Nazi ve Psikiyatrist

IMG_0616-1

Almanya’nın teslimiyeti yaklaşırken Yüzbaşı Douglas Kelley’nin  Amerikan Ordusu’ndaki  görevi yavaş yavaş sona eriyordu, yakında evde olacaktı. Fakat 4 Ağustos 1945’te ordu tarafından beklenmedik bir şekilde yeniden görevlendirildi.

Psikiyatrist Kelley’in yeni görevi, yüksek rütbeli Nazilerin mahkemede yargılanmaya akıl sağlığı bakımından uygun olup olmadığını araştırmaktı.

Kelly’nin savaş suçlularıyla ilgili hiç deneyimi yoktu, uyuşturucu bağımlılarının tedavisi üzerine de deneyimi çok azdı ama herkese nasip olmayan bir görevdi bu, yüzyılın en kötü suçluları addedilen adamlarla buluşacaktı. Anormal davranışların, genelde gizemli ve heyecen verici kaynaklarının olduğunu biliyordu.

“Kalemini eline alıp görevinin hedeflerini belirledi. Nihayetinde, Nazi liderlerinin ortak bir kusurunun emarelerini aramak için tutsakları soruşturmaya hevesliydi; şeytani eylemlerde bulunma arzusu. Davranışlarında zihinsel bir bozuklukları ya da psikiyatrik bir nedenleri var mıydı? İğrenç davranışlarının sorumlusu olan bir “Nazi Kişiliği” var mıydı? Kelley bunları bulmayı amaçlıyordu. “Avrupa’nın mahvoluşu, milyonların ölümü, modern kültürün neredeyse yıkılması, böyle bir kaosa sebep olan güçler hakkında doğru çıkarımlar yapamazsak beyhude sayılacaktı.” diye yazdı Kelley sonradan. “Nazi başarısının nedenini öğrenmeliyiz ki böyle bir şeytanlığın yeniden gerçekleşmesini önlemek için adm atabilelim.” (syf39)

Kelley Nürnberg’de mahkemelerin başladığı 20 Kasım 1945 sabahına kadar 22 Nazi mahkumunu çeşitli testlere tabi tuttu ve bu süreçte deneyimlediği her şeyi not alıp numuneler toplayarak devasa bir arşiv oluşturdu.

Amerikalı gazeteci yazar Jack El-Hai çalışmalarının çoğunu tarihi konular üzerinde yoğunlaştırmış, Nazi ve Psikiyatrist’i  yazarken de yıllar sonra oğul  Doug Kelley’nin sakladığı bu arşivden yararlanmış. Kitabı yazarken El-Hai’nin faydalandığı tek külliyat bu arşiv değil elbette, Nürnberg’de doktorla beraber çalışmış psikolog ve tercümanlarla da görüşmüş ve Rorschach (roşak) mürekkep lekesi testi de dahil olmak üzere yüzlerce bilimsel makale ve kitabı kaynak olarak kullanmış.

Fon olarak oturtulmuş, yeri geldikçe değinilmiş ama İkinci Dünya Savaşı, Nasyonal Sosyalist hareket, Hitler ve Holokost hakkında kitapta özel bir bölüm yok. Bu da okuyucuya mahkemeler, Nürnberg mahkemelerinin  22 sanığı ve onların akibetleri hakkında mikro bazda, son derece detaylı bir bilgi aktarımı sağlamış.

Özellikle Dr. Kelley’in notları arasında, Nazi mahkumlarının Amerika ve ırkçılık üzerine ön görüleri bile başlı başına bir kitap konusu olabilir.

“Dr Kelley, mahkumlar arasında daha baskın bir karakter olan  Reich Mareşali ve Alman Hava Kuvvetleri Komutanı Hermann Göring’le farkında olmadan samimi ve içselleştirilmiş bir ilişki kurmuştur.”  Böyle yazıyor kitabın arkasında, psikiyatristin akibeti de bu ilişkiye bağlanmış. Eğer Dr Kelley Göring’le hiç karşılaşmasaydı sonuç değişir miydi?

“Her gün hücresine gittiğimde.” diye yazdı Kelley, “sandalyesinden sıçrar ve elini uzatıp geniş gülümsemesiyle beni karşılar yatağına doğru bana eşlik eder ve büyük eliyle yatağın ortasına hafifçe vururdu. ‘Günaydın, Doktor. Beni görmeye gelmenize çok memnun oldum. Lütfen oturun Doktor, şuraya oturun.” Bu tecrübeli bir manipülatörün işiydi ve Kelley’in bir psikiyatrist olarak yetenekleri ve sezgileri, duygularının Göring’den etkilenmesine engel olamamıştı. Aslında Göring’in hücresinin rutubetli, sıvalı duvarları arasındaki bu çukurda, kendinden oldukça emin iki egoist karşı karşıya gelmişti.” (syf76)

İnsan ne kadar kötü olabilir, aynı şartlarda herkes benzer davranabilir mi? Halkın yarısının kontrolünü eline alan kimse diğer yarı için neler yapabilir? Asıl motivasyon iktidarda kalmak mı?

 

Pegasus Yayınları
İngilizceden çeviren: Tolga Yalur
1. Baskı İstanbul Ocak 2017

Yelda UGAN
30/01/2019, Beşiktaş

 

Kim Tedavi Edecek Bizi?

 

IMG_0237

19 Ocak 2007

saat 14:57

Agos gazetesinin önü

12 yıl önceydi…23 Ocak’ta binlerce insan Osmanbey’de toplanmıştık. Harbiye’den, Taksim’den geçtik, sonra Tarlabaşı, Unkapanı, Saraçhane, kimse konvoyu terk etmedi. Sessizce yürümeye devam ettik,  çok sonra duydum, meğer vasiyetiymiş sessizliğimiz…. Yeni Kapı İdo İskelesinde durduk. Ona Balıklı Rum mezarlığına kadar eşlik ettik.

Bugün 19 Ocak 2019’da Sabahattin Ali’nin kızı Filiz Ali yaptı anma konuşmasını, 12 yıl öncesi kadar kalabalık değildik artık ama toplandık. Osmanbey’de, Agos’un önündeydik tekrar, Hrant’ın davası Mart ayında 88. kez görülecek, yine Hrant için adalet istedik ama durduğumuz yerde duramadan bir kıpırdandık. Her zaman mı bu kadar çok güvercin olurdu buralarda?

Saat 16:30 olmuştu, ancak bulduk birbirimizi, arkadaşlarımızın arkadaşlarıyla tanıştık, Rumeli’nin girişinde caddesiyle aynı isimli kafede oturduk, Bir Ermeni, bir Kürt, bir Selanik’li bir de Makedonya’lı göçmen torunları; dört kişiyiz, hepimiz  doğma büyüme buralıyız. Türkiyeliyiz. Biraz güldük, çokça üzüldük ama sonra birbirimize iyi geldik. Kılıç artığı halaları andık, Paskalya çöreği yapan müslüman anneanneleri, komşularımızı. Herkes birbirinin dilinden anlarmış bir zamanlar, şarap yapmayı öğrenmiş komşusundan, elinde sürahisiyle gelirmiş çocuklar, daha onlar annem-babam deneden hala anlar, toprak fıçıya daldırır, doldururmuş komşudan gelen kapları, isteyene verirmiş. Yokmuş öyle ayrılar, gayrılar!

Her yerde hasret ve acı dolu Ermeni türküleri çaldı o gün, hepimiz dinledik…Talar çevirdi, su çatlağını aradı.

“Sareri Hovin mernem

Hovin mernem hovin mernem

Im yari povin mernem

Poyin mernem poyin mernem

Mi sari e tchem desel

Desnoghi yar atchkin menem”

“Dağların rüzgarına öleyim

Kurban olayım, kurban olayım

Yarimin boyuna öleyim

Kurban olayım kurban olayım

Bir yıldır ki görmemişim

Görenin gözüne öleyim.”

23.01.2019, Beşiktaş

Mitra

 

 

 

 

Neruda’nın Postacısı

IMG_7910
Fotoğraf, Fener Rum Lisesi, nam-diğer kırmızı mektep civarında eski bir apartmanın giriş kapısından, Mario Jimenez rolündeki Triossi ve Beatriz’i oynayan Maria Grazia

 

Kitabın Künyesi,

Neruda’nın Postacısı

Yazan, Antonia Skarmeta

Aksoy Yayıncılık, 1998

Çeviren, Zeynep Kumruluoğlu

 

 

 

 

“İyi” dedi postane görevlisi gözlüklerini temizlerken, “Isla Negra’da bir postacılık işi var.” 

“Ne tesadüf” dedi Mario. “Ben de oralarda oturuyorum, küçük koyda.”

“Bu çok iyi. Kötü olan, yalnızca bir tek müşteri oluşu.”

“Bir tek mi?”

“Ya evet. Küçük koyda kimse okuma-yazma bilmiyor. Hesap pusulalarını bile okuyamıyorlar.”

“Peki müşteri kim?”

