Amok Koşucusu

img_7328“Amok mu ?…Sanırım hatırlıyorum…Malezyalılarda görülen bir tür sarhoşluk…”

Bu sarhoşluktan daha fazla bir şey…bu delilik, bir tür insan kudurması…ölümcül, anlamsız bir saplantının krize dönüşmesi hali…evet. Amok şöyle bir şey: Bir Malezyalı, son derece sade, son derece iyilik sever bir insan, içkisini içiyor…orada öylece oturuyor, duygusuz, umursama, donuk…tıpkı benim odamda oturduğum gibi…ve birden ayağa fırlıyor, hançerini kapıyor ve sokağa koşuyor…dosdoğru koşuyor, hep dosdoğru…nereye olduğunu bilmeden.” (syf30-31)

Hollanda Doğu Hint Adaları’nda görev yapan bir doktor, dara düşüp kendisine başvuran çok zengin bir kadının “yardım” talebini geri çevirir. Zira kadının mağrur ve hesapçı tavrı karşısında büyük bir öfkeye kapılmış, gururuna yenik düşmüştür. Ancak söz konusu olan insan hayatıdır. Kısa süre içinde pişmanlığın pençesine düşer. Kadına yardım etmeyi saplantı haline getiren doktor, Malezya halkında rastlanan bir nevi öldürücü delilik olan hummanın, amokun etkisi altına girer. Kitabın arka kapağında hikayenin özeti kısaca böyle anlatılmış.

Yazar Stefan Zweig Kalküta’dan Avrupa’ya giden gemide son anda makina dairesine çok yakın ve daracık, mezarı andıran bir kamarada yer bulur ve 1912 yılının Mart ayında yola çıkar. Ya da daha önce çıkmıştır da Mart ayında gemi Napoli limanında bir süre zorunlu olarak bekler. Hikayeyi, Zweig’ın gemide tanıştığı esrarengiz bir yolcu anlatır.

Bir Kadının hayatından 24 saat kitabında da dinleyicidir Zweig, tek romanı Sabırsız Yürek’te de. Ben onun zahmetsizce yazılmış gibi, biri anlatmış da o not almış sonra da bir kaç rötuşla hikayeyi tamamlamış hissiyatı veren tevazusuna, muzip tarzına bayılıyorum.

Bakın Sabırsız Yürek nasıl başlar: “Kimde varsa ona daha fazlası verilecektir.” Her yazar Bilgelik kitabında geçen bu özdeyişin doğruluğundan emin olduğu gibi, bu özdeyişi şu şekilde de yorumlayabilir. “Anlatana daha fazla anlatılacaktır.” Çünkü yazarın durmaksızın çalışan bir hayal gücü olduğu, sürekli yeni hikayeler ve olay örgüleri kurguladığı kadar yaygın ve yanlış başka bir şey yoktur. Aslında yazarın yeni hikayeler yaratmasına gerek yoktur; sadece karakterlerin ve olayların kendisine gelmesine izin vermelidir. Gelişmiş gözlem yapma ve dinleme yeteneklerinden faydalanarak kendini çağıran öyküleri ve karakterleri bulabilir. Başkalarının hikayelerine anlam katmaya çalışan birine hikaye anlatan da çok olur. 

Bendeki kitap İş Bankası Yayınlarından 7. baskı olarak Ocak 2018 de çıkmış. Almanca’dan Nafer Ermiş çevirmiş.

09/11/2018, Beşiktaş

Mitra, 

Bu yaz Bodrum’da bir şeyler oldu,

Haziran ayının son günleriydi, Bandırma vapurundan üç saate yakın bir yolculuktan sonra indik. Susurluk-Balıkesir yol ayrımına gelmeden önce, yüzlerini doğuya çevirmiş, güneşin kızıl, turuncu sıcağıyla kahvaltı yapan ayçiçeği tarlalarıyla karşılaştık. Vapurda giydiğim ince hırkamı hala çıkarmamıştım. İşte! Yeni bir yaz daha başlıyordu. 9 Temmuz’da çıkacağımız yolculuğu 12 gün öne aldık. Bekleyecek bir şey kalmamıştı. 24 Haziran’da seçimler yapılmış ve 2. tura gerek kalmadan Türkiye 13. Cumhurbaşkanını tek batımda seçmişti.

img_0867

Sağ taraf Kırkağaç-Soma-Çanakkale’yi gösterirken, biz Akhisar-Manisa-İzmir yönünde ilerledik. Otoyolun her iki tarafına da kurulmuş köylü pazarlarında karadut şurubu, soğuk sıkım zeytin yağı, eşşek sütü sabunları en çok da limon sarısı Kırkağaç kavunları satılıyordu. Her yıl olduğu gibi Gelenbe’de durduk. Sıra sıra kavun dizili tezgahlar tablo gibiydi. En altta, toprak zemin üzerinde tek sıra halinde duran, gerçeğiyle ayırt edilemeyen, alçıdan yapılmış kavun heykellerine parmaklarımızın dirsekleriyle vurup gülüştük.

Akhisar ovası, ya da zeytin yağı diyarı, Zeytinliova’ya en tepeden bakarken güneş iyice yükseldi, hırkamı çıkardım, parmak arası terliklerimi spor ayakkabılarımla değiştirdim. Akhisar’ın zakkum çiçekleriyle çevrili sevimsiz, tozlu caddelerinden geçtik. Manisa’ya kadar üzüm bağları, tavuk çiftlikleri, zeytin ağaçları, küçük köyler, kasabalar ve bostanların arasından, kuzeyden Ege’ye iyice sokulduk.

Kadim şehir Manisa’nın içinden geçmeyi çok seviyorum. Şehrin içine girmeden Saruhanlı’dan hemen sonra, Spil dağının doğu ucundan başlayıp batı ucunda biten şehri kuzeyden yarım ay biçiminde dolaştıran bir yol daha var ama Manisa’nın içinden geçmek bir başka. Yaz sabahları, kahvaltıdan önce yeni yıkanmış balkonlar gibi burası; anılarla dolu, eski, bildik, sıcak ve aydınlık.

