Leonardo’nu Yahuda’sı

img_3807

Bugüne kadar Leonardo da Vinci’nin başyapıtı “Son Akşam Yemeği” hakkında biraz bir şeyler biliyordum. Ama Yahuda hakkında birden fazla hikaye duymuştum. Bu da duyduklarımın sonuncusu. Karakterlerin tamamı yani İsa ve 12 havarisi resimde gerçek kişiler model alınarak resmedilmiş. İş Yahuda’yı bulmaya gelince, epey zaman almış. Böylece resim ancak üç yılda tamamlanabilmiş. Bu kitap da Bohemyalı tüccar Joachim Behaim’in nasıl Leonardo’nun Yahuda’sına dönüştüğünün hikayesi.

Resim aslından çok şey kaybetse de günümüze Kadar gelmiş. Milano’da Santa Maria Delle Grazie Manastırının yemek salonunun duvarında, Yani o bir tablo değil duvar resmi. Salon dar olduğu için her seferinde ancak 25 kişi içeri girebiliyormuş. O yüzden de ha deyince gidip görülemiyor, 2.5 ay öncesinden rezervasyon yaptırmak gerekiyormuş.

“Mesele şu İsa ve havarileri,” dedi eliyle hava yelpazeliyerek, ” yani eğer ortada bir İsa varsa, çünkü hangi havariye ait olduğunu bilmediğim birkaç bacak ve kol dışında bir şey yok henüz. Bıktım artık. Bu adam haddini aştı. Aylarca uğramıyor, nihayet lütfedip gelince de fırçayı eline bile almadan yarım gün boyunca resmin önünde dikiliyor. İnanın bana sırf beni sinirden öldürmek için başladı bu resme.” (syf4)

Son Akşam Yemeği’nin konusu, İsa Mesih’in Romalı askerlerce yakalanmasından önce 12 Havarisi ile yediği son akşam yemeği. 

İsa’nın, “Hakikatte size derim ki sizden biri beni ele verecektir.” demesinin ardından söylediklerinin havariler üzerindeki etkisi resmedilmiş. 12 havari, 12 ayrı karakter, 12 ayrı tepki. Beden dilleriyle anlatılan şaşırma, hayret, korku, endişe..

“İsa’ya onu sevdiğini anladığı için ihanet etti,” diye cevap verdi delikanlı. “Onu çok fazla sevmek zorunda kalacağını anladı ve kibri buna izin vermedi.”

“Evet. Yahuda’nın günahı kendi sevgisine ihanet edecek kadar kibirli olmasıydı,” dedi üstat Leonardo. (syf15)

Yazar Viyana’lı Perutz Nazilerin Avusturya’ya girmesinin ardından1938’de Filistin’e göç etmiş. Ancak 1948 yılında İsrail Devletinin kuruluşu ve ardından izlenen milliyetçi politikalardan duyduğu büyük rahatsızlık yüzünden, 1952’de yeniden Avusturya’ya dönmüş. Fakat Almanya’da yasaklanan romanları 1945 yılında, eserlerini çok beğenen Jorge Louis Borges’in girişimiyle ve El tizón de la Virgen adıyla Arjantin’de yayımlanmış.

“Dağların ötesinden mi geliyorsunuz?” diye sordu ve Almanya arkada bir yerlerdeymiş gibi başparmağıyla omuzundan geriye işaret etti.” (syf40)

Yahuda’nın Almanya’dan gelmesi de Leo Perutz için manidar bir kurgu olmuş.

12.09.2018

Yelda UGAN

Gevişgetirenler Zamanı

img_2085Brezilya’lı yazar jose J. Veiga, Gevişgetirenler zamanı bizde Delidolu yayınları tarafından ilk kez Nisan 2018 de basılmış. Çevirisini de Canberk Koçak yapmış. Zaten yazarın da Türkçe’ye çevirilen ilk kitabıymış.

Kitap Manarairema adlı bir kasabada geçiyor. Burası dağların arasında, dışarıyla ilişkisi sınırlı, modern hayattan çok uzak, geleneksel üretim araçlarının kullanıldığı yoksul bir kasabadır. Bir gün kasaba dışında terk edilmiş bir çiftliğe birileri gelir yerleşir. Sanki kasaba ile bu çiftlik arasında koca bir yarık vardır ve orası artık kasabanın öteki tarafıdır. Bir televizyon ekranı gibi her iki taraf da birbirini uzaktan merakla izler. Ama yabancılarınki merakdan daha fazlasıdır. İstediklerini alacaklardır.