“Pablo Neruda.” (syf12)

IMG_0112

Şair Pablo Neruda’nın mektuplarını kendisine ulaştırmakla görevlendirilen Mario Jimenez, şiirle dolu yepyeni bir dünyaya adım atar. Pablo Neruda dış dünyayla bağlantısını sağlayan tek kişi olan Mario ile dost olur ve gerek ustalığıyla, gerekse yaşama bakış açısıyla onu derinden etkiler.

Bu “basit” postacı-usta şair dostluğu sayesinde Mario kendi duygularının farkına varır. Önceleri aşk ve dostluk için geliştirdiği duygular giderek şairi, Şili’yi ve yaşamı derinden algılamaya kadar ulaşır. Böyle yazıyor kitap kapağının arkasında.

Metaforlar, imgeler, mecazlar ve benzetmeler…… 1969 Haziranı’nda, Şili’de başlıyor kitap. Pasifik kıyısındaki Isla Negra’lı kahramanlar adım adım kaçınılmaz sona doğru gidiyorlar. Ama anlatıdaki hayat dolu mizah duygusu, aşkın ve dostluğun etrafında örülen günlük hayat, her şeyin üzerinde duran masalsı bir umut gibi, okudukça döngüsel bir devamlılık hissi veriyor, hiç bitmesin istiyoruz. Ta ki, pançonun altındaki  radyodan Alte Kamaraden, Alman marşını duyana kadar. Sonrası Skarmeta’nın Gökkuşağı Günleri

“Bana saf rolü yapma!” diye patladı annesi “Bugün gülüşün bir kelebek, ama yarın göğüslerin okşanmayı bekleyen iki güvercin, meme uçların lezzetli birer ahududu, dilin Tanrıların yumuşak halısı, popon gemi yelkeni ve bacaklarının arasındaki nemli şey de içinde nesillerin o dimdik metalinin işleneceği kehribar fırını olacak! (syf46)

“Yaşadığımı İtiraf Ediyorum,  bu kitabı okuyordum, sene 1984 belki 85, ortaokuldaydım, 12 yaşında, belki 13. Kitabın bir bölümünde yazar, Rusya’da tanıştığı şair Nazım Hikmet’i anlatmaya başladı, şaşırdım, kim olduğunu bilmiyordum ve adını daha önce hiç duymamıştım, hemen anneme koştum, annem edebiyat öğretmeniydi, bilirdi…”

İlk kez Neruda okuduğumda yirmili yaşlarımda, üniversitedeydim. İki, belki üç aydır part-time bir işte çalışıyordum. Ofisim şirketin bölge ofisiydi. O gün, merkezden, İstanbul’dan müşteriler geldi, bizimle sahada bire bir çalışacaklar, ürünün pazar payı, bulunurluk vs.  hesaplamaları yapılacak, bölge raporu hazırlanacaktı. Artık söylememde sakınca yok aradan yirmi küsür yıl geçti, Dalin şampuanları için çalışacaktık. Gelenlerden Jim Carrey gülüşlü, kızıl saçlı olan masamın üstünde duran kitabı eline aldı ve yukardaki hikayeyi anlattı.

“Neruda’nın Postacısı” nın 1994 yılında “Postacı-II Postino” adıyla filmi çevrildi. 20. yüzyılın en romantik şairlerinden Pablo Neruda ile postacısı arasındaki dostluk üzerine kurulu duygu yüklü filmin yönetmenliğini Michael Radford yaptı. Postacı rolünü Massimo Troisi, Neruda’yı da Fransız oyuncu  Philippe Noiret oynadı.

Başrol oyuncusu Triossi, kalp hastası olmasına rağmen çekimleri hiç aksatmamış ve “Biz çocuklarımızın bizimle gurur duyacağı bir film yapıyoruz.” demiş ve çekimleri aksatmamak için ameliyatını hep ertelemiş. Yönetmen Radford çekimleri onun en az yorulacağı şekilde yapmaya özen göstermiş.

IMG_7908

Çekim sırasında bir kez yere yığılan Triossi, yine de çekimleri sürdürmüş ve “Hasta kalbinin tümüyle bu filmin bir parçası olmasını istediğini” söylemiş. Yönetmen ve Triossi filmin çekiminden 10 yıl önce tanışmış ve senaryo üzerinde de birlikte çalışmışlar.

Birbirinden güzel “en iyi” ödüllere aday olan filmin çekimleri bittiği gün, 41 yaşındaki Triossi kalp krizi geçirmiş ve yaşama veda etmiş.

“Bütün bu deniz, gökyüzü, bulutlar da başka bir dünyanın metaforu mu?”

15/01/2018, Beşiktaş

Yelda UGAN

 

 

 

 

Türkiye Kadın Buluşması

Our Rights,

Our Lives,

Our Gains,

IMG_9868“Farklılıklarımızı unutmadan, kıyafeti, boşanması, nasıl bir işte çalıştığı, konuştuğu dili, geldiği ülke veya mahalle, hangi saatte kiminle ve nerede olduğu, bedeni, kimi sevdiği ya da sevmediği, kime itiraz ettiği üzerinden bazı kadınların şiddeti daha hak eder göstermenin aslında tüm kadınların zararına olduğunu yaşayarak öğrendik.”

Kadınlar farklı illerden, hayatlardan, deneyimlerden, çevrelerden, kimliklerden..

Ani refleks eylemlerinde, 25 Kasım ve 8 Martlarda bu kadınlar hiç bir politik ayrım gözetmeksizin de bir araya geliyorlar ama sonra dağılıyorlar.

Barış için Kadın Girişimi’nin çağrısına uyan yüzlerce kadın bugün (5-6 Ocak 2019) bir araya geldi..

2019 kadınlarla başlayacak,

IMG_9883

15 yıldır var olan Adana Kadın Platformu, 10 ay önce kurulan Van Ahtamara, Artvin, Ankara, Urfa, Trabzon, Balıkesir Körfez Kadınları, Bursa Kadın Platformu, Diyarbakır Kadın Platformu, Artvin Hopalı Kadınlar, Batman Helkis Kadın Platformu, Didim Kadın Platformu, Erzincan Kate Kadın Oluşumu, Hatay, İstanbul, İzmir, Kocaeli, Karadeniz Ereğli, Mardin, Muğla, Mersin..

Çünkü;

Hayatımız üzerinden hak idda edenlere söyleyeceklerimiz var,

Hep beraber ilk adımı burada atıyoruz,

Hareketimiz gücünü dayanışmamızdan alıyor Filistin, İzlanda, Polonya, Fransa, Arjantin’deki kadınlardan

Erkek şiddetiyle hayatını kaybeden kadınlar için buradayız.

“Beyaz yakamı mora boyadım grevdeyim tatlım”

“Flormar değil direniş güzelleştirir.”

Birlikte bir mücadeleye duyulan ihtiyaç, kadınlar birlikte güçlü, farklılıklarımıza rağmen  birlikte durmayı başarabilecek miyiz?

Nası bir birliktelik sürdürebiliriz?

Çocukların istismarcılarıyla evlendirilmesi kararına karşın meclise dayandık.

Kadın cinayetlerine, tacize, tecavüze karşı mücadele verdik, kadın yoksulluğu artıyor, kriz bahane edilerek önce kadınlar işten çıkarılıyor.

Özge Can’la başladı sokağa çıkmamız, refleks bir hareketle kitlesel olarak yürüdük. En kitlesel en dinamik en güçlü eylemler kadınlar tarafından yapıldı.

Taciz, tecavüz ve çocuk istismarına karşı bir araya geldik, mücadelemizi sokakta sürdürdük. Karadenizin Havva anaları hala yaşıyor. Kadın kadının kurdudur yerine kadın kadının dostudur, ve olacaktır.

Biz kadınlar sırt sırta verdiğimizde kaldıramayacağımız dağ yoktur.

Ayvalık belediyesi 2017 yılında kadınlara hukuksal ve psikolojik destek veren bir merkez kurdu. Buranın kurulması için çok mücadele verdik.

6284 İstanbul sözleşmesi, Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi 

Aynı zamanda çevre mücadelesinin de aktivistlerindeniz.

Dünya sosyoloji kürsülerinde kadın intaharlarıyla anılan ilimiz Batman…sessiz sedasız katledilen kadınlara çığlık olduk, haykırdık.

Bursa’nın gerici ve muhafazakar bir yapısı var. 29 Aralık 2005 yılında 5 tekstil işçisi kadının yanarak ölmesi, Urfa Ceylanpınar’da yedi tarım işçisi kadının bindikleri kamyonetin devrilmesi sonucu ölmeleri bizi sokağa çıkardı.

Ayrıca Bursa’daki pembe vagon uygulamasına karşı protestolar yaptık.

Çocuk yaşta evliliklerin ve çok eşliliğin önünü açacak olan, Müftülüklerde nikah kıyma yasası

Havamızı, suyumuzu toprağımızı kirletmeyin.

Kızılca köylü kadınlar gündüz tarlada çalışıyorlar, Saat 16 dan sonra çadırlarda nöbet tutuyorlar.