Birkaç hafta önce Sabuncubeli tüneli son başbakan tarafından “Hizmet aşkıyla dağları delmeye, gönüllere yol yapmaya, mesafeleri kısaltmaya…”  diye devam eden manidar bir açılış konuşmasıyla servise sunulmuş.

c9da7463-f31d-44e9-b5d8-422324afb1b8
fotoğraf sevgili Serap Özkan’dan

Evliya Çelebi’nin, seyahatnamesine yazdığı “Korkunç Sabuncubeli” 8 km lik tünelle boyun eğmiş, ehlileştirilmiş. Rampa çıkıp viraj dönmeden, içimize ormanın kokusunu çekemeden,  ya da bir kaç kilometre uzaktaki bir köyün habercisi çınar ağaçlarını, pınarları görmeden aşağıda İzmir Körfeziyle burun buruna geldik.

İzmir’e girmeden, Bornova’dan otobana bağlandık. Söke, Bodrum yoluna girince direksiyona ben geçtim. Bafa gölüne doğru sağ taraftaki, sanki bıçakla biraz önce kesilmiş gibi duran kızıl renkli kayalar, bayır aşağı inerken aynı hizaya geldiğimiz uzaklardaki mavi, gri, lila dağlar (üçümüz de, Zeze, Memo ve ben dağlara ayrı renk verdik) bir yaklaşıp bir uzaklaştığımız bulutlar keyfimi yerine getirdi. Otobandaki korkunç kaza hem canımı sıkmış hem de yol açılıncaya kadar sıcakta çok beklemiştik.

Ve,

Yokuş başına geldiğimizde Bodrum’u gördük,

Geldiğimiz gibi gitmeyecektik,

Bizden öncekiler de söylemişler,

Akıllarını hep Bodrum’da bırakıp gitmişler…

Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir’e bir selam çakıp, Bitez’de kontağı kapattık.

img_1170

Ertesi gün sabah saat sekizi biraz geçe evden çıktım. Yokuştan aşağı indim, dut ağacının altında bekledim biraz. Salına salına gelen boş dolmuşa bindim. Bitez köy içine kadar da sadece bir kaç kişi bindi. Daha yazlıkçılar gelmemiş ya da uyanmamışlardı. Denizi arkamızda bırakıp  köy yolunda ilerlemeye başladık.  Meşe palamutu, yabani sakız ağaçlarını, zeytinlikteki sararmış ekinleri seyre daldım. Her şey aynıydı, iyi ki de aynıydı, bıraktığım gibi. Sadece geçen yıl inşaatı başlayan bir kaç site daha tamamlanmış sinsice yerleşmişlerdi. Karanlık senaryolar geçti aklımdan “ya şu mandalina bahçeleri de bir gün yok olursa! Eski pazar yerine avm yapılırsa…” diye. Bodrum şehir içi otogarında indim. Tek başıma tatile gelmiş gibiydim ve aylardan Nisan’dı sanki. Serin ve şerbet gibi bir hava…parlak, mavi gökyüzü çocukluğumdaki Haziran’lar gibi yeşil yaprak bulutlarıyla doluydu. Cevat Şakir Caddesine, çarşı hamamına doğru yürüdüm.

“Akşam arayan sen miydin?” tellak, hayır natır, evet kadın olana natır denir. Uzandığı yerden isteksizce kalktı, uykulu gözlerle soyunma odalarını, girişteki rengarenk havluları gösterdi ve duvara çakılı tahta sedire tekrar uzandı. “Hazır olunca aşağıda zil var ona bas gelirim” dedi yattığı yerden. İlla ki kapanmayan kırık bir dolap, anahtarı kilitte dönmeyen bir kapı, biri başka diğeri başka numara plastik terlikler, rengi atmış vazolarda unutulmuş kuru çiçekler, kimi çerçevesinden  kimi sararmış kağıtlarından rutubetli duvarlara tutturulmuş bereket duaları ile burası tipik bir “çarşı hamamı” Kışın hamama gitmeyi çok severim ama yazın, bu benim için bir ilk. Güneşe çıkmadan önce ölü deriden kurtulup toksin atmak çok faydalıymış diye duydum. Bakalım!

img_2908

Günler geçmeye zaman yavaşlamaya başladı. Hep aynı plaj, hep aynı koy…biraz da hareket lazım. Bitez’in arkasındaki köy yolundan Gümbet’in çarşısına  ordan da Oasis kavşağına çıktık.  Yokuş başına kadar deniz sağ tarafımızda bizimle beraber geldi, daha sonra görüşmek üzere kısa bir süre ayrıldık ondan. Yalıçiftlik-Kızılağaç tabelasından sağa döndük. Yeşillikler içinde bir çam ormanı başladı hemen. Ben buraları çok seviyorum, bir kaç derece hava serinliyor, ortalık mis gibi yabani ot, kızıl toprak ve kozalak kokuyor. On dakikada şehirle beraber trafik, gürültü ve kalabalık da arkamızda kalıyor.

Çökertme’ye ve Mazı’ya da burdan gidiliyor, yol çok düzgün, asfalt döşeli.  Bir süre sonra yaklaşan köyün habercisi zeytin ağaçları, köy okulu, mezarlığı, inekler, tavuklar, yol kenarına kurulu incir, zeytin, kantaron yağı satılan küçük tezgahlar başlıyor. Az sonra arabanın camlarını kapatmak zorunda kalıyoruz, zeytin yağı fabrikasından gelen iç bayıltıcı koku dayanılır gibi değil. Bu da doğala olan teorik hayranlığımızın deneyim yoksunu cehaletimiz işte! Buralarda her şey bize keyif versin! Ama güzel koksun, tadı damağımızda kalsın, hatta biraz da eve götürelim, eşe dosta “organik” diye övünerek ikram edelim! Ama yumurtaların üstünde de tavuk pisliği olmasın, görmeyelim, ellemeyelim. Bir kilo kırma zeytine on lira verirken “ama bunun yarısı su?!” diye sızlanalım.