Yük arabasıyla geçimini sağlayan Geminiano

Bakkal Amancio Mendes

Marangoz Manuel Florencio

Demirci Apolinerio

Gelen yabancılarla ilişki kurma konusunda kasabalılar fikir ayrılıklarına düşerler. Yukarda isimleri olan tüm karakterler sırayla önce direnir sonra bu tuhaf yabancılarla iletişime geçerler. Zamanla dirençleri kırılır, saf değiştirip onlardan yana olurlar. Başka şansları da yoktu aslında, seçenekleri de. Ödün verdikçe kapana kısılırlar.

“Akşam üzeri güneşi meydandaki gölgeleri uzatmaktayken, araba köşeyi dönüp dar sokağa girdi. Üstü iki direk üzerine gerili bir ipe asılmış derme çatma bir tente ile örtülmüştü. Araba dükkanın kapısının önünde durdu; içinden cep kapakları düğmeli, kemerli ceketler giymiş üç adam indi. Sanki birazdan fotoğraf çektireceklermiş gibi kıyafetlerini düzeltip kapıyı çaldılar.” (syf 52)

“…Adamlar sessizce içeri girdi. Amancio kapıyı kapadı. Bu ziyaretler o kadar çok tekrarlanmaya başlamıştı ki rutine dönüşen bu durumu ahali de kabullenmişti. Müşteriler adamlar gelir gelmez, Amancio’nun kovmasını beklemeden dükkanı anında terk ediyorlardı. Hiç kimse ayak diremiyor, kalmak için inat etmiyordu. Daha da garibi, kapalı kapılar ardında ve muz demetleri ile ipe dizilmiş soğanlar arasında gerçekleşen bu toplantılarda ne konuşulduğunu hiç kimse merak etmiyordu. Muhtemelen halk, o adamlardan da anlamını kimsenin bilmediği ve bu saatten sonra bilmek de istemediği şu sonu gelmez inşaatlarından da bıkmıştı; ve onlardan ne kadar az bahsedilirse kafalarını gündelik hayatın gereklerine yorabilecekleri zaman da o kadar artacaktı.” (syf53)

Veiga kitabı 1966 da yazmış,1964-1985 Brezilya’da askeri yönetimin hüküm sürdüğü yıllarda  yani darbenin ikinci yılında ama darbe sonrası tüm aşamaları da tek tek önden görmüş  Kitapta “Köpekler zamanı” ve “Sığırlar Zamanı” bölümlerinde, olağanüstünün sıradanlaşmasıyla başlayan değişimi, diğer tarafta, yani gerçek hayatta  partilerin, muhalefetlerin ve çıkar gruplarının birbiri arasındaki ilişkiyiyle yorumsuz örtüşmesi etkileyiciydi. Önce ordunun yerini koruma ve gücünü arttırma ardından sermayenin korunması, ekonomi politikaları vs.

“…Şu işe bak ya! Hangi çağda yaşıyoruz? Nerede benim haklarım? Borcu olmayanın korkusu da olmaz.”

“İşte hatalı olduğun kısım burası,” dedi Amancio, “Hiç bir şey olmamış gibi konuşuyorsun. Haklarmış! Ne hakları? Borcu olmayanın korkusu da olmazmış! O günler geride kaldı. Artık korkmak için borçlu olmak gerekmiyor…” (syf85)

11 Eylül 2018

Ugan Yelda

On Küçük Zenci

img_1400

Arjantin’li yönetmen Damion Szifron’un 2014’de çektiği “Asabiyim Ben filminin” ilk kısa hikayesi, 2016’da Coen kardeşlerin çektiği fenomen dizi “Fargo” ve sene 1939 “And Then There Were None” İngiltere’deyiz. 10 yabancı, ev sahipleri bay ve bayan U. N. Owen tarafından İndian Adası’ndaki evlerine davet edilirler. Fakat Owen’lar evde yoktur.

Agatha Christie

And then there were none (Ten Little Niggers)

Çeviri Semih Yazıcıoğlu

Altın Kitaplar Yayınevi

“…Bana sorarsan bu kadın deli. Nice kart kızların, akıllarını kaçırdıkları görülmüştür. Cinayet işleyecek kadar çıldırdıklarını iddia edemem, ama hemen hepsi bir tür sinir hastalığına tutulurlar. Bizimki de aklını dinle bozmuş. Kendini suçluları cezalandırma üzere Tanrı’nın dünyaya uzattığı el gibi bir şey sanıyor. Bütün gün odasında oturup İncil okuduğunu biliyorsun, değil mi??”