Sendikalı oldukları için işten çıkarılan kadınlar, acı biber ayıklarken elleri parçalanan eldivensiz çalışmak zorunda olan kadınlar.

4o yıldır mücadele eden bir gelenekten geliyoruz, ya bir oluruz, ya bir bir yok oluruz.

Şu an cezaevlerinde anneleriyele kalan üç bin çocuk var. Kadın merkezlerimiz, sığınma evlerimiz kapatıldı, şehrin ortak hafızası yok edildi.

Korku ve endişe yaşıyoruz, ayrımcılığa uğruyoruz. Sokaklara çıktığımızda, sesimiz duyulsun istediğimizde “hain” damgası yiyor, engelleniyoruz. Yaptığımız eylemler basında yer almıyor.

Toplantılar kadınların evden çıkması için bir fırsat ama yine engellerle karşılaşıyoruz. Çocuk şenliği konulu toplantılara daha kolay geliyorlar. Grup çalışmalarını evlerde yapıyoruz ama bu da hiç kolay olmuyor. Hindistan kast sistemini yıktı, biz de yapabiliriz.

Ehlen ve Sehlen

Özellikle Arap Alevilerin yaşadığı Defne ilçesinde ve Samandağ’da işsizlik oranı çok yüksek buralara yatırım yapılmıyor. Erkekler yurt dışında iş aramak zorunda kalıyorlar. Suriye’de 11 yıldır süren savaştan en çok biz etkilendik. Sınırlar kevgire döndü. Mülteci kadınlarla sosyal uyum projeleri yaptık.

“Suriyeli bir kadın alır gününü gösteririm sana!!”

Kadın cinayetleri artmaya devam ediyor, yeni yıla yeni bir cinayetle uyandık.

Tecavüzü evlilik yoluyla durdurmayı amaçlayan yasa tasarısı ile mücadele ettik.

Bırakın somut eşitliği soyut eşitlikle bile baş edemiyoruz. Kürtaj, giyim şekli gibi beden politikalarına da yoğunlaşıyoruz.

8 mart ve 25 Kasım ötesine taşıdığımız ortak tepkilerimizle bir araya gelmek istiyoruz.

Belirli günlerde sokağa çıkarak Ereğli’de bu ruhu kazandırmaya çalıştık. Taciz, tecavüz, ensest, cinayet konulu atölyeler düzenledik. Maalesef burada, genç yaşta ölen madenci eşleri ve çocukları enseste maruz kalıyorlar. O kadar yaygınlaştı ve kabullenildi ki konuşmuyorlar.

Dava takipleriyle Kocaeli’nin yüzünü kadınlara dönmesini sağladık, kadınlar ciddi ön açıcı pozisyonlar aldı. Gebze cezaevinde yatan 9 yıldır üvey baba tacizine dayanamayan ve onu öldüren Nevin’in davası 23 Şubat’ta

Kayyum atanan belediyemizdeki kadın merkezi de kapatıldı, valilik feminist gece yürüyüşümüze izin vermiyor, bizi küçük bir çocuk parkına sıkıştırdılar ama kadınlar oradan çıkarak izinsiz gösteri haklarını kullandılar. Flormar buluşmaları yaptık. Gündelik reflekslerle sınırlı kalıyoruz maalesef. Siyasette kadın temsiliyetine dikkat çekmeye çalışıyoruz.

Muğla açısından bir ilk gerçekleşti ve tüm ildeki kadın örgütleri bir araya geldi. Bugüne kadar birbirimizin deneyimlerinden habersizdik. Datça-Bodrum en ücra köyde bile her 8 Mart’da bir eylem yapılıyor. Ulusalcı ve erkek siyaset “bu şimdi partiye zarar verir” diyerek eylemlerimize ve taleplerimize mesafe koydu.

Hayatlarımız parçalandı ve içine kapandı. Karadeniz’in yeşilini, doğasını, suyunu katletmek isteyenlere karşı durduk. Yerelin özgünlüğünü yitirmeden, herhangi bir siyasetin hegamonyasına girmeden bir araya gelmek istiyoruz. Sosyalist, feminist, anarşist ya da sadece kadın olarak ortaklaşalım istiyoruz.

Trabzon’da kadınlar erkeklerin gittiği kahveyi bastılar ve orada oturdular. Trabzon kadınların yönettiği bir şehir, Tabib odası, CHP, Çağdaş Yaşam derneği, Halk evi, Baro başkanları kadın. Trabzon kadın aklıyla yönetiliyor.

Bazen azalıyor, bazen çoğalıyoruz, siyasi istikrarsızlıktan doğan sorunlar yaşıyoruz ama varız, burası sanki açık bir cezaevi, göz altılar, tutuklamalar, medeniyetler şehri ama devletin kendini var ettiği bir alan aynı zamanda, kadının da farklı mücadele yöntemleriyle var olduğu yer.

Hukukçu kadınlarla birlikte çocuk istismarları takip çalışmaları yapıyoruz.

25 Kasım’da sokağa çıkmamız yasaklandı.

Genel olarak haklarımıza yapılan gasplar,

savaş,

Akademideki cinsiyetsizliğe karşı mücadele,

fiziki, ekonomik ve psikolojik şiddet,

Erkek egemenliğe karşı kurumsal örgütlenme,

Kadınların erkekler tarafından öldürülmesi

Farklılıklarımızın bizi ayırmasına izin vermeyelim!! Kadınlar birlikte güçlü!!

 

09/01/2019, Beşiktaş

Mitra,

Yeni Yıl

 

613353b9-aaed-4565-bc34-7d967a78498a
photo by Meysun Doralp

Yazmaya niye heves ettim? Kendimden kurtulmak için, okuduklarımı kusmak için, hiç bir sistematiği olmayan defterler dolusu notlarımı düzenlemek için, tanıklık etmek için, unutmamak için, saklamak için…ben de bilmiyorum gerçekten ne için!!

 

“Okullardaki “kompazisyon” derslerinin eski adı “Tahrir”di. Bir arkadaşım dikkatimi çekmişti: Arapçadan Osmanlıcaya geçmiş olan “tahrir” sözcüğü hem “yazmak” hem de “hür kılmak, azat etmek” anlamına geliyor. Başka bir deyişle Arapçada, yazmak ile özgürlük arasında kökensel bir bağlantı var. Latincedeki liber sözcüğünün hem “kitap, kütük”, hem de “özgür, serbest” anlamına gelmesi dolayısıyla, aynı bağlantı Batı dillerinde de var diyebiliriz. 

Bu bağlantının yalnızca kökensel olduğunu kim söyleyebilir.”

Necmiye Alpay

 

İnsanlar neden fotoğraf çekerse onun için de yazarlar herhalde, resim yaparlar, belgesel ya da film çekerler….yazmak için yetenekli olmaya gerek var mı? İstek yeter mi? İstekle heves nasıl ayırt edilebilir? Asıl olan Niyet midir?

Gözlerimden dudaklarıma inen muzip bir gülümsemeyle kendimin de dahil, çevremdeki herkesin karikatürlerini çizmek isterdim, yazarak. Güldürmek isterdim. Kavramlar, kuramlar(teori), kelimeler, olgular (varlığı deneyle kanıtlanmış şey, yürümek bir olgudur) terimler kullanmak…yazarken her biri çağırdığımda nazlanmadan gelip yerine geçen, uslu öğrenciler gibi bana, kalemime, digital mürekkebime itaat eden kelimeler.

Geziler, seyahatler, bir duraklık gitmeler, ufak ziyaretler, kahve bahane molalar… “gitmiş kadar olduk”, “gidesim geldi!”, “bir sonraki ne zaman?”, “bana da haber verin!”  “az bile anlatmışsın!” Çağırdım kelimeler gelsin.

İçerden anlatmak, hasetlik, kıskançlık, günümüz büyükşehir ortamından, çocukluğumdan, benim olması gereken şey neden onda bende değil? Hasetlik bu, kıskançlık değil…görebilmek, tanrıyı görebilmek, bana vermedin neden ona verdin…yazdığımda kafamın içinde bitsin, tamamlansın…yürüyüp giderken ayağıma takılanlar…Salieri Mozart’ı kıskandı ama ikisi arasındaki duygu hasetlikdi. Salieri saray müzisyeni, Mozart ise bir dahi. Salieri Mozart’dan 40 yıl daha fazla yaşadı, o da güzel çaldı, besteler yaptı.

Kusursuz (precise) ve çağıran (evocative) uyandırıcı kelimeler bulmak. Kelime bilmenin, hangisini nereye koyacağını bilmenin kusursuz olanı yakalamanın kitap okumakla bir alakası varsa ben de bulucu adaylardan biriyim ama hiç de işler öyle gitmiyor, yazmaya gelince hemen hepsi belleğimin gölgeli alanlarında saklanıyorlar….işin kanırtan tarafı orda olduklarını biliyorsun ama gelmiyorlar…dilimin ucunda sallanıp duruyorlar öyle, gotik köprülerin grotesk cinleri gibi; var ya da yoklar, yok ya da varlar.

