Halfeti

 

“Her şeyden biraz kalır,

Kavanozda biraz kahve.

Kutuda biraz ekmek.

İnsanda biraz acı.”

Turgut Uyar,

 

img_0953
Cam yeşili Fırat

Fırat Nehri üzerine yapılan Birecik Barajı ile birlikte Halfeti’nin üç mahallesi sular altında kaldı.

Şambayat üzerinden ilerliyoruz. Besni Araban arası otoyala çıktığımızda bir ara arkamı döndüm, hala dağ üstünde dağ gibi duran Nemrut’un sivri tepesi görünüyordu. Adıyaman’dan sonra taş işçiliği bitti. Antep’e yaklaştıkça toprak Ayasofya kızılına döndü, kireç badanalı camiler dışında köy evleri biriketten yapılmış sıvasız ve yüzleri olmayan evlerdi.

07dc9c6f-1b09-4771-b92b-b08f2df2b730
Fırat’ın Ekim rengi

Halfeti, Urfa’nın en Batı, Antep’in en Doğu ucunda, Urfa’nın ilçesi olarak kayıtlara geçmiş ama Halfeti’nin Romalılardan kalma Rum Kale’si, aslında Nizip’te, yani Antep il sınırları içinde. Terkedilmiş evler, yarı beline kadar sular altında kalmış minareler, merdivenler. Eski halini bilmiyorum, sular altında kalan, kurtarılamayan mahallelerle birlikte gömülen neler var kim bilir. Fırat’ın sularının ulaşamadığı tepelerde otlar sararmış, aralarında otlardan daha açık renkte, güneşin sararttığı Ermeni ustaların yaptığı taş evler. Onları, Urfa’nın taşını görünce beklemediğim bir anda tanıdık birini görmüş kadar sevindim. Fırat turkuaza yakın bir renk almış, cam yeşili gibi. Bu ismi şimdi uydurdum. Hani arkeoloji müzelerinde rastladığımız cam kalıntıların, boy boy şişelerin, sürahilerin yani camın ham halinin rengi gibi, zeytinyağı özellikle şarap konur bu şişelere, sürahilere, misal Bodrum kalesindeki müzede bolca vardır bu cam eşyalardan.

img_0965
Su seviyesi bu kadarmış, iyi haber mi?! Bir de minareye sormak lazım..

Teknenin motorundan gelen sesle birbirimizi duymuyoruz artık, sustuk. Neyin üstünden geçtiğimizi bilmeden sadece etrafı seyrediyoruz. Belki binlerce yıl öncesinden kalan bir şehir olsaydı burası, daha düne kadar insanların yaşadığı, yemek yediği, bahçesinde düğününü yaptığı, gölgesinde oturduğu ağaçlar, evler, bayramlarda ziyaret edilen mezarlar olmasaydı, bu kadar hüzünlü olmazdı. Baktığımız, gördüğümüz, dokunduğumuz her şeyden zevk alır buraya geldiğimiz için kendimizle gurur duyardık. Yine duyuyoruz ama gördüğümüz güzelliğin karşısında mest oldukça biraz da utanıyoruz. Acısı çok taze de ondan galiba. Ama asıl beni utandıran restoranların, küçük gezi teknelerinin yanaştığı limanların ve bir kaç küçük pansiyonun bulunduğu yerin tepesinden şehre Yıldız Savaşlarının Darth Vader’ı  gibi bakan beş yıldızlı çirkin otel oldu.

img_1010
Minare gizlemeye çalışmış ama yetmemiş, incecik bedeni kapatamamış çirkin şeyi!?

Fırat’la gelen bereketin, geçitlerin ve havanın, fıstığın, zeytinin ve kara gülün cazibesine Asurlular, Romalılar, Sasaniler, Araplar, Emeviler, Abbasiler 11. yy’da da Selçuklular kapılmış ve şehir elden ele geçmiş. Aziz Nerses Kilisesi, Barşavma Manastırı, su sarnıçları, kuyular, bugün bazıları cafe olan mağaralar ve Fırat’ın içinde kalan sırlar kalmış onlardan. Hatta derler ki Hz. İsa’nın havarilerinden Johannes  (Yuhanna) İncilin müsveddelerini burada, Rum Kale‘de yazdı. Acaba yasaklanan ve bu nedenle de gizlenen Thomas İncili miydi yazdığı?! İznik Konsili M.S 325’de toplandığına göre öyle olabilir. Yoksa kendi adıyla anılan Yuhanna İncili mi? Konsilde çok değişik İncil metinleri arasından dört tanesi seçilmiş ve bunların arasında Thomas İncil’i yok.

Havari Yuhanna taş bir masanın üstünde çalışmış olmalı, ya da taş duvara oyulmuş bir nişin önünde. Odası zeminden iki kat aşağıda, Kalenin mahzeninde, çok az kişinin bildiği gizli bir yerde miydi acaba? Mum ışığında yazıyor, her dolunayda bitirdiği nüshayı almaya gelen, yüzünü kaba, kırçıllı bir kumaştan yapılmış pelerininin kara kapüşonu altında saklayan gizemli adam kimdi ya da kadın?

Bu kadar kısıtlı Teoloji bilgimle haddim değil bunları yazmak ama düşünmeden edemedim.

img_1103
“Allah’ım esnafımızı alırken satanı gözeten, satarken alanı gözeten, eksik ölçüp yanlış tartmayan, doğru ve güvenilir kimselerden eyle!..” Tahmis Kahvesine giderken Ahi Evran heykelinin altındaki esnaf duasından.

G. Antep,

Garson çocukların bahşişleri paylaştığı saatte ancak oturabildik masaya, neyseki yemek vardı ve bizi kapıdan çevirmediler. Hızlı bir müze ziyaretinden sonra Antep’in çarşısında uzun bir süre Metanet Lokantası’nı aradık, beyran çorbası içecektik. Bugüne kadar adını dahi duymadığım bir yemekti ama değdi doğrusu. Öyle diğer Antep yemekleri gibi komplike bir tarifi de yok. Bütün sarımsakla kısık ateşte saatlerce kaynatılmış kuzu etinden yapılıyor, et piştikten sonra biraz pirinç eklenip tekrar 10-15 dakika daha kaynatılıp yanında acı biberle servis yapılıyor. Dolmalık biber gibi yeşil, hafif tombul ve küçük, dalından yeni koparılmış gibi tazecik. Beyranın üstüne de bol kırmızı pul biber. Tabağın dibini sıyırırken ağzımdan ateşler çıkıyordu artık ama Adıyaman yazımda da söylemiştim, gezi boyunca Güney Doğu Anadolu yemekleri beni hiç rahatsız etmedi. Belki de üstüne Zekeriya Usta‘da katmer yediğim içindir.

 

img_1093
Sağına doğru bakan kadının kabarık saçları alnının üzerinde ortadan ikiye ayrılmış ve arkadan bir eşarpla bağlanmış. Dar alınlı, elmacık kemikleri hafifçe belirgin ve dolgun yüzlü. İri gözlerinde mahzun ve anlamlı bir ifade var. Kulaklarında iç içe geçmiş iri halka küpelerden dolayı ilk bulunduğunda “Çingene Kızı” adını almış

Zeugma Mozaik Müzesi,

“Bir nehrin karşı kıyılarında yer alan ikiz kentler” Zeugma antik Yunan’da bu anlama geliyormuş. Müzeye girer girmez gözlerim Saba Melikesi Belkıs’ın Çingene Kızı’nı aradı, üst kattaymış. Louvre Müzesi için Mona Lisa neyse Zeugma Mozaik Müzesi için de Çingene Kızı o anlama geliyor. Görmeden gitmek olmaz. İkisi de ikamet ettikleri müzelerinde diğer eserlerden farklı bir yöntemle korunuyorlar. Mona Lisa özel bir malzemeyle yapılmış cam bir çerçevenin içinde, Çingene Kızı da karanlık bir istiridyenin içindeki inci gibi kendi ışığından başka hiç bir şey olmayan simsiyah bir odada ve yalnız.  Bir ortak noktaları daha var ki o da bakışları. Her ikisi de Helenistik dönem resim sanatında “üç çeyrek bakış” olarak ifade edilen teknikle yapılmış.

“Dayım Büyük İskender yapamadıysa ben hiç yapamam!! O halde, başarmam için Tanrı olmalıyım” diyen  (ya da bunun gibi bir şey) Komagene kralı Antiochus’la Nemrut dağından sonra Zeugma Mozaik Müzesi’nde tekrar karşılaştık. Zeugma şehrini Romalılar Komagene ülkesinin stratejik konumundan yararlanmak karşılığında Antiochus’un idaresine vermiş, devletler arası bir anlaşma yapmışlar da diyebiliriz. Kral da Fırat’ın kıyısındaki bu zengin şehrin ticaretten kazandığı geliriyle Nemrut dağındaki heykelleri yaptırmış. O yüzdendir ki G.Antep’in Belkıs mahallesindeki Zeugma şehrinde bulunan arkeolojik eserlerin kültürü Pers ve Yunan‘a dayanır. Ya da iki kültürün karışımı yeni bir sentez de denilebilir. Tarz, renkler belki mozaik yapımında kullanılan tesseraların  boyutları farklı olabilir ama konular diğer mozaiklerde gördüklerimize benzer ya da hemen hemen aynı olan mitolojik hikayeler.

Zeugma’nın M.Ö. 253’de Sasani Kralı Şapur‘un yağmalamasından geriye kalan mozaikler ise, Poseidon Villasındaki Akhilleus, Pasiphae ve Daidalos, Perseus ve Andremoda, Venüs’ün Doğuşu, Eros ve Psykhe, Mevsimler ve Europe’nin Kaçırılışı ve elbette G.Antep’in simgesi haline gelen Çingene Kızı.

13 Ekim pazar sabahı Diyarbakır’dan başlayan yolculuğum 17 Ekim akşamı G.Antep Havaalanında sona erdi. Beş günlük gezim bugün onuncusunu yayınladığım Halfeti yazısıyla son buluyor. Yazdım, çünkü hemen bitmesin istedim, tadı biraz daha kalsın damağımda, kokusu burnumda.

Çoğu bulunduğu şehrin adını taşısa da havaalanları oraya ait değildir, otobüs terminalleri de öyle, arafta kalan bir yer gibi. Sanki ölümden sonra toplanılan ara istasyon. Tren garları öyle değildir ama; romantiktir, estetiktir, hele o duvar saatleri! Ne bilim bir yere gitmesem de yolcu karşılamasam da orda yürümek, trenlerin sesini duymak, geleni gideni seyretmek büyüler beni. Havaalanından ya da otogardan İçeri girdiğin an hiç biryerdesindir. Bir an önce çıkmak istersin ordan, mümkün olduğu kadar çabuk terketmek.

Ama dolunay bunun farkında değildi. Çünkü o, kadim zamanlarda, Mezopotamya’nın Sin Tanrısıydı ve Tanrılar Araf nedir, arafta kalmak nedir bilmezler, onu bilmek biz ölümlülerin kaderi. “Var mı bir diyeceğin?” diye sordu gecenin güneşi “Orda, sokaklarda yürürken, Gümrük Han’da kahve içerken, iki küçük deri ayakkabının siyahını ararken niye konuşmadın benimle?” diye sorusuna soruyla cevap verdim. Uçağın merdivenlerinden çıkarken arkamda kaldı, bir an, kısacık bir an dayanamayıp dönüp baktım, bir, iki basamak sonra omuzumun üstünden el salladım. “selam söyle” dedim, “sitemim sana değil!!”

 

28/11/2019, Geos Tur

Yelda UGAN

 

 

 

 

 

 

 

 

Adıyaman

“İşte gördüğün gibi Tanrılara gerçekten layık olan bu heykelleri ben diktirdim. Aynı taştan yapılmış, aynı tahtlar üzerinde oturarak duaları işiten tanrıların yanına kendi heykelimi de koydurdum.

Zamanın tahribine dirençli bu tapınak mezarın temellerini göksel tahtların en yakınında atarak buranın ileri ulaşmış talihli bedenim için sonsuz bir istirahat yeri olsun istedim.

Muzaffer büyük kral Antiochus adil ve göze görünür tanrı, kendi lütufkarlığından kaynaklanan işleri sonsuzluğa aktarabilmek için kutsanmış taht kaidelerine dokunulmaz harflerle yazdırdı.

Ata hükümdarlığını devraldığım zaman dindarlığım nedeniyle tahtıma bağlı krallığı tüm tanrıların ortak yurdu yaptım. Onları kendi soyumun talihli köklerinin geldiği Pers ve Helenlerin eski usullerine göre çeşitli biçimlerde tasvir ettim.

Zamanın akışı içinde her kim, bu ister bir kral, ister bir hükümdar olsun tanrılara saygısızlık edip bu anıta zarar vermeye kalkarsa her türlü felaket başına gelsin.”

                                                                                             Komagene Kralı Antiochus

7f294987-1907-49d5-a743-122c3540da4c
Fotoğraf sevgili rehberimiz İrfan Tanrıverdi’nin

Urfa’nın Kuzeyine, ya da azıcık Kuzey Batısına doğru sabah erkenden yola çıktık, güneşli güzel bir gün. Yol üstündeki köylerin etrafı bakımlı fıstık ağaçlarıyla çevrili. Urfalılar kızmıyor mu acaba Antep fıstığı denmesine? Gerçi çiğköfte kimin kavgası buraların tarihi kadar eskidir. Şıllık tatlısına Mardin de bizim der, Urfa da. Kebap konusuna hiç girmeyelim, Adana mı, Urfa mı, Antep mi, ya baklava? Onlar tartışa dursunlar ben Diyarbakır’dan başlayan yolculuğumda önüme konan her şeyi afiyetle yedim. Onca yorgunluğa ve uykusuzluğa rağmen yediğim hiç bir şeyden ya da içtiğim rahatsız olmadım. Havasından mı suyundan mı bilmiyorum ama bu yemekleri her gün üst üste İstanbul’da yeseydim mide fesatından üç gün kıvranırdım. Pişirenin de, yetiştirenin de, yufkayı açanın, fıstığı toplayanın da ellerine sağlık.