Hızlıca okunan, iyi bir tatil kitabı. Katili de merak etmedim. nasıl olsa kitabın sonunda öğrenecektim.

Ama Zeynep kitabı elinde günlerce süründürdü. Zeze mi? Evin ortasına 13 yıl önce bomba gibi düşen kız!. Katil o muydu şu muydu derken kıvrandı durdu.

Ağzımı çok sıkı tuttum, ser verip sır vermedim. Çıldırttım onu, derdim de “iki sayfa fazla okusun” hepsi bu..Hayır, ilk tahmininde katili bildiği için kıskanmadım. Dedim ya, okusun, bu sene sınava girecek. Yorum sorusu çokmuş diye.

 

on küçük zenci yemeğe gitti, birinin lokması boğazına tıkandı. kaldı dokuz.

dokuz küçük zenci geç yattı,sabah biri uyanamadı. kaldı sekiz.

sekiz küçük zenci Devonu gezdi,biri geri dönmedi kaldı yedi.

yedi küçük zenci odun yardı, biri baltayı kendine vurdu. kaldı altı.

altı küçük zenci bal aradı birini arı soktu. kaldı beş.

beş küçük zenci mahkemeye gitti, biri idama mahkum oldu. kaldı dört.

dört küçük zenci yüzmeye gitti, birini balık yuttu. kaldı üç.

üç küçük zenci ormana gitti birini ayı kaptı. kaldı iki.

iki küçük zenci güneşte oturdu birini güneş çarptı. kaldı bir

bir küçük zenci yapayalnız kaldı.

gidip kendini astı. kimse kalmadı.

Ugan Yelda

06/09/2018

Mona Lisa’nın Dudakları

img_0385

Pierre Lepere

İthaki Yayınları

Çeviri Hakan Tansel

Rönesansa damgasını vuran gizemli Mona Lisa tablosu ve ardında Da Vinci’nin çırağı talihsiz Cem Sultan’ın gayri meşru çocuğu Salay.

Yelda Ugan

26/06/2018

 

 

 

 

Madrid

 

Jpeg

İlk gün, yani daha ayağımızın tozuyla Plaza de Espana meydanına yürüyerek gittik. Yolda mahallemizin postanesine uğradık. Salvador elindeki a4 büyüklüğünde olan sarı  zarfı postaya verecek. Zarfın içinde, pazar günü yapılacak genel seçim için kullandığı oyu var. Çünkü programa göre hafta sonu evde yokuz, kuzeye gidiyoruz. Pamplona üzerinden San Sebastian’a, dönüşte de Burgos’a uğrayacağız . Zarfı nereye gönderdi bilmiyorum, sormak da aklıma gelmedi. Çünkü ben hala postayla gönderilen oyun şaşkınlığındayım.

 

Not: 2016 Haziran ayı İspanya gezi notlarımdan

Yld Ugn

11,06.2018

yazının tamamını okumak için burayı tıklayın

Yağ ve Mermer

img_0327

Floransa’ya gelişim hayal ettiğim gibi olmadı. Hem karanlığa kaldık, hem de otele yerleşmemiz  iki saatimizi aldı. Lobide onlarca Uzak Doğulu turist kafilesinin otelden çıkışını, bir o kadar da girişini bekledikten sonra yorgun argın odalarımıza girdik.  Yine de, bir an önce sokağa çıkmak için sabırsızlanıyordum ki sabaha kadar dinmeyen bir yağmur başladı. Çaresiz pencereden Arno nehrine düşen yağmuru seyretmekle yetindim. On dakikada bir şimşek çakıyordu. Metalik gümüş rengi bir ışık çamur gibi akan suyu aydınlatıyor, saniyeler sonra ardından gelen gök gürültüsü dışardaki korkunç manzarayı tamamlıyordu.

“Michelangelo, üzerinde bulunduğu çimenlerle kaplı tepeden Floransa’yı görebiliyordu. Beyaz, sarı ve turuncu binaların oluşturduğu parıltılı mozaiği bir yılan gibi kıvrılarak akan Arno nehri bölmekteydi….Pieta’sının açılışından sonra Roma’daki atölyesini kapatıp Floransa’ya geri dönmesi bir yıldan fazla zamanını almıştı….”