Midilli gezimizde fark etmiştim, her köyün aşağıda, denizle de bir bağlantısı var. Deniz tarafına gidince köyün adının önüne Yunanca’da iskele anlamına gelen “skala” ekleniyor. Mesela Eressos köyünün adı, deniz kenarına inince Skala Eressos oluyor. Bodrum’da da koy anlamına gelen “yalı” eklenerek konum bildiriliyor. Mesela Bitez köyün adı, Bitez Yalı’sı kıyının. Burda ayrı ayrı  isim verilmiş ama Yalıçiftlik Kızılağaç’ın yalısı veya iskelesi gibi.

8595a632-290c-4151-99b3-bacbbf4428c5Buranın bildiğimiz popüler Bodrum’a benzemiyor, bu mevsimde bile sakin. Aslında kalabalık ama gürültü yok, ne bilim… buraya gelen insanlar sahilde kitap okuyorlar, yüksek sesle konuşmuyorlar. Yalı, skala, iskele de farklı daha uzun bir sahil, açıktan gelen büyük dalgalar, denize girer girmez boyunuzu aşması ama “telaş etme bana dayanabilirsin” diyen su kaplumbağası büyüklüğünde kayalar. Lezzetli yemekler; oltayla tutulmuş saragoz balığı, zeytin yağlı mezeler, yeşil salata ve yerel tatlılar. Daha ne olsun?

ad3f9705-41cd-43ac-8ae3-0009fcce3df0

Yol ikiye ayrıldı; biz sola, Hasan’ın yerine doğru döndük. “Ağaoğlu otel inşaat sahası” gibi bir şey yazan dev tabelayı ya da totem mi deniyor artık ona?… Arkamızda bıraktık. Sıcak ama esintili bir havaydı, bunaltmıyordu. Sağ tarafımızda deniz, ufukta Kos adası. Temmuz’un 19’uydu, güzel ablamın doğum günü.  Annem ne kadar “istemem!” dese de onu restoranın çakıl taşlarıyla doldurulmuş, sekili merdivenlerinden  sahile indirip ayaklarını suya soktuk. Evet yaşlandı, şekli değişti, iki büklüm yürüyor, artık ben ona annelik yapmak, göz kulak olmak istiyorum ama sözümü dinlemiyor. Ilgın ağaçlarının altındaki bir şezlongun üstüne havlulardan yatak yapıp annemi yatırdık, yatırdık dediysem hasta falan değildi de çabuk yoruluyordu; rüzgarı bahane edip “gözüme yaramaz bu hava benim” diye yine şikayet etti. Pembe, retro gözlüklerimi taktım ona, biraz sakinlese de Memo’nun içi midye dolu tabaklarlı önümüze koyup, bir kaç metre ilerdeki midye tablasından limon almaya gitmesini fırsat bilip “çok masraf ediyor kocan!” diye yine söylenmeye başladı. Midyeleri açıp üstüne bol limon sıkıp afiyetle yedik. Canım annem! Bırak da misafirim ol. Şımartayım seni.

img_2644Bir gün önceden, Milas’ın otlu böreğini, Bodrum mandalinalı lokumları, Ege fasulyesini Adana yolcuları için hazırlayıp, paketler yaptık. Bavullar hazırlandı, kapatılıp koridorda sıraya dizildi. Annemin kısacık ziyareti yine bitmişti……Duramadı, “evim de evim” diye tutturdu, bir buçuk hafta zor tuttuk onu buralarda….evden çıkarken yine darlandı, “seneye beni bekleme, gelemem artık!” dedi ama bu sefer  kızmadım. Aslında o “inşallah gelecek yaza!” demek istedi. Onun endişesi yolculuk, çocukluğumdan beri bilirim, araba tutar annemi, otobüs ve uçak da.Yoksa çok seviyor buraları.

Bugün Temmuz’un yirmi yedisi ama aylardan Ekimmiş gibi; ılık-serin bir rüzgar esiyor. Yine bir ılgın ağacının altındayım, güneş çift doz antidepresan etkisi yapıyor üzerimde. Rengarenk pansiyon kapıları, üstlerinden sarkan begonviller; karşımda Ortakent’den Bağla’ya kadar uzanan, tepeden biraz daha hallice dağlar. Bir yanım sabah mavisini giymiş deniz, diğer yanım çayır çimen. Üstümde gelinlik rengi efil elbisem, içimde mavi-beyaz formam. Artık rengim iki ton daha koyu, yüzümdeki ince çizgiler belli belirsiz, aynadaki yansımamı seviyorum. Açık, limon renginde yeni demlenmiş, ince belli bir bardakta çay içiyorum. Müzik sustu, öğlen rehaveti çöktü herkesin üstüne, tahta zemine düşen kemik zarların sesi geliyor uzaktan. İki çocuk geçti önümden, Almanca konuşuyorlardı, iki afacan kara kafa. Ben çocukken benim yaşımdakiler Almanya’da ikinci kuşaktı. Bunlar kaçıncıdır artık Allah bilir. Öğlen uykusundan uyanıyor veletler; biri ağlayarak, bir diğeri gerinerek. Çimlerde yürümeye çalışırken tökezledi gerinen, maaile havada yakaladılar. Zavallı çocuk toprağa dokunamadan elden ele dolaştı. Sonunda herkes dağıldı, kimi denize gitti, kimi güneşlenmeye, çocuk ve bakıcı baş başa kaldılar nihayet.

img_2652Gün dönüyor, Ortakent’den Bağla’ya kadar uzanan dağların arkasında kalmasına ramak kaldı. Kadınlar, çocuklar her biri ayrı renk kapılardan avluya çıkıyorlar. Saçları hala nemli. Taş yolda ayakkabı tıkırdılarının sesi  artıyor, kadınlar geceye hazırlanıyor. Bir kaç inatçı mızırdanma sesi dışında etrafta çocuk kalmadı, hepsi uykuda ve uzak Asya’lı küçük kadınlara emanetler. Fonda tek düze, cıstak bir yemek müziği. Bu gece ay tutulması var. Kanlı aymış, yani dolunay. Ay dolunayken mi tutulur hep?! Ay’ın adı dolunaydan bir gün önce balmumuymuş. Ay, dünya ve güneş tek çizgide buluşacak Ay dünyanın gölgesinde kalacakmış. Kağıt helva arasında limonlu ve damla sakızlı dondurma..