Bir saat geçti geçmedi uyandım, manzarayı kaçırmak istemiyordum ama içim geçmiş. On dakika sonra Bozova’daki terasta toplandık. Sevgili rehberimiz İlhan Atatürk barajını anlatıyordu,

img_0767-1
Erzincan dağlarından gelen Fırat Basra Körfezi’ne gidiyor.

8 türübün

Debisi saniyede en yüksek 5 bin, en düşük 250 metre küp

2 milyon delgi,

200 bin ton çimento,

Baraj 83’te yapılmaya başladı, 90’da gövde bitti,

32 milyar dolarlık GAP projesi kendini amorte etti…

Rakamlar, rakamlar… oysa ben Asur kralı Nemrut’dan beri Harran’a kavuşsun istenen Fırat’ı büyülenmiş gibi seyre daldım. Onu anlatmak için sıfata ihtiyacı olmayan kelimeler aradım ama bulamadım. Bulutların arasından sızan gün ışığı kah Fırat’ın yatağına, kah etrafındaki dağlara gölgeler düşürüyor, onun ilgisini çekmeye çalışıyor ama efsane Fırat pek oralı olmuyor. Batıyla doğu arasındaki doğal sınır Fırat, antik adıyla Euphrotes sadece onunla oyunlar oynamak isteyen güneşin çocuklarına değil, geçit törenini hayranlıkla izleyen etrafında kim varsa hepsine kayıtsız akıp gidiyordu.

Adıyaman’a yaklaştıkça bulutlar saf tuttu, iyice yanaştılar birbirlerine. Rüzgarsız havada ince bir yağmur başladı. On dakika geçti geçmedi, yağmur durdu, bulutlar bırakacakları yağmurun burası olmadığına karar verdiler, toplanıp kuzeye, Fırat’ın geldiği yöne doğru gittiler.

Adıyaman için Güneydoğu’nun çıkmaz sokağı derler. Kendi kazanında kaynamış, içerde diğer kültürlerden fazla etkilenmemiş. Belki de Komagene’nin  1800 yıldır sır olarak kalması da bu yüzdendir.

img_0800
Karakuş Tümülüsü adını Güney sütunundaki bu kartal heykelinden almış.

Karakıuş Tümülüsü,

Nemrut Dağı’nın tam karşısındayız. Karakuş Tümülüsünde. Kartallar Antiochus’a çoktan haber uçurmuştur geleceğimizi. Birazdan o sivri dağın tepesinden bu tarafa baktığımda tümülüs bir çakıl taşı kadar bile görünmeyecek. Komagene krallığının eski Kahta yolu üzerinde, dağlık bölgenin bittiği yerdeki aile mezarlığı burası. Kahta ırmağının geniş vadisinden Krallığa ait tüm toprakların muhteşem manzarasına hakim bir yer.

Çakıl ve kum kaplı koni şeklinde bir tümülüs. Belki de tümülüs böyle tanımlanan bir şey. Defineciler burayı da rahat bırakmamış Doğudaki sütunun üstündeki aslan heykelinin başını aşağı indirmişler ama götürememişler. Diğer iki sütunda kartal ve boğa heykelleri oturtulmuş. Doğudaki sütun üzerindeki yazıtlara göre bu anıt mezar Komagene kralı Mithridates’in (Nemrut dağındaki anıtın sahibi Kommagene Kralı Antiochus’un oğlu) annesi İsias, kızkardeşi Antiochis ve yeğeni Aka’ya aitmiş.

1d9ebfc7-a1a0-4164-ad12-87a98b62a618
Cendere, dünyanın halen kullanılmakta olan en eski köprüsü. Fotoğraf Ayfer Kuralay

Cendere Köprüsü,

Nemrut’dan önceki son durak; 3200 yaşındaki Cendere Köprüsü. Kahta ve Sincik’i birbirlerine bağlayan köprü Cendere çayının üzerine kurulmuş ve yapılırken çimento kullanılmamış. Kanyondan çıkan dere cılız bir çay akıntısı gibi aslında, iyi güzel de, yani ne gerek vardı bu kadarına Septimus Severus diyeceği geliyor insanın. Gerçi bu fedakar ve ince düşünceli Roma İmparatorunu sevdim aslında ben, köprünün üstündeki sütunların her biri  eşi ve iki oğlu olmak üzere dört kişilik ailesinin isimlerini taşıyormuş.

Ben daha onları sayamadan, öğrendim ki sütunlar bugün üç tane kalmış…keşke doğal afet filan olsa!! Büyük oğlan baba ölünce tehdit olarak gördüğü küçük oğlanı ortadan kaldırmış, hem de onu hatırlatan ne varsa her şeyi. Hiç yaşamamış gibi. Maalesef çok tanıdık, bildik bir hikaye. Korku!! Neyse, kanyondan gelen sular da pek cılız akıyor ne gerek vardı bu kadarına filan diyordum ya! Kazın ayağı öyle değilmiş meğer. Yakınlarda yeni bir köprü yapılmış eskisinin karşısına, maksat Cendere trafiğe kapansın ve artık korunsun diye fakat bizim bu yeni köprüyü ilk yağmurlarla başlayan seller alıp götürmüş. Kısa bir süre sonra yeni bir köprü daha yapmışlar, bu seferki daha sağlammış…Pardon Septimus!!

 

img_0835
Antiochus’un küçük muhafızı

Nemrut Dağı,

Giderek hiçliğin merkezine doğru yükseliyorum. Ufukta bulutlarla aynı renk buz mavisi Fırat ve Nemrut’un etek uçlarına kadar uzanan tütün rengi ovalar. Gökyüzünde dünyanın en şanslı iki kartalı durgun havada asılı kalmış gibi süzülüyorlar, neredeyse göz göze geleceğiz onlarla. Akıllı rehberimizin yaptığı planlama sayesinde biz yukarı çıkan tek grubuz. Kısa bir süre sonra onlar da arkamda kalınca astronotu yani beni uzay gemisine bağlayan hortum da koptu. Panik atak, baş dönmesi, tansiyon, nefes darlığı ne gelirse kabülümdü ama hiç biri gelmedi ve ben Hermes’den ödünç aldığım kanatlı sandaletlerle uçmaya devam ettim. Yedi benekli uğur böceği şahidim olsun ki Antiochus’la yaptığımız anlaşmaya sadık kaldım ve ona ait tek bir çakıl taşı dahi almadım yanıma.

Dağ üzerine oturtulmuş bir dağ gibi,

Kireç taşından yapılmış bir tümülüs,

UNESCO Dünya miras listesinde,

Deniz seviyesinden 2150m yüksekte,

Ölümsüzlüğü ve tanrılaşmayı dilemiş bir kral,

Asurlulardan kaldığı sanılmış önce,

Kral Antiochus ve beş tanrı heykeli, Tanrılar arasında en yüksek makamda olan Zeus, Zeus’un oğlu Apollon, Tanrı Zeus ve ölümlü Alkmene’nin oğlu Herakles ve bereketi simgeleyen Kommagene Tanrıçası ve koruyucu hayvan heykelleri; kartal ve aslan,

Heykellerin arkasında eski Grekçe harflerle yazılmış, Okuyana doğrudan seslenen 232 satırlık edebi kitabe.

Makedonya’ya bakan Batı terasındaki heykellerle  Pers ülkesine bakan Doğu terasındakiler birbirinin aynı.

img_0839
Antiochus baba tarafından İran (Pers) anne tarafından Yunan (Helen) Makedonya’dan Mısır’a kadar ilerleyen Büyük İskender’in yeğeni

Gölgesine sığınılacak tek bir ağaç yok.

En yakın su kaynağı üç saat uzaklıkta

Heykeller doğal yollarla yıkılmış.

Heykellerin tarzı Helenistik, Pers ve Hitit, bunlara ek olarak Komagene kültürü

Helenistik dönemin en önemli keşiflerinden biri,

Fırata egemen olmak Pers ülkesine, Hindistan’a ve Mezopotamya’ya çıkan yolları kontrol etmek demekti. Ona egemen olan ülkenin iyi bir gelir elde etmesini sağlıyordu. Sınırdı ve iletişim yoluydu.

Komagene de muhteşem Fıratın kıyısına kurulan krallıklardan biriydi.

 

img_0824
Yerdeki başlar ve başsız gövdeler

M.Ö 3. yy da Komagene Kralı Antiochus’un dayısı Büyük İskender Doğu Batı sentezine dayalı bir imparatorluk hayal etmişti ama ömrü yetmedi.

İskender’in ardından generalleri bölgede küçük krallıklar kurdular.

Yani ortalık iyice karıştı ve Romalılar doğuya geçmek için Komagene’yi istiyordu.

Derler ki, Antiochus Romanın güvenini kazandı ve Fıratın kıyısındaki ticari açıdan çok zengin bir şehir olan Zeugma şehriyle ödüllendirildi ve oradan kazandığı paralarla bu anıtları yaptırdı.

Kral Antiochus’un mezarı bulunamadığı için taşlar hala gizemini koruyor. Muhtemel ki tapınak tamamlanamadı ve Kral da onları dünya gözüyle göremedi ama Nemrut dağını görmeye dünyanın dört bir yanından akın akın insanlar geldi, merak ettiler, ilgilendiler, kimisi daha dönüş yolunda kralın adını unuttu, kimisi hatırlıyordu, Komagene miydi neydi? Kimisi aylarca kamp kurdu buralara, eski Grekçe’yi kendi diline çevirdi, kralın mezarını aradı, Antiochus söyledi o yazdı. Kimisinin içinde kaldı, hava bulutluydu ve gün batımını izleyemedi, doğuşuna yetişemedi.

Ya Hititler? Onlara ne oldu!?

Kahta,

img_0867
Malatya Pötürge ve Adıyaman arasında kalan Karadut Köyü

Terasın metal koruluklarına yaslandım, Kem Boğazı Torosların uzantısı Ankar Dağlarının önünden aramızda daracık bir nehir yatağı gibi uzanıyordu. Kervanlar geçermiş eskiden burdan, İpek Yolu üzeriymiş. Manzarayı görür görmez Midyat’dan aldığım Süryani şarabı geldi aklıma, tam zamanıydı. Alelacele gerisin geri koştum. Oda kapısının arkasında dilsiz bir uşak gibi hiç kapris yapmadan beni bekleyen bavulum istediğim şeyi hemen verdi bana. Yan yana iki tane U şeklindeki taş binaların arasında tribişon sormak için mutfağı ararken kadınlar soğanın çiğden koyulmasında hem fikirlerdi ama huzurevi konusunda ikiye ayrıldılar. Mutfaktan bir kadeh şarapla terasa döndüğümde yüzlerini buruşturan tatsız konu kapanmış dillerinden hiç düşmeyen en güzel bölüme geçmişlerdi; torunlar.

Akşam üstü Nemrut’un hemen altındaki Euphrat oteldeyiz, heykellerle aramızda sadece dokuz kilometre var. Burda biraz sallıyor olabilirim, sanki aslında dağdan indikten sonraki mesafe 9 km. Kahta’ya bağlı Karadut Köyündeyiz. Gün batımını terastan izlerken Abuzer bey geldi yanımıza dedesinden kalma geniş avlulu bir evleri varmış burda, sonradan otele çevirmişler, daha otel filan yokken, sadece derme çatma, eski bir köy evi varmış avlunun ortasında. Çinli’ler Nemrut’a çıkmadan önce bu avluda çadır kurarlarmış o zaman. Abuzer beyin ninesinin, evde hazırladığı yufka ekmek, peynir, bahçeden topladığı domates ve salatalıklarla kahvaltı yaparlarmış. Otel fikri de böylece kaçınılmaz olarak devamında gelmiş. İyi ki de gelmiş, akşam akasya, ceviz ve meşe ağaçlarıyla çevrili bostanlardan toplanmış patlıcan güveci ve meyhane pilavından sonra tekrar terasa çıktık. Hava serinlemişti, üzerimize bir şeyler aldık, otelin tüm ışıklarını kapattılar ay yıldızlarla kaplı gökyüzüne dağların ardından ağır bir misafir gibi yavaş yavaş salına salına geldi, baş köşeye geçti. Defalarca kayan yıldızlardan hiç birini göremedim, dileğimi hazırladım, gözümü dört açtım, görenlerin çığlığından hemen sonra o tarafa baktım ama olmadı.

Yarın Ver elini Rum Kale, Zeugma, Halfeti..