Sabah erkenden kalkıp, hızlıca hazırlandım. Otelin kahvaltı salonu tam bir cümbüş. Dün akşam lobide gördüğüm kalabalık daha bir renklenmiş,  kaygılı mimikler gitmiş yerine dinlenmiş, heyecanlı bir tatil modu gelmiş herkesin üstüne.  Kahvelerinin üstüne sıcak su koyarken, sırada bekleyene sütü uzatıyor,  ya da ekmek maşası elindeyken sıradaki diğer tabağa da bir dilim ekmek koyarak birbirlerine gülümsüyorlardı. Havada her dilden “lütfen” kelimesi uçuşuyordu. Birleşmiş Milletler gibiydi salon. Elime bir tabak alıp açık büfenin önünde sıraya girdim. Yeşil beyaz pütükare örtülü masalardan “kahvaltıda niye zeytin yok?” diye sızlanan bir memleketlimin sesini duydum. “İtalyan’lar kahvaltıda zeytin yemez” diye açıklama yaptı diğeri. Önümdeki  uzun, kuyruk bitmek bilmiyor daha da beteri yağmur  yağmaya devam ediyordu ama olsun! Ben bu sabah Floransa’da uyanmıştım.

“Duccio Taşı, tarihteki en ünlü mermer parçası sayılabilirdi. Kırk yıldan fazla bir süre öncesine dayanan bu proje eski Roma İmparatorluğu’ndan beri en büyük ve en pahalı heykel projesinin bir parçasıydı. Efsaneye göre gün yüzüne çıkarıldığı andan itibaren mermer taşın olağanüstü bir yanı vardı. Birçok dağı ve Arno Nehri’ni aştığı uzun ve meşakkatli yolculuğa rağmen Floransa’ya tek bir çizgi almadan ulaşmıştı. Taşı gören katedralin ihtiyar heyeti şehrin ihtişam ve sadakatini yansıtması için mermerden Kral Davut heykeli yapılmasını buyurdu.”

Oturacak bir yer ararken yaşlı kadın yanındaki boş sandalyeyi göstererek bana el salladı. Gülümseyerek oturdum. Onlar kahvaltılarını çoktan bitirmişler, emekli hemşire kendinden en az on yaş büyük kocasına ilaçlarını içiriyordu. Yeni evli kadınlara has utangaç bir hamaratlık vardı üzerinde. Her ilaçtan sonra kocasının ağzını peçeteyle kuruluyor, ona, biraz hiç olmamış çoçuğu gibi, biraz geç kalmış ama sonunda gelmiş sevgilisi gibi davranıyordu. Bu onların balayı tatilleriydi. Dün buraya gelirken rehber, Pisa’ya dönüşte uğrayacağımızı söyleyince her şeyi öğrendik. Geçen yıl  çıktıkları İtalya turunda Pisa’da tanışmışlar. Ve o gün bugünmüş! Yani dönüşte olmazmış. Yol boyunca rahatça hareket etsinler, kapıya yakın olsunlar diye şöförün arkasındaki koltukları onlara ayırmıştık. Eşyalarını taşımalarına yardım etmiş, 5-10 dakikalık gecikmelerine de sesimizi çıkarmamıştık. Adam gerçekten zor yürüyor, son kalan enerjisiyle  karısını memnun etmeye çalışıyordu. Yaşlı adam nüfus cüzdanını çıkarıp ta  “bakın bizim fazla zamanımız kalmadı lütfen! Siz daha çok gençsiniz” deyince hepimiz otobüste onları alkışladık ve memnuniyetle Pisa’ya doğru yola koyulduk. Dün karanlığa kalmamız, vaktinde Floransa’ya gelemeyişimizin nedeni de bu ikisiydi işte!.

“Lisa kapıda durdu ve elini kapı kolunda tutarak son kez arkasına döndü. Yüzündeki üzüntülü ifade kaybolmuş, dudaklarında bir gülümseme belirmişti. Kısa süren tutkularını yüz ifadesinde görebiliyordu Leonardo. O yarım gülümsemesinin tüm yüzüne yayılmasını bekledi ama olmadı..”

Galleria dell Academia’nın önündeki uzun kuyruğu görünce biraz daha pahalı olan randevulu biletlerden almaya karar verdim. Arnavut kaldırımı taşların arasındaki yağmur göletlerine bata çıka bilet ofisine koştum. Nihayet yağmur durmuştu ve güneş hiç bir şey olmamış gibi ya da dün geceki fırtınadan hiç haberi yokmuş gibi pırı pırıldı. Ne olursa olsun Michalengelo’nun Davut heykelini görmeden burdan gitmeyecektim.