Bugün yine uzun, sıcak ve parlak. Ülkenin gündemi de sıcak, dün dolarda ani artışların arka arkaya yaşandığı saatlerde sahil borsa gibiydi…mayolu kadın ve erkeklerin çalıştığı bir borsa. Her yeni haberde ayağa kalkıyorlar,  gözlerini telefondan ayırmadan etraflarındaki kollektif ağa canlı yayın yapıyorlardı. Ama ben tek mevsim yazmış, hayat bundan ibaretmiş gibi kaptırmış gidiyorum yaşlı bir guletin içindeyim; ekip tamam, beş kadın, beş çocuk, fonda Rod Stewart Baby Jane’i söylüyor. Meltem çocukluğuna Berlin’e bir lunaparka gidiyor, hikayesini dinliyorum. Civa gibi oynayan denizin üstünde, birbirinden güzel burunlar ve koyların önünden geçiyoruz. Sırasıyla Kumlu, Orak, Papuç ve Kızıl adaya uğruyoruz.

289c7847-c0b3-4165-a85c-140ca8de6ffa

Sonra bir daha, gulet değil bu sefer, küçük bir tekne; Tavşan (çelebi), Bağla, Aspa ve Akvaryum adaları.

Teknede Bağla ve Aspa arasındaydık, önümüzden  yunus balıkları geçti. Ben ilk kez bu kadar yakından görüyordum onları…..çığlık çığlığa birbirimize gösterdik, gözden kayboluncaya kadar baktık arkalarından. İki tane, aynı anda denize batıyorlar, sonra aynı anda çıkıyorlardı, iki kuyruk, hoop iki baş! Sonra yine iki kuyruk.

Bodrum’da her gün bir yere pazar kurulur. Perşembe Bitez ve Yalıkavak,  çarşamba Ortakent, salı Bodrum giyim, cuma sebze pazarı, cumartesi Turgutreis giyim pazarı…böylece devam eder. Bu pazarlarda dolaşmak, çekirdeksiz üzüm, tarla domatesi, Frenk incirinin tadına bakmak, aldığım gün fasulyeyi pişirip sofraya koymak benim için büyük nimet. Bu ürünler Bodrum’un köylerinde yetişiyor, oralarda toplanıyor, pazara getiriliyor. Hem de yetiştirenler getiriyor pazara, ailecek geliyorlar, bütün emeği geçenler bir arada.

img_2744

Ağustos’un son cumasıydı. Bodrum’un sebze pazarına Bodrum’lu bir arkadaşımla beraber gittim. Yazlıkçı ya da turist gibi değildim bugün. Pazarcılara adıyla selam veren, hangi köyden geldiklerini bilen Ufuk’un arkasında doğma büyüme Bodrum’lu gibiydim. Önce bir kahve mi içseydik dememe kalmadı, Otogarın üstündeki pazarın arka kapısına, Külçü sokaktaki Şeref Konday Han’a girdik. Avludaki yabani sakız ağaçlarının altındaki bir masaya oturduk. Yanında da birer mandalina lokumlu kahvelerimizi burda içtik. Her şeyin üzerine vuran gün ışığı daha yükselmemiş, koyu gölgeli, sakin ve telaşsız bir sabahtı. Avluya bakan dükkanlardan sadece bir kaç tanesi henüz açılmış, sahipleri kapı ağzına attıkları sandalyelerinde afyonları patlasın diye bekliyorlardı. Havada çay ocağından gelen yeni demlenmiş çayın kokusu, fonda cam bardaklarla buluşan metal kaşıkların sesi vardı.

Kızılağaç’tan, Yalı çiftlik’den, Çomakdağlı köyünden gelen kadınların tezgahlarını tek tek dolaştık. Ufuk hikayelerini anlattı ben dinledim. Çeşit çeşit zeytin aldık, ben en çok kırma zeytin severim ama yokmuş, daha mevsimi değilmiş, Ekim’de başlarmış yapılmaya.

img_2742
Gönül huzuruyla yaşamak bambaşka bir şey!…Böyle giyindiğim zaman mutluluğu üstümde taşıyorum, kendime bakmam yetiyor.

Şadiye Hanım’ın Çomak köyünde bir kahvaltı yeri açmakmış hayali. Şöyle eğlenceli, pozitif enerjili, değişik bir yer olsunmuş. Zaten o hiç bir şeyi takmadan, ayakta durmacasına yaşamak istiyormuş, işi kendinden aşkınmış, haftada beş gün pazarı varmış, yorulduğundan değil ama desteğe ihtiyacı varmış. Köyün ve köydeki kadınların gelişimi için istiyormuş kahvaltı yerini de. Anlatmak, anlatmak istiyordu sürekli, bizi köyüne davet etti, gelecek hafta kızı evleniyormuş, kızının buraları bırakıp Ankara’ya gelin gitmesine hayıflanıyordu ama heyecanlıydı. “Düğüne gelin!” dedi ısrarla. Bodrum’da bir köy düğününe katılmak da benim hayalimdi ama ertesi gün İstanbul’a dönüyorduk.

Sabah erkenden yola çıktık, sanki gizlice gidiyorduk, eşyaları arabaya sessizce taşıdık. Kimseyle vedalaşmazsak, kimse bize el sallamazsa, biz de kimseye…gitmiş sayılmazdık belki. Sadece Bıcır’la vedalaştık, Bıcır yazları bizi sahiplenen kedimiz, arabanın etrafında bir kaç arkadaşı daha vardı, onlara da fısıltıyla veda ettik. Bitez Gümbet bağlantı yoluna çıkarken önce dik bir yokuş çıkılır. O yokuşa geldiğimizde minicik, bir kaç saniyelik yavaşlar, alacakaranlıktaki yalıya, limandaki teknelere, uyuyan denize, köy içine ve mandalina bahçelerine son bir kez daha bakarız.

Cevat Şakir Altıncı Kıta Akdeniz kitabında Herodot için der ki “Değil yalnız Anadolu’nun tekmil dünyanın ilk ve en büyük turisti…” Bana da el verir misin Heredot?