Dinlemenin yazmaya katkısı var mı? Konuşan her şey, ses veren…yolda yürürken duyduğum dialoglar, konferanslardaki konuşmacılar, arkadaş sohbetleri, radyo, televizyon programları, filmler, tiyatrolar, telefon konuşmaları, içerden anlatılan her şey, çocuklar arası fısıldaşmalar.

Taklit etmek….mümkün, ama hangisini? O kadar çok yazar var ki beğendiğim….işte böyle yazmalıyım dedirtiyor bana ve daldan dala…evet!!  Elena Ferrante diyor ki, “edebi kültüre hakim olmalısınız!”…Jane Austin okumaya başlıyorum…Virginia Woolf dinliyorum sonra, sonrası dağınıklık.

Mesel, dün gece bu kelimenin harflerini karışık bir şekilde rüyamda gördüm, beyaz bir bilboard üzerine siyah harflerle yazılıydı …örnek alınacak söz, atasözü, eğitici hikaye ya da masal. Büyükannemin sık sık anlattığı meseller?…Freud’a sorsam yorumlar mı?

Mitra,

01/01/2019, Bodrum

Kadınlar Ülkesi

İthaki Yayınları

IMG_9172Bilim Kurgu Klasikleri

Çeviren Sevda Deniz Karali

Yayın yılı 2018

Özgün adı Herland
1860 doğumlu Charlotte Perkins Gilman döneminin önde gelen feminist aktivistlerinden biri, kadın hakları savunucusu. Birinci dalga feminist akımın önde gelenlerinden.

Doğum sonrası yaşadığı psikozu anlatan bir kitabı da var Gilman’ın, adı “Sarı Duvar Kağıdı”, otobiyografik bir roman. Elif Şafak’ın “Siyah Süt” romanının konusu da aşağı yukarı böyle bir şeydi. Lohusa döneminde yaşadığı duygusal ve zihinsel değişiklileri, özellikle Victoria devri Amerikası’nda kaleme alması, yeni annenin depresyonundan ve melankolisinden söz etmesi başlı başına büyük cesaret, kadının devrimi gibi bir şey. Kol kırılmış ama yen içinde kalmamış.

“Kişisel olan politiktir”* senin evde yaşadığın her şey, herkesi ilgilendirir. Bu ünlü feminist slogana göre Gilman, kendi deneyimi üzerinden dilin söylemekte yetersiz kaldığını hem söylemiş hem de yazarak kamuya sunmuş.

Gilman’ın Kadınlar Ülkesi’nin tarihi 1915, ancak yazıldıktan 65 yıl sonra kitap formatında yayımlanabilmiş. Kitap feminist ütopyanın ilk örneklerinden biri.

“Yön konusunda yalnızca “ötede”, “orada” veya “yukarda” diyebiliyorlardı ama anlattıkları efsanelerin hepsi aynı noktada birleşiyordu, hiçbir erkeğin yaşamadığı, yalnızca kadınların ve kız çocuklarının bulunduğu garip bir ülke vardı” (syf9)

Birinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde üç Amerikalı erkek bu tamamen kadınlardan oluşan tuhaf ülkeye girmeyi başarırlar. Bir yıla yakın kaldıkları bu ülkenin, Kadınlar Ülkesi’nin yönetim biçimi, inançları, kültürü, tarihi ve ekonomisi konusunda epeyce bilgi toplasalar da hala akıllarının almadığı, cevaplanmayan bir dolu soru vardır.

Toplumsal roller cinsiyete göre belirlenebilir mi?

“Kadın doğulmaz kadın olunur” mu? *

Kadınlık ve erkeklik değişmez kavramlar mıdır?

“Bizim kadınlarımızın ailelerine karşı duyduğu teslimiyet derecesinde bağlılığı, bu kadınlar ülkeleri ve ırkları için duyuyordu. Erkeklerimizin eşlerinden beklediği sadakati ve hizmeti bu kadınlar yalnızca erkeklere değil birbirlerine de sunuyordu.” (syf138)

Erkeklerin dağıtan ve bozan, savaşçı ve rekabetçi tutumlarına karşın, Gilman’ın kadınları, asıl olan anneliktir düsturunda birleşir; anneliği kutsamadan, onları özel alana kapatmadan yaparlar. Kadınlar ülkesinin sırrı budur işte, başka bir dünya mümkündür aslında.

“Bebekler veya küçük çocuklar ise bizim eğitim dediğimiz, zihne zorla yedirme uygulamasının baskısını hiç bir zaman hissetmiyordu.” (syf139)

Fantastik eserler, ütopyalar bize alışılmışın dışında bir gerçeklik sunar. Hayal gücümüzü zorlar. Var olanı eleştirmemizi, özlediğimizi tarif etmemizi sağlar. Gilman da alışılmış erkek bakışının daha ötesine gitmiş ve Kadınlar Ülkesini kurmuş. Seçme şansım olsaydı gider miydim? Önünde sonunda “EVET”

Hediyesi gibi…mucize bir kadın,

*Simon de Beauvoir

*Kate Millet

 

Mitra

25/12/2018, Beşiktaş

 

Geldi mi?

Bütün buluşmalarımızın hafifliği vardı üzerimde, karar verdiğimiz gün başlardı bu hafiflik, ister yarın olsun, ister bir hafta sonra.

Zaten adam çoktan gelmiştir. Acele etmeden, telaşsız, tadını çıkara çıkara, çikolata kaplı bir badem gibi, sürprizi bilirsin de bilmezden gelirsin, yavaş yavaş ağzında çevirir, biriken tadı yuttukça daha iyisine yaklaşırsın, yaklaştıkça beklentin artar, arttıkça içini bir endişe kaplar. Ya adam gelmediyse? Gelse de onun beklenen olmadığı er geç anlaşılır ama bu öyle bir şey değil, konumuzla da bir alakası yok; bu uzun, sıkıcı bir hikaye, sınıfı geçmek için almak zorunda olduğun bir ders gibi…herkes bilir, herkes alır ama sınavda hoop! Ters köşe. 

Evden çıkmadan önce kar başladı, hem de kocaman, beyaz kelebekler gibi yağdı. Öyle aniden, yağacağından hiç haberim yokken başladı. Birden bire kar taneleriyle göz göze geldik, evin içinde koşturmaya başladım, sanki hepsine aynı anda bakabilecekmişim gibi her pencerenin perdesini araladım. Saate baktım, gardrop perisini yardıma çağırdım, hiç oralı olmadı. Telefon çaldı, adam gelmemişti. Bademin tadı yavanlaştı, cama yapışmış sinek gibi vızırdanmaya başladım.

Karı görüp katmanlı giyinmiş metroda ter içinde kalmıştım. Trafik ışıkları bir yanıp bir sönüyor, öğle yemeğinden dönenler koşturuyor. Pangaltı Metrosunun önü karınca yuvası gibi kaynıyordu.  

Caddeler tehlikeli dönüşler yapan otobüslere dar geliyor, koca gövdelerini küstahça yana yaslayıp motorlu ne varsa bekletiyorlardı. 

“Arkadaşınız sizi içerde, alt katta bekliyor” dedi arkamdan biri, şey gibiydi, hani beyaz eldivenli, frak giymiş uşaklar vardır ya, sinek kaydı traşlı, biraz yaşlıca ama dimdik, nezaketi bile mesafeli. Filmin sonunda ölen efendisinin ona bıraktığı mirasa elini bile sürmez…içinden küçük bir parça anmalık alır ve bilinmeyene doğru yola çıkar. İşte onlara benziyordu, “deli misin? O senin hakkın, yıllarca hizmet ettin sen ona!”  diyecek oldum ama film daha yeni başlıyordu. Yok öyle, frak falan giymemişti, siyah v yaka süveterinin altında beyaz gömlek, siyah pantolon ve ince, siyah bir kravat vardı üstünde. Mavi gözleriyle gülüyordu. Bu kadar kararlılıkla nereye çıkıyordum acaba?

Oysa ben de bir gariplik olduğunu düşünmeme rağmen hiç bir yaşam belirtisi görünmeyen, kapıları asma kilitli katları büyük bir kararlılıkla çıkıyor, hedefime ulaşmaya çalışıyordum. Nedense teras katıydı hedefim. 

Doğum günü kızının gözleri nemli, her şeyin üstüne vuran sarı bir gün ışığıyla boş birahanenin lambalarından sızan ışık birbirine karışmış meydana karşı oturuyordu. Dışarda kar topluyordu, ya da toplasın istiyorduk artık, Aralık ayındaydık, öğlen yağan kardan bir şey anlamamıştık, havai fişek gösterisi seyreder gibi, bir vardı bir yok oldu, görmeyen inanmazdı yağdığına.

“ Annemle konuştum da” dedi gözlerini işaret parmaklarıyla kurulayarak, rimelleri akmasın diye.