…”Kimin tablosu?” Leonardo, Granacci’nin benzini attıracak derecede önemli tablosunda kimi resmetmiş olabilirdi ki? Fransa kralının mı? Papa’nın ya da Tanrı’nın portresini mi çizmişti? “Bir ev kadınının,” dedi Granacci, korkmuş bir ses tonuyla. Michelangelo kahkahayı bastı. “Sadece küçük bir tablo. Ne kadar muhteşem olabilir ki?” 

Avuçlarından başlayarak Davut’un sağ elindeki her bir parmak ucundan eklem yerlerine kadar tek tek inceledim, artık acelem yoktu. Saatlerce burada kalabilirdim. Kasları sıkı, kaburgaları belirgin, dizleri yay gibi gerilmiş Davut karşımda duruyordu. Ama ne kadar ya da ne taraftan bakarsam bakim “gözlerini yaklaşmakta olan düşmana dikmiş” bir Davut göremedim. Daha çok “senin savaşınla ilgilenmiyorum!” diyen hüzünlü, melankolik bir bakıştı bu.

“Davut’la geçirdiği onca yıldan sonra Michelangelo artık heykele tarafsız gözle bakamıyordu; ama heykeli il kez gören bu insanları gördüğünde Davut’a onların gözleriyle bakabiliyordu. Başrahip’in coşkulu bakışlarında Davut’un dinsel bir kişilik olduğunu, Floransa bayrağı sallayan bir askerin bakışlarında heykelin bir cesaret simgesi olduğunu, hayran gözlerle heykele bakan genç bir kızın gözünde Davut’un arzulanacak bir şey olduğunu görebiliyordu.

Signoria Meydanındaki Neptün heykelinin önünde toplandık. Rönesansın üç ustası Boticelli, Leonardo, Michelangelo ve onların Floransa’sı ile vedalaştım. Yaşlı adam çok yorulmuş yürüyecek hali kalmamıştı. Çiçeği burnunda yeni karısına iyice yaslanmış, ayakta zor duruyordu. Kadının tek omuzuna asılı sırt çantasını ve elindeki ağır ilaç poşetini kafileden bir kaç kişi Arno nehrinin kenarında bekleyen otobüse kadar sırayla taşıdık. Artık acele etmiyor onların ritmine uygun adımlarla yürüyorduk.

Leonardo ve Michelangelo’nun Romanı

Yağ ve Mermer

Yazan: Stephanie Storey

Maya Kitap

Çevirmen: Levent Kurtuluş

Not: 2014 yılında yaptığım büyük İtalya turundan aldığım notlarım ve kitaptan alıntıladığım boldlu bölümleri art arda düzenledim.

10.06.2018

Yelda UGAN

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Toledo

 

 

IMG-20160417-WA0009

Nam-ı diğer Tuleytula,

Ressam Greco Midilli’den gelip Toledo’ya yerleşmeden, Cervantes  Don Kişot’u yazmadan önceydi. O görkemli Endülüs yıllarında Müslümanlar, Yahudiler ve Hiristiyanlar bir arada özgürce ibadet ediyorlardı. Henüz engizisyon mahkemeleri kurulmamıştı.

İspanya’nın kuzeyindeki dağlarda doğduğunda adı Tagus, Lizbon’da okyanusa dökülürken Tejo olan nehir, Toledo’nun kurulduğu kayalık tepenin çevresinde çember çizerek akarken 10. Alfanso uygarlık tarihi için çok önemli olan Santa İsabel sokağındaki tercümanlar okulunu kurdu. Bu okulda eski Yunan klasikleri, İslam alimlerinin tıp, felsefe, astronomi, matematik kitapları Kastilya ve Latin dillerine tercüme edildi. 13. yy’da karanlık çağını yaşayan Kuzey Avrupa’nın her yanından gelen bilim adamları Toleda’ya akın ettiler. Çünkü Avrupalılar’ın elinde Yunan klasikleri yoktu, barbar istilaları sırasında yakılmış veya kayıplara karışmıştı. Arapça bilmeyen bu ziyaretçiler Müslüman ve Yahudi tercümanların yardımıyla 10 yılda 80 kitabı tercüme ettirdiler.

JpegToledo, San Juan De Los Reyes Manastırı

 

Bu kitaplar Avrupa’da rönesansın, bilim ve aydınlanma çağının alt yapısını oluşturmuş. Böylece Romalılar’ın Toletum’u, Araplar’ın ve Yahudiler’in Tuleytula’sı Toledo, Doğu ve Antik Çağ birikimini Avrupa’ya aktaran bir köprü olmuş.

Mitra, Beşiktaş