MISIR

Gerçeğe, yol ile nail olunur,

Poul Colhe’nin Simyacı adlı kitabının kahramanı Sandiego’nun izinde, Endülüs, Fas ve nihayet Mısır,

Yedi bin yıl öncesinden gelen dünyevi bilgelik, semavi ilim,

Geleneğin öğrettikleri her zaman doğrudur,

Sütunlarla çevrili koridorlarda yürüyen beyaz cübbeli rahipler,

Tanrılarının izlerini dört bir yanda gören Mısırlılar korku, merak ve hürmetle onları Nil’in yükselişinde, torağın bereketinde, hayvanlarda, güneşte, ayda, gökyüzünde ve yeryüzünde aramışlar, 

Her iki tarafı da çölle çevrili, verimli dar bir toprak şeridi. 

Bu şeridin ortasından akan efsunlu Nil,

İstekleri kanun hükmünde olan güneşin oğulları, hükümdarlar, rahipler, bilgin sınıf, katiplar, kadınlar ve çocuklar,

Tanrıların en yücesi, kayıkla yolculuk yapan, ışık ve sıcaklık veren güneş tanrısı Ra,

Gökyüzünün hükümdarı Osiris, 

Tanrının simgesi scarablar,

Yaşam anahtarı, Ankh,

Dünyanın yedi harikasından ayakta kalan tek bir tanesi; Piramitler,

Kahramanın yolculuğu, yekpare taştan yapılma, dünyanın en büyük eşik bekçisi, bir öğleden sonra uykusunda, rüyayla gelen Sfenks,

Taşa yazılan mesaj.

Mavi bir çizgi Akdeniz,

Hiçliğin kenarında

Bir görünüp bir kaybolan

Kum rengi bir hiçlik

Mersa Matruh

Yabani deve bozlaması,

Kız neşesi,

Kahire’den 850km uzağa, batıya, Libya sınırına, 

SİWA

Palmiyelerin olduğu yer,

Aghurmi,

Yıldızdan bir battaniye örttüler üzerimize,

Tamara ve Sofia adında,

Vaha,

Vahad, genizden, 

Oasis,

Bizden evvel, 2500 yıl kadar evvel Persler gelmiş, 

Ordunun kaybolduğu yer, koca ordunun yok olduğu, 

Oracle Temple,

Yedi ayrı kabileden insanların geldiği yedi ayrı kapısı olan tapınak,

Cezayir’den ve Fas’tan, 

Saklı yerler,

İmandan gelen temizlikle süpürülüp silinmiş, eser miktarda bırakılmış fresk,

Aman’un tüyleri

Velev ki firavunsun ve şapkanda iki tüy var Amon’un gücündedir niyetin, 

Kendi kendini gerçekleştiren kehanet, haydi sor Makedonyalı, 

İskender kutsal alana girer ve sorar,

Ben Zeus’un oğlu muyum?

Cevap onu mutlu eder,

Hiç şüphesiz,

İnandık, iman getirdik,

Torba içinde torba, o da İdil kadının kucağında, 

Muz ve guala

Kakuleli kahve,

Kişniş,

Reyhan,

Biberiye

Gün batımı

Aldığı kadar toprak ve tuz, bir tutam saman, az biraz kaya,

Güneşte kuruyan damlar,

Göz göz tuz gölü,

Turkuaz,

Ölü dağı

Cezayirli kırmızılı kadın, 

Beyazlı olan Uzakdoğulu, Ra onları bir tutam ışıkla sonsuza dek görünür kıldı, pembe kılıflı bir ıphone 16’da,

Allah, Bismillah, Yallah, elhamdülillah,

Gören görünür,

Kadınlar çözülür.

Dar ve alçak kapılar,

Dikkat! Buralar çok tehlikeli, her an karşınıza ağzı emzikli, ayakları çıplak, saçı tepesinde, aşırı sevimli yavru bir firari çıkabilir. 

Bedevi alfabesinde kadın ve erkek palmiyeler,

Hurmalar,

Hayra delalet scarab, nam-ı diğer bok böceği, hayatın devri daimi, 

Kadınlar İsis’e emanet,

Cübbeli rahiplar, Pers kralı Dairus, Zülkarneyn ve şürekası.. şimdilik, makul ve mantıklı.

Başından aşağı bala bulanmış bir köle yürüyor firavunun yanı sıra,

Sinekler ona konsun diye,

Daha oralara gelmedik,

Hala minnak cezvelerde pişen kahvemizi bekliyoruz, 

Şehirli tahammülsüzlüğü,

Çölde çay, limon otlu,

Çöldesin şimdi, en iyisi çölün içine dal, bir tek kum tanesini seyretmen yeter, Simyacı,

Bir scarab yatmaya hazırlanıyor, yeni bir ev yapıyor başını sokacak, Sisifos misali her akşam yeniden, minik ayakları kaderden daha güçlü, kadim bir sabırla kuma nakışlar çizen,

KAHİRE

Memluklular’dan gelen mimari, gazebo, çardak şeklinden esinlenerek yapılan şeffaf minareler

Nil kenarında akşam yemeği,

Kahire’deki evimiz, Giza ve Gem manzaralı,

Bizi bekleme odasına aldılar, 

Gün geldi çattı, 

Ve kapılar açıldı

72 Milet tek kapıya dayandı,

Great Egyptian Museum,

Şimdi sıkı tutunun, 5 bin yıl geriye gidiyoruz,

Mısır çılgınlığını başlatan tek bir uygarlığa ait, dünyanın en büyük müzesi,

Şanına yakışır bir Obelisk, tek parçadan yapılan askıda bir dikilitaş,

Tepesi altındanmış bir zamanlar, deniz feneri gibi parlak,

Kartuşunu her yere kazıyan Ramses,

İyi bir ev sahibi, 

Ayakta, kapıda karşıladı bizi, 11 metre boyunda, 

Tevazu bizden, zira biçim ne kadar büyükse temsil ettiği kişi o kadar önemli,

Majesteleri,

Anibus çakal kral hem mumyalamaktan hem de son karar gününden sorumlu, terazinin bir kefesine kalbi, diğer kefesine tüyü koyuyor, kalp ağır gelirse cehenneme gidersin, tüy kadar hafifse kalbin cennete. 

12 jürinin de fikri alınarak amel defteri kapanıyor. 

12 angry man, guilty or not guilty,

Uyumlu, anlayışlı ve sabırlıyız zira cehenneme gitmek istemiyoruz,

Cennete giden kayıkta sadece deliler ve çocuklar var. 

Biz de niyetteyiz.

Greko Romen sanat, 

İnsan odaklı, idealist, merkeziyetçi ve gerçekçi sentez, 

Her şey mumyalanmış, tohum, baklagiller, incir bile,

Kırmızı, lacivert, yeşil ve altın sarısı heykeller, 

Asillerin ayaklarını koydukları tabureye düşman figürleri çizilmiş, 

Küçük asilin taburesi boş, henüz bir düşmanı yok yavrunun,

Lübnan’dan getirilen sedir ağaçlarıyla yapılan kayık, çivi kullanılmadan, iplerle bağlı, öbür dünyaya sefer yapan,

Hitit’den  miras savaş arabaları, 

Mumyalama yatakları,

Lotus başlı sütunlar,

Ölümden sonraki hayat,

Sonsuzluk,

Giza’ya, piramitlere nazır camdan bir davet,

Tutankamon’un 11kg som altın maskesi, altın tabutları, sandaletleri, mücevherleri ve savaş arabaları,

Kadın firavun Hatşepsut’un alabastar sfenksi, onunla Luksor’da tekrar görüşeceğiz,

Papirus başlı sütunlar,

Kahire Medeniyetler Müzesi

Yine de medeniyet, ille de medeniyet, 

Samimi, şaşırtıcı, davetkar, 

dinlendirici üstelik, Sanat eserleri ve mumyalar,

Lapis lazuli bilezikler,

Pamuk prenses misali, camdan bir tabutta öpülmeyi bekleyen Mumyalar,

Kusuruyla biçimlenen Akenathon, tek tanrıya inanan tek firavun,

Atenizm,

Ve tanrısı Aton’a şiir yazan,

“Bir ruhtur tanrı, görünmeyen bir ruh,

Ta başlangıçta vardı Tanrı

Tek varlıktı o, 

Hiçbir şey yokken,”

GİZA, PİRAMİTLER,

Haklarında çok konuşulan üç güzeller,

Keops, Kefren ve Mikerinos,

Üçü de 5. Hanedan zamanından, aralarında 25’er yıl var.

Kimisi sihir diyor, kimisi uzaylılar yaptı, sevgili doğa diyor, hikmetinden sual olunmayan, 

Heredot’a göre rampalarla yükseldi, yukardan aşağı kireç taşıyla temizlendi ve tepesi altınla sıvandı, İnşasında zanaatkarlar, bira ve ekmek karşılığında tarım işçileri çalıştı. 

Aralarından tüy, kıl, kağıt dahi geçemeyen iki milyon küsür tane giz dolu taş,

KAHİRE TREN İSTASYONU

Luksor’a gece treni,

İsis’in pembe kanatları, kadın muhabbet, 

Lililililili

Mısırlılar nerede?

Tozlu Kahire kızıla çalıyor,

Kuşetli tren, 

60’ların sonlarına doğru zamanda donmuş bir mekan, Bab el-Hadid’i sinemada seyretmiş, çocukmuş o zamanlar, mavi galabiyeli bir Mısırlı, restoranda nargile içiyor. Bara nazır deri kaplama tabureler koyu yeşil, kesme camdan izmarit dolu kül tablaları, iç gıcıklayıcı oynak bir müzik. Zaman, hayat hikayelerinin dile gelme zamanı, yol uzun, gece şerbet gibi,

Yukarı çıkıp gün batımında Kahire’yi izliyorum,

Tren düdüğü,

Geçirgen duvarlar, 

Güler yüzlü çocuk Halit, sabah 5’te nazikçe kapımızı çalan, 

Trende kahvaltı,

Limonlu kek,

Gün doğumu,

Tarlalarda çalışanlar, 

Minik nane bahçeleri,

Muz tarlaları

Mango bahçeleri

Ilgın ağaçları

Şeker pancarı

Sabah sisi,

İri bir fare kadar cılız eşeklerin çektiği tahta arabalar,

Daha önce hiç görmediğim kuşlar,

Kum rengi evlerin mavi balkonları,

Uzakta altın sarısı bir dağ, güneşin parladığı, yeşilin bittiği, yaklaştıkça içe kıvrılan,

Tanrıça İsis’in Osiris’in 14 parçasını birleştirip onu dirilttiği dağ

Rayların yorgun homurtusu,

LUKSOR

Batı tarafı ölülerin, doğu tarafı yaşayanların şehri, eski bir başkent. 

KARNAK ve LUKSOR Tapınakları,

Tanrı Amon ve sembolü şahin başı olan güneş tanrısı Ra’ya  adanan Karnak tapınağı,

Yaşayanların tarafı,

İki bin yıl, otuz firavun görmüş,

Dünyanın en büyük açık hava müzesi,

İnsan ne için evden çıkar?

Eve hayranlık ve hayretle dönmek için, 

Tapınak üstüne tapınak, kafes pencereli bir cami,

Amon Ra’ya hürmetler, bugün çok cömertsiniz,

Luksor’lu Ayman rehber, mahcup ve kibar, 

Dört bin yıllık renkler,

Koç başlı verimlilik tanrısı,

Hatşepsut’un obeliski,

Kırmızı granit,

Kleopatra’nın yüzdüğü havuzda küçük ve büyük balıkçıllar,

Papirus başlı sütunlar,

Gül ibrişimi sarı, akasyagillerden fasulyeli,

Karnak ve Luksor tapınaklarını birbirine bağlayan, koç başlı sfenksli  yol, 

Rahip her sabah pencereyi açıyor, güneş önce tanrı Amon Ra’nın üzerine, kapının açılmasıyla da bütün halka dağılıyor,

Hep böyle bir işim olsun istemişimdir,  

Tutankamon’un mezarı, şahitlerin huzurunda, kayıt altına alınarak, hiç bozulmamış haliyle 1922’de İngiliz Howard Carter tarafından bulundu. Carter’in evi bugün Luksor’da bir müze, 

Mango ağacı

Galabiyalı erkekler,

La şükran, 

Anubis, mumyalama tanrısı,

Fresklerdeki tırtıklı uzun çizgi, su, Nil manasında,

Alabastar mermeri,

NİL

Güneye, çıkıyoruz, yukarı,

Mısır’ın kalbine bir yolculuk

Gemide 4 gün,

Uzun, menevişli, mağrur nehir, 

Kayalar, güneş ve renkli küçük tekneler,

Beyaz Nil, Uganda’nın Jinja kasabasından doğar, 11 ülkeden geçer,

Siyah bacaklı kuş görünce heyecanlanıyorum, adını söylüyorlar, unutuyorum,

Karabataklar boğazdan tanıdık,

Üç katlı gemiler, pencerelerine Nil’in şavkı vuran, 

Sinyoraya şal, yeşil kayıkta iki satıcı, 

Nil’de seyir denize benzemez, nehir hiç bitmez.

Bilabal, bizim şekerli süte batırılmış diş hediğimiz,

KRALLAR VADİSİ

Medeniyetler müzesinde gördüğümüz mumyaların çıkarıldığı yer,

İnsan öldüğü zaman, ruhun Osirus’a hesap vermek için on iki saat gündüz, on iki saat gece yaşayıp bir günü hesap vererek geçirdiği ondan sonra da mumyalanmak için vücuda geri döndüğüne inanılıyor. O yüzden ruh ve beden sadece 24 saat ayrılıp tekrar bir araya geldiğinde mumyalama işi başlıyor. Ruhun kafesi olan bedeni de korumaya çalışıyorlar. 

Aman bir başkasıyla karışmasın bu aşamada yüz maskesi önemli.

Ölüler vadisi, Luksor tarafı yaşayanların tarafıyken, buralar zengin bir hazineye sahip mezarların korunduğu ölü taraf,

Seçilmesinin sebebi, mezarların yerleştirildiği dağın devasa bir piramide benzemesi,

Davetini trende aldığımız büyülü dağ,  

Kutsal piramitler, diğer hayata giderken yardımcı olacağına inanılan,

Hala bir tasarım ilhamı, misal, oteldeki ters piramit sehpalar, 

Buradaki mumyalar zamanla taşınarak Nil’in diğer tarafına götürülmüş,

HATŞEPSUT’un TAPINAĞI,

Tek kadın firavun,

Tanrının kızı Hatşepsut,

Makyaj yapan ilk firavun, gözleri sürmeli,

24 heykeli var, günün 24 saatini simgeleyen,

İnsan yüzlü, aslan vücutlu sfenksleri var, onu koruyan,

Kraliçe, annesiyle Amon Ra’nın bir gece geçirmesi neticesinde doğduğuna inandırdı rahibi, Amon Ra’nın kızı olduğuna, 

Tapınaklara halk yiyecek getirecek, hediyeler sunacak, rahipler onları kutsayacak, Ra’nın güneşi üstünüze olsun,

Her yeni firavun bir diğerinin kartuşlarını çıkarıp kendi kartuşunu takıyor, “buraları ben yaptım.” Duy da inanma, ne acayip.