Mitra,

06.11.2018, Beşiktaş

 

Bodrum Çamlık Köyü

Köy meydanında etrafı kesme taşlarla çevrili, dirseklerine kadar beyaz badanalı, asırlık pinar ağacı, kimine göre küstüm kimine göre de adı meşe palamudu. Yol kenarında da iki sabit bilboard; biri Avram yokuşunun hikayesini anlatıyor, diğeri de köy hakkında.

9dbdb519-3b80-4589-8906-43af6f855a28

Köyün, Bodrum-Milas eski karayolu üzerinde olduğu ve bu güzergahı kullananların burada mola verdiklerini, 2017 nüfusunun 400 kişi olduğunu, 165m denizden yüksekliğini,  Bodrum merkeze en yakın köy olmasına rağmen buranın Bodrum’un yaylası olduğunu, doğasının bozulmadığını, köylülerin zeytincilik, tarım ve hayvancılık biraz da arıcılık yaptıklarını, eskiden her evde iki halı dokuma tezgahı varken şimdi kalmadığını, köyde yaşayan belli başlı sülalelerin isimleri ve 1966 yılından bu yana muhtarlık yapanlar listelenmiş.

Yazının sonunda da ilgililere bir çağrısı var köyün; Köyümüzün mücavir alanında Leleg uygarlığından kaldığı tahmin edilen antik yerleşim yerleri ve tarihi kalıntıların varlığı bilinse de köyümüzün bu değerleri ilgili bilim insanlarının araştırmasına ve incelemesine muhtaçtır. Köy halkının beklentisi bu değerlerimizin tam anlamıyla ortaya çıkarılarak, turizme kazandırılması yönündedir.

İmza Çamlık Muhtarlığı 2018, çok akıllıca değil mi? Keşke sadece bu çağrı için ayrı bilboard hazırlasalarmış, Şöyle iri puntolu uzaktan da rahatlıkla okunabilen.

Diğer bilboard üzerinde yazılı Avram Yokuşu ile ilgili hikayeyi olduğu gibi yazıyorum. Önünde dakikalarca durup okumak için bazen zamanımız olmuyor, ya sizi bekleyenler sabırsızlanıyor ya da “sonra”ya bırakıp orada güzel bir hikaye olduğundan bir haber geçip gidebiliyorsunuz.

Hüseyin Yeter Şaka “Mazimdeki Bodrum ve Bodrumlular” kitabında, köyümüz içinde yer alan Avram Yokuşu’nun hikayesini ve Avram Efendi hakkındaki bilgileri şu şekilde anlatmaktadır: “…O ismin verilmesinin sebebi de, Bodrumlu köklü bir Musevi ailenin babaları olan Avram Efendi’nin İzmir’den her gelişinde o yokuşa geldiği zaman otobüsü durdurup aşağı inmesi, korktuğu için o yokuşu yaya olarak çıkmasıyla. İşte bu sebeple o rampa yol, onun ismiyle anılırdı.

Çok aydın bir kişi olan Avram Efendi’nin oğullarından biri olan Santos doktor olmuş, Rabi isimli diğer oğlu terzi İbrahim Özkeskin’in yanında kalfa olarak çalışırdı. 1952’de ben terzi İbrahim Özkeskin’in yanına çırak olarak girdiğim zaman, benim de kalfamdı. Sarı dalgalı saçları, mavi gözleriyle çok yakışıklı çok güzel bir delikanlıydı. Yalnız, yarı konuşma özürlüydü. Kulakları hafif duyar kelimeleri yarım yamalak dilsiz gibi telafuz ederdi. Kendini anlayana kadar epey bir zaman geçmişti. Çok iyi çok efendi bir delikanlıydı.

1948 yılında İsrail devleti kurulduktan sonra, İsrail devletini tanıyan ilk devlet galiba biz olmuş ve isteyen Musevi ailelere İsrail’e göç izni verilmişti. Avram Efendi’nin ailesi de göç kararı alan ailelerdendi. Zira o yıllar, artık Bodrum’da yaşamakta olan başka bir Musevi aile yoktu. Kendisi her ne kadar Bodrumlularca seviliyorsa da evlatlarının ve ailesinin geleceğini İsrail’de görüyordu. Ama ne yazık ki bu göç Avram Efendi’ye nasip olmadı.

Ailesinden doktor olan oğlu Santos, İsrail’e ilk giden kişi oldu. Orada, diğer aile fertlerinin formalitelerini hazırladığı günlerde Avram Efendi, bir iş için İzmir’e gitmiş geri geliyormuş. O yıllar İzmir’e, eski kara yolu olan Milas-Yatağan-Çine-Aydın güzergahında gidiliyordu. Henüz yeni yol olan Milas-Söke-Ortaklar-Selçuk güzergah hattı yapılmamıştı. Geri gelirken mecburen Milas’a Boğa yokuşundan inilerek gelinirdi. O yokuşta bilindiği gibi çok dik ve uzun bir rampadır.

O gün, Bodrum seferini yapmakta olan otobüs tam Boğa Yokuşu’ndan aşağı inerken freni patlar. Otobüste Avram Efendi de bulunmaktadır. Şöför yolcuların panik yapmamalarını, sakin olmalarını söyler. Ama ezelden beri trafik kazalarına karşı fobisi olduğu bilinen Avram Efendi ön kapıyı açar, panikle kendini dışarı atar. Şöför son bir hamle ile otobüsü dağa doğru çevirip kayalara toslayarak durdurur ve otobüsü uçuruma yuvarlanmaktan kurtarır. Ama Avram Efendi maalesef hayatını kaybeder.

Bu elim olaydan sonra aile İsrail’e göç etmiş, Avram Efendi2nin adı da yokuşta bir anı olarak kalmıştır.

Avram Yokuşu 3 km sonra başlar, Çamlık Muhtarlığı 2018

Meydanda, bilboardların tam karşısında, yüzlerce dönüm araziye kurulu bir restoran var, adı Kır Sofrası. Çalışanlar köyden ya da çevre köylerden. Yemekler de öyle; yerel ürünler, yerel tatlar. Köy muhtarı ve karısı işletiyor restoranı. İkisi de ordalar, her şeyle ilgileniyorlar. Restoranın beyaz badanalı giriş duvarına kocaman ve renkli harflerle şair Cemal Süreyya’nın “Kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı…”  mısrasını yazmışlar.