Yelda UGAN

24/11/2019, Geos Tur

 

 

 

Urfa

Söylenceye göre, Asur kralı Nemrut putperestliğe savaş açan ve gönlünü kızı Zeliha’ya kaptıran İbrahimin yakılmasını emretti. Toplanan odunlar günümüzde Halilürahman Gölü’nün bulunduğu yere yığıldı. Zeliha gece gündüz babasına yakardı ama onun yüreğini yumuşatamadı. Hazırlıklar tamamlandı ve İbrahim ateşe atıldı. Odun yığınının üzerine düşer düşmez ateşin yerinde bir göl belirdi. Sonra yanı başında bir göl daha oluştu. Ateşe atılan odunlar ise balığa dönüştü. Göle Halilürahman adı verildi. Zeliha’nın göz yaşlarından oluşan göl Zeliha’nın gözü anlamına gelen Ayn-ı Zeliha diye anıldı. Kutsal olduklarına inanılan balıklara ise yüzyıllardır kimse karışmadı.

Suyu Arayan Toprak, Harran ve Fırat’ın Bin yıllık Dramı, Mehmet Faraç

 

 

img_0696
“Öküzlerin boynuzları üzerinde duran dünya” konseptli yemek takımı ve en nadide parçası, çorba kasesi..Urfa Arkeoloji müzesi

Balıklı Göl’den bir kaç kişi otele taksiyle döndü. Hava kararmak üzereydi ama biz yine de sevgili Ayfer Kuralay‘ın peşinden otele kadar yürümeye karar verdik. Akşam ezanı okunuyordu, kebapçılar ve ciğerciler hareketlenirken “bugünlük bu kadar” diyen esnaf dükkanlarını tek tek kapatmaya başladı.

Rastgele bir sokağa girdik, eski Urfa sokaklarından birine, evlerin dışarıya bakan pencereleri yok denecek kadar az, varsa da ikinci katlarda. Yüksek duvarlar arasındaki dar sokakları hareketlendiren tek şey birbirinden farklı renklerle süslü kapalı kapılar. Bazen bir kaç çocuk sesi, bazen hızlı adımlarla evine giden uzun boylu, esmer, kasketli bir erkeğin düzenli ayak sesleri, sokak lambaları yanar yanmaz önünde fotoğraf çektirmeye hazırlandığımız bir kapı açıldı. Tesettürlü genç bir kadın sokakta oynayan çocuklarına seslendi, babaları gelmiş, yemek yiyeceklerdi. Açık kapıdan içeri baktığımızı görünce gülümsedi, çocuklarını çağırır gibi bize de seslendi, hem eliyle hem diliyle. Rahatsız etmeyelim filan dedik önce, halbuki içimiz gidiyor içeri girmek için, duvarların arkasını merak ediyoruz. Kadın avlu kapısını kapatır kapatmaz baş örtüsünü ve pardrüsösünü iki pencere arasına gerili ipe astı. Avlu taş zeminli, ortasında bir dut ağacı, erkekmiş ağaç, öyle dediler. Meyve vermezmiş, gölgelikmiş sadece. Avluya bakan odalar taş zeminden daha yüksekte. Mine bizi annesiyle ve dut ağacının yanında bizi ayakta karşılayan kocasıyla tanıştırdı, Mine’nin annesi kalkamadığı için af diledi bizden, avlunun bir köşesine çömelmiş lahmacun içi hazırlıyordu. Loş ışıkta gözlerinin içi gülen kadın hepimizi tek tek başıyla selamladı. Mine’nin sarı kafalı küçük oğlu babası onunla ilgilenmeyince avluya açılan odalardan birine girdi. Odanın tek ampüllük sarı ışığı yanınca kireç badanalı duvardaki girintilerle düzenlenmiş geniş yüklük ilişti gözüme, kaneviçeler, sırıklı kadife yorganlar, iki kişilik uzun yastıklar, danteller, parlak satenden rengarenk yastık başları. Oğlan elinde tuttuğu ince bir dosyayla çıktı odadan, benim seyirlik de bitti, oda tekrar karardı.

Mine belediyede çalışıyormuş ama kadrolu değilmiş, en büyük hayaliymiş kadrolu olmak, kuşlar gibi şakıyor anlatırken, sosyal hizmetler bölümündeymiş, sanki iş görüşmesindeymiş ve bizi ikna etmeye çalışıyormuş gibi elinden neler geldiğini sıraladı, hatta bize, bizim gibi Urfa’yı gezmeye gelenlere belediye adına rehberlik bile yaparmış.

Kocası oğlanın ödev dosyasına şöyle bir bakıp onu başından savuşturdu ve tek basamakla çıktığı mutfağa girdi. Mine babasını anlatırken hepimize birer bardak su ikram etti. Burda, bu avluda eskiden 14 tane çocuk yaşarmış, artık sadece annesi ve iki erkek kardeşi kalmış. Mineler de şehir dışındaki yeni yapılan modern bir apartman dairesine taşınmışlar. Sekiz tane üvey kardeşini doğuran kadın yani annesinin kuması babasının maaşıyla kaçınca ev de Mine’nin annesine kalmış.

Kimsenin ilgisine mahzar olamayan oğlan avlunun köşesindeki bir merdivenle kuyuya iner gibi aşağı iner inmez tavukların gıdaklama seslerini, kanat çırpmalarını duyduk ama kimse oralı olmadı. Akşam yemeğine kalalım diye ısrar ettiler, fırın çarşıdaymış çarşı da buraya çok yakınmış, lahmacunlar nerdeyse hazırmış.

Tanıtacağım cümle aleme / Her şeyi görmüş / Tüm dünyayı tanımış / Her şeyin sırrına ermiş olanı / Ve her yerde / Gizli kalmış her şeyi keşfedeni! / Bilgelerin bilgesini, / Her şeyi bir bakışta kavrayanı: / Seyreyledi karanlıkları o / Açıkladı tüm gizleri / hatta öğretti bize / Tufan’dan önce olup biteni! / Dönünce çıktığı uzun yolculuktan / Bitkin, fakat yatışmış olarak / Kazıdı bir mezar taşının üstüne / Başından geçen her şeyi!  

                                                              Gılgamış Destanı’nın ilk satırları

Urfa’nın Arkeoloji ve Halepli Bahçe mozaik müzelerindeki yoğun programdan sonra Mine’lerin evi iyi geldi bize, dinlendik biraz. Müzeler için ayrı bir gün olmalı, o gün sadece müze gezilmeli, iki saatte bir kahve molası, notlar filan sonra tekrar.

34 bin metrekarelik alanıyla burası Türkiye’nin en büyük müzesi. Bilmiyordum, gerçekten buraya gelinceye kadar bilmiyordum, hem çok şaşırdım hem de çok sevindim. Her şey Bereketli Hilal‘de Paleolotik dönemle başlıyor, yani M.Ö. 18 binler. Ve kronolojik bir sırayla İslami döneme kadar geliyor. Müzeyi bitirdiğinizde ki ben bitiremedim 4.5 km yürümüş oluyorsunuz. 60’lı yıllarda başlamış kazılar, 69’da da ilk müze kurulmuş. İronik bir nedeni olsa da orasını fazla kurcalamadan burada küçücük bir not düşmek istiyorum, esrelerin çoğu baraj (dan) kurtarma kazılarında çıkarılmış.

img_0679
Kireçtaşından yapılmış bu adamın ağzı yok, o ağızmış gibi duran karaltı ise burnunun gölgesi, nedenini bilmiyorum belki sakladığı bir sırrı vardır!?

Sonra Neolitik döneme, yani avcı-toplayıcı’lıktan yerleşik hayata geçiş denemelerinin yapıldığı dönem başlıyor. Bu dönemin karşılayıcısı 9 bin 500 yaşındaki dilsiz Urfa Adamı 180cm boyunda, dünyanın gerçek boyutta yontulmuş ilk insan heykeli.

Hafif bir rampayla ilerliyorum, Göbekli Tepe D tapınağının bire bir kopya edilmiş imitasyonunun önündeyim. İşte bundan sonrasını hatırlamıyorum, ömrümde gördüğüm en güzel totemleri seyre daldım. Turna, tilki, bilge yılan, yaban domuzu, kartal ve insan motifli koruyan ve yol gösteren totemler. Eve gidince ben de bir totem yapsam, kumaşlar, kitaplar, fotoğraflar filan kullansam mesela.

Yazı icat edilmiş, dünyanın en eski destanının (Gılgamış) önünde transa geçmiştim ki telefonum çaldı, araba bal kabağına dönüşmüştü, acilen gelmeliydim. Ekip mozaik müzesine geçmişti bile. Telaşla çıkışı aradım, bu rampaların bir de inişi olmalıydı ama yoktu işte, hastanelerdekine benzer büyük bir kapının boydan boya uzanan silindir, metal kolunu ittirince kapı açıldı, hızla merdivenlerden aşağı inmeye başladım. Üç kat sonra burdan çıkışı bulacağıma dair umudum kalmadı, ayak sesimden başka bir şey duyulmayan merdivenler gittikçe kararmaya başladı, sensor çalışmıyordu ve sanırım depoya iniyordum. Gerisin geri yukarı çıktım. Tekrar aynı kapı ve asansörler karşımdaydı. Müzenin daha yarısı bitmeden ne yazık ki çıkmak zorunda kaldım.

img_0731
Mitolojide savaş Tanrısı Ares ile Harmonia’nın (Aphrodite) kızları, evliliğin kölelik olduğuna inanan Amazon kadınlar.

Koşarak diğer müzeye gittim. Nefes nefese girdim içeri. Neyse daha müzenin hikayesine yeni başlamışlardı.

Mozaik müzesinin bulunduğu yere bir park yapılacakmış ve alt yapı kazı çalışmaları başlamış, yıl 2006. Bir de ne görsünler her taraf silme mozaik. Hemen uzmanlar çağırılmış ve derhal kurtarılmasına karar vermişler. Müze de buraya, mozaiklerin bulunduğu yere kurulmuş.  Anladığım kadarıyla burası Roma döneminden kalma bir saray, Edessa sarayı, mozaikler de sarayın dekoru. Her bir odanın, ya da salonun, sofanın her neyse tabanı farklı bir hikayesi olan bir konuyla resmedilerek döşenmiş. Misal, gözü pek Akhilleus’un (Aşil) bebekliğinden Homer’in Troya’sına  savaşa gidinceye kadarki hikayesi, Amazonların savaş motifleri, onların kurucu ve koruyucu tanrıçaları Kticic, Orphesus mozaiği, Zebra götüren zenci (bunu bir yerden hatırlıyorum ama çıkaramadım) ve daha bir çok mitolojik hikaye.

Her ne kadar rakamlarla detaya inmek istemesem de şöyle bir teknik bilgi daha var. Tesseralar yani mozaikleri oluşturan her bir taş dünyada görülen mozaikler arasında en küçük olanlardanmış ve Fırat nehrinin orijinal taşlarıymış. Doğal olarak küçüldükçe de verilen emekle beraber değeri de artıyor. Ne sabır ama. Aklıma bir şey takıldı, acaba bu taşlar dizildikten sonra mı boyanıyor?!! Bana öyle bakma sevgili totemcim, haklısın, tersi delilik olur!

img_0687
Sevgili totem,

İşte böyle Urfa’cım!! Çok hızlı oldu ama yine de güzel oldu. Bize artık müsade, yarın sabah erkenden Güney Doğu’nun çıkmaz sokağı Adıyaman’a gidiyoruz.

Günlerdir hava ilk defa bulutlu, uzaktan Fırat’ın kokusu geliyor, kulağımda Urfa’nın güzel türküleri, etrafımda fıstık ağaçları..

Urfa’lı sevmiş doğrudur güzelim, senin de gönlün var, al yanaklı yar, sen oralı yaralıyam, gün be gün sararıyam, el çekin benden kurudum inceden, sen de sevmiştin sakladın benden, yare yaralıdır yüreğim, al gülümü tak göksüne, koy yüreğinin üstüne, can versin gül tenine, köz var sinemde, sır var sözümde, sözümün sırrı yarin isminde..

Ağzına sağlık Kazancı Bedih

Yelda Ugan,

15/11/2019, Geos Tur

 

 

 

 

Göbekli Tepe

“Annem Göbekli Tepe’nin etrafında yerleşim yeri olmadığını, sadece ibadet için buraya gelindiğini söylemişti. Henüz köy yaşamı bile yokken avcı-toplayıcı insanlar, çok uzaklardan buraya ölülerini gömmeye geliyorlardı. Bu, çok geniş bir alanda ortak bir inancın olduğunu gösteriyor…”

Her şeyden önce inanç vardı. Yonca Eldener Göbekli Tepe Muhafızı kitabından,

img_0665
Göbeklitepe M.Ö 10.000

Urfa’ya doğru ilerliyoruz, Hasankeyf’den Mardin’e kadar olan Yukarı Mezopotamya arkamızda kaldı. Önümüz Urfa’ya kadar Aşağı Mezopotamya. Kızıltepe’den geçiyoruz, solumuzda Suriye, şimdilik sınıra paralel seyrediyoruz.

Atatürk barajından Fırat’ın suyunu Mardin’e taşıyan kanalın üstünden pamuk balyalarıyla dolu römorklarla beraber geçtik. Yağmurlar başlamadan pamuğun tarladan kalkması lazım.

İstanbul’a kadar uzanan ve Urfa’dan geçen otoyolun üstüne Örencik köyüne giden bir köprü yapılmış, böylece Göbekli Tepe’ye hem daha hızlı hem de daha konforlu bir yolculukla gelmek kolaylaşmış. Tem otoyolundan çıkar çıkmaz nohut ekili tarlalar ve kırmızı biber bostanlarıyla karşılaştık. Siyah kırçıllı kilimden yapma çadırların etrafında çoluk çocuk oyun oynuyor, büyükler de yeni mahsulu nazlıyor, ne isterse yapıyorlar. Dedemin kütüphanesinden okuduğum bir kitap geldi aklıma, Yazarı Erich Von Stroheim, Altın Yayınları, siyah ciltli bir kitaptı, adı Paprika. Bir Çingene kızıydı ve aynen böyle bir çadırda kırmızı biberlerin arasında doğmuştu, ona Paprika adını verdiler.