Memnon heykelleri, gün doğumunda şarkı söyleyen, voltranı oluşturan taştan devler, 

 

Edfu Tapınağı

Edfu kasabası, Horos’un tapınağı, şu kuş burunlu olan tanrı

Greko Romen dönemdeyiz,

Fakat halka yaranmak için tanrı ve tanrıçalar henüz değiştirilmemiş,

Gökyüzü tanrısı, Zodyak, 12 burç

Zekeylikel, İskender,

Bazı kartuşlar boş, çünkü kimin kral olacağı henüz belli değil, zira başkent İskenderiye’den haberin gelmesi dört ay sürüyor,

Karnaktan sonra en büyük tapınak,

Güneş diski yanında koruyucu iki kobra,

Papirusa yazılmış dualar,

Horos’un kayığı Lour’da,

Ko Mombo Tapınağı,

Kombo kasabası, timsah tanrısı Sobek,

Sağ taraf Sobek, sol taraf Horos,

Toprak sahiplerinden suyun seviyesine göre vergi toplanıyor,

Mumyalanmış timsahların müzesi,

Üç mevsim,

Güneş kızdıkça kızıyor, 

Ada köy,

Köye tekneyle gidiyoruz, Nil’de girdaplar büyüyor, akıntıya kürek çekiyoruz,

Sahibinden az kullanılmış tapınak, 180 yılda yapılmış ama gel gör ki 27 yıl sonra Hristiyanlık dinine geçilmiş, 

İskender’den sonra gelen komutanın Horos’la kabartmaları var, kimseyi kınamayacaksın, Alexandre kendini tanrının oğlu ilan ederek halkın karşısına bir Mısırlı gibi çıktığında Ptolemaios karşı çıkmış ona bir Makedonyalı olduğunu hatırlatmıştı.

Günlük hayata dair bilgi veren hiyeroglifler, aldım, verdim, tanrılara sunulan kurban, buğday, meyve vs sayılar, tuttukları muhasebe olsa da bana taşa yazılmış bir şiir gibi geliyor,

NUBİA 

Artık Sudan sınırındayız, Güneye çıkıyoruz, kara Afrika’ya ulaştık, habitat değişti,  insanların şekli şemali de, kuş çeşitleri arttı,

Şimdiye kadar gördüğümüz tüm kırmızı granitler Aswan’dan mermer madenlerinden,

1964 Aswan barajının kurulmasıyla beraber Nasır, dünyanın en büyük yapay gölünün civarında bulunan üç tapınak File Tapınağında birleşti,

İsis ve Osiris

Maymun yüzlü eğlence tanrısı,

Parfüm ve baharatlarıyla ünlü,

Mimozalar,

Kapısında evin hanımının adı yazılı evler,

Agatha Christie’nin Nil’de Ölümü yazdığı Old Cataract otel

“Luksor ve Aswan’a çıkacağız, belki Hartum’a kadar da gideriz.” Kitaptan bir satır,

Nil’e veda,

ASWAN’dan ABU SİMBEL’e  

Abu Simbel’den öte yol yok, Sudan sınırı,

Ayaklarımızın altında sarı ve sıcak kum, 

Ramses’ler biz avarelere tepeden bakıyor,

Hava neredeyse 45 derece ama tapınağın içi loş ve dingin, Kadeş savaşına ilişkin kabartmalar, siyahi ve Suriyeli tutsaklar,

2. Ramses savaşmak istiyor, Suriye civarlarında olan Kadeş’i almak. Kuzey Doğuya doğru ilerleyacek. Yolda Hitit ajanı bedevilerle karşılaşıyor, “Muatali gelmiyor,” diyorlar, Ramses son sürat ilerliyor ve hezeyana uğruyor. Derken ortalık karışıyor, sonunda iki taraf da “biz kazandık,” dese de tarihin bilinen ilk yazılı barış anlaşması, Kadeş tarflar arasında imzalanıyor. Mısır Suriye üzerindeki emellerine son verecek, Hititliler çekilecek. 

Ramses de kendini sanata adıyor, heykeller yaptırıyor, oraya tapınak buraya obelisk derken yukarı Mısır’ı donatıyor.

Taştan bir tepeye 4 heykelini kazıtıyor, çocukluk, gençlik, yetişkinlik ve yaşlılık, sonra da Nefertari’ye ilk kez bir Firavun karısına tapınak yaptırıyor. Kayalara oyularak, 20 yıl kadar sürüyor. Aşk filan anlatmıyor, Kadeş savaşını anlatıyor. Aşkım için diyor ama savaş anlatıyor tapınakta, patavatsızlığı bununla da bitmiyor, Nubia’lı bir kadınla evlilik sahnesi de işleniyor duvarlara,

Ramses’in ayaklarına Aswan barajının suları geldiğinde dünya seferber oluyor,

Abu Simbel tapınağı da bulunduğu yerden daha yüksek bir yere taşınarak miras korunuyor.

Tapınakların ön yüzleri hükümdarlar tarafından propoganda sayfası olarak kullanılmış, sekiz sütuna manşet,

Hiyeroglif günlük hayat için pratik olmadığı için papazlar için Heratik dil geliştirilmiş, halkın kullandığı dilse dimotik, 

Beli silahlı pembe gömlekli kavruk erkekler, siyahlar giymiş, gözleri sürmeli kadınlar, perme perişan çocuklar,

Çölle terapi seansındayım,

Karşılıklı susuyoruz,

Amon Ra’ye ithaf edilen tapınaklara rağmen güneş kızmaya devam ediyor, 

22 Şubat, 22 Ekim, yılda iki kere gün yüzü görenler, ışık 30 metre kadar içeri girip her yıl aynı şekilde tanrıları aydınlatıyor. 

Işığı göremeyen ebedi gölge karanlığın tanrısı,

Gölge en kıymetli şeymiş, Jung geçti buralardan, gölgeme tutundum bekliyorum,

Favori tanrıçam Hathor, inek boynuzlu, boynuzlarının arasında solar diskle görünen,

Neye kızıyorsun Ra?

Hiçliği örten mavi gökyüzü 

Damlama usulü can bulan yeşil bir çizgi,

Rengarenk kamyonların gölgesinde uzanmış yatan şoförler,

Susma çöl, bir şeyler söyle,

Ve kızgın çöllerden serin sulara iner gibi yine yeniden Nil,

İçerleyen taraflarımdan öpüyor, birazını Nil’e birazını çöle bırakıyorum, arkamdan geliyorlar,

Komando kıyafetli askerler, polis de olabilirler, yolumuzu kesiyor,

“Turki,” diyor şöför,

Fas’taki kadar tezaruhat almıyoruz bu cevap karşısında,

İzin veriyorlar, avuç içinden avuç içine gizlice geçen izin belgesi,

Kırmızı, beyaz, siyah çizgili bidondan kapılar açılıyor,

Su ve kum

Nil ve çöl,

Neval El Saddavi’nin ruhuna selam olsun,

Bizim değil, Batı’nın Orta Doğu’su

Bedevi alfabesi, kadın ve erkek palmiyeler,

Nasıl göründüğüme değil, nasıl gördüğüm üzerine çalışıyorum,

Çöl konuşuyor,

İşe yarıyor,

Bir hayalim vardı, Karnak ve luksor’u gece de görmek, olmadı, kısmet Ebu Simbelmiş,

Tamam, okey, neş, süper değildi ama el feneri tutsalar da olurdu bana, 

Çölde kahvaltı,

Herkes kendi deneyimini yaşıyor,

Mu?

Balıkçıl kuşları tanıyorum artık,

Kos çiçeği,

Anasonlu reyhan,

Aswan’dan Kahire’ye uçuyoruz,

Allahu Ekber,

Akeneton’un ruhu şad olsun, 

Mısır’ın en iyi Koşeri burada yenir,

Üzeri bol tarçınlı sütlaç,    

Döndüğümüzde otlar sapsarıydı ve güneydeydi güneş,

Hani ne desem, ne söylesem, ne yazsam az, yetmez dersin ya kifayetsiz kalır kelimeler, sözler… Ben de bir kartuş çizmeye karar verdim, en güzel harflerden oluşan, 12 satırlık,

Sevgili Meltem, İdil, Songül, Aida, Naz, Mehmet, Esen, Kerime, Altuğ, Zeynep, Ayman ve ben Yelda,

Kalbim tüy kadar hafif geldiyse kefede, cenneti yaşadıysam Mısır’da, bu sizlerin sayesinde oldu, Teşekkürler,

Çıldırmış gibi Mısır’ evire çevire sizinle gezmek bir ayrıcalıktı.

 

7-18 Nisan 2026

Sen Sevince Ben de Severdim

Vapur iskeleye yaklaşırken biraz ağırdan aldım. Kalbim deli gibi çarpıyordu, sanki beni karşılamaya gelmiş, iskelede bekliyordun, birazdan el sallayacaktık birbirimize. Yemyeşildi ada, güneş beyaz badanalı ahşap evlerin yüzüne vurmuş, dantelli çıkıntılarına yerleşmişti. Kırmızı kiremitlerin üstünden martılar uçuyor, mis gibi deniz kokuyordu.

Kusana kadar şiir okuyor, zor ağlıyor, kolay gülüyorduk.

“Kadınlar müzenin önüne, beyaz ferforje kapının verevine kurulu meydan pazarından, ağır filelerini, mevsimine göre belki yarısı reçellik, yarısı likörlük kızılcık yüklü pazar arabalarını dik yokuşa sürmeden önce, tarihi pastanenin duldasında, yaban güllerinin altında soluklanırlar…”    

Ayraç olarak kullandığım baş parmağım dizimdeki kitabın arasındayken uzaklara daldım. Adalar yekpare tepeler gibi birbiri ardına sanki denize kıyıları yokmuş, arkaları sonsuz bir kara parçasıymış gibi ufukta dizildiler.

Laf dönüp dolaşıp sana geldi, “yok, görüşemiyoruz,” dedim. Uzaklar, yoğun iş hayatı filan. İkna olmadı, sımsıkı kapattığı dudaklarıyla başını yana yatırdı ve gülümsedi. Bu sefer yalan söyledim, “hocayla evlendiğini biliyorum,” dedim. Adada oturuyormuşsun, geçen yaz bir konserde karşılaşmışsınız, birbirinizi gördüğünüze o kadar sevinmişsiniz ki, ada şu sivrisineklerin, hani Afrika’dan gelenlerin istilasına uğramasaymış, onu dünyada bırakmazmışsın, çok özlemişsin. Ama gel gör ki uyutmuyormuş meretler. “Uğra bana,” dedi arkamdan, bir ilaç firmasının adını söyledi, “oradayım, bir öğlen yemek yeriz.”

Kat yerlerinden incelmiş kağıdı bilmem kaçıncı kere yavaşça açtım. “Neden olmasın, tabi ki, evet,” dedim yemekten sonra, kahve içecek zamanım da vardı, elbette. Yirmi küsürüncü kata, ofisine çıktık. Denizdeki küçük kara lekelere bakıp lafı hiç uzatmadan “Adı ne demiştin” diye sordum, “yerleştiği adanın?” masasından yürüttüğüm antetli kağıda hızlıca yazdım. İkinci iskelede inecektim. Gişedeki kadın sabırla, “kaçırırsan,” dedi, “tersten gelen vapura biner, ilk iskelede inersin.” 

Hali hazırda sırt çantama iki çift eşofman, birkaç tişört ve spor ayakkabılar tıkıştırmak yerine, çek çekli bavulumu fularla doldurdum. Basenden büzgülü, şal desenli eteğimi de aldım. En fiyakalı uzun elbisemi, delikli triko hırkamı da. Ne kadar adalı gibi görünürsem belki o kadar iyi karşılanırdım. Bir de turuncu şeritli mor, volanlı bir şapka.

“Eski patikalardan geçecek kadar,” demedim telefonda, “bir hafta kadar” dedim. Bir hafta kalacaktım. Vapur Kadıköy’den ayrılır ayrılmaz daha Moda Burnu şuracıktayken esmeye başladı. İliklerime kadar ürperdim. Alt kattaki salona indim. Kahverengi koltuklardan en dipte olanı gözüme kestirdim. En az yirmi kişilik bir öğrenci grubu da benimle beraber salona girdi. Onlara arkamı döndüm. Düşüncelerimin dışında bana eşlik edecek yol arkadaşları istemiyordum, korkarım her ses gibi onlarınki de huzursuz ruhumda gök gürültülü fırtına etkisi yaratacaktı. Uzun deri koltuğun pencere kenarına adeta yapıştım.

Birbirimize bakarak tutkulu ve dik kafalı olmayı taklit ediyor, yetişkinleri kusurlu buluyorduk. Kusana kadar şiir okuyor, zor ağlıyor, kolay gülüyorduk, neşemiz bizi dışarıya karşı bir kalkan gibi koruyordu. Evcimen olmaya meyilliydik, kalmayı seven. Ama gençtik ve telaş içindeydik, kış güneşinin altında parladığını sandığımız ve kendimize dahi itiraf etmediğimiz o “yer” uzakta ve sisler içindeydi, gönlümüzü kaptırdığımız belli belirsiz bir gölge.  

Bu büyük lafları eğer bir çırpıda söyleyebilirsem boğazımda filan düğümlenmeden, göz göze gelir gelmez İkimiz de ileri doğru püskürür gibi gülmekten kırılacak ve gülüşümüz çekilmeden daha yüzümüzden, “affet beni” diyecektim sana. Sen, incinmiş arkadaş suratı takınmayı bile bana çok görecek, soruma soruyla cevap vereceksin, “niye ki?” Sanki önemsiz bir şeymiş, hafızanda belli belirsiz bir iz bulmuş gibi yüzün buruşacak. Çay koymak ya da kapıyı tırmalayan kediyi dışarı çıkarmak için kalktığını hatırlayacak, terliğini aranacaksın. Hala vücudunun şeklini koruyan koltuğuna döndüğünde sessizliği bozan yine ilk ben olacağım.

Gece gündüz ondan bahsetmek istiyorduk, uzun ince parmaklarından, konuşan ellerinden. Bakışları nasıl da hülyalıydı, kelimeleri telaşsız, tane tane, sesi kadife gibi. Diğer hocalara benzemeyen, “birbirine yabancı olmayan elementler” in dünyasındandı o. Hatta dalgın, aksak yürüyüşüne bile hayrandık. Derslerini hiç kaçırmıyorduk, o gün kim nöbetçiyse daha erken kalkıyor, diğerleri yurtta tabldot kahvaltılarını yaparken ön sırayı tutmak için yola koyulurdu. Bu aylarca böyle devam etti ve hiçbir şey olmadı. Koca kışın ardından bahar geldi. Etrafında üst sınıfların da takıldığı İğde ağacının dallarına hayat yürüdü, bebek elleri gibi içe kıvrık yaprakları yemyeşil oldu. Nihayet yemekhanenin önündeki manolyalar çiçek açtı. Sonra kızlar tek tek gittiler. Kendilerine şefkatle bakan, sahici ve nazik sevgililer buldular. Yeni asistan artık kimsenin umurunda değildi, senden ve benden başka. 

Hoca notlarını çantasına rastgele tıkıştırdığında, daha dersin bitmesine epey vardı. “İnsanların ekosisteme baskısı” dedi, sıraların arasından geçerken ve bu konuda bir şeyler yapmamızı istedi, şu ekosistem konusunda. Fakat hocanın sesi sınıfın uğultusuna karışarak açık pencereden hızla kayboldu. Gölün bu mevsimde yükselişi, yol kenarındaki akasya ağaçlarının etrafına turkuaz rengi belli belirsiz halkalar oluşturan kımıltısı gibi gitti hoca. 

Okaliptüs ağaçları geride kaldığında yolun sonuna geldiğimi fark ettim. Benzinliğin karşısındaydım, yurtlara giden yolun başında. Seni orda, duraktaki bankta ne kadar bekledim kim bilir. Homurdanarak gelen otobüslerin kırmızı suratlarını her gördüğümde ayağa kalktım, sabırsızlanıyordum. Tıslayarak önümde duran, dev bir akordiona benzeyen, körüklü gövdeleri öne arkaya yaylanarak beni toza toprağa bulayan, seni otogardan getirecek her otobüse baktım. Nihayet seni gördüğümde o gün okulda ne olup bittiğini annesine daha kapıdan girmeden anlatan küçük bir kız çocuğu gibi, kıvırcık saçlarını zapt edemeyen şifon bağına, boynundan çapraz geçirdiğin bez çantana, haki pantolonunun koca ceplerine, ucunda kadın işaretleri sallanan küpelerine ne var ne yok boca ettim, sandaletlerine kadar. 