Aslında Esma Hanım’la ayak üstü sohbet etmeseydim, ondan İrmene köyünün hikayesini dinlemeseydim, restoranı anlatmak aklıma gelmez ve haksızlık etmiş olurdum.

Sacın önünde bağdaş kurmuş gözleme pişiriyordu, kırklı yaşlarında, güler yüzlüydü, kafileyi karşılama ekibinde görevli bir öğrenci gibi heyecanlı. Daha çok meydandaki ağacın hikayesinin peşindeydim, ağacın ismini de bilmiyordu, ne zamandır orada durduğunu da. Buralı değilmiş, yakınlardaki İrmene köyündenmiş, artık bir golf sahası olan İrmene’den. “Sahaya köyün adını bile vermediler!,…Benim kocam muhtardı, satmayın diye yalvardı; size dışardan bile baktırmazlar dedi ama…şimdi içinde gündelik işçi olarak çalışıyorlar, o da iş olursa, yazdan yaza.”

Esma Hanım’ın ve kocası Muhtar beyin İrmene köyündeki evine, tarlasına ne oldu bilmiyorum, acaba direnebilmişler miydi, yoksa onlar da mı pes etmişti? Soramadım. Ama Esma Hanım mutlu görünüyordu, işinden memnundu; sadece işi olduğu için değil, orda aileden biri olmayı ve ona bunu hissettiren patronu Ayşe Hanım’ı çok seviyordu.

img_2873
Köy yolunda

Çam ormanlarıyla kaplı dağların arasından Bodrum’a doğru inişe geçtik. Yol üzerinde en az 4-5 tane taş ocağı vardı. Taşlar kırılmış, en küçük parçalar dahil ayrı ayrı İstif edilmiş, yol kenarında bekliyorlardı.  15 km sonra Çiftlik ve Kızılağaç yol ayrımına geldik. Böylece Torba yol ayrımından 7-8 km sonra girdiğimiz Çamlık köy yolundan, Kızılağaç yoluna çıkarak doğadan ayrılmadan bir yarim daire çizdik.

Mitra,

28.10.2018 Beşiktaş

Edebiyat ve Patates Turtası Derneği

Epsilon Yayınları

Mary Ann Shaffer ve Annie Barrowsimg_6068

Çevirmen Fazıl Şimşek

Ekim 2009, 1. baskı

 

12 Ocak 1946 günü Londra’da yaşayan gazeteci yazar Juliet Ashton Guernsey’de yaşayan Dawsey Adams’dan bir mektup alır. “sizi tanıyorum, çünkü bende bir zamanlar size ait olan bir kitap var…” der Dawsey mektubunda.

Juliet, mektuba çok sevinir ve Dawsey’e hemen cevap yazar,

“Kitabın Guernsey’e nasıl ulaştığını merak ediyorum? Belki de kitaplarda onların mükemmel okuyucularına ulaşmalarını sağlayan bir tür gizli hedef içgüdüsü vardır…” (syf17)

Dawsey’in ilk mektubunda sözünü ettiği Edebiyat ve Patates Turtası derneği üyeleri de Juliet’e yazmaya başlarlar. Alman istilası sırasındaki okumalarını anlattıkları mektuplarlardır bunlar.  Juliet’in yazacağı kitabın konusu belki de bu dernek olacaktır.

Bir akşam Bayan Maugery Almanlar’dan güç bela sakladığı domuzuyla dostlarına bir ziyafet vermek ister; Dawsey, İsola, Booker, Eben…gece ne kadar dikkatli davransalar da evlerine dönerken, dışarı çıkma yasağını deldikleri için Alman askerlerine yakalanırlar. Elizabeth büyük bir cesaretle, sokağa çıkma yasağını deldikleri için ne kadar üzgün olduklarını ama edebiyat derneğinde okudukları “Elizabeth ve Onun Alman Bahçesi” adlı kitabı okurken çok keyif aldıklarını ve zamanın nasıl geçtiğini farketmediklerini söyler, acaba asker de  bu kitabı okumuş mudur? Ayak üstü uydurduğu bir yalandır oysa bu.

Ertesi sabah komutana ifade vermek üzere isimleri alınır. Öyleyse dernek de kurulmak zorundadır.

“Başlangıçta gerçek bir edebiyat derneği olmadığımızı söylemek doğru olur. Elizabeth, Bayan Maugery ve belki Booker’ın dışında, çoğumuz okul yıllarından beri kitaplarla pek haşır neşir olmamıştık. Kitapları, güzelim kağıtlara zarar vermekten korkarak Bayan Maugery’nin raflarından aldık. O günlerde böyle şeylerden zevk aldığım filan yoktu. Ancak Komutan’ı ve hapishaneyi düşünerek kitabın kapağını açmayı ve okumaya başlamayı başarabildim.” (syf83)

Burası Kuzey Fransa’nın Normandiya kıyılarında bir ada, Manş denizinde. Almanlar 30 Haziran 1940 da gelmiş ve 5 yıl boyunca adayı istila etmişler. Aynı zamanda bu ada Almanlar’ın 2. dünya savaşında işgal ettikleri tek İngiliz toprağı.

Tamamı mektuplardan oluşan, ince bir zevkin, aklın ürünü güzel bir kitap. İçi sürprizlerle dolu. Çok yakında filmi de çekildi. Sadece fragmanını izledim ama bu kısacık  tanıtımda bile herkesi tanıdım, kimin kim olduğunu biliyordum sanki.

Yazar, editör, kütüphane görevlisi, kitap satıcısı Mary Ann Shaffer’in tek kitabı Edebiyat ve Patates Turtası Derneği. Maalesef kitabının bu kadar beğenildiğini ve 20 dile çevrildiğini görememiş. Yeğeni Annie Brows kitabı tamamlamış ve yayına hazırlamış. Brows da yazar ve çok iyi bir iş çıkarmış; kitapta ikinci bir kalemin varlığı hissedilmiyor, tek elden çıkmış gibi.