Örencik köyü yakınlarındayız. Doğu’da Karacadağ ve Kuzey’de Toros Dağları‘nın eteklerinde, bozkırın ortasında. Batıda Urfa ve Fırat, güneyde ise Suriye sınırına kadar Harran Ovası, yani çok geniş bir coğrafyadan görülebilen, bulunması kolay bir tepe.

img_0641
Göbekli Tepe’de bozkır fıstık ve badem ağaçlarının arkasından Harran Ovası’na Suriye’ye kadar uzanır.

Ayrıca 12 bin yıl önce insanların bu tepeyi seçmelerinin diğer bir sebebi de dikilitaşları yaparken kullandıkları taşlar. Her yerde bulunmayan ve oldukça sert olan bu kireçtaşlarının  kalitesi ve taş ocaklarının konumu. Minibüslerle yukarı, anıtın çepeçevre üstü çelik bir çadırla örtülü olduğu alana çıktığımızda orda da aşağıdaki gibi ama daha küçük bir cafe ve hediyelik eşya dükkanı vardı. Müze dükkanlarından alışveriş yapmaya bayılırım. Zamanım çok az, ekip dışarda sıraya girmiş bizi aşağı indirecek minibüsü bekliyorlar. Yaka kartından ismini okuduğum Apdullah, “Dikilitaşların minyatürlerini biz yapıyoruz abla” dedi “taşlar da burdan yani aynısı gibi” üzerinde tilki, boğa ve turna kabartmalı olanlardan iki tane aldım, eve gerçek bir Göbeklitepe taşı götürüyordum, yaptığım alışverişten pek bi memnun oldum. “Ne zamandır burda çalışıyorsun?” diye sordum Abdullah’a. Keyifle gülümsedi, sorsa da anlatsam diye gözleri parladı. Meğer buralar onlarınmış. 86 yılında dedesi çift sürerken bir heykel bulmuş Göbeklitepe’de, dede heykeli kaptığı gibi koşmuş müzeye, fakat müze müdürü dedenin getirdiği heykeli beğenmemiş, “çobanlar yapmıştır, çöpe atın!” diye dedenin getirdiği heykele burun kıvırmış. Rivayete göre müzenin çöpünde heykeli o sırada Nevala Çori‘de kazı alanında çalışan rahmetli Claude Smith bulmuş ve sonrası malum.

Buraya gelmeyi neden bu kadar çok istiyordum, hakkında sonradan öğrendiğim hiç bir şeyi bilmeden önce burası, Göbeklitepe neden beni bu kadar heyecanlandırdı? Oval bir yuvarlağın içinde, T şeklindeki 12 dikili taş ve üzerlerindeki kabartmalar bana ne söyledi?

img_0656
Göbeklitepeliler 12 bin yıl önce İnstagrama burdan girmişler?!!

İmgesel düzlemdeki rüyalarımızı söze dökmekte zorlanır, ancak öykü olursa ona hükmedebilirmişiz. Turnalar, yaban domuzları, yılanlar, tilkiler ve boğalar…Kültür Bilincini Geliştirme Vakfı’ndan tanıdığım, seminerlerini dinlediğim Prf. Kürşat Demirci‘ye göre ben de herkes gibi yani süreci hazırlayan tarihsel izi süremediğim için bana her şey olağan üstü bir sihir gibi gelmiş. Aslında biraz da öyleymiş çünkü Göbeklitepe’nin keşfi Arkeoloji tarihini değiştirmiş. Ama beni heyecanlandıran şeyin bu olmadığı kesin. Neyse, Demirci konuya daha çok arkeoloji üzerinden değil de dinler tarihinden yola çıkarak anlatıyor ve öykü oluşmaya başlıyor.

Göbeklitepe, Neolotik dönem demek. Aslında bütün dünya tarihinde önemli bir süreç ama bizim Anadolu, Mezopotamya ve Akdeniz coğrafyasında daha önemliymiş çünkü çok daha fazla belirleyici olmuş. Göbeklitepenin çıktığı kronolojik zaman dilimi Neolotik döneme denk düşer. Neolotik dönemin en klasik özelliği de yerleşik hayata geçme tecrübesiymiş. Neolotik dönemin hemen öncesi Paleolitik dönem, Yani M.Ö 50 binlerden yaklaşık M.Ö 10 bininci yıllara kadar insanların göçebe yaşadıkları çok uzun bir zaman dilimi.

Neolotik dönemle beraber yavaş yavaş hayvanlar ve bitkiler evcilleştirilir, kap, kacak yapımı başlar ve bu çanak çömlek sayesinde insanlar biriktirmeyi öğrenir. Her kap, her çömlek malzemenin ertesi güne saklanması anlamına gelir.

İşte klasik kurama göre insanlar önce yerleşmişlerdi ve ardından inanç başlamıştı. Fakat insanlığın ilk inşa ettiği tapınak Göbeklitepe diyor ki, “özellikle bizim buralarda insanlar inançla yakın temasa çok erken geçtiler.”

img_0668
6.6 milyon Euro’ya mal olan çelik çatı

Ve; örgütlenme, kollektif çalışma, birlikte bir şey üretme de sonradan edinilmiştir. Yerleşik hayatla başlar diyen kuram da çürümüş oldu böylece, Göbeklitepe bunu da değiştirdi. İnsanlar kendi aralarında olağan üstü bir iş bölümü gerçekleştirmişler ki ağırlığı 30 ila 50 ton arasında değişen sütunlar burada inşa edilebilmiş. Bu antropoloji anlamında da önemli bir keşif.

Burası bir tapınaksa ve civar halkları tarafından ortaklaşa kullanmak üzere beraber yapıldıysa  tapınağın İki fonksiyonu var o zaman. Biri Ekinoks kutlamaları, diğeri atalar kültü (ölmüş olan atalarla irtibat halinde olmak isteği) denilen bir inanç sistemi.

O zamanlar, insanlar herseyi mitolojik bir dille açıklar, dünya, güneş nedir bilmezlerdi. Güneşi, Ayı yukarı çıkaran ya da aşağı indiren ne?! Belki de ilahi atlar (Pegasus) gündüz alıyor, gece yerine koyuyor. Eğlenceli bir dil!!

İnsanlar tabiatın canlanmasını, ölümünü ve ortadan kalkışını, kışı yazı ve baharı yani mevsimsel dönüşümleri de anlamamışlar. Bunu yapan bir şey olmalı, baharı getiren, kışı getiren bir takım güçler. Yani bir takım anlaşılmayan güçler. Bunun için de kahramanlar yaratmış, efsaneler uydurmuşlar. Misal eski Grek kültüründe Demeter ile kızı Persephone‘nin, Mezopotamya kültüründe Dumuzi ile İnannna’nın hikayeleri gibi.

Yeniden bahar gelsin, kozmos devam etsin diye kutlamalar (ekinoks) yapılırmış. Yani bizim bugün de yaptığımız nevroz kutlamaları gibi. Kozmosun içinde yeniden var olma sağlanıyor böylece. Bu iki kavram, yani atalar kültü ve ekinoks kutlamaları Göbeklitepe’de de icra edilmiş olmalı ki orada bulunan yiyecekler yani kazılarda bulunanlar, bahar aylarına ait. Buraya yani tapınağın etrafına insanlar yerleşmemiş, ev yapmamışlar, yılın belli dönemlerinde düzenli olarak gelmişler ve ritüellerini tekrar etmişler, böylece kozmik düzenin yeniden sağlanmasına katkıda bulunmuşlar.

Tek bir halk olmadıkları tahmin edilen Göbeklitepe’liler kim?

Tapınağın üstünü neden kapattılar?

İnsan boyutundaki dünyanın en eski heykeli “Urfa Adamı’nı Göbekitepe’liler mi yaptı?

Yeni Göbekli Tepeler’lerle beraber hangi sırlar gün yüzüne çıkacak?

Urfa’nın arkeoloji ve mozaik müzeleri bu sorulara yenilerini mi ekleyecek, yoksa ucundan kıyısından göz mü kırpacak?

Bakalım;

Yelda Ugan

10/11/2019, Geos

 

 

Mardin

Gökyüzüne kapı komşusu olan bir şehirde gördüğünüz rüyalar tılsımını bir ömre yayar. Mardin gibi kendi içine kapalı şehirlerde duvarlar gece konuşur. Gölgesinde hikâyeler barındıran evlerin, geceleri el ayak çekildikten sonra kendi kendine konuşan hikâyeleri vardır. Kulak kabartmayı öğrendiğinizde şehir size sırlarını açar.

Murathan Mungan, Harita Metod Defteri

5c1554ab-f799-4c21-84b9-88f427711b06
Gündüzü seyranlık, gecesi gerdanlık Mardin

Öğle sıcağının altında güneşlenen alıç, meşe makisi ve fıstık ağaçlarının içinden Mardin’e girdik. Önce şehrin girişindeki parke taşlı yolda, yokuş başında profilden gördük onu, adı dört bin yıldır değişmemiş olan kadim Mardin’i. Devasa bir organizma gibi ağır, yaşlı ve canlı.

Öğle yemeği için Cercis Murat Konağındayız, 1. caddedeki tüm yapılar gibi burası da güneşin altında sararmış Mardin taşından yapılma, sonradan restore edilerek restorana çevrilmiş bir konak. Kesme işinden sakız gibi beyaz patiska perdeler, bakırdan yapılmış, kapağını bile kaldırmakta zorlandığım büyük pilav tencereleri, duvarlarda asılı işlemeli aynalar, bakır helkelerin içine yerleştirilmiş lambalar, nişlere sıralanmış menekşelerle ince bir zevkle döşenmiş. Tertemiz, masalar pırıl pırıl, kumaş peçeteler kar gibi, kalaylanmış bakır sürahilerin içinde gül suyu ve mesafeli bir samimiyetle ortalıkta dört dönen garsonlar.

img_0592
Cercis Murat Konağı

Ahşap merdivenlerden ikinci kata çıktık, öğle saatini epey geçtiği için bizden başka kimse yoktu, önceden hazırlanmış on kişilik masamızın önünde beyaz eldivenli garsonlar tarafından karşılandık, sanki her şey sadece bize özel ve sadece bizim içindi. Sofadaki, katlanır camlara yakındı masamız, manzaramız Mardin Ova’sı fakat Suriye tarafından, Güneyden’den gelen parlaklık gözümü alıyor o tarafa bakamıyordum. Yemek gelinceye kadar etrafı gezmek için oturduğum sandalyeden kalktım. Fonda Şam Konservatuarında hazırlanan albümden buğulu sesiyle bir kadın Süryanice şarkılar söylüyordu.

“Bu toprak insanlık tarihinin en barışçıl çağlarına hakim olan Ana Tanrıçaların diyarıdır. Mezopotamya’da bahar kadının doğurganlığıyla gelir, bitkiler kadının bilgisiyle şifa dağıtır, buğday kadının becerisiyle ekmeğe dönüşür. Ana Tanrıçalar yaratıcılığı, bereketi, doğumu, gelişme döngüsünü temsil eder. Onlar bir coğrafyanın kaderinin yalnız erkek eliyle yazılamayacağını gösterecek kadar savaşçıdır…BİZ CESARETİMİZİ KADINLARDAN ALDIK”

Kadınların mutfakta, bahçede, tarlada, eğitim aldıkları atölyelerin olduğu fotoğraflarla doluydu duvarlar hemen yanlarında da yukardaki yazı asılıydı. Burası geleneksel yemeklerin turistlere abartılı bir sunumla ikram edildiği herhangi bir restoran değilmiş meğer. Mezopotamyalı kadınları, nahrinleri evden çıkaran, onları iş hayatına, üretime dahil eden, ayrıca Suriye’li mülteci komşu kadınlarına da iş imkanı sağlayan bir projenin devamıymış. Projenin mimarı da yukardaki yazının altında adı olan Ebru Baybara Demir.

Soğanlı yoğurt çorbası, yaprak sarması, kuru patlıcan ve soğan dolması, içli köfte, kaburga dolması, sumak şerbeti, irmik tatlısı ve Süryani şarabı. Elinize sağlık hanımlar, her şey çok güzeldi.

img_0625
Bir sokaktan diğerine geçit veren Abbaralar

Kah dik ve yüksek taş merdivenlerlerden çıkarak kah abbaraların arasından geçerek Mardin’in dar sokaklarında akşama kadar yürüdük. Nasıl olsa bir kaç mihenk taşıyla otele kolaylıkla dönebilirdim. Gruptan ayrıldım, banka lazım bana, tütün lazım. Bankanın köşesinden Cumhuriyet çarşısına paralel bir alt sokaktan yürüdüm biraz. Kendi boylarındaki bir üzüm küfesinin önünde nöbet tutan iki kadın konuşmadan elleriyle karşılarındaki ayyakabıcıyı gösterdiler, daracık, hafif karanlık bir dükkan, naylon çocuk ayakkabıları var raflarda, tütüncü burasıymış. Köyünden getirmiş, yeni mahsul, eğer içerken boğazını yakmıyorsa iyi tütünmüş.