“Beni görünce sevindi,” dedim. Oysa kapıdan gözünü alamamıştı. Sanki birini daha bekliyordu. “Beklediği sendin,” diyecektim demedim, orayı sona bıraktım. “Sadece ikimiz vardık, o ve ben,” diye devam ettim.” Ona yardım edip edemeyeceğimi sordu. Mermer kaplamalı masanın önünde eğildi ve en alt çekmeceden çıkardığı iki adet A4 kağıdı kırmızı bir kalemle yukardan aşağıya indirdiği dik bir çizgiyle ikiye böldü. Tek gözünü dayadığı mikroskoptan ayrılmadan söylediği rakamları en güzel yazımla alt alta sıraladım. Arada bir tek ayağının üstüne ağırlığını veriyor, istediği tüpleri renklerine göre camlı dolaplardan ona getiriyordum. İki saat kadar bu böyle sürdü. Sürekli seni düşünüyor, geçen her dakikayı zihnimde sana aktarıyordum. Bir çift siyah inci gibi, gömleğimin içinden sütyenim görününceye kadar eğiliyor, onun benden tarafa bakmasını bekliyordum. Sen buna ne derdin acaba? Nihayet kafasını kaldırdığında, alt dudağımı içime alarak davetkar bir bakışla gülümsedim ona. Kapıyı kapatmasını ve kalın siyah perdeleri çekmesini bekledim evet.” 

Hayır hayır! Böyle olmadı yani sana anlattığım gibi olmadı. Ne kapıyı kapattı ne de perdeleri çekti. “Geç oldu,” dedi, “benim biraz daha çalışmam gerekiyor, ana kapı kapanmadan gitmelisin.” Bundan daha fazlası olmalıydı, gitmeye niyetim olmadığını göstermek için masaya yaslandım. Pencereden içeri sızan çiçek kokularını fark ediyor muydu? Havalar ısındığı zaman o da dersleri kırmak ister miydi? “Öğrenciyken yani.” Geçen hafta yaptığımız gibi göl kenarında bir daha ne zaman ders anlatacaktık? Anlaşılan olmayacaktı, o yavru kedi bakışını bilirsin, çok işi varmış. Vazgeçtim. Oysa üst ranzaya, şehrin ışıklarının alacalı bulacalı renklerini o daracık aralığından seçmeye çalıştığımız pencereye karşı uzandığımız gecelerde anlatacak daha çok şeyim olsun isterdim. Koridorun sonuna kadar beni geçirdiği için ona teşekkür ettim ve boş merdivenlerden koşarak indim. “Saatlerce öpüştük” diye anlattığım gün böyle bitti işte!”   

Vapur iskeleye yaklaşırken biraz ağırdan aldım. Kalbim deli gibi çarpıyordu, sanki beni sen karşılayacaktın. Yemyeşildi ada, güneş beyaz badanalı ahşap evlerin yüzüne vurmuş, dantelli çıkıntılarına yerleşmişti. Kırmızı kiremitlerin üstünden martılar uçuyor, mis gibi deniz kokuyordu. Vapurun merdivenlerine varmadan bavulumun kulpu gömüldüğü yerden inatla çıkmak istemedi, yolu tıkamamak için yana çekildim. İttim, bastırdım, sağa sola çekiştirdim ama nafile. Çaresiz uzun kenarındaki kulpla idare edecektim. Gruptan iki erkek öğrenci gülümseyerek aldılar elimden bavulu, tek kelime etmediler. Ne teşekkür ettiğimde ne de soru sorduğumda cevap vermediler. Sadece gülümsediler. Çocuklar arkadaşlarına yetiştiğinde öğretmen herkesin toplandığına emin oldu, onun her hareketini dikkatle okuyan onlarca çift göz öğretmenin maharetle kullandığı elleriyle saatini, iskeleyi ve birazdan tırmanacakları yokuşu hayatta kalmalarının tek şartıymış gibi gözleriyle dinlediler.   

Orada burada güneşlenen adalı birkaç kedi dışında varlığımı kimse umursamadı, onların da bir bakıştan ibaret ilgileri uzun sürmedi. Beyaz badanası yer yer aşınmış ahşap bir bina olan otelim iskeleye çok yakın. Güçlükle taşıdığım bavulumu daha kapıdan girer girmez elimden alan gençten bir çocuk iki hamleyle kulpu gömüldüğü yerden çıkardı. Daha ben teşekkür etmeye, bavulun vapurda çıkardığı rezaleti anlatmaya fırsat bulamadan kahramanım bankonun arkasından geçti ve odamın anahtarını uzattı. 

Yılın bu aylarında otel sakin olurmuş denize mi bakmayı tercih edermişim, ormana mı? “Deniz,” dedim. Gelen giden yolcuları izler, oyalanırdım biraz, düşüncelerim dağılırdı, bana eşlik etmelerini istemiyordum artık. Hatta buraya neden geldiğimi unutturan her şeye büyük bir ilgiyle yaklaşıyor hafifliyordum bile. Karşımda bir sonraki adanın uzun oturmuş zümrüt yeşili endamı, ufukta koyulaşan denizin dingin mavisi, batan güneşin vapur camlarına bıraktığı sarı ışık. Çocuklar iskeleye yine gittikleri gibi grup halinde döndüler, sağ salim tam sayı gelmiş olmalılar ki öğretmen, bir banka oturmuş, etrafındakilere kolaylıkla kullandığı elleriyle kesintisiz, ara vermeden anlatıyor. Pür dikkat gözleriyle dinliyor öğrenciler onu, hepsi gömlek ya da tişörtle kalmış, ince, baharlık montlarını bellerine sarmışlar. Güneşten kızarmış yanaklarından, parlayan gözlerinden neşe akıyor. Resepsiyonu arayıp bir bira söyledim. “Buz gibi olsun lütfen!”  

Ancak evcil hayvanların gidebileceği kadar uzağa gittim. Kızıl çamlardan, kiliseden, Marta’nın evinden, İstanbul’un grisinden izler bıraktım kendime, mimozaların sarı hayallerine kapıldım. Rastladığım her kadına, (biz yaşlarda olsun olmasın) dönüp bir daha baktım. O gün sen giderken kıpırdayacak mecalim kalmadı. Dermansız suçluluk duyguları içinde kıvranıyordum, eve gitmek istiyordum, dünden önceki eve.

Adaya gelişimin dördüncü günüydü. O tuhaf ve yapışkan huzursuzluğum yavaş yavaş aralandı, iyi gelmişti ada bana, hafifliyordum. Tarihi pastaneye kadar yürüdüm. Dün geceki yağmurdan kalan kokuyu çektim içime, taze toprak kokusunu. Dışardaki masalardan birine oturdum. Pötükare masa örtüsünün ucuna yarısını kemirdiğim kurabiyeyi iliştirdim ve göz ucuyla onu kollamaya başladım. Etrafı sanki kırmızı bir kalemle çizilmiş gözlerini benden ayırmadan, kurabiyeyi tek hamlede kapan martı iskeleye doğru uçtu. Rezerve yazılı metal tableti masadan kaldıran ve sandalyesini çeken beyaz önlüklü garsona, sanki şu an en çok ihtiyacı olan şey birisinin onu, onun yerine düşünmesiymiş gibi, minnetle, İnsana güven veren o nezaketiyle gülümsedi. Saçları seyrelmiş, yaşlanmış biraz. Sürekli başı önde, çantasından tomar halinde bir deste buruşuk kağıt çıkardı ve okuduğu her neyse ondan başka bir şeyle ilgilenmedi. Kumral sakallarına kır düşmüş, biraz göbeklenmiş sanki. Arada bir sırtıyla havaya kaldırdığı gözlüğünün altından işaret parmağıyla gözlerini ovuyor, sonra tekrar okumaya devam ediyordu. Garsonun övgüler dizerek getirdiği kahvesinden büyükçe bir yudum aldı ve yüz kasları gevşedi. Geceleri kaçıncı kitabını yazıyordur kim bilir. Yağ yeşili bir hırka var üzerinde, senin sevdiğin gibi, kadife pantolonunun dizlerini şöyle bir çekiştirip bacak bacak üstüne attı.

Vapurun ikinci kez çalan düdüğünün ardından telaşla kalktı, iskeleye doğru koşar adım uzaklaştı. O zaman da yüreğimi hoplatmazdı, öyle heyecandan deliye filan dönmezdim onu görünce ama derslerini dinlemeyi severdim. Herhangi bir yerde herhangi bir şekilde karşılaşmış olsaydık gider elini sıkar ona öğrettiği her şey için teşekkür ederdim. Sen sevince ben de severdim, sen neyi beğenirse ben de onu beğenirdim, ödüm kopardı uzağına düşmekten. Kendimden beklediğim senin gibi olmaktı. Seni kampüs durağında beklediğim o sabah, yüzündeki “anlatacaklarım var” gülüşünü kaçırdığım günden beri arıyorum. Yaşlı garsonun sesiyle irkildim. “Hayır,” dedim, teşekkür ederek. Şimdilik bir şey istemiyordum. Göğüs cebinden çıkardığı ikiye katlanmış zarfı uzatırken, “hocam bıraktı,” dedi. “Sizin için.” Bir de kahve ısmarlamış bana, senin sevdiğin gibi az şekerli. Üniversite antetli bir zarf. Kalbim boğazıma kadar dayandı, bir hamle daha yapacak, çıkacak yer arıyordu yana yakıla. Gözlerime aynı anda yüzlerce iğne battı, ellerimi zapt edemiyordum.

Garsonun dediği gibi ahşap konaktan sağa döndüm. Aynı anda tek kaşı havada, kelek kavunları koklarken turşuluk biberi soran kadınlar hep bir ağızdan Yalova’lı esnafa fiyat kırdırana kadar pazarlık ediyorlar. Çocuklar oflaya puflaya annelerinin ardından pazar arabalarını sürüyor, yazdan kalma rengarenk elbiseler bedava, yok böyle fiyat, son kalanlar bunlar. Konservelik domates alınacak daha, kurutmalık bamya, oğlan mücver sever, kız kereviz, bey kızartma. Elimde kat yerlerinden açık, “seni bekliyor” yazılı kağıtla, tahta tezgahların arasından kendime yol arandım. Gagası pembe lekeli martı, bahçesinden mimozalar sarkan eve doğru uçtu.

25/12/21, Bitez

Yelda Ugan S.   

 

Halfeti

 

“Her şeyden biraz kalır,

Kavanozda biraz kahve.

Kutuda biraz ekmek.

İnsanda biraz acı.”

Turgut Uyar,

 

img_0953
Cam yeşili Fırat

Fırat Nehri üzerine yapılan Birecik Barajı ile birlikte Halfeti’nin üç mahallesi sular altında kaldı.

Şambayat üzerinden ilerliyoruz. Besni Araban arası otoyala çıktığımızda bir ara arkamı döndüm, hala dağ üstünde dağ gibi duran Nemrut’un sivri tepesi görünüyordu. Adıyaman’dan sonra taş işçiliği bitti. Antep’e yaklaştıkça toprak Ayasofya kızılına döndü, kireç badanalı camiler dışında köy evleri biriketten yapılmış sıvasız ve yüzleri olmayan evlerdi.

07dc9c6f-1b09-4771-b92b-b08f2df2b730
Fırat’ın Ekim rengi

Halfeti, Urfa’nın en Batı, Antep’in en Doğu ucunda, Urfa’nın ilçesi olarak kayıtlara geçmiş ama Halfeti’nin Romalılardan kalma Rum Kale’si, aslında Nizip’te, yani Antep il sınırları içinde. Terkedilmiş evler, yarı beline kadar sular altında kalmış minareler, merdivenler. Eski halini bilmiyorum, sular altında kalan, kurtarılamayan mahallelerle birlikte gömülen neler var kim bilir. Fırat’ın sularının ulaşamadığı tepelerde otlar sararmış, aralarında otlardan daha açık renkte, güneşin sararttığı Ermeni ustaların yaptığı taş evler. Onları, Urfa’nın taşını görünce beklemediğim bir anda tanıdık birini görmüş kadar sevindim. Fırat turkuaza yakın bir renk almış, cam yeşili gibi. Bu ismi şimdi uydurdum. Hani arkeoloji müzelerinde rastladığımız cam kalıntıların, boy boy şişelerin, sürahilerin yani camın ham halinin rengi gibi, zeytinyağı özellikle şarap konur bu şişelere, sürahilere, misal Bodrum kalesindeki müzede bolca vardır bu cam eşyalardan.

img_0965
Su seviyesi bu kadarmış, iyi haber mi?! Bir de minareye sormak lazım..

Teknenin motorundan gelen sesle birbirimizi duymuyoruz artık, sustuk. Neyin üstünden geçtiğimizi bilmeden sadece etrafı seyrediyoruz. Belki binlerce yıl öncesinden kalan bir şehir olsaydı burası, daha düne kadar insanların yaşadığı, yemek yediği, bahçesinde düğününü yaptığı, gölgesinde oturduğu ağaçlar, evler, bayramlarda ziyaret edilen mezarlar olmasaydı, bu kadar hüzünlü olmazdı. Baktığımız, gördüğümüz, dokunduğumuz her şeyden zevk alır buraya geldiğimiz için kendimizle gurur duyardık. Yine duyuyoruz ama gördüğümüz güzelliğin karşısında mest oldukça biraz da utanıyoruz. Acısı çok taze de ondan galiba. Ama asıl beni utandıran restoranların, küçük gezi teknelerinin yanaştığı limanların ve bir kaç küçük pansiyonun bulunduğu yerin tepesinden şehre Yıldız Savaşlarının Darth Vader’ı  gibi bakan beş yıldızlı çirkin otel oldu.

img_1010
Minare gizlemeye çalışmış ama yetmemiş, incecik bedeni kapatamamış çirkin şeyi!?

Fırat’la gelen bereketin, geçitlerin ve havanın, fıstığın, zeytinin ve kara gülün cazibesine Asurlular, Romalılar, Sasaniler, Araplar, Emeviler, Abbasiler 11. yy’da da Selçuklular kapılmış ve şehir elden ele geçmiş. Aziz Nerses Kilisesi, Barşavma Manastırı, su sarnıçları, kuyular, bugün bazıları cafe olan mağaralar ve Fırat’ın içinde kalan sırlar kalmış onlardan. Hatta derler ki Hz. İsa’nın havarilerinden Johannes  (Yuhanna) İncilin müsveddelerini burada, Rum Kale‘de yazdı. Acaba yasaklanan ve bu nedenle de gizlenen Thomas İncili miydi yazdığı?! İznik Konsili M.S 325’de toplandığına göre öyle olabilir. Yoksa kendi adıyla anılan Yuhanna İncili mi? Konsilde çok değişik İncil metinleri arasından dört tanesi seçilmiş ve bunların arasında Thomas İncil’i yok.

Havari Yuhanna taş bir masanın üstünde çalışmış olmalı, ya da taş duvara oyulmuş bir nişin önünde. Odası zeminden iki kat aşağıda, Kalenin mahzeninde, çok az kişinin bildiği gizli bir yerde miydi acaba? Mum ışığında yazıyor, her dolunayda bitirdiği nüshayı almaya gelen, yüzünü kaba, kırçıllı bir kumaştan yapılmış pelerininin kara kapüşonu altında saklayan gizemli adam kimdi ya da kadın?

Bu kadar kısıtlı Teoloji bilgimle haddim değil bunları yazmak ama düşünmeden edemedim.

img_1103
“Allah’ım esnafımızı alırken satanı gözeten, satarken alanı gözeten, eksik ölçüp yanlış tartmayan, doğru ve güvenilir kimselerden eyle!..” Tahmis Kahvesine giderken Ahi Evran heykelinin altındaki esnaf duasından.