Not: Guernsey adası Victor Hugo’nun 1855’den itibaren 14 yılını sürgünde geçirdiği ada. Hugo bu mavi, yeşil adayı çok sevmiş ve Sefiller‘i de burada yazmış. Aklıma Cevat Şakir geldi. Bodrum’a Kalebentlik olarak gönderilen Halikarnas balıkçısı.

21.10.2018 Gayrettepe

Sevgili Erdoğan Ugan’a

Mitra

 

Madrid

Jpeg

20 Haziran’da Madrid Barajas havaalanına indik. Bu tarafa ilk kez geliyoruz, niyetimiz hem seyahat hem hasret gidermek bu sefer. Sevgili kuzenim Madrid’de yaşıyor artık. İspanyol kocasıyla karar aldılar; belki daha az İstanbul ama yerleşik hayat Madrid.

Deniz seviyesinden 670m yüksekte bulunan Madrid, bozkırın ortasına kurulmuş bir şehir. Uçak alçalırken toprak kahverenginden kızıla dönüyor altımızda. Bizim Orta Anadolu’ya benziyor. 

Madrid’in ulusrararası havaalanı Barajas, 1928’de açılmış. Avrupa’nın 4. Dünyanın 10. En kalabalık havalimanıymış. Bana İstanbul’dakilerden sonra hepsi sakin gelse de burada da hatırı sayılır bir hareketlilik vardı.

Havaalanından taksiye binince şehrin neresine giderseniz gidin 30 Avro ödüyorsunuz, dönerken de aynı. Nereden binerseniz binin şöföre aeropuerto dediğinizde 30 Avroyu gözden çıkarıyorsunuz.

Taksiyle şehir merkezine doğru ilerlerken bozkırın rengiyle tekrar karşılaşıyoruz, kırmızı tuğladan yapılmış evlerin, okulların, kiliselerin üstünde. Bu renk, modern binaların arasından şehri kurtarıyor, ona ince bir zevkin, estetiğin sıcaklığıyla mimari bir güzellik sunuyor. Geniş caddelerin iki yanında Akasya ve Çınar ağaçları var. Güneş inanılmaz parlak, eskiden ressamlar Madrid’e gelirler bu her şeyin üzerine vuran parlak  ışıkta resim yaparlarmış. Nem olmayınca, güneş ışığı hiçbir engelle karşılaşmadan cömertce parlıyor tepemizde. 

Jpeg

Madrid İspanya’daki 17 özerk (otonom) bölgeden biri. Bu bölgelerin kendilerine ait parlementoları, bayrakları  ve bütçeleri var.

İlk gün kuzenimin eşi sevgili Alberto’nun eşliğinde, ayağımızın tozuyla Plaza de Espana meydanına evden yürüyerek gittik. Önce postaneye uğradık. Pazar günü genel seçim var İspanya’da. Alberto Pazar günü Madrid’de olamayacağı için oyunu postayla gönderdi. “İleri demokrasi” dedikleri bu olsa gerek.

 

 

 

 Burası Avrupa şehirlerinde görmeye alışık olduğumuz meydanlara  benzemiyor. Daha çok park gibi.  Şehrin ortasında, büyük binaların arasında kalmış bir vaha kadar  yeşil. Her yerde  büyük çınar ağaçları var.  Fıskiyeli bir gölet, etrafında da banklar. Meydanın ortasındaki büyük dikilitaşın önünde ünlü yazar Cervantes ve yazarından daha ünlü olan kahramanları Don Kişot, Sancho Panza, Dulcinea ve Sancho’nun eşeği Rucio’nun heykelleri. Rucio’yu tam  arkanıza alıp yolun karşı tarafına batıya doğru gittiğinizde sürpriz bir şehir manzarası ile karşılaşıyorsunuz, Almudena Katedrali ve Palacio Real kraliyet sarayı da  görünüyor buradan. 

Jpeg

Bir gün önce İspanyol kuzenin sipariş ettiği ekmekleri almaya gittik, sipariş yoksa ekmek de yokmuş bu fırında. Bir tane de uzun, şu  sepetin içindeki baton ekmeklerden de almak isterseniz alamıyorsunuz. Ekmekler bir listede adları yazılı alıcılarını bekliyor. Fırından da şarküteriye, burada aslında sadece peynir satılıyor. Tavana kadar uzanan ahşap raflarda dev tekerlek peynirler sıralanmış, biraz keçi peyniri alıp, yine yürüyerek eve döndük. Hava bir türlü kararmıyor. Nerdeyse saat 22:00 a kadar hava aydınlık. Ancak bu saatten sonra alaca karanlık başlıyor.

Alberto akşam menüde deniz ürünleri var deyince aklıma geldi. Buraya gelirken okuduğum tüm tanıtım kitaplarında, broşürlerde “İspanya’da gönül rahatlığıyla deniz ürünleri yiyebilirsiniz,  civa kontrolü çok iyi yapılıyor” yazıyordu. Evde yediğimiz akşam yemeğini, ikisi de iyi birer aşçı olan ev sahiplerimiz hazırladılar.  Önceden sosa yatırdıkları kalamar ve ahtapottan harikalar yarattılar.

Jpeg

 

Sabah, Los Rosa metrosuyla Puerto del Sol (Güneşin kapısı) meydanına gittik. Madrid’i çevreleyen bütün yolların sıfır noktası olarak kabul ediliyor burası, çok kalabalık ve hareketli. Meydanın ortasında 3. Carlos’un at üzerinde bir heykeli var, diğer heykel de Madrid’in simgelerinden biri olan ayı ve kocayemiş ağacı. 

Meydanlar yüzlerce yıldır insanlar için önemli buluşma yerleri olmuş. Buralarda toplanıp, karşı çıkmış, ayaklanmış, direniş göstermiş, seslerini duyurmaya çalışmışlar. Şehir meydanları  “özgürlük” demek olmuş zamanla. Sol meydanı, 1800’lerin başında işgalci Fransız güçlerine karşı ayaklanmadan bu yana, yakın tarih de dahil pek çok direnişe sahne olmuş, tanıklık etmiş. Örneğin ETA’nın  Madrid trenlerine 11 Mart’ta yaptığı saldırılara, İspanya’nın Irak savaşına katılmasını protesto eden karşıt gösteriler  bu meydanda yapılmış.