Şehrin kendisi gibi adı “Kadim” olan bir başka konakta, otelimizdeyiz artık ama otele dönerken hiç bir mihenk taşı çalışmadı ve bilmediğim bir şehirde başıma gelen en güzel şeylerden bir oldu….kayboldum. Adres sormadan oteli bulacaktım ama olmadı, Cumhuriyet caddesini dört döndükten sonra beşincide sordum artık.

img_0600
Çöp kamyonları dar sokaklara sığmamış iş Kadifeye düşmüş!!

Terastan Mezopotamya’ya nazır akşam üstü kızıllığında Mardin’lilerin denizimiz dediği ovanın manzarası Ekim renginde. Hava biraz daha kararınca ışıklar tek tük yanmaya başladı. O zaman Suriye’yi, Nusaybin’i ve Kızıltepe’yi daha iyi seçer olduk. Yorgunluk kahvesi ve boğazımı yakmayan Mardin tütünüyle (ne yazık ki tütünün geldiği köyün adını unuttum) burda olduğum için bütün dinlerde Tanrı’ya şükrettim.

Mor Behram ve kızkardeşi Saro adına 569 yılında Süryaniler tarafından yapılmış Kırklar Kilisesi, Kuyumculara gelmeden, baharatçılardan hemen sonraki Ulu camii, Mardin Kalesinin önünde simetrik mimarisinin “ne ekersen onu biçersin” anlamına gelen Zinciriye medresesi, nereye çıkacağını bilmediğim daracık sokaklarda elinde tepsiyle karşıma çıkan bir Mardin’linin mırra ikramı, aslında “şeytanın gözü” demek olan nazar boncukları, annemin incili bileziği, bademli pilav, kapalı lahmacun sembusek. Çok kimlikli, çok sesli, çok renkli Mardin, herkesin ve hiçkimsenin olan ne varsa doyamadığım topraklar.

img_0610
Bir mihrap camiden mi çıkıyor, kiliseden mi anlamıyorsunuz Mardin’de

Sabah daha saat 08:00 bile olmadan hazırlandık, Urfa’ya doğru yola çıkıyoruz. Hava şimdiden sıcak, akşamdan hazırladığım hırkayı, çorabı ve şalımı sırt çantama geri tıktım. Bir şey unutmuş olabilir miyim diye odaya tekrar çıktım ve etrafı son kez şöyle bir kolaçan ettim. Merakımı yenemeyip odanın sokağa bakan beyaz tül perdesini araladım. Bütün gece karşı evin merdiven başında oturan kadın yoktu, gitmiş, yerine kendi silüetinde sofaya uzana taş bir korkuluk bırakmıştı.

Yelda UGAN

06/11/2019, Geos

 

 

 

Deyrulzafaran Manastırı

Eşin benzerin yoktur, yüce tanrı, tek tanrı!
Yapayalnızken yarattın dünyayı bildiğin gibi,
Hiç kimsede bulunmayan ulu kudretinle.
İnsanlar, büyük küçük bütün yaratıklar,
Ayaküstünde yürüyenlerle uçusanlar,
Suriye, Nübye, Habeşistan, Mısır senin eserin
Herkese kendi yerini, kendi nasibini verdin,
Herkese rızkını ve ömrünü sağladın.
Dilleri ayrı, kişilikleri ayrı,
Kendi özellikleri var her ülkenin, her ulusun,
Yeryüzü, senin aklının yarattıklarıyla dolu.

Güneş Tanrı’nın övgüsü adlı Mısır şiirinden

 

img_0575

Daha uzaktan, öğlen güneşinin altında yanakları Mardin kızılına çalmış tevazu içinde parlıyordu. Harç yok, kireç yok, kum yok. Taşlar sanki ayrılmayacaklarına yemin etmiş gibi birbirlerine sıkıca yaslanmışlar. Nakışlar orijinal, 5. yy’dan kalma, kapılar ceviz ağacından, onların üstünde de ne bir çivi ne de tutkal var.

Üç katlı manastırın dar bir geçitten indiğimiz zemin katı, gördüğüm ilk güneş tapınağı, doğu yönündeki yarım daire biçimindeki pencere muhtemelen günün ilk ışıklarının huzmeler halinde toplandığı yer. Ve yine muhtemelen tapınağın bir çeşit kıblesi, mihrabı ya da secdesi.

Karanlığı ilk aydınlatacak olan güneşin doğudan yavaş yavaş kızıl renklerle doğması, güneşin kutsal sayılması için yeterli bir sebep olmuş. Tıpkı karanlıkta bizi aydınlatan ay gibi, yolumuzu gösteren yıldızlar gibi ya da kuraklıktan ölmek üzereyken çakan şimşeklerle beraber gelen yağmur gibi. Bizi koruyan, korkutan, besleyen, barınmamızı sağlayan ne varsa kutsalımız saymışız, yeter ki kızmasınlar diye onlara yani Tanrılara adaklar adamış, kurbanlar kesmiş, dualar etmişiz.

İşte o dönemde, M.Ö kaçıncı yüzyılda bilinmiyor ama burası Güneş tapınağı olarak yapılmış ve M.S 5.yy’da da Manastır olarak inşa edilmiş.

Manastır ismini etrafında yetişen safran bitkisinden almış. Dayrulzafaran, Safran Manastırı.  Taş korkuluklarla el ele birinci kata çıktık,  geniş bir iç avluda biraz dinlendik önce, malum yine sıramızı beklememiz gerekiyor. Rehber haber verecek. Burası beklemek için ya da küçük bir mola vermek için çok uygun, etrafı güllerle çevrili, 8-10 masadan oluşan, masaların üstü tenteli bir bahçe…Allah’ım nerden geldiğini anlamıyorum, havada nasıl güzel bir koku var! Çiçek kokusu gibi değil, tütsü de değil, biraz lohusa çayı kaynara benziyor ama onun gibi baygın da değil. İstemeye istemeye genç, güzel bir garson kızın önüme bıraktığı koyu, biraz da iyi demlenmemiş olacağı için bulanık görünen çaydan bir yudum aldım, zira karnım çok aç, güneş çok kızgın ve manastıra giden gül, defne, zeytin ve nar ağaçlarıyla çevrili yol dik bir yokuşta. Evet!! Koku çaydan geliyormuş, tarçın, karanfil, safran ve siyah çay karışımı. Giderken kızları güneşin altında bekletmek pahasına kasada kuyruğa girip yarım kilo aldım çaydan, evde minik minik demliyorum, çünkü çok keskin, sanırım siyah çay da Mardin’in ünlü kaçak çayından.

img_0577
Tıp merkezi olarak kullanılan bölümdeki yılan kabartması

 

Rehberin arkasından manastıra girdik, kemerli sütunlara kırlangıçlar yuva yapmış, kuş olsam ben de evimi Mardin ovasına karşı burada yapardım. Manastırda dört bölüm var, ayinlerin yapıldığı, ahşap sıralara oturarak rehberi dinlediğimiz salon, İngiliz Kraliçesinin hediye ettiği 376 yıllık matbaa ve dönemin makam arabası tahtırevanın sergilendiği Meryem Ana Kilisesi, tıp merkezi olarak kullanıldığı rivayet edilen ve yılan kabartmalı figürleriyele loş salon ve nihayet aşağıda güneş tapınağı.

Günün kalanı Mardin’in..

 

Yelda UGAN

03/11/2019 Geos Tur

 

Mor Gabriel, Deyrulumur

Elinden geldiği kadar iyilik yap, hem yakınlarına hem de yabancılara, Hoş ve tatlı sözlerle konuş, iyilerle ve hem de kötülerle..   Süryani Mor Efrem

img_0562

Deyrulumur, dünyanın ayakta duran en eski Süryani Manastırı, Süryanice “umur” yaşam demek

Çam ağaçlarının gölgelediği uzun parke yol hiç bitmesin istedim. Manastıra girmeden hemen kapının önündeki dut ağacının altındaki bankta kuş seslerini dinleyerek saatlerce oturabilirdim. Kireç boyalı meyve ağaçları, bayır aşağı ovaya inen tarlalar, köşeyi dönerken veya balkondan süzülür gibi geçerken belli belirsiz bir karaltı gibi görünen ama yanındakine gösteremediğin ürkek rahibeler..

Süryanice mor aziz, mort azize demek.

Sıramız geldi ve içeri girdik. Kemerli kapılardan geçtik, taş korkuluklara dokunduk, serin, koyu gölge duvar diplerinden yürüdük, havada temizlikle karışık hafif bir tütsü kokusu var. Her şey zahmetsizce ve kolaylıkla yapılmış gibi hafif. Tepedeki pencerelerden yeni günün ışığı ağır ve kalın parke taşların üzerine sanki ilk kez düşüyormuş gibi mahcup. Güneşin sararttığı kadim Mardin taşlarının yanakları al al kızarmış. 

Hah köyünde olduğu gibi yine, genç, yakışıklı ve son derece kibar, kot pantolon, spor ayakkabılı, fit bir Süryani rehber Kuryakos Acar karşıladı bizi. Biraz aksanlı ama güzel sesiyle ve Türkçesiyle Manastırın Mardin’de yaşayan bir Süryani tarafından kibrit çöpünden yaptığı maketini anlatmaya başladı. 

Sonradan olunmayan, doğulan, Hiristiyanlığı ilk kabul eden bir kavim Süryanilik.

Kendi içinde mezheplere ayrılmışlar; Protestan, Katolik, Keldani, Ortodoks, Nasuri

Ana yurtları burası, Mezopotamya, kökleri 5.500 yıl öncesine uzanıyor. Hıristiyanlık geçmişleri ise sadece 2.000 yıllık.

Kökeni Asurilere, Aramilere, Akadlara ve Babillilere kadar uzanıyor.

Daha çok bulundukları yer Mardin, Cizre, Hasankeyf ve Nusaybin’i kapsayan Tur Abdin bölgesi, yani Süryanice bölgenin adı “Kulların Dağı” demek.

70’lerden sonra çok göç olmuş. Nerdeyse 10 bini İstanbul‘da olmak üzere bugün Türkiye’de 15 bin Süryani kalmış.

Deyrulumur ya da Mor Gabriel Ayasofya ve Karya Kiliselerinden sonra en güzel en eski tavan mozaiklerine sahip,

397 yılında iki aziz rüyalarında Mikail meleği görmüşler, melek yapmalarını istediği manastırın yerini göstermiş onlara.

1615 yıllık bir geleneği ve manastır yaşam tarzını bugün de sürdürüyor. İçinde aktif olarak 60 kişi yaşıyor ve aktif olarak ibadet de eğitim de devam ediyor. Öğrenciler burayı yurt olarak kullanabiliyorlar. 

5. yy’dan bugüne kadar yüzlerce rahip geçmiş burdan belki de binden fazla. İlahiyat fakültesiymiş o zamanlar. Yunanca, Farsça ve Süryanice dillerinde eğitim vermiş.

Harç yok, ne bir parça çimento ne de tuğla. Taşlar birbirine geçecek biçimde tasarlanmış. kilit taşları ve sıkıştırma yöntemi kullanılmış.

Bağlı oldukları merkez Suriye, fakat şimdi savaştan dolayı Lübnan’a taşınmış.

Moğol imparatoru Timur’un istilasına uğramış, manastırda ne kadar altın, gümüş varsa talan etmiş Timur’un ordusu.

Kuryakos’un ardından koridorları geçerek taşların rengi gibi aydınlık bir salona, ayin bölümüne giriyoruz. Klasik her kilisede olduğu gibi oturma düzeni iki taraflı ahşap sıralarla sağlanmış. Bir de namaz varmış Süryani kiliselerinde, halkla beraber namaza durulur, secdeye girilirmiş bu salonda

Hıristiyan inancına göre günahkar doğan çocukların vaftiz töreni de bu salonda yapılıyor. Vaftiz kurnasını gösterirken Kuryakos bunun yani günahkar doğmanın ve ardından vaftiz edilerek günahlardan arınmanın sembolik olduğunu aslında Adem ve Havva’nın ilk işledikleri günahın affı için yapıldığını İncil’den bir hikaye anlatır gibi anlatıyor.

Süryanice toplam 33 harften oluşuyor. Yazılışı da sağdan sola.

Tur Abdin bölgesindeki tüm kiliseler gibi burası da çok sade, heykel, resim ve ikon yok.

Süryanilerin el sanatlalarından bir tanesi de bez basma, bunu yapan teyze Nasra Şammashindi bir kaç sene önce ölmüş. Şimdi kullanılanlar bilgisayar baskısı. Onun yaptıkları, kök boya, taş ve tahta baskısıymış, hatta Nasra teyzenin dokuma tezgahından bir kaç parça Mardin müzesinde sergileniyormuş artık.

Kilisedeki resimler temsili ama nişlerin içindeki 15 mezar gerçek, Mor Gabriel de dahil 12 bin aziz gömülmüş buraya, son defin 1984’de yapılmış, artık mezar olarak kullanılmıyor.

Doğu’dan gelecek olan Hz. İsa’ya saygıdan, ölüler oturur vaziyette Doğu yönünde defnedilirmiş.

Burası Süryaniler için Kudüs’den sonra gelen ikinci kutsal mekan.

Soru sormaya, biraz da sohbete zaman yok, bir sonraki grup bizim çıkmamızı bekliyor. O güzelim taş yoldan çıkışa doğru yürüdük, güneş iyice yükseldi, öğlen oldu. Mezopotamya ovasına nazır, safran çayı içmeye Deyrülzafaran manastırına gidiyoruz.