G. Antep,

Garson çocukların bahşişleri paylaştığı saatte ancak oturabildik masaya, neyseki yemek vardı ve bizi kapıdan çevirmediler. Hızlı bir müze ziyaretinden sonra Antep’in çarşısında uzun bir süre Metanet Lokantası’nı aradık, beyran çorbası içecektik. Bugüne kadar adını dahi duymadığım bir yemekti ama değdi doğrusu. Öyle diğer Antep yemekleri gibi komplike bir tarifi de yok. Bütün sarımsakla kısık ateşte saatlerce kaynatılmış kuzu etinden yapılıyor, et piştikten sonra biraz pirinç eklenip tekrar 10-15 dakika daha kaynatılıp yanında acı biberle servis yapılıyor. Dolmalık biber gibi yeşil, hafif tombul ve küçük, dalından yeni koparılmış gibi tazecik. Beyranın üstüne de bol kırmızı pul biber. Tabağın dibini sıyırırken ağzımdan ateşler çıkıyordu artık ama Adıyaman yazımda da söylemiştim, gezi boyunca Güney Doğu Anadolu yemekleri beni hiç rahatsız etmedi. Belki de üstüne Zekeriya Usta‘da katmer yediğim içindir.

 

img_1093
Sağına doğru bakan kadının kabarık saçları alnının üzerinde ortadan ikiye ayrılmış ve arkadan bir eşarpla bağlanmış. Dar alınlı, elmacık kemikleri hafifçe belirgin ve dolgun yüzlü. İri gözlerinde mahzun ve anlamlı bir ifade var. Kulaklarında iç içe geçmiş iri halka küpelerden dolayı ilk bulunduğunda “Çingene Kızı” adını almış

Zeugma Mozaik Müzesi,

“Bir nehrin karşı kıyılarında yer alan ikiz kentler” Zeugma antik Yunan’da bu anlama geliyormuş. Müzeye girer girmez gözlerim Saba Melikesi Belkıs’ın Çingene Kızı’nı aradı, üst kattaymış. Louvre Müzesi için Mona Lisa neyse Zeugma Mozaik Müzesi için de Çingene Kızı o anlama geliyor. Görmeden gitmek olmaz. İkisi de ikamet ettikleri müzelerinde diğer eserlerden farklı bir yöntemle korunuyorlar. Mona Lisa özel bir malzemeyle yapılmış cam bir çerçevenin içinde, Çingene Kızı da karanlık bir istiridyenin içindeki inci gibi kendi ışığından başka hiç bir şey olmayan simsiyah bir odada ve yalnız.  Bir ortak noktaları daha var ki o da bakışları. Her ikisi de Helenistik dönem resim sanatında “üç çeyrek bakış” olarak ifade edilen teknikle yapılmış.

“Dayım Büyük İskender yapamadıysa ben hiç yapamam!! O halde, başarmam için Tanrı olmalıyım” diyen  (ya da bunun gibi bir şey) Komagene kralı Antiochus’la Nemrut dağından sonra Zeugma Mozaik Müzesi’nde tekrar karşılaştık. Zeugma şehrini Romalılar Komagene ülkesinin stratejik konumundan yararlanmak karşılığında Antiochus’un idaresine vermiş, devletler arası bir anlaşma yapmışlar da diyebiliriz. Kral da Fırat’ın kıyısındaki bu zengin şehrin ticaretten kazandığı geliriyle Nemrut dağındaki heykelleri yaptırmış. O yüzdendir ki G.Antep’in Belkıs mahallesindeki Zeugma şehrinde bulunan arkeolojik eserlerin kültürü Pers ve Yunan‘a dayanır. Ya da iki kültürün karışımı yeni bir sentez de denilebilir. Tarz, renkler belki mozaik yapımında kullanılan tesseraların  boyutları farklı olabilir ama konular diğer mozaiklerde gördüklerimize benzer ya da hemen hemen aynı olan mitolojik hikayeler.

Zeugma’nın M.Ö. 253’de Sasani Kralı Şapur‘un yağmalamasından geriye kalan mozaikler ise, Poseidon Villasındaki Akhilleus, Pasiphae ve Daidalos, Perseus ve Andremoda, Venüs’ün Doğuşu, Eros ve Psykhe, Mevsimler ve Europe’nin Kaçırılışı ve elbette G.Antep’in simgesi haline gelen Çingene Kızı.

13 Ekim pazar sabahı Diyarbakır’dan başlayan yolculuğum 17 Ekim akşamı G.Antep Havaalanında sona erdi. Beş günlük gezim bugün onuncusunu yayınladığım Halfeti yazısıyla son buluyor. Yazdım, çünkü hemen bitmesin istedim, tadı biraz daha kalsın damağımda, kokusu burnumda.

Çoğu bulunduğu şehrin adını taşısa da havaalanları oraya ait değildir, otobüs terminalleri de öyle, arafta kalan bir yer gibi. Sanki ölümden sonra toplanılan ara istasyon. Tren garları öyle değildir ama; romantiktir, estetiktir, hele o duvar saatleri! Ne bilim bir yere gitmesem de yolcu karşılamasam da orda yürümek, trenlerin sesini duymak, geleni gideni seyretmek büyüler beni. Havaalanından ya da otogardan İçeri girdiğin an hiç biryerdesindir. Bir an önce çıkmak istersin ordan, mümkün olduğu kadar çabuk terketmek.

Ama dolunay bunun farkında değildi. Çünkü o, kadim zamanlarda, Mezopotamya’nın Sin Tanrısıydı ve Tanrılar Araf nedir, arafta kalmak nedir bilmezler, onu bilmek biz ölümlülerin kaderi. “Var mı bir diyeceğin?” diye sordu gecenin güneşi “Orda, sokaklarda yürürken, Gümrük Han’da kahve içerken, iki küçük deri ayakkabının siyahını ararken niye konuşmadın benimle?” diye sorusuna soruyla cevap verdim. Uçağın merdivenlerinden çıkarken arkamda kaldı, bir an, kısacık bir an dayanamayıp dönüp baktım, bir, iki basamak sonra omuzumun üstünden el salladım. “selam söyle” dedim, “sitemim sana değil!!”

 

28/11/2019, Geos Tur

Yelda UGAN

 

 

 

 

 

 

 

 

Adıyaman

“İşte gördüğün gibi Tanrılara gerçekten layık olan bu heykelleri ben diktirdim. Aynı taştan yapılmış, aynı tahtlar üzerinde oturarak duaları işiten tanrıların yanına kendi heykelimi de koydurdum.

Zamanın tahribine dirençli bu tapınak mezarın temellerini göksel tahtların en yakınında atarak buranın ileri ulaşmış talihli bedenim için sonsuz bir istirahat yeri olsun istedim.

Muzaffer büyük kral Antiochus adil ve göze görünür tanrı, kendi lütufkarlığından kaynaklanan işleri sonsuzluğa aktarabilmek için kutsanmış taht kaidelerine dokunulmaz harflerle yazdırdı.

Ata hükümdarlığını devraldığım zaman dindarlığım nedeniyle tahtıma bağlı krallığı tüm tanrıların ortak yurdu yaptım. Onları kendi soyumun talihli köklerinin geldiği Pers ve Helenlerin eski usullerine göre çeşitli biçimlerde tasvir ettim.

Zamanın akışı içinde her kim, bu ister bir kral, ister bir hükümdar olsun tanrılara saygısızlık edip bu anıta zarar vermeye kalkarsa her türlü felaket başına gelsin.”

                                                                                             Komagene Kralı Antiochus

7f294987-1907-49d5-a743-122c3540da4c
Fotoğraf sevgili rehberimiz İrfan Tanrıverdi’nin

Urfa’nın Kuzeyine, ya da azıcık Kuzey Batısına doğru sabah erkenden yola çıktık, güneşli güzel bir gün. Yol üstündeki köylerin etrafı bakımlı fıstık ağaçlarıyla çevrili. Urfalılar kızmıyor mu acaba Antep fıstığı denmesine? Gerçi çiğköfte kimin kavgası buraların tarihi kadar eskidir. Şıllık tatlısına Mardin de bizim der, Urfa da. Kebap konusuna hiç girmeyelim, Adana mı, Urfa mı, Antep mi, ya baklava? Onlar tartışa dursunlar ben Diyarbakır’dan başlayan yolculuğumda önüme konan her şeyi afiyetle yedim. Onca yorgunluğa ve uykusuzluğa rağmen yediğim hiç bir şeyden ya da içtiğim rahatsız olmadım. Havasından mı suyundan mı bilmiyorum ama bu yemekleri her gün üst üste İstanbul’da yeseydim mide fesatından üç gün kıvranırdım. Pişirenin de, yetiştirenin de, yufkayı açanın, fıstığı toplayanın da ellerine sağlık.

Bir saat geçti geçmedi uyandım, manzarayı kaçırmak istemiyordum ama içim geçmiş. On dakika sonra Bozova’daki terasta toplandık. Sevgili rehberimiz İlhan Atatürk barajını anlatıyordu,

img_0767-1
Erzincan dağlarından gelen Fırat Basra Körfezi’ne gidiyor.

8 türübün

Debisi saniyede en yüksek 5 bin, en düşük 250 metre küp

2 milyon delgi,

200 bin ton çimento,

Baraj 83’te yapılmaya başladı, 90’da gövde bitti,

32 milyar dolarlık GAP projesi kendini amorte etti…

Rakamlar, rakamlar… oysa ben Asur kralı Nemrut’dan beri Harran’a kavuşsun istenen Fırat’ı büyülenmiş gibi seyre daldım. Onu anlatmak için sıfata ihtiyacı olmayan kelimeler aradım ama bulamadım. Bulutların arasından sızan gün ışığı kah Fırat’ın yatağına, kah etrafındaki dağlara gölgeler düşürüyor, onun ilgisini çekmeye çalışıyor ama efsane Fırat pek oralı olmuyor. Batıyla doğu arasındaki doğal sınır Fırat, antik adıyla Euphrotes sadece onunla oyunlar oynamak isteyen güneşin çocuklarına değil, geçit törenini hayranlıkla izleyen etrafında kim varsa hepsine kayıtsız akıp gidiyordu.

Adıyaman’a yaklaştıkça bulutlar saf tuttu, iyice yanaştılar birbirlerine. Rüzgarsız havada ince bir yağmur başladı. On dakika geçti geçmedi, yağmur durdu, bulutlar bırakacakları yağmurun burası olmadığına karar verdiler, toplanıp kuzeye, Fırat’ın geldiği yöne doğru gittiler.

Adıyaman için Güneydoğu’nun çıkmaz sokağı derler. Kendi kazanında kaynamış, içerde diğer kültürlerden fazla etkilenmemiş. Belki de Komagene’nin  1800 yıldır sır olarak kalması da bu yüzdendir.

img_0800
Karakuş Tümülüsü adını Güney sütunundaki bu kartal heykelinden almış.

Karakıuş Tümülüsü,

Nemrut Dağı’nın tam karşısındayız. Karakuş Tümülüsünde. Kartallar Antiochus’a çoktan haber uçurmuştur geleceğimizi. Birazdan o sivri dağın tepesinden bu tarafa baktığımda tümülüs bir çakıl taşı kadar bile görünmeyecek. Komagene krallığının eski Kahta yolu üzerinde, dağlık bölgenin bittiği yerdeki aile mezarlığı burası. Kahta ırmağının geniş vadisinden Krallığa ait tüm toprakların muhteşem manzarasına hakim bir yer.

Çakıl ve kum kaplı koni şeklinde bir tümülüs. Belki de tümülüs böyle tanımlanan bir şey. Defineciler burayı da rahat bırakmamış Doğudaki sütunun üstündeki aslan heykelinin başını aşağı indirmişler ama götürememişler. Diğer iki sütunda kartal ve boğa heykelleri oturtulmuş. Doğudaki sütun üzerindeki yazıtlara göre bu anıt mezar Komagene kralı Mithridates’in (Nemrut dağındaki anıtın sahibi Kommagene Kralı Antiochus’un oğlu) annesi İsias, kızkardeşi Antiochis ve yeğeni Aka’ya aitmiş.

1d9ebfc7-a1a0-4164-ad12-87a98b62a618
Cendere, dünyanın halen kullanılmakta olan en eski köprüsü. Fotoğraf Ayfer Kuralay

Cendere Köprüsü,

Nemrut’dan önceki son durak; 3200 yaşındaki Cendere Köprüsü. Kahta ve Sincik’i birbirlerine bağlayan köprü Cendere çayının üzerine kurulmuş ve yapılırken çimento kullanılmamış. Kanyondan çıkan dere cılız bir çay akıntısı gibi aslında, iyi güzel de, yani ne gerek vardı bu kadarına Septimus Severus diyeceği geliyor insanın. Gerçi bu fedakar ve ince düşünceli Roma İmparatorunu sevdim aslında ben, köprünün üstündeki sütunların her biri  eşi ve iki oğlu olmak üzere dört kişilik ailesinin isimlerini taşıyormuş.

Ben daha onları sayamadan, öğrendim ki sütunlar bugün üç tane kalmış…keşke doğal afet filan olsa!! Büyük oğlan baba ölünce tehdit olarak gördüğü küçük oğlanı ortadan kaldırmış, hem de onu hatırlatan ne varsa her şeyi. Hiç yaşamamış gibi. Maalesef çok tanıdık, bildik bir hikaye. Korku!! Neyse, kanyondan gelen sular da pek cılız akıyor ne gerek vardı bu kadarına filan diyordum ya! Kazın ayağı öyle değilmiş meğer. Yakınlarda yeni bir köprü yapılmış eskisinin karşısına, maksat Cendere trafiğe kapansın ve artık korunsun diye fakat bizim bu yeni köprüyü ilk yağmurlarla başlayan seller alıp götürmüş. Kısa bir süre sonra yeni bir köprü daha yapmışlar, bu seferki daha sağlammış…Pardon Septimus!!

 

img_0835
Antiochus’un küçük muhafızı

Nemrut Dağı,

Giderek hiçliğin merkezine doğru yükseliyorum. Ufukta bulutlarla aynı renk buz mavisi Fırat ve Nemrut’un etek uçlarına kadar uzanan tütün rengi ovalar. Gökyüzünde dünyanın en şanslı iki kartalı durgun havada asılı kalmış gibi süzülüyorlar, neredeyse göz göze geleceğiz onlarla. Akıllı rehberimizin yaptığı planlama sayesinde biz yukarı çıkan tek grubuz. Kısa bir süre sonra onlar da arkamda kalınca astronotu yani beni uzay gemisine bağlayan hortum da koptu. Panik atak, baş dönmesi, tansiyon, nefes darlığı ne gelirse kabülümdü ama hiç biri gelmedi ve ben Hermes’den ödünç aldığım kanatlı sandaletlerle uçmaya devam ettim. Yedi benekli uğur böceği şahidim olsun ki Antiochus’la yaptığımız anlaşmaya sadık kaldım ve ona ait tek bir çakıl taşı dahi almadım yanıma.

Dağ üzerine oturtulmuş bir dağ gibi,

Kireç taşından yapılmış bir tümülüs,

UNESCO Dünya miras listesinde,

Deniz seviyesinden 2150m yüksekte,

Ölümsüzlüğü ve tanrılaşmayı dilemiş bir kral,

Asurlulardan kaldığı sanılmış önce,

Kral Antiochus ve beş tanrı heykeli, Tanrılar arasında en yüksek makamda olan Zeus, Zeus’un oğlu Apollon, Tanrı Zeus ve ölümlü Alkmene’nin oğlu Herakles ve bereketi simgeleyen Kommagene Tanrıçası ve koruyucu hayvan heykelleri; kartal ve aslan,

Heykellerin arkasında eski Grekçe harflerle yazılmış, Okuyana doğrudan seslenen 232 satırlık edebi kitabe.

Makedonya’ya bakan Batı terasındaki heykellerle  Pers ülkesine bakan Doğu terasındakiler birbirinin aynı.

img_0839
Antiochus baba tarafından İran (Pers) anne tarafından Yunan (Helen) Makedonya’dan Mısır’a kadar ilerleyen Büyük İskender’in yeğeni

Gölgesine sığınılacak tek bir ağaç yok.

En yakın su kaynağı üç saat uzaklıkta

Heykeller doğal yollarla yıkılmış.