“Hoşbulduk, Aaaa Adam hala gelmemiş!?”

“Gelmedi!”

“Ben de sandım ki…neyse”

“Günün en güzel saatleriydi bunlar…” Daha eve geç kalmaya çok vardı, herkes işinde gücünde, çocuklar okuldaydı. Derken M geldi, adamı sordu, gelmediğini duyunca, öylesine sormuş gibi pek oralı olmadı, sabahtan beri açmış, kahvaltı bile yapmamış, doktordan geliyormuş, hasta falan değil de yıllık rutin tahliller yaptırmış. Bugün izinliydi ya! Fırsat bu fırsattı. Ee ne demişti dr? İçki ve sigara, ha! Tamamdı o zaman.

Buranın mezeleri güzel miydi? Bilmiyorduk. Adamın mekanıydı burası, garsonlara mı sorsaydık, adam nerde kalmıştı? Arası hep iyiydi onlarla, cömertliği bir yana garsonlarla muhabbet etmeyi sever, bunu içtenlikle yapardı. İyi davranmasını seven zenginlerden değildi. Devamlılıktan hoşlanırdı. Garsonlar da isimleriyle hatırlanmanın karşılığını verir, saygıda kusur etmezlerdi ona. Bir kaç çatal darbesiyle mezelerin tadına baktık, tepeleme meze dolu  tabak daha yarıya gelmeden yemeğe ara verdik.

Hah!! F de gelmişti işte! Sarıldık, öpüştük. Doğum günü kızına en içten dilekler sunulur sunulmaz adını çalılardan çatılmış gölgeliklerden alan, meydandaki otele nazır karşılıklı oturduk, ekip tamamdı.

Adam gelmiş miydi? 

“Yoo biz de sana soracaktık, cevap vermiyor!” 

Gözlerini süzerek imalı, kesik, tek seferlik bir kahkaha attı F

“Gelir o gelir!!”  

“Ay ne aldın? Adama da mı aynısını aldın?”

“İkinize de aynısı, kitap aldım”

“Ama onun ki daha kalın..”

“Garsonlara sorsak mı onlar bilir, adam nerde kalmış?”

“Biz de biraz önce aynı şeyi düşündük ama sormadık tabi” dedi A, kıkırdayarak, demek ki çakırkeyif olmuştu artık.

Yağmur yağmaya başladı, dışarda korna sesleri arttı, çocuklardan biri aradı, huzursuzlandık.

Adam hala gelmedi.

Çocukların hepsi aradı, bir saat daha idare edebilirler miydi? Yeni yetmelerin canlarına minnetti.

Ay ne çabuk büyümüşlerdi, daha düne kadar okuldan alıyorduk, evde servis bekliyorduk,

“o zaman, pardon bakar mısınız? Bir tane daha”

“bir tane daha”

İkimiz evli, ikimiz boşanmıştık ama hepimiz, içinde eril enerji soslu hikayelere bayılıyor, kim duyacak diye umursamadan yüksek sesle muhabbeti çeviriyorduk. Hava kararmış, biz farketmeden etrafımızdaki masalar dolmuştu. Erkekler “usulüne uygun” sessizce içkilerini içerken yanaklarımız ağrıyana kadar güldük. Birazdan, saat yediyi vurduğunda metro balkabağına dönüşmese de içimizdeki gardiyanlar “çocuklar” diyecekti.

Şişeleri saymaya kalktık ama yarısında vazgeçtik.   

“n’oldu?” Diye sorduk, M’ye “kime bakıyorsun?”

Sigarasını sararken kaşlarını kaldırıp çenesiyle işaret etti.

“Karısı geldi” dedi.

“Kimin!?”

Eğer adam gelseydi, ikiye katlanmış kırmızı bir poşeti bütün gün beklenen adama uzatırdı F, “kitap aldım sana, doğum günün kutlu olsun!” derdi. Masada hepimiz  ona bakar, sözüm ona hediyeyi merak ederdik ama aslında bütün gün nerede olduğu olurdu asıl merakımız. Sanki bütün dikkatimizi ona verirsek ağzından kaçıracağı bir kelimeyi yakalayabilirdik, bir dil sürçmesini veya bir anlık dalıp gidişini. Jilet gibi ütülü  beyaz gömleğinin manşetleri içinden uzanan ellerine, esmer, uzun, biçimli parmaklarına bakardık. Karısının ince, onunki gibi platin olmayan, altın rengi alyansına, gözümüz de kulağımız da onda olurdu. “Annemden kalma alışkanlık, kağıt yırtılmasın diye uğraşıyorum” diye tırnağıyla ambalaj kağıdına yapıştırılmış bantları sabırla tırtıklar, beklerken Almanlar’ı anlatır, bizi eğlendirirdi.

Bugün yurt dışından denetçiler gelmiş, yoksa doğum gününde çalışmazmış. Vedalaşırken “neye küsersiniz?” Diye sormuş Alman, tokalaşmak için uzattığı eli elindeymiş daha, şaşırmış. Denetçi Alman’a başını arkasına iterek, bir gökdelene bakar gibi bakmış, Alman eğilip yanaklarından öpmüş adamı, Türkler gibi…rahatlamış, bir denetleme daha bitmiş, Alman’ı taksiye kadar geçirmiş. “İyidir hoştur ama küser!”diye yazmışlar yıl sonu yönetici değerlendirme raporuna. Yukarı çıkarken, asansörde vermiş veriştirmiş personeline, “şeffaf olun dediysek bu kadar da olmaz ki!” demiş. Ellerini göğsünde bağlayıp, abartılı bir hareketle başını önüne eğip, bir çocuk gibi alt dudağını sarkıtıp “küstüm onlara” yapardı.

Yelda Ugan

18.12.2018, Beşiktaş 

Çalış senin de olur!

Canı sıkkın gibiydi, yüzü balmumu renginde, pürüzsüz ama solgundu. Onu böyle görmeye alışık değilim. Hiç huyum olmadığı halde kötü göründüğünü söyledim. Kimse kötü göründüğünü duymak istemez, hele de bizim yaşımıza geldiğinde.  Yargılamak, insanın beğenilerindeki ince zevki ortaya çıkarır,  seçimlerinde ona bir tarz kazandırır. O zaman biz de, nesnelerin üzerinden yaparız alıştırmamızı. Tam olarak beklediğimiz gibi olmasa da, büyük dünyanın yabancıları arasına karışalı çok oldu.  Tıpkı annelerimizin zamanında olduğu gibi önüne hanımlar beyler koymadan da etrafımıza karşı tatlı, nazik ama samimi olabiliriz. O da, ben de birbirimize verdiğimiz bu paha biçilmez hediyeye gözümüz gibi bakıyorduk ve arkadaşım bana iyi geliyordu.  

Ard arda sebepler sıralamaya başladı. Elini boğazına götürdü, biraz ağrıyordu, kızı okuldan hastalık getirmişti yine, dün gece pek iyi uyuyamamıştı, havalar filan. Fazla üstelemedim.

“Anne-kız arasındaki çatışmanın nedeni neymiş biliyor musun?” dedim.

“Hayır!” dedi gülerek, Butler’dan bir makale okuduğumu, “annenin kıza ataerki öğretmek istemesinin, kızın da öğrenmek istememesinin sonucuymuş çatışmaları” dedim. Konu çok hoşumuza gitti. Annelerimizden örnekler vererek gülüştük. Mahallede en iyi kahveyi yapan kızı anlatırken annem “dersleri de çok iyiymiş” dediğinde büyük bir korkuya kapılmıştım. Daha on iki yaşındaydım, dersleri halledebilirdim ama kahve!! Şu köpük işi olmasa neyseydi ama, onu fincanın üstüne, kalın bir tabaka halinde yerleştirmek bana zor geliyordu, günde on kere bakkala gitmeye razıydım, hatta kapı kapı dolaşıp “evdeyseniz annem size gelecek!?” demeye bile.

“Ben…” dedi, bir sır verir gibi, gözleri kısıldı, hızlı ama ritimsiz bir seyirde anlatmaya başladı. Heyecanını yönetemediği zaman böyle konuşurdu, toparlayamazdı. Bu da dert miydi? Değildi ama insan elli yaşına gelince de “böyle olmasın” isterdi.

Bir kitap okumuş, okudukça içi kararmış, kaygılanmış ama zihni açılmış, taşlar yerine oturmuş. O kadar dikkatle okumuş ki bazı yerleri bir kaç kere tekrar etmiş, hatta öyle ki emperyalizm, popülizm, siyonizm ne? Marina Le Pen, Viktor Orban, Rodrigo Duderte kim diye sormuş google’a.  Heyecanla anlatırken utandı biraz, yüzü kızardı “yani anladın mı? O derece” diye beni ikna etmeye çalıştı. -Sözünü kesmeden dinledim. Tüm dünyayı ilgilendiren gidişatla ilgili, endişe doluymuş kitap. Sosyologlar, siyaset bilimcileri, feministler, akademisyenler vs. bir araya gelmişler, yabancı düşmanlığı, göç, sosyo-ekonomik gerileme gibi konuları her bir akıldan ayrı ayrı didiklemişler.