Yelda UGAN

31/10/19 Geos Tur

 

 

Merhabayınız, Güle güleyiniz

 

İskele gemimiz oldu, ben de kaptan, tek mürettebatım Elifçe’yle ağlarımızı Kuzey Ege’nin buz gibi sularına attık. Güneşin altında parlayan gümüş rengi balıklar ıslak ve kaygandı. Yavru bir ahtapotu ağlardan kurtarıp evine gönderdik.

img_9746
Ylva Snöfrid, Distopya ve Ütopya

İstanbul Bienalinin bir mekanındayım sanki, sanatçılar “dünyanın sonu geldi!!” yerleştirmeleriyle seyircilerini bekliyorlar. Bunu bir otogarda yapmaları da çok manidar. Yani son durak hissi veriyor, geldin ama gidemiyorsun manasında. Aradan günler geçtiği halde gözümün önünden gitmiyor. Esenler otogarına girdik, servisle aşağı, dünyanın merkezine doğru iniyoruz, Dante’nin Cehennem’i gibi katman katman. Dükkanlar boş, soğuk ve alaca karanlık. Neyse, bu dükkanlardan birinde gördüğüm adam, ayaklarını öne doğru uzatmış, elleri kucağında dükkanın tek eşyası olan bir sandalye tepesinde oturuyor ve karşıya bakıyordu. Ensemdeki bütün tüyler havalandı.

Bir de bunun üstüne yağmur başladı, yağmur bir şey değil, sabah telefonuma bir uyarı geldi. Birazdan yağacak yağmur kimyasal yüklüymüş diyor mesajda, dün Tuzla’da bir deri fabrikası yanmış da ondan, dikkat etmeliymişiz. “Çocuğum” dedim, bügün yağacak yağmur böyle böyle sakın ağzını açıp öyle havaya dikme olur mu?! Boş boş baktı yüzüme, vedalaştık.

Yer hostesi mi diyorlar artık ona neyse beni almadan giden servis şöförüne verdi veriştirdi. Hep onun suçuydu. Şimdi bu trafikte Şişli’den dönecekti, Mecidiyeköy’e viyadüğün altına gelmek zorundaydı. Çünkü bu otobüs firması yeryüzünde kavuşmaktan daha güzel bir duygu olsaydı başka bir iş yapıyor olurdu. Oturduğum sandalyeden hallice bir koltuğun karşısındaki duvara asılı afişlerde böyle yazıyordu. Çok güzel, çok havalı, çok genç, en önemlisi çok mutlu bir çift fonda duran pıspırıl, gıpgıcır bir otobüsün önünde birbirlerine bakarken gözleri parlıyordu. Artık bundan sonrası onlara kalmış, evlere servis yok.

Dört kat aşağı imdim tuvalete gitmek için, Allah’ım nasıl kasıyorum kendimi, her taraf kir pas içinde, kimsecikler yok. Tuvaletin girişinde küçük bir bölme var,  üzerinde “emanet alınmaz” yazıyor. Camekanın arkasındaki kadının melamin tabağına çıkarken iki lira bırakıp dar atıyorum kendimi koridora. Dışarısı ben yokken bir film seti kurulmuş gibi bir anda hareketlenmiş. Merdivenlerin dönemecine karanlık bir örtü gibi oturmuş kocaman bir kadın gelen geçene yol duaları gönderdi. Yemin ederim gelirken bu merdivenlerde tek bir insan bile yoktu.

Kapüşonlu muavin tam da otobüsün bagaj kapısının önüne birikmiş yağmur göleti üzerinden bavullarımızı aldı. Otobüs hep aynı yerde durduğu, hep aynı yere bavul konduğu için orda beton zemin çökmüş, aşınmış mıydı? Otobüs hareket eder etmez hopörlerden gelen kayıtlı kadın sesi keyifli ve konforlu yolculuklar diledi.

Aden’den kovulan Adem ve Havva’nın üç oğlu oldu. Habil, Kabil ve Şit. Kabil Habil’i öldürdü ve Doğu’ya kaçtı. Bir grup düşmüş melek onu himayelerine aldılar. Gözcüler, yani düşmüş melekler Kabil’in soyundan gelenlerin endüstriyel bir medeniyet kurmasına yardım etti.

Saat neredeyse 11:00 ama sabah trafiği hala devam ediyor. İkitelli’ye doğru gıdım gıdım ilerliyoruz. Yağmur, gri bir pus ve Nuh peygamberin tufandan ve yapacağı gemiden henüz haberi yok daha. Gözcüler, insanlığa yaratılıştan itibaren ne varsa öğrettiler ama onlar yine de zıvanadan çıktılar.

İçim geçmiş, otobüs durunca uyandım. Hava da açmış. Tekirdağ otogarındayız muavinin dediği gibi beş dakika kaldık orda. Malkara, İpsala, Çanakkale yönünde gidiyoruz. Nihayet trafik yok, hava pırıl pırıl, buralara da yağmur yağmış, toprak ıslak ve mis gibi kokuyor. Koku kısmını uyduruyor olabilirim, halüsünasyondur o. Tabelalara göre etrafımız bağlarla çevrili, yamaçtan ovalara inen küçük düzlüklerde kireç rengi beyaz badanalı minareler, köyler, sürülmüş tarlalar, bulutlar,  yutarcasına etrafı seyrederken muavin bir elinde kahve, bir elinde telefon bin kere geçtiği yollara bakmıyor, gençlik işte, onun aklı önde, ikili koltukta oturan kızlarda.

Buralara ilk gelişim yıllar önce bir Haziran ayındaydı. Oğul Bush İstanbul’a bilmem ne toplantısı için gelmişti. Güvenlik önlemleri nedeniyle ofisin etrafındaki tüm ana arter yollar trafiğe kapanınca gün ortasında pijamaları giyip yatağa girmek gibi biz de hiç hesapta olmayan bir tatile çıkmış iki gün Assos’ta Behramkale’de kalmıştık. Yeşil yaprak bulutları altında güne bakan çiçeklerinin sapsarı gülüşleriyle saatlerce yol aldık. Bugün sanki üzerlerinden deri fabrikasının atmosferde birikmiş kimyasalları yüklenmiş bulutlar geçmiş gibi, kurumuş ve kararmışlar. Başları önde ve küskün bekliyorlar.

Yazları kurak ve sıcak, kışları ılık ve yağışlı Akdeniz bölgesinde daha biz küçük bir çocukken, buralar coğrafya dersinde işlediğimiz ve yerini haritadan gösterebildiğimiz yedi bölgeden biriydi. Bulgaristan’dan gelen Meriç ırmağı da buralardan geçer Ege denizine dökülürdü. Sultan Süleyman’ın da Viyana kapılarına dayanmak için at sırtında geçtiği yerler ama en çok, her gün gözümüzün önünde olan ve kokuları soluklarımıza karışan çiçeklerin saksıları, Trakya Birlik ayçiçek yağlarının teneke kutularından biliyorduk bu tarafları.

Mola yerinde yine banttan bir kadın sesi yirmi beş dakikalık ihtiyaç molamızı müjdeledi.   Tekirdağ’lı Namık Kemal’in adını vermişler buraya, heykelini de ne kadar büyük yaparsak o kadar makbul olur derken vücudunun orantısı biraz kaçmış, çocuk parklarındaki masal devlerine benzemiş. Papyon kıravatlı  heykeli yüksek bir beton zemine kondurmuşlar. Tanzimat Devri aydını hakkında belki bir şeyler yazmışlardır diye heykele yaklaştım ama sağ elindeki kalın kitabı okuyamadım.

 

Tabelalar peş peşe değişti. Ahievran, Malkara, Şarköy, İpsala (hudut)…Moladan sonra film seyretmeye devam etmedim, Nuh peygamberi oğullarıyla baş başa bıraktım. Tufandan sonra çıkan gökkuşağı gibiydi manzara, alan kapmaca bitmiş, dingin, ufuk çizgili bir yolda ilerledik. Yol çatallandı, sol taraf Uzunköprü, Edirne, Kırklareli, sağ taraf İpsala Yunanistan, biz ortadaki yoldan ilerledik, Keşan Gelibolu Çanakkale

“Keşan otogarında adımla karşılaştım” kesinlikle çok havalı bir başlık olurdu, hoşuma gitti. Kardeşimi Keşan otogarında beklerken, bir büfenin önünde duran dergi standını karıştırdım biraz, iki ayda çıkan bir edebiyat dergisi vardı, görünmediğimden iyice emin olduktan sonra dergiyi kirden sararmış jelatininden çıkardım. Çok hızlı olmalıydım, her an yakalanabilirdim. Sona doğru sayfaları hızlıca çevirdim, sırayla bavuluma ve onun üstündeki küçük sırt çantama, büfeciye ve dergiye baktım. Kopya çekiyormuşum gibi heyecanlandım. Dergiyi tekrar jelatin ambalajına sokmak çıkarmaktan daha zor oldu, poşetin yapışkanlı ağzı sağa sola yapıştı ama sonunda başardım, kimseye görünmeden standdaki yerine yerleştirdim. Adım yoktu dergide.

Ama olsun, kardeşim sapasağlam duruyordu  karşımda, hemen dergiyi de unuttum gönderdiğim öyküyü de. Kolundan sargısı bile çıkmıştı. Biraz sağ kolunu kullanmakta zorlanıyordu, kasları güçsüz kalmıştı ama fizik tedavisiyle halledilecek gibiydi.

Hafta sonunu beraber geçirdik, bisiklet kazası yaptığı köyü gösterdi, başka köylere de gittik. O Doppler gibi bisikletten düştüğü yerde, ormanda yaşamayı seçmedi. Üç gün sonra tekrar işe başlayacak onu “merhabayınız” diye selamlayan, “güle güleyiniz” diye veda eden hastalarına şifa dağıtmaya devam edecek.

img_9807

İki haftalık öğrenci Eilfçe, arabayı kullanan annesine “bocuk ne?” diye sordu. Canavar demekmiş. Arnavut kaldırımlı Çamlıca köyünde her yıl Ocak ayının ikinci haftası olan en soğuk günün bitiminde bocuk gecesi yapılırmış. Holleween, cadılar bayramına çok benzer bir ritüelmiş. O gece Bocuk cadısının gezdiğine inanılır onu kovmak için çok sevdiği kabak tatlısını ahırlara koyarlarmış. Biz yeğenimle arka koltukta kıkırdamaya başladık. Masal bu ya! Elif’in annesi bir Bocuk cadısıymış, hazinesinin anahtarlarını demir bir halkaya dizmiş ve halkayı da beline sardığı siyah bir kuşağa geçirmiş. Burnunun ortasında koca bir beni olan cadı karların üstünde yürüdükçe, ağzında kalan iki dişinin arasından çıkan soluğu buharlaşırmış. Çocuklar onun geldiğini anahtarların şıkırtısından anlar çil yavrusu gibi çığlık çığlığa kaçışır, topladıkları şekerleri de ceplerinden düşürürlermiş.

4e3dac3a-4374-4c31-b13f-bd8bf443eef3
Nejla KAHVECİLER UGAN, nice yıllara:))

 

Gökçetepe tabiat parkından,  Saroz Körfezinin serin sularına ayaklarımızı soktuk. İskele gemimiz oldu, ben de kaptan, tek mürettebatım Elifçe’yle ağlarımızı Kuzey Ege’nin buz gibi sularına attık. Güneşin altında parlayan gümüş rengi balıklar ıslak ve kaygandı. Yavru bir ahtapotu ağlardan kurtarıp evine gönderdik. Akıntıdan dolayı deniz kendi kendini temizlermiş burda, akvaryum gibi çam ormanın içinde turkuaz, lacivert bir deniz.  Sazlıdere köyüne giderken yolda kaybolduk, şipkaların (kuşburnu) arasından bir kaç kere köy meydanına çıktık ama sonra bulduk yolumuzu ve körfezi kuşbakışı seyrettik. Yunusların göç yoluymuş burası, uzun uzun baktık, yorulduk nöbetleşe baktık, görmüşüz gibi şakalar yaptık ama gelmediler.

img_9839Gelibolu, Adilhan çıkışında asfalta kurusun diye serilen ayçiçeklerinden “illa alın!” diye ısrar ettiler, bir avuç aldık. Kıyıda, aşağıdaki çam ve zeytin ağaçlarından sonra Koru dağlarında tam bir cümbüş vardı; meşe, akasya, çınar ve fındık ağaçları kol kola girmiş, sonbahara tam bir seyirlik manzaraya hazırlanıyorlardı, bunlar yapraklarını kızıldan sarıya hizalarken aralarındaki çam ağacı hiç renk vermeden duracak biz de cennete arka kapıdan girecektik.