Heykellerin tarzı Helenistik, Pers ve Hitit, bunlara ek olarak Komagene kültürü

Helenistik dönemin en önemli keşiflerinden biri,

Fırata egemen olmak Pers ülkesine, Hindistan’a ve Mezopotamya’ya çıkan yolları kontrol etmek demekti. Ona egemen olan ülkenin iyi bir gelir elde etmesini sağlıyordu. Sınırdı ve iletişim yoluydu.

Komagene de muhteşem Fıratın kıyısına kurulan krallıklardan biriydi.

 

img_0824
Yerdeki başlar ve başsız gövdeler

M.Ö 3. yy da Komagene Kralı Antiochus’un dayısı Büyük İskender Doğu Batı sentezine dayalı bir imparatorluk hayal etmişti ama ömrü yetmedi.

İskender’in ardından generalleri bölgede küçük krallıklar kurdular.

Yani ortalık iyice karıştı ve Romalılar doğuya geçmek için Komagene’yi istiyordu.

Derler ki, Antiochus Romanın güvenini kazandı ve Fıratın kıyısındaki ticari açıdan çok zengin bir şehir olan Zeugma şehriyle ödüllendirildi ve oradan kazandığı paralarla bu anıtları yaptırdı.

Kral Antiochus’un mezarı bulunamadığı için taşlar hala gizemini koruyor. Muhtemel ki tapınak tamamlanamadı ve Kral da onları dünya gözüyle göremedi ama Nemrut dağını görmeye dünyanın dört bir yanından akın akın insanlar geldi, merak ettiler, ilgilendiler, kimisi daha dönüş yolunda kralın adını unuttu, kimisi hatırlıyordu, Komagene miydi neydi? Kimisi aylarca kamp kurdu buralara, eski Grekçe’yi kendi diline çevirdi, kralın mezarını aradı, Antiochus söyledi o yazdı. Kimisinin içinde kaldı, hava bulutluydu ve gün batımını izleyemedi, doğuşuna yetişemedi.

Ya Hititler? Onlara ne oldu!?

Kahta,

img_0867
Malatya Pötürge ve Adıyaman arasında kalan Karadut Köyü

Terasın metal koruluklarına yaslandım, Kem Boğazı Torosların uzantısı Ankar Dağlarının önünden aramızda daracık bir nehir yatağı gibi uzanıyordu. Kervanlar geçermiş eskiden burdan, İpek Yolu üzeriymiş. Manzarayı görür görmez Midyat’dan aldığım Süryani şarabı geldi aklıma, tam zamanıydı. Alelacele gerisin geri koştum. Oda kapısının arkasında dilsiz bir uşak gibi hiç kapris yapmadan beni bekleyen bavulum istediğim şeyi hemen verdi bana. Yan yana iki tane U şeklindeki taş binaların arasında tribişon sormak için mutfağı ararken kadınlar soğanın çiğden koyulmasında hem fikirlerdi ama huzurevi konusunda ikiye ayrıldılar. Mutfaktan bir kadeh şarapla terasa döndüğümde yüzlerini buruşturan tatsız konu kapanmış dillerinden hiç düşmeyen en güzel bölüme geçmişlerdi; torunlar.

Akşam üstü Nemrut’un hemen altındaki Euphrat oteldeyiz, heykellerle aramızda sadece dokuz kilometre var. Burda biraz sallıyor olabilirim, sanki aslında dağdan indikten sonraki mesafe 9 km. Kahta’ya bağlı Karadut Köyündeyiz. Gün batımını terastan izlerken Abuzer bey geldi yanımıza dedesinden kalma geniş avlulu bir evleri varmış burda, sonradan otele çevirmişler, daha otel filan yokken, sadece derme çatma, eski bir köy evi varmış avlunun ortasında. Çinli’ler Nemrut’a çıkmadan önce bu avluda çadır kurarlarmış o zaman. Abuzer beyin ninesinin, evde hazırladığı yufka ekmek, peynir, bahçeden topladığı domates ve salatalıklarla kahvaltı yaparlarmış. Otel fikri de böylece kaçınılmaz olarak devamında gelmiş. İyi ki de gelmiş, akşam akasya, ceviz ve meşe ağaçlarıyla çevrili bostanlardan toplanmış patlıcan güveci ve meyhane pilavından sonra tekrar terasa çıktık. Hava serinlemişti, üzerimize bir şeyler aldık, otelin tüm ışıklarını kapattılar ay yıldızlarla kaplı gökyüzüne dağların ardından ağır bir misafir gibi yavaş yavaş salına salına geldi, baş köşeye geçti. Defalarca kayan yıldızlardan hiç birini göremedim, dileğimi hazırladım, gözümü dört açtım, görenlerin çığlığından hemen sonra o tarafa baktım ama olmadı.

Yarın Ver elini Rum Kale, Zeugma, Halfeti..

Yelda UGAN

24/11/2019, Geos Tur

 

 

 

Urfa

Söylenceye göre, Asur kralı Nemrut putperestliğe savaş açan ve gönlünü kızı Zeliha’ya kaptıran İbrahimin yakılmasını emretti. Toplanan odunlar günümüzde Halilürahman Gölü’nün bulunduğu yere yığıldı. Zeliha gece gündüz babasına yakardı ama onun yüreğini yumuşatamadı. Hazırlıklar tamamlandı ve İbrahim ateşe atıldı. Odun yığınının üzerine düşer düşmez ateşin yerinde bir göl belirdi. Sonra yanı başında bir göl daha oluştu. Ateşe atılan odunlar ise balığa dönüştü. Göle Halilürahman adı verildi. Zeliha’nın göz yaşlarından oluşan göl Zeliha’nın gözü anlamına gelen Ayn-ı Zeliha diye anıldı. Kutsal olduklarına inanılan balıklara ise yüzyıllardır kimse karışmadı.

Suyu Arayan Toprak, Harran ve Fırat’ın Bin yıllık Dramı, Mehmet Faraç

 

 

img_0696
“Öküzlerin boynuzları üzerinde duran dünya” konseptli yemek takımı ve en nadide parçası, çorba kasesi..Urfa Arkeoloji müzesi

Balıklı Göl’den bir kaç kişi otele taksiyle döndü. Hava kararmak üzereydi ama biz yine de sevgili Ayfer Kuralay‘ın peşinden otele kadar yürümeye karar verdik. Akşam ezanı okunuyordu, kebapçılar ve ciğerciler hareketlenirken “bugünlük bu kadar” diyen esnaf dükkanlarını tek tek kapatmaya başladı.

Rastgele bir sokağa girdik, eski Urfa sokaklarından birine, evlerin dışarıya bakan pencereleri yok denecek kadar az, varsa da ikinci katlarda. Yüksek duvarlar arasındaki dar sokakları hareketlendiren tek şey birbirinden farklı renklerle süslü kapalı kapılar. Bazen bir kaç çocuk sesi, bazen hızlı adımlarla evine giden uzun boylu, esmer, kasketli bir erkeğin düzenli ayak sesleri, sokak lambaları yanar yanmaz önünde fotoğraf çektirmeye hazırlandığımız bir kapı açıldı. Tesettürlü genç bir kadın sokakta oynayan çocuklarına seslendi, babaları gelmiş, yemek yiyeceklerdi. Açık kapıdan içeri baktığımızı görünce gülümsedi, çocuklarını çağırır gibi bize de seslendi, hem eliyle hem diliyle. Rahatsız etmeyelim filan dedik önce, halbuki içimiz gidiyor içeri girmek için, duvarların arkasını merak ediyoruz. Kadın avlu kapısını kapatır kapatmaz baş örtüsünü ve pardrüsösünü iki pencere arasına gerili ipe astı. Avlu taş zeminli, ortasında bir dut ağacı, erkekmiş ağaç, öyle dediler. Meyve vermezmiş, gölgelikmiş sadece. Avluya bakan odalar taş zeminden daha yüksekte. Mine bizi annesiyle ve dut ağacının yanında bizi ayakta karşılayan kocasıyla tanıştırdı, Mine’nin annesi kalkamadığı için af diledi bizden, avlunun bir köşesine çömelmiş lahmacun içi hazırlıyordu. Loş ışıkta gözlerinin içi gülen kadın hepimizi tek tek başıyla selamladı. Mine’nin sarı kafalı küçük oğlu babası onunla ilgilenmeyince avluya açılan odalardan birine girdi. Odanın tek ampüllük sarı ışığı yanınca kireç badanalı duvardaki girintilerle düzenlenmiş geniş yüklük ilişti gözüme, kaneviçeler, sırıklı kadife yorganlar, iki kişilik uzun yastıklar, danteller, parlak satenden rengarenk yastık başları. Oğlan elinde tuttuğu ince bir dosyayla çıktı odadan, benim seyirlik de bitti, oda tekrar karardı.

Mine belediyede çalışıyormuş ama kadrolu değilmiş, en büyük hayaliymiş kadrolu olmak, kuşlar gibi şakıyor anlatırken, sosyal hizmetler bölümündeymiş, sanki iş görüşmesindeymiş ve bizi ikna etmeye çalışıyormuş gibi elinden neler geldiğini sıraladı, hatta bize, bizim gibi Urfa’yı gezmeye gelenlere belediye adına rehberlik bile yaparmış.

Kocası oğlanın ödev dosyasına şöyle bir bakıp onu başından savuşturdu ve tek basamakla çıktığı mutfağa girdi. Mine babasını anlatırken hepimize birer bardak su ikram etti. Burda, bu avluda eskiden 14 tane çocuk yaşarmış, artık sadece annesi ve iki erkek kardeşi kalmış. Mineler de şehir dışındaki yeni yapılan modern bir apartman dairesine taşınmışlar. Sekiz tane üvey kardeşini doğuran kadın yani annesinin kuması babasının maaşıyla kaçınca ev de Mine’nin annesine kalmış.

Kimsenin ilgisine mahzar olamayan oğlan avlunun köşesindeki bir merdivenle kuyuya iner gibi aşağı iner inmez tavukların gıdaklama seslerini, kanat çırpmalarını duyduk ama kimse oralı olmadı. Akşam yemeğine kalalım diye ısrar ettiler, fırın çarşıdaymış çarşı da buraya çok yakınmış, lahmacunlar nerdeyse hazırmış.

Tanıtacağım cümle aleme / Her şeyi görmüş / Tüm dünyayı tanımış / Her şeyin sırrına ermiş olanı / Ve her yerde / Gizli kalmış her şeyi keşfedeni! / Bilgelerin bilgesini, / Her şeyi bir bakışta kavrayanı: / Seyreyledi karanlıkları o / Açıkladı tüm gizleri / hatta öğretti bize / Tufan’dan önce olup biteni! / Dönünce çıktığı uzun yolculuktan / Bitkin, fakat yatışmış olarak / Kazıdı bir mezar taşının üstüne / Başından geçen her şeyi!  

                                                              Gılgamış Destanı’nın ilk satırları

Urfa’nın Arkeoloji ve Halepli Bahçe mozaik müzelerindeki yoğun programdan sonra Mine’lerin evi iyi geldi bize, dinlendik biraz. Müzeler için ayrı bir gün olmalı, o gün sadece müze gezilmeli, iki saatte bir kahve molası, notlar filan sonra tekrar.

34 bin metrekarelik alanıyla burası Türkiye’nin en büyük müzesi. Bilmiyordum, gerçekten buraya gelinceye kadar bilmiyordum, hem çok şaşırdım hem de çok sevindim. Her şey Bereketli Hilal‘de Paleolotik dönemle başlıyor, yani M.Ö. 18 binler. Ve kronolojik bir sırayla İslami döneme kadar geliyor. Müzeyi bitirdiğinizde ki ben bitiremedim 4.5 km yürümüş oluyorsunuz. 60’lı yıllarda başlamış kazılar, 69’da da ilk müze kurulmuş. İronik bir nedeni olsa da orasını fazla kurcalamadan burada küçücük bir not düşmek istiyorum, esrelerin çoğu baraj (dan) kurtarma kazılarında çıkarılmış.

img_0679
Kireçtaşından yapılmış bu adamın ağzı yok, o ağızmış gibi duran karaltı ise burnunun gölgesi, nedenini bilmiyorum belki sakladığı bir sırrı vardır!?

Sonra Neolitik döneme, yani avcı-toplayıcı’lıktan yerleşik hayata geçiş denemelerinin yapıldığı dönem başlıyor. Bu dönemin karşılayıcısı 9 bin 500 yaşındaki dilsiz Urfa Adamı 180cm boyunda, dünyanın gerçek boyutta yontulmuş ilk insan heykeli.

Hafif bir rampayla ilerliyorum, Göbekli Tepe D tapınağının bire bir kopya edilmiş imitasyonunun önündeyim. İşte bundan sonrasını hatırlamıyorum, ömrümde gördüğüm en güzel totemleri seyre daldım. Turna, tilki, bilge yılan, yaban domuzu, kartal ve insan motifli koruyan ve yol gösteren totemler. Eve gidince ben de bir totem yapsam, kumaşlar, kitaplar, fotoğraflar filan kullansam mesela.

Yazı icat edilmiş, dünyanın en eski destanının (Gılgamış) önünde transa geçmiştim ki telefonum çaldı, araba bal kabağına dönüşmüştü, acilen gelmeliydim. Ekip mozaik müzesine geçmişti bile. Telaşla çıkışı aradım, bu rampaların bir de inişi olmalıydı ama yoktu işte, hastanelerdekine benzer büyük bir kapının boydan boya uzanan silindir, metal kolunu ittirince kapı açıldı, hızla merdivenlerden aşağı inmeye başladım. Üç kat sonra burdan çıkışı bulacağıma dair umudum kalmadı, ayak sesimden başka bir şey duyulmayan merdivenler gittikçe kararmaya başladı, sensor çalışmıyordu ve sanırım depoya iniyordum. Gerisin geri yukarı çıktım. Tekrar aynı kapı ve asansörler karşımdaydı. Müzenin daha yarısı bitmeden ne yazık ki çıkmak zorunda kaldım.

img_0731
Mitolojide savaş Tanrısı Ares ile Harmonia’nın (Aphrodite) kızları, evliliğin kölelik olduğuna inanan Amazon kadınlar.

Koşarak diğer müzeye gittim. Nefes nefese girdim içeri. Neyse daha müzenin hikayesine yeni başlamışlardı.

Mozaik müzesinin bulunduğu yere bir park yapılacakmış ve alt yapı kazı çalışmaları başlamış, yıl 2006. Bir de ne görsünler her taraf silme mozaik. Hemen uzmanlar çağırılmış ve derhal kurtarılmasına karar vermişler. Müze de buraya, mozaiklerin bulunduğu yere kurulmuş.  Anladığım kadarıyla burası Roma döneminden kalma bir saray, Edessa sarayı, mozaikler de sarayın dekoru. Her bir odanın, ya da salonun, sofanın her neyse tabanı farklı bir hikayesi olan bir konuyla resmedilerek döşenmiş. Misal, gözü pek Akhilleus’un (Aşil) bebekliğinden Homer’in Troya’sına  savaşa gidinceye kadarki hikayesi, Amazonların savaş motifleri, onların kurucu ve koruyucu tanrıçaları Kticic, Orphesus mozaiği, Zebra götüren zenci (bunu bir yerden hatırlıyorum ama çıkaramadım) ve daha bir çok mitolojik hikaye.

Her ne kadar rakamlarla detaya inmek istemesem de şöyle bir teknik bilgi daha var. Tesseralar yani mozaikleri oluşturan her bir taş dünyada görülen mozaikler arasında en küçük olanlardanmış ve Fırat nehrinin orijinal taşlarıymış. Doğal olarak küçüldükçe de verilen emekle beraber değeri de artıyor. Ne sabır ama. Aklıma bir şey takıldı, acaba bu taşlar dizildikten sonra mı boyanıyor?!! Bana öyle bakma sevgili totemcim, haklısın, tersi delilik olur!

img_0687
Sevgili totem,

İşte böyle Urfa’cım!! Çok hızlı oldu ama yine de güzel oldu. Bize artık müsade, yarın sabah erkenden Güney Doğu’nun çıkmaz sokağı Adıyaman’a gidiyoruz.