O günlerde kardeşinden bir mesaj gelmiş. Bir gazetenin köşe  yazısı varmış gelen mesajın ekinde de. Tam da konu yeni bitirdiği hatta bitirdikten sonra aldığı notları özenle yazıya geçirdiği -ki böyle bir takıntısı vardı kitabın konusuyla aynıymış.

Yazı -yani kardeşinin gönderdiği yazıyı, önündeki bütün soruların cevabını bildiği bir sınav kağıdını okur gibi büyük bir keyifle okumuş ve dünya görüşleri birbirine neredeyse hiç benzemeyen kardeşine, kendinden emin, yarı alaylı bir dille cevap vermiş, yazmış da yazmış. Ortak alandan yazmış hatta, yeğenleri de okusun, okusun da kendisiyle gurur duysunlar istemiş. Halbuki bu kardeşiyle siyaset konuşmamaya kararlıymış ama dayanamamış işte. 

Gelen cevaba inanamamış, “bir daha oku!” demiş kardeşi…bir daha okumuş, hiç de ilk okuduğu gibi değilmiş yazı, bir daha bir daha derken üç dört kere daha okumuş. Argümanlar aynıymış, yani kitaptaki gibiymiş ve “Gezi” den de hiç bahsetmiyormuş. Yüz beklerken sıfır alan bir öğrenci gibi kala kalmış. 

Mitra

11/12/2018, Beşiktaş

Büyük Gerileme

Okuma konusunda istikrarlıyım, her zaman elimde bir kitabım oldu ama konu ya da yazar üzerinden bir disiplinim olmadı. Mesala hiç bir zaman “bu yıl Japon yazarlar yılı ilan ediyorum” gibi bir başlangıç yapmadım, yaptıysam da uyamadım. Popüler ya da güncel siyasetle de ilgilenmedim. Kitaplar bana geldi ve ben onları okudum. Bu kitap da öyle oldu. Konu günceldi ama yanlış bildiğim kavramlar ya da olguların üstüne gitmemi sağladı.

Heinrich Geiselberger’in hazırladığı Büyük Gerileme, zamanımızın ruh hali üstüne uluslararası bir tartışma. Almanya, Fransa, İngiltere, Amerika, Hindistan gibi  ülkelerden on beş yazar, dünyanın bir çok yerinde neden sağ popülizm neredeyse eş zamanlı olarak yükseliyor? Bu yükselişin arkasındaki sosyolojik ve ekonomik nedenler ne? Yabancı ve göçmen düşmanlığını, giderek ırkçılığı körükleyen ekonomik ve sosyal politikaların dışına nasıl çıkılabilir? Gibi benzer, küresel soruların cevaplarını arıyor.

Arjun Appadurai,  Hintli Antropolog ve akademisyen; Demokrasi Yorgunluğu isimli makalesinden: “Yeni otoriter popülist liderlerin ortak noktası, hepsi de yabancı yatırımcıların, küresel anlaşmaların, uluslararası finansın, işçi hareketliliğinin ve sermayenin esiri olmuş ulusal ekonomilerini tam olarak kontrol edemeyeceklerinin farkında. Bunun yerine ülkelerinin kültürel arınma yoluyla küresel anlamda siyasal bir güce dönüşeceğini vaat ediyorlar. Neoliberal kapitalizme ve bu sistemin kendi ülkelerine -Hindistan, Türkiye, ABD ya da Rusya’ya- en uygun biçimine gayet dostça bakıyorlar. Hepsi, yumuşak gücü sert güce çevirme çabasında. Ve hiçbiri azınlıklar ve muhalifler üzerinde baskı kurmaktan, ifade özgürlüğünü sınırlandırmaktan ya da hukuku rakiplerine zulmetmek için kullanmaktan çekinmiyor…” (syf22)

Zygmunt Bauman, 2017’de kitap yayımlandıktan bir yıl sonra 91 yaşında vefat eden Polonya’lı sosyolog, Filozof. Bana göre son fotoğrafında, piposundan çıkan dumanlar ve saç renginin, buğulu beyazının altında muzip bakışlı bir bilge dede. Açık ve anlaşılır bir ifadeyle yazdığı Nesnesini ve İsmini Arayan Semptomlar makalesinden: “O zaman hoşgörüsüzlüğün kökenini ve kaynağını nerede aramalı? Ben bunu bilinmeyene karşı korkuda aramayı öneriyorum -bu bilinmeyenin en belirgin temsilcileri de “yabancılar” ya da “ötekiler” oluyor (tanımı gereği yeterince bilinmeyen daha da az anlaşılan, davranışları ve hareketlerinize verecekleri tepkiler önceden kestirilemeyenler); hemen yakında ve görünür oldukları için en elle tutulur olanlar. Gideceğimiz yerleri ve onlara çıkan yolları işaretlediğimiz dünya haritalarında görünmüyorlar…Günümüz dünyasında, dışardan göç bir nebze kontrol edilebiliyorsa da, göç biz ne yaparsak yapalım kendi yolunu buluyor. (syf36)

Donatella della Porta; İtalyan siyaset bilimci, toplumsal hareketler, yozlaşma, siyasal şiddet gibi konularda çalışan bir profesör, Onbeş yazar arasındaki üç kadın yazardan biri. Geç Neoliberalizmde İlerici ve Gerici Siyaset makalesinden: ” 2008’de İzlanda’nın “tencere tava” isyanıyla başlayan, 2011 de Arap Baharı ve İşgal Et! hareketleriyle ve 2013’teki Gezi Direnişi ile devam eden çok-unsurlu toplumsal tabanı bir arada tutma ihtiyacı çeşitliliği zenginleştirici bir değer addederek çoğulcu ve hoşgörülü kimliklerin gelişimini destekledi.” (syf48)

“Özellikle Güney Avrupa’da bu protestoların siyasi etkileri, protestolar sonucunda toplumun geniş kesimlerinin politize olmasının yanı sıra parti sisteminde de ciddi değişikliklere yol açtı, protestolarda dile getirilen kaygılar parlementolarda ve hatta hükümetin kendisinde (Yunanistan’da Syriza) temsiliyet bulabildi.” (syf52)

Nancy Fraser, Kamusal alan-özel alan ayrımının 21. yy koşullarında yeniden değerlendirmesini yapan feminist düşünür, siyaset bilimci. İlerici Neoliberalizme Karşı Gerici Popülizm: Bir Hobson Seçimi isimli makalesinden; “Donald Trump’ın seçilmesi neoliberal hegomanyanın çöküşüne işaret eden bir dizi çarpıcı politik başkaldırıdan bir tanesiydi. Benzer başka olaylar arasında, Birleşik Krallık’taki Brexit referandumu, İtalya’da Renzi reformlarının reddedilmesi ve Fransa’da Ulusal Cephe’nin yükselişi sayılabilir. İdeolojileri farklılık gösterse de bu seçmen başkaldırılarının ortak bir hedefi var: Hepsi şirket küreselleşmesini, neoliberalizmi ve bunların savunucusu olan politik kurumları reddetmekte” (saf59)

Eva İllouz, İsrail’deki Hebrew üniversitesinde sosyoloji profesörü, Kapitalizmin Sevgi Duygumuzda Nasıl Bir Çürümeye Neden Olduğuna İlşkin Soğuk Yakınlıklar ve Aşk Neden Acıtır isimli iki kitabı var.

İvan Krastev, Sofya Liberal Stratejiler başkanı, Siyaset bilimci.

Bruno Latour, Poul Mason, Pankaj Mishra, Robert Misik, Oliver Nachtwey, Cesar Rendueles, Wolfgang Streeck, David Van Reybrouck ve Slovoj Zizek.

Son yazar Zizek’in Popülist Cazibe adlı makalesi bitmemişken Antikapitalistler’in düzenlediği Hepimiz Göçmeniz-ırkçılığa karşı, paneline katıldım. Dünyada yükselen sağ popülizm üzerinden ülkemizde de yükselen yabancı ve göçmen düşmanlığı, özellikle Arap göçmenler ve Suriyeliler…panel özetle bu konular üzerineydi.

Göç ve Kapitalizm, Suriyeliler neden göç etmek zorunda kaldı, Türkiye’de yaşayan Suriyelilerle ilgili yanlış bilinenler ki bazıları şunlar: “alışverişlerde %50 indirim sağlayan Ak Kart verildi”, “Suriyelilerle ilgili paylaşım yapanlara üç yıla kadar hapis cezası verilecek”, “ÖSYM tarafından 131 bin 746 Suriyeli genç üniversiteye yerleştirildi.”, “Gaziantep’te Suriyeliler vatandaşlık için kuyruğa girdi.”, “Suriyeliler işlere daha kolay yerleştiriliyor.” gibi devam ediyor.

