri de esprili bir dille ve kadın gözüyle anlatmış öykülerinde.

“…Yazı kadın yazısıydı. Bunda hiç şüphesi kalmadı. İfadelerinde bir erkek kadar düzgünlük, kuvvet, şiddet, isabetli fikirler gösteren hanımlar görülmüştür. Fakat el yazısı öyle değil…El yazısında hemen daima cins-i latife (güzel cins, kadınlar) has bir zayıflık izi , aman afedersiniz bir nezaket…Ahlakça olan düzensizliklerine işaret edecek bir ufak kuralsızlık olsun görülür. (syf 69)

Yaşadığı ortamı hayal ediyorum da, çocuktu ve kadınlar küçük Hüseyin Rahmi’nin yanında teklifsiz lakırdı etmekten çekinmiyorlardı. Gerçi biraz daha büyüdüğünde büyükannesi onu kadın meclislerine almamaya başlamış. O da gizlice saklandığı yüklükten dinlemeye devam etmiş onları. Benim de hayalimdir bu; görünmez olup konuşulan her şeyi duymak ve yazmak. Aslında o kadar da  baskı ya da dayatma da görmemiş, cinsiyetçi de yaklaşılmamış ona çünkü  en büyük hobisi dantel işlemek ve yemek yapmakmış. Hatta adalı kadınlar ondan örnek almaya gelirlermiş. Reçel ve turşu yapmada da üstüne yokmuş. Şimdi bu danteller müze olan adadaki köşkünde sergileniyormuş.

“…İlk mektupta bu ne teklifsiz lakırdı? Dama çıktığına kadar yazıyordu. Aman Yarabbi ne olursa olsun bu kız bütün o serbest, şuh, şen sözleriyle İrfan’ın kadınlık namına o güne kadar tapmaya değer olmak için zihninde canlandırabildiği eşsiz bir sembol değil miydi?” (syf 69)

 

Not: Hüseyin Rahmi Gürpınar’ı didiklerken en çok Pelin Aslan ve ekşi sözlük okudum.

Yelda UGAN

21/09/2018

 

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.