Günlerdir hava ilk defa bulutlu, uzaktan Fırat’ın kokusu geliyor, kulağımda Urfa’nın güzel türküleri, etrafımda fıstık ağaçları..

Urfa’lı sevmiş doğrudur güzelim, senin de gönlün var, al yanaklı yar, sen oralı yaralıyam, gün be gün sararıyam, el çekin benden kurudum inceden, sen de sevmiştin sakladın benden, yare yaralıdır yüreğim, al gülümü tak göksüne, koy yüreğinin üstüne, can versin gül tenine, köz var sinemde, sır var sözümde, sözümün sırrı yarin isminde..

Ağzına sağlık Kazancı Bedih

Yelda Ugan,

15/11/2019, Geos Tur

 

 

 

 

Göbekli Tepe

“Annem Göbekli Tepe’nin etrafında yerleşim yeri olmadığını, sadece ibadet için buraya gelindiğini söylemişti. Henüz köy yaşamı bile yokken avcı-toplayıcı insanlar, çok uzaklardan buraya ölülerini gömmeye geliyorlardı. Bu, çok geniş bir alanda ortak bir inancın olduğunu gösteriyor…”

Her şeyden önce inanç vardı. Yonca Eldener Göbekli Tepe Muhafızı kitabından,

img_0665
Göbeklitepe M.Ö 10.000

Urfa’ya doğru ilerliyoruz, Hasankeyf’den Mardin’e kadar olan Yukarı Mezopotamya arkamızda kaldı. Önümüz Urfa’ya kadar Aşağı Mezopotamya. Kızıltepe’den geçiyoruz, solumuzda Suriye, şimdilik sınıra paralel seyrediyoruz.

Fırat’ın suyunu Atatürk barajından Mardin’e kadar taşıyan kanalın üstünden, pamuk balyalarıyla dolu römorklarla beraber geçtik. Yağmurlar başlamadan pamuğun tarladan kalkması lazım.

İstanbul’a kadar uzanan ve Urfa’dan geçen otoyolun üstüne Örencik köyüne giden bir köprü yapılmış, böylece Göbekli Tepe’ye hem daha hızlı hem de daha konforlu bir yolculukla gelmek kolaylaşmış. Tem otoyolundan çıkar çıkmaz nohut ekili tarlalar ve kırmızı biber bostanlarıyla karşılaştık. Siyah kırçıllı kilimden yapma çadırların etrafında çoluk çocuk oyun oynuyor, büyükler de yeni mahsulu nazlıyor, ne isterse yapıyorlar. Dedemin kütüphanesinde, sarı sayfalarını kokladığım bir kitap vardı, Paprika, ismi buydu. Erich Von Stroheim’ın siyah ciltli ince bir kitabı. Aynen böyle bir çadırda, kırmızı biberlerin arasında doğan Çingene kızına, Paprika adını verdiler. Esas kız Çingene olur da, öyküye kızıl eşarplı, halka küpeli, huysuz falcı kadınlar, onların kehanetlerini gerçekleştirecek rütbeli askerler, prensler hatta krallar misafir olmaz mı? Elbette öyle bir hikayeydi.

Örencik köyü yakınlarındayız. Doğu’da Karacadağ ve Kuzey’de Toros Dağları‘nın eteklerinde, bozkırın ortasında. Batıda Urfa ve Fırat, güneyde ise Suriye sınırına kadar Harran Ovası. Uçsuz bucaksız bir coğrafyaya tepeden bakıyoruz.

img_0641
Göbekli Tepe’de bozkır fıstık ve badem ağaçlarının arkasından Harran Ovası’na Suriye’ye kadar uzanır.

12 bin yıl önce insanlar bu tepeyi sadece manzarası için seçmiş olamazlar. Her yerde bulunmayan ve oldukça sert olan kireçtaşları ve taş ocakları da kararlarını etkilemiş olmalı.

Minibüslerle yukarı, kazı alanının çelik bir çadırla örtülü olduğu tepeye vardık. Çok heyecanlıyım, rehber çoktan anlatmaya başladı bile ama ben ağırdan alıyorum bu sefer, ne defterimi çıkardım çantamdan ne de kalemimi aldım elime. Yerden aldığım taşı avucumun içinde tutuyorum. Gördüğüm her şeye ürkütmek istemediğim bir serçeye usulca yaklaşır gibi azar azar bakıyorum. Çocukluğumdan kalma bir alışkanlıkla sevincimi orda burda göstermiyor tasarruflu kullanıyorum. Avucumdaki taş beni küçük bir müze dükkanına doğru çekiştiriyor. Zira müze dükkanlarından alışveriş yapmaya bayılırım. Zamanım çok az, ekip dışarda sıraya girmiş bizi aşağı indirecek minibüsü bekliyor. Yaka kartından ismini okuduğum Apdullah, “Dikilitaşların minyatürlerini biz yapıyoruz abla” dedi ve gülümsemesi bütün yüzüne yayıldı. Cam rafta duran, üzerinde tilki kabartmalı T şeklindeki taşı elime aldım, başıyla işaret ederek “taşlar da burdan, yani aynısı gibi” elimdekiyle beraber, turna kabartmalı olanı da aldım. Eve gerçek bir Göbeklitepe taşı götürüyordum, avucumdakini de çantama attım. “Ne zamandır burda çalışıyorsun?” diye sordum Abdullah’a. Gözlerinde neşeli şimşekler çaktı ve içinde daha fazla tutamadığı hikayesi ağzında bekliyor, çıkmak için sabırsızlanıyordu, hevesle anlattı.

Meğer buralar onlarınmış. 86 yılında dedesi çift sürerken bir heykel bulmuş. Yaşlı adamın, “ben okuyacağım,” diye tutturan Abdullah’ın annesini, Doğu semalarının lal gibi kırmızıya çaldığı bir sabah büyükşehire götürmesinden bir kaç gün sonraymış. Adamcağız sabah akşam yaban ellere bıraktığı kızını düşünüyor, dalıp gidiyormuş sık sık. Güneş alçalıp da Harran Ovasına kadar uzanan ekinleri kehribar sarısına boyarken bir taşın üstünde oturup biraz dinlenmiş. Ertesi gün heykeli kaptığı gibi müzeye götürmüş, fakat müze müdürü Abdullah’ın dedesinin getirdiği heykeli beğenmemiş, “çobanlar yapmıştır, çöpe atın!” diye heykele burun kıvıracak olmuş ama onu da becerememiş. Zira o sırada müdürün canı burnundaymış. Kravatını gevşeterek, valilikten gelen evraklara gömülmüş tekrar. Yeni bir emre göre vali, müzede ne var ne yoksa her şeyin envanterinin çıkarılmasını, listelerin derhal tarafına iletilmesini istiyormuş. Sonuncu evrak da AET diye yeni bir bakanlıktan geliyormuş. Bu da neyin nesiymiş şimdi.

Rivayete göre müzenin çöpünde heykeli o sırada Nevala Çori‘de kazı alanında çalışan rahmetli Claude Smith bulmuş ve sonrası hepimizin malumu.

Hakkında sonradan duyduğum onca şeyi bilmezden evvel de, buraya gelmeyi neden bu kadar çok istiyordum. Göbekli Tepe neden beni bu kadar çok ilgilendiriyor? Oval bir yuvarlağın içinde, T şeklindeki 12 dikili taş ve üzerlerindeki kabartmalar bana ne söyleyecek? Ya da ne duymayı bekliyorum?

img_0656
Göbeklitepeliler 12 bin yıl önce İnstagrama burdan girmişler?!!

Psikiyatrist bir arkadaşım söylemişti; imgesel düzlemdeki rüyalarımızı söze dökmekte zorlanırmışız. Ancak öykü olursa ona hükmedebilir, anlamlı bir sıraya koyabilirmişiz. Turnalar, yaban domuzları, yılanlar, tilkiler ve boğalar, sizi dinliyorum.

Buraya gelmeden önce, Kültür Bilincini Geliştirme Vakfı’nda bir seminere katılmıştım. Prf. Kürşat Demirci‘nin seminerine. Ona göre, ben de herkes gibi süreci hazırlayan tarihsel izi süremediğim için bana her şey olağan üstü bir sihir gibi gelmiş. Aslında iyi haber şu ki, hala da biraz öyleymiş. Çünkü, Göbeklitepe’nin keşfi Arkeoloji tarihini değiştirmiş, dolayısıyla da hikayeyi.

Sayın Demirci’nin seminerinden anladığım kadarıyla, Göbeklitepe, Neolotik dönem demek. Aslında bütün dünya tarihinde önemli bir süreç ama elbette Anadolu, Mezopotamya ve Akdeniz coğrafyası için çok daha önemli. Biraz daha ileri gidersem, gizemi çözüldüğünde Rosetta Taşı gibi bir şey olacak diyebilirim. Göbekli Tepe’nin çıktığı kronolojik zaman dilimi Neolotik döneme denk düşüyor. Neolotik dönemin en klasik özelliği de yerleşik hayata geçme tecrübesi. Bu dönemin hemen öncesi Paleolitik dönem, Yani M.Ö 50 binlerden yaklaşık M.Ö 10 bininci yıllara kadar insanların göçebe yaşadıkları çok uzun bir zaman dilimi. Neolotik dönemle beraber yavaş yavaş hayvanlar ve bitkiler evcilleştirilir, kap, kacak yapımı başlar ve bu çanak çömlek sayesinde insanlar biriktirmeyi öğrenir. Her kap, her çömlek, malzemenin ertesi güne saklanması anlamına gelir ki bu da, yarın da buralardayız demektir.

İşte klasik kurama göre insanların inançla yakın temasları, ritüeller, adaklar, kutlamalar v.s. yerleşik hayata geçmeleriyle başlamış. En azından şimdilik, insanlığın ilk inşa ettiği tapınak olan Göbekli Tepe’ye göre T biçimli taşların, tilkilerin ve turnaların bize anlatacağı çok şey var daha.

img_0668
6.6 milyon Euro’ya mal olan çelik çatı

Örgütlenme, kollektif çalışma, birlikte bir şey üretme de sonradan edinilmiştir ve yerleşik hayatla başlar.” diyen kuram da çürümüş oldu böylece, Göbekli Tepe bunu da değiştirdi. İnsanlar kendi aralarında olağan üstü bir iş bölümü gerçekleştirmişlerdi ki, ağırlığı 30 ila 50 ton arasında değişen sütunlar burada inşa edebilsinler.

Burası bir tapınaksa ve civar halkları tarafından ortaklaşa kullanmak üzere beraber yapıldıysa  tapınağın İki fonksiyonu olmalı. Biri Ekinoks kutlamaları, diğeri atalar kültü (ölmüş olan atalarla irtibat halinde olmak isteği) denilen bir inanç sistemi.

O zamanlar, insanlar herseyi mitolojik bir dille açıklar, dünya, güneş nedir bilmezlerdi. Güneşi, Ayı yukarı çıkaran ya da aşağı indiren neydi?! Belki de ilahi atlar, Pegasuslar onları gündüz alıyor, gece yerine koyuyordu.

İnsanlar tabiatın canlanmasını, ölümünü ve ortadan kalkışını, kışı, yazı ve baharı, yani mevsimsel dönüşümlere de anlam verememişler. Bunu yapan bir şey olmalı, baharı getiren, kışı götüren bir takım anlaşılmayan güçler. Bunun için de kahramanlar yaratmış, efsaneler uydurmuşlar. Misal eski Grek kültüründe Demeter ile kızı Persephone‘nin yer altı Tanrısı Hades’le olan hikayesi ya da Mezopotamya kültüründe Dumuzi ile İnannna‘nın hikayeleri gibi.

Kışın uyuyan her şey uyansın, yeniden bahar gelsin, kozmos devam etsin diye kutlamalar (ekinoks) yapılırmış eskiden. Bugün hala çeşitli coğrafyalarda farklı ritüellerle yapılan ama aynı anlama gelen kutlamalar. Hasat kaldırıldıktan sonra Ekim festivalleri, Cadılar bayramı, ölüler günü, yeni yıl kutlamaları, nevrozla baharı karşılamak gibi. Böylece insanoğlu korktuğu ne varsa onunla iyi geçinmeye, anlaşmaya sadık kalarak Kozmosun içinde yeniden var olmaya çalışmışlar.

Bizi şimdilik sorularımızla baş başa bırakan Göbekli Tepe bugünlerde, arkeologların, dinler tarihini merak edenlerin, geleneksel ya da modern spiritüalistlerin, hatta kişisel gelişim uzmanlarının bile kendi sorularına cevap aradıkları gizemli bir yer.

Tek bir halk olmadıkları tahmin edilen Göbekli Tepe’liler kim?

Tapınağın üstünü neden kapattılar?

İnsan boyutundaki dünyanın en eski heykeli “Urfa Adamı’nı Göbekli Tepe’liler mi yaptı?

Yeni Göbekli Tepeler’lerle beraber hangi sırlar gün yüzüne çıkacak?

Urfa’nın arkeoloji ve mozaik müzeleri bu sorulara yenilerini mi ekleyecek, yoksa ucundan kıyısından göz mü kırpacak?

Bakalım;

Yelda Ugan S.

10/11/2019, Geos

Not: Apdullah’ın dedesinin heykeli bulduğu, müze müdürünün de “çobanlar yapmıştır.” diyerek çöpe yollaması dışında hikaye ile anlattığım her şey kurgudur.

Mardin

Gökyüzüne kapı komşusu olan bir şehirde gördüğünüz rüyalar tılsımını bir ömre yayar. Mardin gibi kendi içine kapalı şehirlerde duvarlar gece konuşur. Gölgesinde hikâyeler barındıran evlerin, geceleri el ayak çekildikten sonra kendi kendine konuşan hikâyeleri vardır. Kulak kabartmayı öğrendiğinizde şehir size sırlarını açar.

Murathan Mungan, Harita Metod Defteri

5c1554ab-f799-4c21-84b9-88f427711b06
Gündüzü seyranlık, gecesi gerdanlık Mardin

Öğle sıcağının altında güneşlenen alıç, meşe makisi ve fıstık ağaçlarının içinden Mardin’e girdik. Önce şehrin girişindeki parke taşlı yolda, yokuş başında profilden gördük onu, adı dört bin yıldır değişmemiş olan kadim Mardin’i. Devasa bir organizma gibi ağır, yaşlı ve canlı.

Öğle yemeği için Cercis Murat Konağındayız, 1. caddedeki tüm yapılar gibi burası da güneşin altında sararmış Mardin taşından yapılma, sonradan restore edilerek restorana çevrilmiş bir konak. Kesme işinden sakız gibi beyaz patiska perdeler, bakırdan yapılmış, kapağını bile kaldırmakta zorlandığım büyük pilav tencereleri, duvarlarda asılı işlemeli aynalar, bakır helkelerin içine yerleştirilmiş lambalar, nişlere sıralanmış menekşelerle ince bir zevkle döşenmiş. Tertemiz, masalar pırıl pırıl, kumaş peçeteler kar gibi, kalaylanmış bakır sürahilerin içinde gül suyu ve mesafeli bir samimiyetle ortalıkta dört dönen garsonlar.

img_0592
Cercis Murat Konağı

Ahşap merdivenlerden ikinci kata çıktık, öğle saatini epey geçtiği için bizden başka kimse yoktu, önceden hazırlanmış on kişilik masamızın önünde beyaz eldivenli garsonlar tarafından karşılandık, sanki her şey sadece bize özel ve sadece bizim içindi. Sofadaki, katlanır camlara yakındı masamız, manzaramız Mardin Ova’sı fakat Suriye tarafından, Güneyden’den gelen parlaklık gözümü alıyor o tarafa bakamıyordum. Yemek gelinceye kadar etrafı gezmek için oturduğum sandalyeden kalktım. Fonda Şam Konservatuarında hazırlanan albümden buğulu sesiyle bir kadın Süryanice şarkılar söylüyordu.