Satır etin yanında ikram ettiler. Manca göçmen dilinde yemek anlamına geliyormuş, közlenmiş patlıcan ve paprikadan yapılan bir meze adı olmuş zamanla.

img_9866

Keşan’dan İstanbul yönünde ilerliyoruz. Malkara’nın içine girmeden, Şarköy sapağından içeri girdik. Tütün rengi sürülmüş tarlalar, havada kartal görmüş hindi sürüsü gibi yan yan bakan içi geçmiş gündoğduların arasından kıyıya indik. Şarköy kesmedi bizi, Marmara’nın da hiç keyfi yoktu, bulanıktı ve rüzgar huzursuz kadınlar gibi Güney Doğu’dan keşişleme esiyordu. Nympha’lar Bocuk cadısının kulağına fısıldadılar, Mürefte’ye doğru yola çıktık. Trakya Tanrı’sı Baküs’ün memleketine, asmayı bekleyen, bağ bozumu yapan şarap Tanrısı. Bana mı öyle geldi bilmem! Arnavut kaldırımlı sokaklar şarap kokuyordu. Sahildeki sıralı ahşap evlerden birinin önünde küçük bir kalabalık var, herkesin elinde birer şarap kadehi. Burası Kutman şarap müzesi, içerde 1890 yılında kullanılan on tane meşe fıçı var. En son 1958 yılı bağbozumunda kullanılmış bir çıkrık ve bir kapalı pres, şarabı tortusundan ayıran filtre tepsi, güçlü erkek ve kadınların ayaklarıyla üzümü ezdikleri çıpıt aleti, 1972’de Fransa’dan gelen Fulvar, elektrikli pompalar çıkana kadar kullanılan adı ahbap olan ama Trakya şivesinde H harfi söylenmediği için ABAP denen tulumba, muhasebe evrakları, şişeler ve aile fotoğrafları. Kocakotaki adında Rum bir şarapçıya aitmiş burası, 1888 yılıymış. Daha sonra Rum şarapçı Kocakotaki’nin yanında çalışan, Kutman’ların büyük büyük dedesi Ali Paşa Zade Ahmet Efendi burayı devralmış. Sonrası malum.

img_9888

Denizi karşımıza aldık, ılık güneşin altında 2011 yılında şişelenmiş Reserve Cabernet Sauvignon’u tatmaya başladık. İçimi yumuşak, hafif kekremsi, sıkı bir şarap.

Kocakotaki’ye ne olmuştu acaba, nereye gitmişti? Torunlarına da öğretmiş miydi şarap yapmayı?

Elifçe’nin büyük büyük babasının da şarap fıçıları varmış köyünde, annesi daha küçük bir çocukken dedesinin talimatıyla şarabın şişirip, sıkıştırdığı ahşap çeşmeyi zorlanarak açar fıçıdan sürahisini doldurur sofraya getirirmiş. Bulgaristan’dan bu tarafa göç ettiklerinde 12 yaşındaymış daha.

Elifçe’yle deniz kenarına indik. Kuruyan tuzla ağarmış yuvarlak deniz taşlarına sorduk, bizimle gelmek isteyenleri  kızım Zeze için toplarken, onlar Sevilen’e girdiler orda da bir şişe rose şarap içtik. Kafamız güzel, çok iyiyiz.

Güneş Gelibolu’dan kızarmış bir çörek gibi batıyordu. Yolda Elifçe’ye annesinin hikayesini yazacağıma söz verdim.

 

Yelda UGAN

02/10/19, Beşiktaş

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Biz Evde Yokuz!

img_9549

Güneş tepemize bir tepsi büyüklüğünde yerleşene kadar çalışıyor, iğneyle kuyu kazıyorduk adeta. Kazıyorduk dediysem, bir şey kazmıyorduk aslında, 607 nolu açmada daha çok ince işler yapıyor gerçekten uğraşıyorduk. Burası daha önceki kazı sezonunda ortaya çıkarılmış büyük boyutlu, dikdörtgen bir çukur. üçe dört boyutlarında, iki metre yüksekliğindeydi ve aynı anda on kişinin çalışabileceği kadar genişti.  Savaşta açılan siperler gibi ama neyseki  kum torbaları da onlara ihtiyacımız da yoktu. Açmanın güney batı yönünde üç basamaktan oluşan toprak bir merdivenden iniyor, bir kısmı ortaya çıkarılmış taban mozaiğini fırçayla temizliyorduk,  asıl işimiz buydu. Kadın kılığında saklanan soylu bir adamın hikayesiymiş mozaikte anlatılan, burası da soylu ve sanat sever bir adamın eviymiş. O zamanlar oturma odasının ya da salonunun tabanına böyle bir mozaik döşetmek hem zengin olmak hem de tiyatroyla, sanatla uğraşmak demekmiş.

Sonra gün batana kadar buluntuları torbalara yerleştiriyor, el yordamıyla kayıt tutup daha çok günlük tutar gibi rapor yazıyorduk. Buluntu dediysem burda şekli olan her şey – kuşa benzeyen, bilye şeklinde ya da yamuk ama renkli bir taş, oyma kemikten yapılmış objeler – değerli olabilirdi, ne aradığımı bilmeden bütün günü arayarak geçirdiğim, şimdi özlemle hatırladığım güzel günlerdi.

Şafakla berabere uyanıyor, hızlı bir kahvaltıdan sonra tekrar başlıyorduk. Ne fırçaların ne de boy boy malaların nasıl kullanılacağını bilmiyorduk. Ören yerlerinde, müzelerde gördüğümüz kazı fotoğraflarındaki antik şehirler gibiydi burası tek aşinalığımız burdan geliyordu. Sadece içimizden biri Üniversitede bir kaç yıl Arkeoloji klübüne devam etmiş, ama hiç kazı görmemişti. Biz yine de onu bilir kişi ilan etmiştik. O ne diyorsa yapmaya hazırdık. Bir de kazı evinde aletlerin ne işe yaradığını anlatan resimli bir arkeoloji sözlüğü bulmuştuk, hepsi buydu. Açma, mala, fırça, buluntu….sözlükten öğrendiğimiz kelimelerdi bunlar.    

Burada güneş daha önce hiç görmediğim bir güzellikte doğuyor. Tiyatro perdesi açılır gibi. Güneş ışınları önce yeryüzüne  45 derece eğik paralel bir çizginin arasından süzülerek iniyor. Yani öyle top gibi, kızıl renkte, yavaş yavaş büyüyen sonra da rengi açılarak gittikçe yükselen bir döngüden geçmiyor. Paralel çizgiler yan yana çoğalıyor sonra birbirleriyle birleştikçe çizgiler kayboluyor ve bir kaç dakika içinde hava aydınlanıyor. Sanki gökyüzü kocaman bir pencereydi ya da sahne ve her sabah görünmez bir el yavaş yavaş önündeki perdeyi çekiyordu. Güneşin yere kadar inen sis tabakasını delemeyip aralardan sızmak için yol araması gibi. Sonrasında kış güneşine benzeyen tam da ressamların aradığı türden parlak bir ışık dolduruyordu yeryüzünü.    

Antik kent kalıntılarının ortasına bırakılalı neredeyse bir hafta olmuştu. Bozkırın ortasına. İki kuru ağaçtan başka göz alabildiğine ufka kadar uzanan kızıl çorak bir toprak, orda burada küçük tepecikler oluşturan topraktan daha koyu, bakıra çalan kızıl renkte irili ufaklı kayalıklar vardı etrafta. Her gün, güneşin gelirken ve giderken, ışığının  kızıl rengiyle toprağın bakır rengi buluşuyor sadece bir kaç dakika seyrine doyum olmaz bir gösteriye dönüşüyordu. Sanki Apollon güneşi yeryüzünden çekerken Artemis gökyüzüne gümüşten yapılmış ayı takıyor, ertesi gün tersinden tekrar ediyorlar gibiydi.

Kazı alanının batısında kalan, koni şeklinde yükselen antik tiyatro kalıntıları arasında dolaşmayı seviyorduk. Hatta  sahneyle taş oyma koltuklar arasında kalan küçük bir geçitten sahnenin altında kalan gizli bir oda keşfettik. Burası sahnenin kulisi olmalıydı, oyuncuların kolayca girip çıkması gereken geçit ancak bir kişinin geçebileceği kadar daralmış üst taraftandan da yana doğru çökmüştü. Taşların üstünde yüzeyin deseni gibi duran lekeleri, mikroskopta gördüğümüz yapısı bozulmuş hücrelere benzetiyor, hangi hastalığın habercisi olduğunu tartışıyor hayali konsültasyon yapıyorduk.

Akşamları antik tiyatronun merdivenlerine oturur sohbet ederdik. Güneş gökyüzünde sabahın tersi bir devinimle batar,  kapanan perdenin üstüne binlerce yıldız konar ve biz onlara bakmaya doyamazdık. Birbirimize hikayeler anlatır bu tuhaf durumdan nerdeyse zevk alırdık. Duruma tevekkül edemeyecek kadar gençtik o zamanlar ama yine de içerde, derinlerde bir yerde ruhumuza iyi gelen bir şeyin farkındaydık. 

Kalıntılara neredeyse 1km uzaklıktaki derede içecek suyumuzu alıyor, akşamları da buz gibi suda biririmize aldırmadan yüzüyor, temizleniyorduk. Kazı evinde de banyo vardı ama burası iyiydi. Çocuklardan öğrenmiştik bu derenin varlığını yoksa bu çorak bozkırda aklımıza bile gelmezdi. Çocuklarla iyi anlaşıyorduk, bize rehberlik ediyorlardı, kazı alanının hikayesini bir de onlardan dinledik. Biz de onlara bir çeşit sağlık taramasından geçiriyor, ufak tefek yaralarına pansuman yapıyorduk. Çocuklardan duyan köy halkı akşamları da kendi şikayetleri için gelmeye başladı sonra. 

Uçaktan indiğimiz gün,  bize verilen adrese göre patoloji ana bilim dalı yazılı binanın önünde buluşacak, tanışma, program sunumu, laboratuvarların tanıtımı filan derken ilk günü böyle geçirecek sonra da vakitlice bize ayrılan yurtlara yerleşecektik. Ertesi günden itibaren çok sıkı bir çalışma bizi bekliyordu. Heyecanlıydık. 

Üniversite kampüsünün büyük ferforje süslemeli demir kapısından içeri girmiştik ki altmış yaşlarında, mavi gözlü, şişmanca bir bey bizi uyardı yanlış geldiğimizi, çalışmanın sahada yapılmak üzere antik kente gitmemiz gerektiğini söyledi. Nefes nefeseydi, kasketini çıkarıp alnında ve ensesinde biriken terleri sildi, kalan tek tük saçlarının arasından çıplak başı güneşin altında parlıyordu. Konuşurken, gözlerini kısarak havaya bakıyor, hiç birimizle göz teması kurmuyordu. Aniden arkasını döndü ve kapının karşısındaki yola park ettiği siyah bir minibüse doğru koşar adımlarla ilerlemeye başladı. Kasketini taktığı elini arkaya doğru benimle gelin der gibi sallayınca biz de onun ardından minibüsse yerleştik. 

Mavi spor bir çanta uzatıp cep telefonlarımızı kapatmamızı ve bilgisayarlarımızla beraber buraya çantanın içine koymamızı söyledi. Her bir eşyamız için çantanın içindeki kilitli poşetleri kullanacak ve torpido gözünden çıkardığı yapışkanlı stikırlara da adlarımızı yazacaktık. Böylece eşyalarımız karışmayacaktı. Bildiğimiz gibi hoca bu konuda çok katıymış ve talimatı kesinmiş, yapacak bir şey yokmuş.   

Hepimiz biririmize bakıp güldük. Demek görevimiz çok gizli ve ciddi bir görevdi. Bir yandan eşyalarımızı talimata uygun yerleştiriyor bir yandan da havaalanında hızlıca bir tanışmadan sonra aramızda ilk kez konuşuyor, şakalaşıyorduk. Şöförün telaşlı, acemi ama babacan tavırları bize iyi gelmişti. Ama telefonsuz ve bilgisayarsız ne kadar kalacaktık? Bu saha çalışması da ne demekti? Galiba, her şeyden ve herkesten uzak ironi olsun diye de adına antik kent dedikleri laboratuarda bir çeşit kampa girecektik. 

Kampüsün önünden minibüsse bindikten sonra otobandan doğu yönünde şehrin içine girmeden bir saat kadar ilerledik. Havaalanından gelirken de otobandan gelmiş, yine şehrin içine girmeden, bize verilen talimata uyarak üniversitenin servis araçlarına binmiştik. Şehir hep uzakta, sadece bir silüet halinde görünmüştü. Sevimsiz, kurşun rengi duman üfleyen bacalarıyla devasa büyüklükte fabrikalar, tırlar ve kamyonlarla dolu benzin istasyonları, kirli sarı renkte binlerce metrekareye yerleştirilmiş, nakliyecisini bekleyen mallarla dolu  depolardan sonra sağ tarafımızda ufkunda belli belirsiz gri mavi dağları gördüğümüz sanki karanın içine sonradan sokulmuş bir deniz gibi körfezle karşılaştık. Denizdeki yüzlerce gemi uzaktan oyuncak gibi görünüyorlardı. İlerledikçe körfez yerini iki taraflı envai çeşit ağaçların toplandığı bir ormana bıraktı. Bir ara burada, ormanlık alanda, otobandan fazla uzaklaşmadan hızlıca yenip içilen küçük bir restoranda mola verdik. Tekrar yola çıktığımızda ağaçlar seyrekleşmeye başladı ve biz bayır aşağı bozkıra doğru ilerledik. Ne kadar zaman geçti hatırlamıyorum, biraz uyumuşum. Bozuk yolun sarsıntısıyla uyandım. Otobandan çıkmış, toprak bir yolda çıplak dağlara doğru ilerliyorduk ki uzaktan antik kent kalıntıları görünmeye başladı. Geldik galiba dedim içimden gülerek. Bir kaç dakika sonra “işte burası!” Dedi şöför, “eşyalarınızı unutmayın” diyerek  kontağı kapattı ve minibüsten aşağı atladı. Akşam serinliğine rağmen yine ter içindeydi. Hepimiz biririmize şaşkınlık ve biraz da korkuyla bakıyorduk artık, şaka mıydı bu? Artık eskisi kadar sevimli görünmeyen şöförümüz “Ha az kalsın unutuyordum” diyerek telaşla tekrar minibüse bindi Bize iki klasörden oluşan mavi dosyaları uzattı. Hoca göndermiş, biz ne yapacağımızı biliyormuşuz, konuştuğumuz gibiymiş ama yine de bu dosyalarda günlük program tüm ayrıntısıyla yazıyormuş. Şöför koltuğuna tekrar yerleşince de mavi spor çantayı işaret ederek emanetleriniz bende merak etmeyin dedi ve bizi toz içinde bırakarak gitti.