16.yy dan itibaren yükselmeye başlayan monarşi, birinci dünya savaşı, 29 krizi, 30’larda krizle beraber artan ırkçılık, ikinci dünya savaşı, teknolojinin militarizme hizmet etmesiyle gelen atom bombası, ekolojik kriz, kadın-azınlık-eşcinsellik ki bu konular sistemin bütününü ve mükemmelliğini bozmadığını iddia ederek küçük arızalar olarak addedildi, artık toplumun sürekli krizlerle yönetileceği, liberal ekonominin krizlerin üstünü örtemeyeceği, sürekli olarak kırmızı alarmda kalmanın bir problem olmadığı, Trump’ın öncüleri olan Reagan ve “kadın erkek diye bir şey yoktur sadece aile vardır” diyen Teacher ve kanaatler üzerinden herkesin bir şeyler konusunda “üfürebileceği” sosyal medya ve ikna ediciliği

Avrupa’da yükselen Sağcı partilerin aldığı oylar ve isimleri, mesela Çekoslavakya’da Özgürlük ve Doğrudan Demokrasi %11, Avusturya’da Özgürlük partisi %26, İsviçre Halkının partisi %29. Hoş Hitler’in partisinin adı da Nasyonal Sosyalist İşçi partisiydi. İsimlerin ve kelimelerin içinin boşaltılması çok ta yeni bir şey değil. Biz yine de hayal kurabileceğimiz yeni kelimelerle, değerler bulmak zorundayız. Elena Ferrante’nin çok güzel bir sözü var: “Sıfata gerek duymayan kelimelere ihtiyacımız var!…” 

Antifaşist hareketin sokağa çıkması, Trump, Bolsonaro, Orban gibi sağ popülist liderler ülkeyi yabancılardan ve dış etkilerden temizleyip güçlendirme amacını paylaşıyorlar. Yani işçi sınıfının desteğini almanın bir yolu olarak geliştirilen ortak argüman; “dış düşman” la mücadele. Halbuki ekonomiler dışa bağımlı, dünya ile entegre ama…Nazi Almanya’sında bu rolun Yahudi, Çingene ve eşcinsellere verilmesi gibi. Mesela Orban göçmen karşıtlığı üzerine kurduğu siyaset düzeninden prim yapıyor ama Macaristan’da göçmen yok!!

Panel sahada çalışan gazeteci, akademisyen ve stk üyelerinin deneyimleri üzerinden 2. oturumda devam etti.

Hala sığınmacı konumunda olup mülteci olamayan Suriyeliler ile alt orta sınıf Türkiyeliler arasındaki çatışma. Aslında bu tam olarak ırkçılıkla da açıklanabilecek bir durum değil. Mesela insanların artık hastanelerde daha çok sıra beklemeleri, Arap turistlerden dahi rahatsız olmaları ki ekonomi onların üzerinden yürüyor olduğu halde, sınıflardaki öğrenci sayılarının artmasına velilerin verdiği tepki, hastalıkları onların getirmesi, Hatay valisinin “Gitsinler artık!” diyerek onların buradaki varlığını “misafir”, “geçici” olarak görmemiz…varlıkları konusunda sorun yokmuş gibi davranıyoruz ama bize değmesinler istiyoruz. 

İnsanlar diyor ki, kiralar arttı, ücretler düştü, işsizlik yükseldi. Irkçı oldukları için söylemiyorlar. Milliyetçilik duyguların manipülasyonuna dayanır…aslında evsahibi neden oluyor işsizliğin yükselmesine, kiraların artmasına vs. Hükümet bunu siyasi bir sorun olarak ele almıyor ve karşı karşıya gelinen her durumda bilginin sorumlu bir kaynağı bulunamıyor.

Kilis’te her Kilisli’ye bir Suriyeli düşüyor ve Kilisliler çok öfkeli ve bu öfke nasıl kontrol altına alınacak? Bayburt’da hiç Suriyeli yok ama bu onların da meselesi….fakat bu mesele onlara nasıl anlatılacak? Samandağı’ndaki Musariler ve Sunni Suriyeliler arasında yaşanan arbede.

Almanya’daki “etnik emek hiyerarşisi” Türkiye’de yok. Yani yeni gelen işçi ile bir önceki işçi aynı düzlemde çalışmaya devam ediyor. Bu da işçiler arası çatışmayı arttırıyor.

Erkek şiddetine karşı kamuoyu yaratmak için sokaklara dayak yemiş, yüzü gözü şiş ve morluklar içinde  bir kadının afişleri asılmıştı. Feministler bu afişlere karşı çıktılar, indirilsin istediler. Çünkü bu afişle kadının dövülebilir hatta öldüresiye dövülebilir olduğu vurgulanıyor. Oysa şiddete dur demenin yolu kadını güçlü göstermektir. Aynı şey göçmenler için de geçerli “zavallı göçmenler” imajı, algısı değiştirilmeli. 

2015 yılında Bulgaristan’da başlayıp İspanya’ya kadar giden güvenlikçi yaklaşımla kapılar kapanmış, gelenler de geri gönderilmeye çalışılmıştı. Doğu Avrupa turumuzun son durağı olan Budapeşte’ydik o günlerde, Ağustos’un son günleri olmalı, çünkü 1 Eylül’de  Macar yetkililer Budapeşte Keleti tren garını güvenlik nedeniyle kapatmışlardı. Gar kaldığımız otelden görünüyordu. Dışarısı ana baba günüydü; polisler ve Darth Vader’in askerlerine benzeyen “özel güvenlik güçleri” mülteci avına çıkmışlardı. Otelin içi gazeteci kaynıyordu. Bütün diller havada uçuşuyor, kameralar, mikrofonlar ve diğer tüm teçhizat savaş alanına gidecek olan askerler gibi hazır bekletiliyordu. Her tarafta telaşlı bir endişe vardı, sanki şehre uzaydan bir saldırı olmuştu, bilinmeyen bir düşmanla karşı karşıyalardı. Ama biz onları tanıyorduk…türbanlarından, gözlerindeki sürmeden, ortak kelimelerle dolu dillerinden, şarkılarından ve tatlılarından, ay takvimi kullandıklarını hatta bizden bir gün önce bayram kutladıklarını bile biliyorduk. Garda çocuklar polislerden korkmuyor, kırık bir bisikletle oyun oynuyor, gülüyorlardı…kırklı yaşlarında bir kadın, kızıyla oturduğu çiçek desenli minderi elleriyle düzeltti; evine misafir gelmişiz gibi bize oturacak yer gösterdi.

Yelda Ugan

04/12/2018 Beşiktaş 

 

Serap, Verus, Akdeniz ve Tomtom

 

65e77c02-121c-4f2e-90b8-c10f187dc980
Akdeniz, İlhan Koman

Antakya Arkeoloji ve mozaik müzesi, benim ilk gittiğim müzeydi. O zamanlar müze Cumhuriyet meydanındaydı, Asi ırmağının kenarında. Arnavut kaldırımlı, cumbalı eski Antakya evlerinin olduğu mahalleden müzeye varmamız on dakika bile sürmemişti. Bir hafta sonuydu, Kırıkhan’dan halama gelmiştik, büyüklerimizin biraz kafa dinlemek için “hadi çıkın, dolaşın biraz..müzeye gidin!” diye bizi evden karga tulumba gönderdikleri, anne babaların hafta sonu etkinliği diye bir dertleri olmadığı günlerden biriydi. Çoluk çocuk toplanıp halamın cumbalı evinden çıktık. Kardeşlerim ve kuzenlerim…içlerinde en büyükleri bendim, on iki ya da on üç yaşındaydım. Arnavut kaldırımlı sokaklarda tenefüse çıkmış çocuklar gibiydik. Ne sesimizi ne adımlarımızı kontrol edebiliyorduk, balıkçıların önünde taş döşeli sokak bitti ve ana caddeye çıktık. Yolu bilen kuzen önde biz arkada Asi nehrinin üzerindeki beton köprüden geçtik. Müze buradan görünüyordu, etrafı demir parmaklıklarla çevrili, küçük, dar bir bahçenin ortasında, devlet dairesi ciddiyetinde bir binaydı. Bahçede, içerdekilere benzeyen “şeyler” vardı; kafası ya da kolu olmayan heykeller, sütunlar, başlıklar ya da küçük bir masa kadar mermer bloklar.  Yeteri kadar yer olmadığı için mi oradaydılar yoksa bu da sunumun bir parçası mıydı? Kapıdan içeri girdiğim an büyülenmiştim. Şaşırdım, nerden başlayacaktım bakmaya? Bakmak yetecek miydi? Duvardan duvara uzanan renkli mozaiklerin üstündeki bu resimler; başının üstünde minik boynuzlar olan aydınlık yüzlü bir adam ve arkasındaki kadın; onun da boynuzları vardı. Bir diğerinde heybetli, göğsüne kadar turuncu sakallı adamın belden aşağısı balık kuyruğu şeklindeydi, kanatlı bir erkek, tavus kuşları, etrafına toplanmış keçilere lir çalan bir kadın…hüzünlü bakışlar, hep diğer tarafa bakan perdeli gözler…. Mozaklerin altındaki minik, metal levhalarda yazdığına göre erkekler tanrı kadınlar da tanrıçaydı..