“Bu toprak insanlık tarihinin en barışçıl çağlarına hakim olan Ana Tanrıçaların diyarıdır. Mezopotamya’da bahar kadının doğurganlığıyla gelir, bitkiler kadının bilgisiyle şifa dağıtır, buğday kadının becerisiyle ekmeğe dönüşür. Ana Tanrıçalar yaratıcılığı, bereketi, doğumu, gelişme döngüsünü temsil eder. Onlar bir coğrafyanın kaderinin yalnız erkek eliyle yazılamayacağını gösterecek kadar savaşçıdır…BİZ CESARETİMİZİ KADINLARDAN ALDIK”

Kadınların mutfakta, bahçede, tarlada, eğitim aldıkları atölyelerin olduğu fotoğraflarla doluydu duvarlar hemen yanlarında da yukardaki yazı asılıydı. Burası geleneksel yemeklerin turistlere abartılı bir sunumla ikram edildiği herhangi bir restoran değilmiş meğer. Mezopotamyalı kadınları, nahrinleri evden çıkaran, onları iş hayatına, üretime dahil eden, ayrıca Suriye’li mülteci komşu kadınlarına da iş imkanı sağlayan bir projenin devamıymış. Projenin mimarı da yukardaki yazının altında adı olan Ebru Baybara Demir.

Soğanlı yoğurt çorbası, yaprak sarması, kuru patlıcan ve soğan dolması, içli köfte, kaburga dolması, sumak şerbeti, irmik tatlısı ve Süryani şarabı. Elinize sağlık hanımlar, her şey çok güzeldi.

img_0625
Bir sokaktan diğerine geçit veren Abbaralar

Kah dik ve yüksek taş merdivenlerlerden çıkarak kah abbaraların arasından geçerek Mardin’in dar sokaklarında akşama kadar yürüdük. Nasıl olsa bir kaç mihenk taşıyla otele kolaylıkla dönebilirdim. Gruptan ayrıldım, banka lazım bana, tütün lazım. Bankanın köşesinden Cumhuriyet çarşısına paralel bir alt sokaktan yürüdüm biraz. Kendi boylarındaki bir üzüm küfesinin önünde nöbet tutan iki kadın konuşmadan elleriyle karşılarındaki ayyakabıcıyı gösterdiler, daracık, hafif karanlık bir dükkan, naylon çocuk ayakkabıları var raflarda, tütüncü burasıymış. Köyünden getirmiş, yeni mahsul, eğer içerken boğazını yakmıyorsa iyi tütünmüş.

Şehrin kendisi gibi adı “Kadim” olan bir başka konakta, otelimizdeyiz artık ama otele dönerken hiç bir mihenk taşı çalışmadı ve bilmediğim bir şehirde başıma gelen en güzel şeylerden bir oldu….kayboldum. Adres sormadan oteli bulacaktım ama olmadı, Cumhuriyet caddesini dört döndükten sonra beşincide sordum artık.

img_0600
Çöp kamyonları dar sokaklara sığmamış iş Kadifeye düşmüş!!

Terastan Mezopotamya’ya nazır akşam üstü kızıllığında Mardin’lilerin denizimiz dediği ovanın manzarası Ekim renginde. Hava biraz daha kararınca ışıklar tek tük yanmaya başladı. O zaman Suriye’yi, Nusaybin’i ve Kızıltepe’yi daha iyi seçer olduk. Yorgunluk kahvesi ve boğazımı yakmayan Mardin tütünüyle (ne yazık ki tütünün geldiği köyün adını unuttum) burda olduğum için bütün dinlerde Tanrı’ya şükrettim.

Mor Behram ve kızkardeşi Saro adına 569 yılında Süryaniler tarafından yapılmış Kırklar Kilisesi, Kuyumculara gelmeden, baharatçılardan hemen sonraki Ulu camii, Mardin Kalesinin önünde simetrik mimarisinin “ne ekersen onu biçersin” anlamına gelen Zinciriye medresesi, nereye çıkacağını bilmediğim daracık sokaklarda elinde tepsiyle karşıma çıkan bir Mardin’linin mırra ikramı, aslında “şeytanın gözü” demek olan nazar boncukları, annemin incili bileziği, bademli pilav, kapalı lahmacun sembusek. Çok kimlikli, çok sesli, çok renkli Mardin, herkesin ve hiçkimsenin olan ne varsa doyamadığım topraklar.

img_0610
Bir mihrap camiden mi çıkıyor, kiliseden mi anlamıyorsunuz Mardin’de

Sabah daha saat 08:00 bile olmadan hazırlandık, Urfa’ya doğru yola çıkıyoruz. Hava şimdiden sıcak, akşamdan hazırladığım hırkayı, çorabı ve şalımı sırt çantama geri tıktım. Bir şey unutmuş olabilir miyim diye odaya tekrar çıktım ve etrafı son kez şöyle bir kolaçan ettim. Merakımı yenemeyip odanın sokağa bakan beyaz tül perdesini araladım. Bütün gece karşı evin merdiven başında oturan kadın yoktu, gitmiş, yerine kendi silüetinde sofaya uzana taş bir korkuluk bırakmıştı.

Yelda UGAN

06/11/2019, Geos

 

 

 

Deyrulzafaran Manastırı

Eşin benzerin yoktur, yüce tanrı, tek tanrı!
Yapayalnızken yarattın dünyayı bildiğin gibi,
Hiç kimsede bulunmayan ulu kudretinle.
İnsanlar, büyük küçük bütün yaratıklar,
Ayaküstünde yürüyenlerle uçusanlar,
Suriye, Nübye, Habeşistan, Mısır senin eserin
Herkese kendi yerini, kendi nasibini verdin,
Herkese rızkını ve ömrünü sağladın.
Dilleri ayrı, kişilikleri ayrı,
Kendi özellikleri var her ülkenin, her ulusun,
Yeryüzü, senin aklının yarattıklarıyla dolu.

Güneş Tanrı’nın övgüsü adlı Mısır şiirinden

 

img_0575

Daha uzaktan, öğlen güneşinin altında yanakları Mardin kızılına çalmış tevazu içinde parlıyordu. Harç yok, kireç yok, kum yok. Taşlar sanki ayrılmayacaklarına yemin etmiş gibi birbirlerine sıkıca yaslanmışlar. Nakışlar orijinal, 5. yy’dan kalma, kapılar ceviz ağacından, onların üstünde de ne bir çivi ne de tutkal var.

Üç katlı manastırın dar bir geçitten indiğimiz zemin katı, gördüğüm ilk güneş tapınağı, doğu yönündeki yarım daire biçimindeki pencere muhtemelen günün ilk ışıklarının huzmeler halinde toplandığı yer. Ve yine muhtemelen tapınağın bir çeşit kıblesi, mihrabı ya da secdesi.

Karanlığı ilk aydınlatacak olan güneşin doğudan yavaş yavaş kızıl renklerle doğması, güneşin kutsal sayılması için yeterli bir sebep olmuş. Tıpkı karanlıkta bizi aydınlatan ay gibi, yolumuzu gösteren yıldızlar gibi ya da kuraklıktan ölmek üzereyken çakan şimşeklerle beraber gelen yağmur gibi. Bizi koruyan, korkutan, besleyen, barınmamızı sağlayan ne varsa kutsalımız saymışız, yeter ki kızmasınlar diye onlara yani Tanrılara adaklar adamış, kurbanlar kesmiş, dualar etmişiz.

İşte o dönemde, M.Ö kaçıncı yüzyılda bilinmiyor ama burası Güneş tapınağı olarak yapılmış ve M.S 5.yy’da da Manastır olarak inşa edilmiş.

Manastır ismini etrafında yetişen safran bitkisinden almış. Dayrulzafaran, Safran Manastırı.  Taş korkuluklarla el ele birinci kata çıktık,  geniş bir iç avluda biraz dinlendik önce, malum yine sıramızı beklememiz gerekiyor. Rehber haber verecek. Burası beklemek için ya da küçük bir mola vermek için çok uygun, etrafı güllerle çevrili, 8-10 masadan oluşan, masaların üstü tenteli bir bahçe…Allah’ım nerden geldiğini anlamıyorum, havada nasıl güzel bir koku var! Çiçek kokusu gibi değil, tütsü de değil, biraz lohusa çayı kaynara benziyor ama onun gibi baygın da değil. İstemeye istemeye genç, güzel bir garson kızın önüme bıraktığı koyu, biraz da iyi demlenmemiş olacağı için bulanık görünen çaydan bir yudum aldım, zira karnım çok aç, güneş çok kızgın ve manastıra giden gül, defne, zeytin ve nar ağaçlarıyla çevrili yol dik bir yokuşta. Evet!! Koku çaydan geliyormuş, tarçın, karanfil, safran ve siyah çay karışımı. Giderken kızları güneşin altında bekletmek pahasına kasada kuyruğa girip yarım kilo aldım çaydan, evde minik minik demliyorum, çünkü çok keskin, sanırım siyah çay da Mardin’in ünlü kaçak çayından.

img_0577
Tıp merkezi olarak kullanılan bölümdeki yılan kabartması

 

Rehberin arkasından manastıra girdik, kemerli sütunlara kırlangıçlar yuva yapmış, kuş olsam ben de evimi Mardin ovasına karşı burada yapardım. Manastırda dört bölüm var, ayinlerin yapıldığı, ahşap sıralara oturarak rehberi dinlediğimiz salon, İngiliz Kraliçesinin hediye ettiği 376 yıllık matbaa ve dönemin makam arabası tahtırevanın sergilendiği Meryem Ana Kilisesi, tıp merkezi olarak kullanıldığı rivayet edilen ve yılan kabartmalı figürleriyele loş salon ve nihayet aşağıda güneş tapınağı.

Günün kalanı Mardin’in..

 

Yelda UGAN

03/11/2019 Geos Tur

 

Mor Gabriel, Deyrulumur

Elinden geldiği kadar iyilik yap, hem yakınlarına hem de yabancılara, Hoş ve tatlı sözlerle konuş, iyilerle ve hem de kötülerle..   Süryani Mor Efrem

img_0562

Deyrulumur, dünyanın ayakta duran en eski Süryani Manastırı, Süryanice “umur” yaşam demek

Çam ağaçlarının gölgelediği uzun parke yol hiç bitmesin istedim. Manastıra girmeden hemen kapının önündeki dut ağacının altındaki bankta kuş seslerini dinleyerek saatlerce oturabilirdim. Kireç boyalı meyve ağaçları, bayır aşağı ovaya inen tarlalar, köşeyi dönerken veya balkondan süzülür gibi geçerken belli belirsiz bir karaltı gibi görünen ama yanındakine gösteremediğin ürkek rahibeler..

Süryanice mor aziz, mort azize demek.

Sıramız geldi ve içeri girdik. Kemerli kapılardan geçtik, taş korkuluklara dokunduk, serin, koyu gölge duvar diplerinden yürüdük, havada temizlikle karışık hafif bir tütsü kokusu var. Her şey zahmetsizce ve kolaylıkla yapılmış gibi hafif. Tepedeki pencerelerden yeni günün ışığı ağır ve kalın parke taşların üzerine sanki ilk kez düşüyormuş gibi mahcup. Güneşin sararttığı kadim Mardin taşlarının yanakları al al kızarmış. 

Hah köyünde olduğu gibi yine, genç, yakışıklı ve son derece kibar, kot pantolon, spor ayakkabılı, fit bir Süryani rehber Kuryakos Acar karşıladı bizi. Biraz aksanlı ama güzel sesiyle ve Türkçesiyle Manastırın Mardin’de yaşayan bir Süryani tarafından kibrit çöpünden yaptığı maketini anlatmaya başladı. 

Sonradan olunmayan, doğulan, Hiristiyanlığı ilk kabul eden bir kavim Süryanilik.

Kendi içinde mezheplere ayrılmışlar; Protestan, Katolik, Keldani, Ortodoks, Nasuri

Ana yurtları burası, Mezopotamya, kökleri 5.500 yıl öncesine uzanıyor. Hıristiyanlık geçmişleri ise sadece 2.000 yıllık.

Kökeni Asurilere, Aramilere, Akadlara ve Babillilere kadar uzanıyor.

Daha çok bulundukları yer Mardin, Cizre, Hasankeyf ve Nusaybin’i kapsayan Tur Abdin bölgesi, yani Süryanice bölgenin adı “Kulların Dağı” demek.

70’lerden sonra çok göç olmuş. Nerdeyse 10 bini İstanbul‘da olmak üzere bugün Türkiye’de 15 bin Süryani kalmış.

Deyrulumur ya da Mor Gabriel Ayasofya ve Karya Kiliselerinden sonra en güzel en eski tavan mozaiklerine sahip,

397 yılında iki aziz rüyalarında Mikail meleği görmüşler, melek yapmalarını istediği manastırın yerini göstermiş onlara.

1615 yıllık bir geleneği ve manastır yaşam tarzını bugün de sürdürüyor. İçinde aktif olarak 60 kişi yaşıyor ve aktif olarak ibadet de eğitim de devam ediyor. Öğrenciler burayı yurt olarak kullanabiliyorlar. 

5. yy’dan bugüne kadar yüzlerce rahip geçmiş burdan belki de binden fazla. İlahiyat fakültesiymiş o zamanlar. Yunanca, Farsça ve Süryanice dillerinde eğitim vermiş.

Harç yok, ne bir parça çimento ne de tuğla. Taşlar birbirine geçecek biçimde tasarlanmış. kilit taşları ve sıkıştırma yöntemi kullanılmış.

Bağlı oldukları merkez Suriye, fakat şimdi savaştan dolayı Lübnan’a taşınmış.

Moğol imparatoru Timur’un istilasına uğramış, manastırda ne kadar altın, gümüş varsa talan etmiş Timur’un ordusu.

Kuryakos’un ardından koridorları geçerek taşların rengi gibi aydınlık bir salona, ayin bölümüne giriyoruz. Klasik her kilisede olduğu gibi oturma düzeni iki taraflı ahşap sıralarla sağlanmış. Bir de namaz varmış Süryani kiliselerinde, halkla beraber namaza durulur, secdeye girilirmiş bu salonda

Hıristiyan inancına göre günahkar doğan çocukların vaftiz töreni de bu salonda yapılıyor. Vaftiz kurnasını gösterirken Kuryakos bunun yani günahkar doğmanın ve ardından vaftiz edilerek günahlardan arınmanın sembolik olduğunu aslında Adem ve Havva’nın ilk işledikleri günahın affı için yapıldığını İncil’den bir hikaye anlatır gibi anlatıyor.

Süryanice toplam 33 harften oluşuyor. Yazılışı da sağdan sola.

Tur Abdin bölgesindeki tüm kiliseler gibi burası da çok sade, heykel, resim ve ikon yok.

Süryanilerin el sanatlalarından bir tanesi de bez basma, bunu yapan teyze Nasra Şammashindi bir kaç sene önce ölmüş. Şimdi kullanılanlar bilgisayar baskısı. Onun yaptıkları, kök boya, taş ve tahta baskısıymış, hatta Nasra teyzenin dokuma tezgahından bir kaç parça Mardin müzesinde sergileniyormuş artık.

Kilisedeki resimler temsili ama nişlerin içindeki 15 mezar gerçek, Mor Gabriel de dahil 12 bin aziz gömülmüş buraya, son defin 1984’de yapılmış, artık mezar olarak kullanılmıyor.

Doğu’dan gelecek olan Hz. İsa’ya saygıdan, ölüler oturur vaziyette Doğu yönünde defnedilirmiş.

Burası Süryaniler için Kudüs’den sonra gelen ikinci kutsal mekan.

Soru sormaya, biraz da sohbete zaman yok, bir sonraki grup bizim çıkmamızı bekliyor. O güzelim taş yoldan çıkışa doğru yürüdük, güneş iyice yükseldi, öğlen oldu. Mezopotamya ovasına nazır, safran çayı içmeye Deyrülzafaran manastırına gidiyoruz.