Akşamın alaca karanlığında öylece kalakaldık, sırt çantalarımız ve bavullarımızın etrafında. Herkes biririne bakıyor ve bir açıklama bekliyordu. Elbette içimizden biri bütün bu olup bitenler hakkında bir şeyler biliyor olmalıydı. Ya da bu neydi? Her birimiz bir şeyler söylüyor, sesimiz gittikçe duyduğumuz korkuyla yükseliyor ama kimseden mantıklı bir söz çıkmıyordu. 

img_9505

Biz çaresiz birimizin ağzından çıkacak bilir kişi kelamı beklerken ellerini kollarını sallayarak bize doğru, karşıki tepeden yokuş aşağı koşan iki kadın göründü uzaktan. Kadınlar “Hoşgeldiniz!”  Dediler defalarca, duydukları sevinçten biraz utanıyor, saklamaya çalışıyor, istemsizce ellerini ağızlarına götürüp gülmelerine engel olmaya çalışıyorlardı.   “erken geldiniz, bugün beklemiyorduk sizi!….” diye onlar hep bir ağızdan konuşurken, her birimizin üstünde bakışları sırayla dolaştıkça seslerinin neşeli tınısı azar azar yok oldu. Hocayı sordular önce, niye yoktu, gelmeyecek miydi, sonra da tanımadığımız bir kaç isim daha saydıktan sonra boş bakışlarımıza, anlamsız bir kaç kırık dökük cümlemize aldırmadan bizi yine geldikleri gibi neşeyle sarıp sarmalayıp antik tiyatronun arkasında kalan barakalara adının sonradan kazı evi olduğunu öğrendiğimiz yere götürüp yerleştirdiler.        

Her gün mavi dosyalardaki günlük plana büyük bir ciddiyetle uyuyorduk  ama notlarda yazan çoğu şeyi de anlamıyorduk. Çizimler metinlerden daha çok işimize yarıyordu. Onlara bakmayı, aramızda yorum yapmayı seviyorduk. Bilmediğimiz  neredeyse her şeye,  refleks olarak netten bakmak üzere olmayan telefonlarımıza  davranıyorduk. Hatta ilk bir kaç gün adeta kıvrandık, ellerimiz titredi. Sanki her sabah bu iki kuru ağacın dalına asılı bir zarf buluyor, sonra zarfı açıp günün bilmecesini öğreniyorduk. Sonra da kafa kafaya verip kirpiklerimize kadar toz içinde kalıncaya kadar çalışıyorduk.

Burada, antik şehirde kazı yapılmaya başlanalı neredeyse 15 yıl olmuş. Zamanla köylülerle kazı ekibi arasında sıkı bir bağ oluşmuş. Bize her gün yemek getiren kadınların anlattığına göre -ilk gün bizi karşılayanlar- hoca özellikle köydeki kadınlardan yardım istemiş, Böylece kazı sezonu boyunca gelen ekip köy kadınları için bir geçim kaynağı olmuş.

Asıl işleri, yani hocanın onlarla yaptığı anlaşma, ekibi doyurmak ama yıldan yıla gönülden verebilecekleri ne varsa vermeye hazır olmuşlar. Yırtılan tulumları dikmişler, kazı evini temizlemiş, derleyip toplamışlar, ekip gelmeden havalandırmışlar. Erkekler sırayla kazı alanına gönüllü bekçilik yapmış, hatta başlarda kaba işlerde günlük ücretle çalışmışlar, çobanlar keçilerini kazı alanından uzak tutmuşlar. Çocuklar yaz boyu getir götür işlerini yapmışlar. Karşılığında bolca kitapları, defterleri olmuş, biraz da okul harçlıkları. Ekip artık biliyormuş, yanlarına bir kaç çocuk kitabı, 1-2 kalem almadan olmazmış.  Yani burası köye hem renk hem refah getirmiş. Artık sadece kazı mevsimine göre hazırlık yapılıyormuş öncesi ve sonrasına göre.  O yüzden bizi gördükleri gün şaşırıp yabancılamışlar. Çünkü gün gün bilirlermiş her şeyin zamanını.   

Sabahları gün doğmadan, akşam da batmadan kalıntıların kuzey doğu yönündeki diğerine göre daha büyük olan ağacın altına yemeğimizi bırakıyorlardı. Rahatsız etmek istemiyorlarmış, biz burdan alırmışız, bir şeye ihtiyacınız olursa söylemeliymişiz, bize iyi bakmazlarsa “hoca” onlara kızarmış sonra. Kimdi bu hoca? Onu görebilecek miydik? Var mıydı gerçekten, yoksa bu tuhaf oyunun bir parçası mıydı? Hiç bir şey bilmiyor, anlatılanları ancak şüpheli bir gerçeklikle anlıyorduk. İyi ama bütün bunların bizimle ne ilgisi vardı?! 

Birbirimizi tanımıyorduk, farklı okullardan geliyorduk. Bu sene mezun olan adaylar arasından  seçilmiştik. İki ay kadar sürecek, patoloji üzerine yapılacak bilimsel bir çalışmaya katılacaktık. Bunun için aylarca çalışmış sonra da yüzlerce kişiyi arkamızda bırakarak seçilmiştik. Antik kazı ekibinde olmak, belki içimizden bir kaç kişinin hayali bile olacak kadar güzeldi, heyecan vericiydi ama patoloji ile ne ilgisi vardı çözemiyorduk, bu bir ön çalışma mıydı? Sabrımızı ne bileyim yeteneklerimizi, yapabileceklerimizi ölçmek, bizi sınamak için bir yöntem miydi. Yoksa ta en baştan, antik çağlardaki iskelet yapısından mı başlayacaktık her şeye.

Bir tuhaflık olduğunu biliyor ama olacakları beklerken de tadını çıkarmaya çalışıyorduk. Çok zor da olsa hepimiz kadınların geldiği köyden, köyün tek telefonundan ailelerimize fazla ayrıntıya girmeden sağ salim olduğumuzun haberini verdik. Bir daha da aklımıza ne telefon ne de internet geldi. Çünkü zaten hiç bir yerde telefon çekmiyormuş. Köyde bir kaç kişide cep telefonu varmış, istersek kullanabilirmişiz. 

Geleli nerdeyse bir hafta olmuştu, bu sabah, bilge kadının -büyük olan ağaca bu ismi takmıştık- bize sunduğu keçi sütünün tüm nimetleriyle dolu kahvaltımızı yaptıktan sonra kazı evinde  bulduğumuz tulumları giydik. Tiyatronun taş merdivenlerine oturup günün bilmecesini çözmek üzere hocanın kutsal kitabını açmıştık ki  ufuk çizgisinde tozu dumana katarak bize doğru siyah bir arabanın geldiğini gördük. Yaklaştıkça büyüyor; yaşlı ve kızgın bir hayvan gibi şöför gaza bastıkça homurdanıyordu. Bu bizi buraya getiren minibüsün ta kendisiydi. Kalıntılarla amfi tiyatro arasında kalan dar çıkıntıya girmeden durdu. Sanki aylardır burdaymış ve hep burada kalacakmışız gibi şaşırdık. Kimseyi beklemiyorduk.  Hayretle yeni  gelenlere baktık. Minibüsün yandaki sürgülü  kapısından  bizim yaşlarımızda dokuz-on kişi indi.  Minibüsden aşağı inen herkes önce bizim tarafa bir göz atıp kısa bir baş selamı veriyor, ardından aralarında konuşup gülüşüyorlardı. Yaşlı şöförümüz bizim bulunduğumuz tarafa bakmadan telaşla indi ve koşarak öndeki diğer  koltuğun kapısını açtı. Önünde kavuşturduğu ellerinin arasında buruşturduğu kasketiyle hazır ol vaziyetinde bekledi. Suçlu bir çocuk gibiydi. Suratı kıpkırmızı ve dokunsan  ağlayacak haldeydi. Sürekli terliyordu ama mendilini çıkarıp silinmeye bile cesareti yoktu.  Önce üçüncü bir ayak gibi ucu metal ahşap bir baston göründü açık kapının arasından. Bastonun yere sağlam bastığından emin olduktan sonra beyaz deriden, özel yapım biri diğerine göre daha yüksek tabanlı spor ayakkabılar da tek tek göründü. Toz içindeki kızıl bozkır toprağına bastılar. Arabadan inerken zorlanmasına rağmen şöförün uzattığı elini hışımla iten, İnce, uzun boylu bir kadındı inen. Yetmiş vardı belki, belki daha fazlaydı, alımlı hoş bir kadındı. Çatık kaşlı, ince dudakları sımsıkı kapalı, kızgın ve sinirli görünüyordu. Elinin küçük bir hareketiyle arabadan çantalarını indirmeye devam eden ekip  komutanlarından emir bekleyen askerler gibi yaşlı kadının etrafında toplandılar. kadın iki elini de bastonuna dayayarak kısa bir kaç şey söyledikten sonra herkes “tamam hocam” diyerek, kovanı terkeden işçi arılar gibi dağıldılar. Yalnız bir kişi yaşlı kadının yanında kaldı, sanırım hocanın asistanıydı bu rastık saçlı, küpeli adam ve görünen o ki asistan da şöför gibi hocanın gazabına uğramıştı, yüzü renkten renge giriyor, telaştan eli ayağına dolanıyordu.    

Sabah serinliğinde hocanın beyaz keten elbisesinin etekleri bir güvercin kanadı gibi hafifçe dalgalandı, bir eliyle bastonunu tutarken  diğer eliyle de bombesi siyah kurdeleli bej rengi şapkasını düzeltti. Heybeti yalnızca kendinden aldığı bir güçle dengeleniyor, otoriter ama saygın hali etrafına sorgusuz bir güven veriyordu. Herkes halini ve tavrını ona göre ayarlamıştı. Hocanın bize ilgisiz ve uzak duruşunu diğerleri de taklit ediyor, yokmuşuz gibi davranıyorlardı. Anlaşılan bizi sona bırakmışlardı, öncelik kazı alanının selametiydi.

Herkes yerine yerleşip birbirleriyle uyumlu bir ritim tutturunca  nihayet varlığımız hatırlandı. Rastık saçlı asistanla,  elinde kağıt  bardakların ve kahve dolu bir termosun bulunduğu tepsiyle ekipten biri daha yanımıza geldi. Kısa bir tanışma faslının ardından kahvelerinimizi doldurup tiyatronun taş merdivenlerine oturduk. Güneş biraz etkisini arttırmıştı ama hava hala serindi. Asistan anlattıkça önce dudaklarımızı ısırarak yere bakmaya, sonra kıkırdamaya en sonunda da yüksek sesle patlayan kahkahalarımıza engel olamadık. Şöförümüz yani Ziyaver günleri karıştırmış, aslında o şöför de değilmiş ama herneyseymiş, bir hafta sonra havaalanından alacağı ekibi, bir hafta önce gidip alanda bulamayınca telaş içinde okulun önünde gördüğü ilk ekibi yani bizi aradığı ekip sanmış. Sonrası malummuş. Hoca o sırada “Antik çağda tedavi yöntemleri” gibi bir adı olan konferansa katılmak üzere patoloji profesörü ile beraber yurt dışındaymış. İkisi de birbirlerinden habersiz akşam kaldıkları otelin lobisinde maillere cevap vermeye çalışırken biri kayıp ekipten diğeri de kazı alanında olmaması gereken ekipten bahsedince telefonlar, mailler filan derken hoca köyü aramış. her şey yolundaymış, bu seneki ekip biraz garipmiş yani diğerlerine benzemiyormuş ama iyi çocuklarmış hem hepsi doktormuş da..

Yaklaşık üç ay kadar sonra artık son günlerimizi geçirdiğimiz patoloji laboratuarına bizim, ekibimiz adına bir mektup geldi. Arkeoloji bölümünün antetli zarfını görünce heyecanlandık.  Mektup hocadan geliyordu. El yazısını hemen tanımıştık. Her gün sabah duası eder gibi büyük bir ciddiyetle başına toplandığımız, mavi klasörlere yerleştirilmiş beyaz sayfaların üzerindeki zarif el yazısıydı bu. sabırsızlıkla zarfı açtım ve yüksek sesle okudum. Ordan ayrılırken büyük bir tevazuuyla defalarca özür dilediği halde mektup yine özürle başladı ve    her birimizi ayrı ayrı kutladı. Aslında bu tuhaf yanlışlığa rağmen hiç bir şeye zarar vermediğimiz için bir teşekkürdü bu aynı zamanda. Zarfın içinde bir de davetiye vardı. Kırk yıldır, hocanın asistanlık günlerinden beri birlikte çalıştığı, depo sorumlusu, buluntuların envanterini tutan  yaşlı Ziyaver emekli oluyordu ve onun için verilecek partiye biz de davetliydik.

O gün dönüş yolunda bizim keyfimizin yerinde olduğunu ona hiç kızgın olmadığımızı, hatta iyi ki günleri karıştırdı da bizi apar topar buralara getirdiğini söyledikçe nasıl da rahatlamış hatta yolda şarkı bile söylemişti.

Yelda UGAN

26/02/2019, Gayrettepe