Mozaiklerden heykellere geçtim, kanatlı boğa, ağızlarını kocaman açmış ikiz aslanlar, büstler, melekler derken belki benim beş katım uzunluğunda üç katım genişliğindeki Roma Emperor Verus’un heykelinin heybeti karşısında dondum kaldım. Red Kit’in köpeği Rin Tin Tin gibiydim, yerimde duramıyordum…hayranlıkla heykele iyice sokuldum elimi üzerinde gezdirmeye başladım, kirli beyaz, soğuk mermere avuçlarımın içiyle dokundum. Mucize gibi bir şeydi. Mozaiklerin üstünde gördüğüm tanrıların işi olmalıydı bu, ya da ta kendisi. Az sonra  on adam boyundaki yüksek tavanın da marifetiyle boşlukta yankılanarak daha da tizleşen bir düdük sesiyle irkildim. Dakikalar sonra müze bekçisi olduğunu öğreneceğim siyahlar içinde bir adam salonun ortasından çılgın gibi bana doğru koşuyordu. Verus’un “tehlike anında basınız” yazılı kırmızı düğmesine dokunmuş olmalıydım yanlışlıkla, tehlikedeydim ve birazdan hepimiz mahsene açılan deliklerden içeri düşecektik, dehşet içindeydim….Oysa tehlikede olan Verusmuş. Bütün bu telaşın beni değil onu korumak için olduğunu anladığımda çok utandım.

Bu benim, bir üniformalıyla ilk karşı karşıya gelişimdi. Yıllar sonra, başka şehirlere okumaya gittiğimde, kalabalıklar içinde kovalanmışlığım hatta gaz yemişliğim bile oldu ama bir daha da teke tek militarist bir deneyimim olmadı. Hala müzelerde tedirgin olurum, izleniyormuşum gibi gelir endişelenirim.

Sevgili arkadaşım Serap’la Beyoğlu Tomtom mahallesinde küçük bir gezi yapmaya karar verdik. Daha uzun seyahatlerimizde olduğu gibi önceden hazırlandık, bir saat içinde gezilecek yerler listemiz hazırdı. Ertesi gün, Hazzopulo pasajında kahvaltı yaparak başladık, şapkacı Katia daha dükkanı açmamıştı…hafif bir yağmur, fonda Ahmet Kaya; o davudi sesiyle sevdiğim şarkıyı söylüyor, alt tarafı elma yedikleri kadına “Leyla” olmadığını hatırlatıyordu…Pasajla Santa Maria Kilisesi arasında Yapı Kredi Kültür merkezine uğrayıp, Akdeniz Heykelini de ziyaret edecektik. Böylece Roma’lı Verus da arka arkaya düştü aklıma. İstanbul’a yerleşmek üzere geldiğimde, 97 yılında Akdeniz heykeli Zincirlikuyu’daydı. Kore Şehitleri caddesine mezarlık tarafından girişte. Propaganda aracı olarak kullanılmayan, tarihi ya da tarihi olmadığını gözetmeksizin bir heykele, hem de bu kadar güzel konulu bir heykele şehrin ortasında rastlamak, onu her gün görebilmek benim için İstanbul demekti. Sonra başka yerlere taşındı, başına kötü şeyler geldi…şimdi kapalı bir yerde ama en azından güvende.

O gün Yapı Kredi’de İktidar İmgeleri: Lidya’dan Osmanlı’ya Paranın Yolculuğu adlı bir de sergi vardı. Çok parçalı bir koleksiyon. Parayı keşfeden Lidyalılardan günümüze kadar iz sürecektik; slogan buydu, ya da buna benzer bir şey.

Antik dönemde İstanbul’un bugünkü sınırları içinde üç darphane varmış. Selymbria/Silivri, Kalkhedon/Kadıköy ve Bizantion/İstanbul. Gümüş sikkedeki yunus balığının üzerindeki inek, İstanbul’un kuruluş mitolojisindeki Zeus’un inek şekline soktuğu sevgilisi İo’yu temsil ediyormuş. İneğin ayakları altında yunus varsa Bizantion, buğday başağı varsa Kalkhedon darphanesinde basıldığını anlıyormuşuz.

img_5685

Lidyalılar, Anadolu’yu ele geçiren Persler, Helenistik İmparatorluk ya da Pers imparatorluğuna son veren Büyük İskender, Agustus ile başlayan Roma İmparatorluğu derken Doğu Roma, Bizans ve Osmanlı…

Serap Lidyalılar’ın memleketinden; Manisalı, o konuya daha hakim. Aslında Serap anlattıkça benim de ilgim arttı…… bu sikkeler ne çok şey biliyorlarmış meğer

Roma imparatorları sikkeleri etkili bir propaganda aracı olarak kullanmışlar, ön yüzüne imparatorun idealist üslupta betimlenen portresi bulunur, arka yüz ise imparatorların toplum ya da kamu yararına yaptıkları faaliyetler ve kazandıkları zaferlerin duyurusu için kullanılırmış. Ne acayip! Medyanın tekelleşmesi gibi….Neyseki günümüzde böyle şeyler yok artık!

Antik Çağda, Roma öncesi dönemlerde hanedanlar ve Fertler arası ya da kent içi anlaşmazlıklara son vermek için sikkeler siyasi bir araç olarak kullanılmış ve  üzerlerine tokalaşma/el sıkışma şeklinde figürler resmedilmiş…..bunu sevdim!….Şimdi de bu yöntem kullanılsa işe yarar mı? Mesela tersten gitsek…paraların üstünde çözüm üreten, el sıkışan liderleri görsek her gün…onlar da değişir mi?

img_7330

Türklerin Anadolu’ya yerleşmesinden sonra bazı bölgelerde Türkler ve yerel Hiristiyan halk arasında modun vivendi yani geçici anlaşmalar kurulmuş. Böylece  her iki topluluğun da farklı dinsel ve etnik kimliklerini aşan dayanışma bağları ve komşuluk ilişkileri sağlanmış.

Diyelim ki ülkeler arası anlaşmazlıklarda bu modeli örnek alıp kredi kartlarını önlü arkalı kullansak, bir yüzüne tıklım tıkış dolu mülteci botlarının fotoğraflarını, diğer yüzüne ilgili liderlerin kararlarını yazıp zorunlu kamu oyu yaratsak.

img_7442

Ya da “harcamadan önce iyi düşün!!” diye yazan bir kart önereceğim ama bunu kabul edecek bir banka tanımıyorum!.

Serginin sonuna geldik ve ben Verus’la dolaylı da olsa tekrar karşılaştım. Meğer Verus İmparator Marcus Aurelius’un yardımcısıymış, Roma İmparatorluğunda, o dönemde eşi görülmedik bir biçimde yardımcı imparator olarak seçilmiş. Gücü eşit olarak paylaşıyorlarmış ama resmi olarak imparator Aureliusmuş.

Marcus Aurelius Beş İyi İmparator döneminin son halkasıymış. Roma İmparatorluğunda İmparator Domitianus’un öldürülmesiyle yeni bir dönem başlamış ve senato tarafından sevilen Nerva tahta geçmiş. Nerva’dan sonra Roma’da Evlatlık İmparatorlar çağı başlamış ve ardı ardına beş iyi imparator Roma’ya hükmetmiş. Nerva, Traianus, Hadrianus, Antaninus ve Aurelius. Filozof imparator olarak da bilinen Aurelius Düşünceler adlı bir de kitap yazmış.

Bu beş iyi adamın profil resimlerinin olduğu sikkelere de bir göz attıktan sonra tekrar İstiklal’e çıktık. Mısır Apartmanının karşısındaki Olivia geçidinde bir kahve içimlik mola verdik. La Fontane kafede. Doyasıya sustuk, biraz da güldük…Alman kitabevine Sinekler’in Tanrısı’nı sorduk, yokmuş ama gelecekmiş… yeşil kapısının ferforje kıvrımları arasından  Mevlevihanenin fotoğraflarını çektik, kediler ve taş yolun sonundaki bahçe  tekinsiz bir huzur içindeydi…pazartesinin tadını çıkarıyorlardı, geveze, telefonlarının arkasından bakan obur turistler yoktu bugün…Karaköy’e Kamondo merdivenlerine doğru yürüdük, Kart Çınar Sokağını bulduk….Cenevizliler’in izini sürüp Galata’ya kadar tırmandık….Nardiz’in siyah demir kapısı çıt çıkarmadı…Galata konuştu biz yine sustuk…yan masadaki üç Çin’li kadını bize benzettik…Dublin, yaz, sırt çantaları, bayram, Feride’nin izni…sonra bakarız dedik. 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Hayatımın ikinci on yılından beri varsın hemşire…. Ne dersin iyi iş çıkardık ha!…Doğum günün kutlu olsun güzel arkadaşım, nice senelere.. 

Yld,

Beşiktaş, 19/11/2018