Yelda UGAN

31/10/19 Geos Tur

 

 

Merhabayınız, Güle güleyiniz

 

İskele gemimiz oldu, ben de kaptan, tek mürettebatım Elifçe’yle ağlarımızı Kuzey Ege’nin buz gibi sularına attık. Güneşin altında parlayan gümüş rengi balıklar ıslak ve kaygandı. Yavru bir ahtapotu ağlardan kurtarıp evine gönderdik.

img_9746
Ylva Snöfrid, Distopya ve Ütopya

İstanbul Bienalinin bir mekanındayım sanki, sanatçılar “dünyanın sonu geldi!!” yerleştirmeleriyle seyircilerini bekliyorlar. Bunu bir otogarda yapmaları da çok manidar. Yani son durak hissi veriyor, geldin ama gidemiyorsun manasında. Aradan günler geçtiği halde gözümün önünden gitmiyor. Esenler otogarına girdik, servisle aşağı, dünyanın merkezine doğru iniyoruz, Dante’nin Cehennem’i gibi katman katman. Dükkanlar boş, soğuk ve alaca karanlık. Neyse, bu dükkanlardan birinde gördüğüm adam, ayaklarını öne doğru uzatmış, elleri kucağında dükkanın tek eşyası olan bir sandalye tepesinde oturuyor ve karşıya bakıyordu. Ensemdeki bütün tüyler havalandı.

Bir de bunun üstüne yağmur başladı, yağmur bir şey değil, sabah telefonuma bir uyarı geldi. Birazdan yağacak yağmur kimyasal yüklüymüş diyor mesajda, dün Tuzla’da bir deri fabrikası yanmış da ondan, dikkat etmeliymişiz. “Çocuğum” dedim, bügün yağacak yağmur böyle böyle sakın ağzını açıp öyle havaya dikme olur mu?! Boş boş baktı yüzüme, vedalaştık.

Yer hostesi mi diyorlar artık ona neyse beni almadan giden servis şöförüne verdi veriştirdi. Hep onun suçuydu. Şimdi bu trafikte Şişli’den dönecekti, Mecidiyeköy’e viyadüğün altına gelmek zorundaydı. Çünkü bu otobüs firması yeryüzünde kavuşmaktan daha güzel bir duygu olsaydı başka bir iş yapıyor olurdu. Oturduğum sandalyeden hallice bir koltuğun karşısındaki duvara asılı afişlerde böyle yazıyordu. Çok güzel, çok havalı, çok genç, en önemlisi çok mutlu bir çift fonda duran pıspırıl, gıpgıcır bir otobüsün önünde birbirlerine bakarken gözleri parlıyordu. Artık bundan sonrası onlara kalmış, evlere servis yok.

Dört kat aşağı imdim tuvalete gitmek için, Allah’ım nasıl kasıyorum kendimi, her taraf kir pas içinde, kimsecikler yok. Tuvaletin girişinde küçük bir bölme var,  üzerinde “emanet alınmaz” yazıyor. Camekanın arkasındaki kadının melamin tabağına çıkarken iki lira bırakıp dar atıyorum kendimi koridora. Dışarısı ben yokken bir film seti kurulmuş gibi bir anda hareketlenmiş. Merdivenlerin dönemecine karanlık bir örtü gibi oturmuş kocaman bir kadın gelen geçene yol duaları gönderdi. Yemin ederim gelirken bu merdivenlerde tek bir insan bile yoktu.

Kapüşonlu muavin tam da otobüsün bagaj kapısının önüne birikmiş yağmur göleti üzerinden bavullarımızı aldı. Otobüs hep aynı yerde durduğu, hep aynı yere bavul konduğu için orda beton zemin çökmüş, aşınmış mıydı? Otobüs hareket eder etmez hopörlerden gelen kayıtlı kadın sesi keyifli ve konforlu yolculuklar diledi.

Aden’den kovulan Adem ve Havva’nın üç oğlu oldu. Habil, Kabil ve Şit. Kabil Habil’i öldürdü ve Doğu’ya kaçtı. Bir grup düşmüş melek onu himayelerine aldılar. Gözcüler, yani düşmüş melekler Kabil’in soyundan gelenlerin endüstriyel bir medeniyet kurmasına yardım etti.

Saat neredeyse 11:00 ama sabah trafiği hala devam ediyor. İkitelli’ye doğru gıdım gıdım ilerliyoruz. Yağmur, gri bir pus ve Nuh peygamberin tufandan ve yapacağı gemiden henüz haberi yok daha. Gözcüler, insanlığa yaratılıştan itibaren ne varsa öğrettiler ama onlar yine de zıvanadan çıktılar.

İçim geçmiş, otobüs durunca uyandım. Hava da açmış. Tekirdağ otogarındayız muavinin dediği gibi beş dakika kaldık orda. Malkara, İpsala, Çanakkale yönünde gidiyoruz. Nihayet trafik yok, hava pırıl pırıl, buralara da yağmur yağmış, toprak ıslak ve mis gibi kokuyor. Koku kısmını uyduruyor olabilirim, halüsünasyondur o. Tabelalara göre etrafımız bağlarla çevrili, yamaçtan ovalara inen küçük düzlüklerde kireç rengi beyaz badanalı minareler, köyler, sürülmüş tarlalar, bulutlar,  yutarcasına etrafı seyrederken muavin bir elinde kahve, bir elinde telefon bin kere geçtiği yollara bakmıyor, gençlik işte, onun aklı önde, ikili koltukta oturan kızlarda.

Buralara ilk gelişim yıllar önce bir Haziran ayındaydı. Oğul Bush İstanbul’a bilmem ne toplantısı için gelmişti. Güvenlik önlemleri nedeniyle ofisin etrafındaki tüm ana arter yollar trafiğe kapanınca gün ortasında pijamaları giyip yatağa girmek gibi biz de hiç hesapta olmayan bir tatile çıkmış iki gün Assos’ta Behramkale’de kalmıştık. Yeşil yaprak bulutları altında güne bakan çiçeklerinin sapsarı gülüşleriyle saatlerce yol aldık. Bugün sanki üzerlerinden deri fabrikasının atmosferde birikmiş kimyasalları yüklenmiş bulutlar geçmiş gibi, kurumuş ve kararmışlar. Başları önde ve küskün bekliyorlar.

Yazları kurak ve sıcak, kışları ılık ve yağışlı Akdeniz bölgesinde daha biz küçük bir çocukken, buralar coğrafya dersinde işlediğimiz ve yerini haritadan gösterebildiğimiz yedi bölgeden biriydi. Bulgaristan’dan gelen Meriç ırmağı da buralardan geçer Ege denizine dökülürdü. Sultan Süleyman’ın da Viyana kapılarına dayanmak için at sırtında geçtiği yerler ama en çok, her gün gözümüzün önünde olan ve kokuları soluklarımıza karışan çiçeklerin saksıları, Trakya Birlik ayçiçek yağlarının teneke kutularından biliyorduk bu tarafları.

Mola yerinde yine banttan bir kadın sesi yirmi beş dakikalık ihtiyaç molamızı müjdeledi.   Tekirdağ’lı Namık Kemal’in adını vermişler buraya, heykelini de ne kadar büyük yaparsak o kadar makbul olur derken vücudunun orantısı biraz kaçmış, çocuk parklarındaki masal devlerine benzemiş. Papyon kıravatlı  heykeli yüksek bir beton zemine kondurmuşlar. Tanzimat Devri aydını hakkında belki bir şeyler yazmışlardır diye heykele yaklaştım ama sağ elindeki kalın kitabı okuyamadım.

 

Tabelalar peş peşe değişti. Ahievran, Malkara, Şarköy, İpsala (hudut)…Moladan sonra film seyretmeye devam etmedim, Nuh peygamberi oğullarıyla baş başa bıraktım. Tufandan sonra çıkan gökkuşağı gibiydi manzara, alan kapmaca bitmiş, dingin, ufuk çizgili bir yolda ilerledik. Yol çatallandı, sol taraf Uzunköprü, Edirne, Kırklareli, sağ taraf İpsala Yunanistan, biz ortadaki yoldan ilerledik, Keşan Gelibolu Çanakkale

“Keşan otogarında adımla karşılaştım” kesinlikle çok havalı bir başlık olurdu, hoşuma gitti. Kardeşimi Keşan otogarında beklerken, bir büfenin önünde duran dergi standını karıştırdım biraz, iki ayda çıkan bir edebiyat dergisi vardı, görünmediğimden iyice emin olduktan sonra dergiyi kirden sararmış jelatininden çıkardım. Çok hızlı olmalıydım, her an yakalanabilirdim. Sona doğru sayfaları hızlıca çevirdim, sırayla bavuluma ve onun üstündeki küçük sırt çantama, büfeciye ve dergiye baktım. Kopya çekiyormuşum gibi heyecanlandım. Dergiyi tekrar jelatin ambalajına sokmak çıkarmaktan daha zor oldu, poşetin yapışkanlı ağzı sağa sola yapıştı ama sonunda başardım, kimseye görünmeden standdaki yerine yerleştirdim. Adım yoktu dergide.

Ama olsun, kardeşim sapasağlam duruyordu  karşımda, hemen dergiyi de unuttum gönderdiğim öyküyü de. Kolundan sargısı bile çıkmıştı. Biraz sağ kolunu kullanmakta zorlanıyordu, kasları güçsüz kalmıştı ama fizik tedavisiyle halledilecek gibiydi.

Hafta sonunu beraber geçirdik, bisiklet kazası yaptığı köyü gösterdi, başka köylere de gittik. O Doppler gibi bisikletten düştüğü yerde, ormanda yaşamayı seçmedi. Üç gün sonra tekrar işe başlayacak onu “merhabayınız” diye selamlayan, “güle güleyiniz” diye veda eden hastalarına şifa dağıtmaya devam edecek.

img_9807

İki haftalık öğrenci Eilfçe, arabayı kullanan annesine “bocuk ne?” diye sordu. Canavar demekmiş. Arnavut kaldırımlı Çamlıca köyünde her yıl Ocak ayının ikinci haftası olan en soğuk günün bitiminde bocuk gecesi yapılırmış. Holleween, cadılar bayramına çok benzer bir ritüelmiş. O gece Bocuk cadısının gezdiğine inanılır onu kovmak için çok sevdiği kabak tatlısını ahırlara koyarlarmış. Biz yeğenimle arka koltukta kıkırdamaya başladık. Masal bu ya! Elif’in annesi bir Bocuk cadısıymış, hazinesinin anahtarlarını demir bir halkaya dizmiş ve halkayı da beline sardığı siyah bir kuşağa geçirmiş. Burnunun ortasında koca bir beni olan cadı karların üstünde yürüdükçe, ağzında kalan iki dişinin arasından çıkan soluğu buharlaşırmış. Çocuklar onun geldiğini anahtarların şıkırtısından anlar çil yavrusu gibi çığlık çığlığa kaçışır, topladıkları şekerleri de ceplerinden düşürürlermiş.

4e3dac3a-4374-4c31-b13f-bd8bf443eef3
Nejla KAHVECİLER UGAN, nice yıllara:))

 

Gökçetepe tabiat parkından,  Saroz Körfezinin serin sularına ayaklarımızı soktuk. İskele gemimiz oldu, ben de kaptan, tek mürettebatım Elifçe’yle ağlarımızı Kuzey Ege’nin buz gibi sularına attık. Güneşin altında parlayan gümüş rengi balıklar ıslak ve kaygandı. Yavru bir ahtapotu ağlardan kurtarıp evine gönderdik. Akıntıdan dolayı deniz kendi kendini temizlermiş burda, akvaryum gibi çam ormanın içinde turkuaz, lacivert bir deniz.  Sazlıdere köyüne giderken yolda kaybolduk, şipkaların (kuşburnu) arasından bir kaç kere köy meydanına çıktık ama sonra bulduk yolumuzu ve körfezi kuşbakışı seyrettik. Yunusların göç yoluymuş burası, uzun uzun baktık, yorulduk nöbetleşe baktık, görmüşüz gibi şakalar yaptık ama gelmediler.

img_9839Gelibolu, Adilhan çıkışında asfalta kurusun diye serilen ayçiçeklerinden “illa alın!” diye ısrar ettiler, bir avuç aldık. Kıyıda, aşağıdaki çam ve zeytin ağaçlarından sonra Koru dağlarında tam bir cümbüş vardı; meşe, akasya, çınar ve fındık ağaçları kol kola girmiş, sonbahara tam bir seyirlik manzaraya hazırlanıyorlardı, bunlar yapraklarını kızıldan sarıya hizalarken aralarındaki çam ağacı hiç renk vermeden duracak biz de cennete arka kapıdan girecektik.

Satır etin yanında ikram ettiler. Manca göçmen dilinde yemek anlamına geliyormuş, közlenmiş patlıcan ve paprikadan yapılan bir meze adı olmuş zamanla.

img_9866

Keşan’dan İstanbul yönünde ilerliyoruz. Malkara’nın içine girmeden, Şarköy sapağından içeri girdik. Tütün rengi sürülmüş tarlalar, havada kartal görmüş hindi sürüsü gibi yan yan bakan içi geçmiş gündoğduların arasından kıyıya indik. Şarköy kesmedi bizi, Marmara’nın da hiç keyfi yoktu, bulanıktı ve rüzgar huzursuz kadınlar gibi Güney Doğu’dan keşişleme esiyordu. Nympha’lar Bocuk cadısının kulağına fısıldadılar, Mürefte’ye doğru yola çıktık. Trakya Tanrı’sı Baküs’ün memleketine, asmayı bekleyen, bağ bozumu yapan şarap Tanrısı. Bana mı öyle geldi bilmem! Arnavut kaldırımlı sokaklar şarap kokuyordu. Sahildeki sıralı ahşap evlerden birinin önünde küçük bir kalabalık var, herkesin elinde birer şarap kadehi. Burası Kutman şarap müzesi, içerde 1890 yılında kullanılan on tane meşe fıçı var. En son 1958 yılı bağbozumunda kullanılmış bir çıkrık ve bir kapalı pres, şarabı tortusundan ayıran filtre tepsi, güçlü erkek ve kadınların ayaklarıyla üzümü ezdikleri çıpıt aleti, 1972’de Fransa’dan gelen Fulvar, elektrikli pompalar çıkana kadar kullanılan adı ahbap olan ama Trakya şivesinde H harfi söylenmediği için ABAP denen tulumba, muhasebe evrakları, şişeler ve aile fotoğrafları. Kocakotaki adında Rum bir şarapçıya aitmiş burası, 1888 yılıymış. Daha sonra Rum şarapçı Kocakotaki’nin yanında çalışan, Kutman’ların büyük büyük dedesi Ali Paşa Zade Ahmet Efendi burayı devralmış. Sonrası malum.

img_9888

Denizi karşımıza aldık, ılık güneşin altında 2011 yılında şişelenmiş Reserve Cabernet Sauvignon’u tatmaya başladık. İçimi yumuşak, hafif kekremsi, sıkı bir şarap.

Kocakotaki’ye ne olmuştu acaba, nereye gitmişti? Torunlarına da öğretmiş miydi şarap yapmayı?

Elifçe’nin büyük büyük babasının da şarap fıçıları varmış köyünde, annesi daha küçük bir çocukken dedesinin talimatıyla şarabın şişirip, sıkıştırdığı ahşap çeşmeyi zorlanarak açar fıçıdan sürahisini doldurur sofraya getirirmiş. Bulgaristan’dan bu tarafa göç ettiklerinde 12 yaşındaymış daha.

Elifçe’yle deniz kenarına indik. Kuruyan tuzla ağarmış yuvarlak deniz taşlarına sorduk, bizimle gelmek isteyenleri  kızım Zeze için toplarken, onlar Sevilen’e girdiler orda da bir şişe rose şarap içtik. Kafamız güzel, çok iyiyiz.

Güneş Gelibolu’dan kızarmış bir çörek gibi batıyordu. Yolda Elifçe’ye annesinin hikayesini yazacağıma söz verdim.

 

Yelda UGAN

02/10/19, Beşiktaş