Jpeg

Direniş nedeninin illa savaş ve vahşete karşı olması da gerekmiyor, bazen bir reklam panosu için de yapılabiliyor: İspanya’da binaların, özellikle tarihi olanların mı hatırlayamadım, reklam almaları yasakmış. Bu yasağın tek istisnası, Sol Meydanındaki  Tio Pepe’nin reklam panosu.  Tio Pepe , Endülüs’te üretilen ünlü bir şeri içkisinin markası. Altmışlı yıllardan bu yana meydandaki Apple mağazasının olduğu binanın tepesindeymiş. Yıllar içinde meydanın sembolu olmuş bu ışıklı pano.  Apple firması 2014’te tüm binayı satın alınca panoyu indirmek istemiş, fakat Madrid’liler meydanda toplanıp, panonun indirilmesine karşı çıkınca, pano şimdiki yerine, çok yakındaki başka bir binanın tepesine taşınmış. 

20160621_135322

Puerto del Sol’dan yürüyerek  Plaza Mayor meydanına geçtik. Burası İspanya’nın edebi altın çağını yaşadığı, Cervantes’in Don Kişot’u yazdığı dönemde 16. yy’da 3. Felipe tarafından inşa edilmiş.  Ortasında da at üstünde heykeli var Felipe’nin. Meydan balkonlu, sivri kuleli ve dik çatılı binalarla çevrili.  Burası devlet kutlamaları, boğa güreşleri için kullanılırmış. Engizisyon yıllarında meydanda mahkemeler kurulur hatta bazen idamlar bile yapılırmış. 

Meydana çok yakın bir yiyecek içecek pazarı var. Envai çeşit taze sıkılmış tropikal meyve suları, külahda kalamar, balık çeşitleri, tortilla ve türlü pastalarla dolu hertaraf. Oturacak yer sayısı çok az, yiyecekler daha çok tadımlık, paketlerde alıp sokakta yemek için hazırlanmış.  Turistik bir Pazar burası, kalabalık ve pahalı. Birer bardak taze sıkılmış meyve suyu alıp yürümeye devem ediyoruz.

Jpeg

Yürürken bu taverna tabelasını gördüm, eskiden, yoksul  İspanya köylerinde  bu sürahilerden şarap içilirmiş elden ele.  Bu sürahiler deri, cam ve porselenden yapılırmış. Alberto Endülüs’lü, gençlik yıllarında dayısıyla tarlada çalışırken bu sürahilerilerden  su içtiklerini, su ılımasın diye özellikle bardağa koymadıklarını söylüyor.  

Calle de Bailen’e,  Palacıo Real Madrid Kraliyet Sarayına doğru yürüyoruz. Yaklaştıkça sarayın inşa edildiği granit taş rengiyle uyumlu şık kafeler, küçük lüks oteller, temiz parke taşları, bakımlı binalar artıyor. 

Saray 5. Felipe tarafından 18. yy da yaptırılmış. 13. Alfonso’nun tahttan çekildiği 1931 yılına kadar kullanılmış.  Bugün önemli devlet törenleri için kullanılıyormuş sadece. Kral ve ailesi artık Madrid’in dışında çok daha mütevazi olan bir sarayda yaşıyorlarmış. Sarayın etrafı Sabatini ve Campo del Moro bahçeleri ile çevrili. 12. yy da şehri fethetmek için gelen Araplar ordularını bu bahçelerde konaklatmışlar.

20160621_143157

İki tarafı Akasya ağaçları ile kaplı geniş caddelerde yürüyerek La Latina’ya Latin mahallesine gidiyoruz.  Burası daha çok Madrid’de yaşayan Amerikalılar tarafından tercih edilen Cihangir tarzında bir mahalle.  Her yer tiyatrolar, Endülüs yemekleriyle ünlü restoranlar, barlar ve hem yemek yiyebileceğiniz hem de Flemenko dansı izleyebileceğiniz mekanlarla çevrili. Cuma ve cumartesi günleri dans programları daha iyi ama mutlaka rezervasyon yaptırmalısınız.

Yol üstünde, daha çok bizdeki hal tarzı veya sabit Pazar benzeri bir pazara uğradık. Burası üstü kapalı ve haftanın her günü açık, Mayor meydanındaki yeme içme pazarına göre çok daha ucuz.

Jpeg

İspanya’da öğle yemeği önceden iyi planlanılması gereken bir öğün çünkü saat 14:00 ile 17:00 arası siesta saati. Bu saatler arasında açık ve yemek olan restoran bulmak çok zor. Birkaç denemeden sonra küçük bir esnaf lokantasına benzeyen Restorante La Sonobreso’da öğle yemeği yedik. Yemekler çok lezzetliydi. İspanya’nın ünlü Gazpaçho çorbasını içtik, bu çorba pişirilmiyor, soğuk içiliyor. Ana malzemesi, domates, soğan, salatalık ve biber. Bütün bu malzemeler robottan geçirilerek hazırlanıyor. İnternetten farklı tariflerini ve ek malzemelerini bulabilirsiniz. Yazın tarlalarda çalışan İspanyol köylülerinin baş  yemeğiymiş bu çorba. Bir de Berenjeno rebezoda adlı patlıcan yemeği vardı ki, İncecik dilimlenmiş patlıcanlar galeta unu ve yumurtayla  kızartılmış, enfes olmuştu, hem de hafif. Çıkarken duvarlarda asılı duran, çerçevelenmiş gazete küpürlerini fark ettik. Avrupa’nın ünlü gurmeleri  övgü dolu yazılar yazmış bu küçük restoran hakkında. Fiyatlar da uygun. 

Jpeg

Öğle yemeğinden sonra Paseo del Prado caddesine doğru yürüdük, Pazar günü seçim olacak bir ülkedeyiz, ama ne bir bayrak ne de seçim otobüsü var etrafta. Podemos’un birkaç afişini gördük, o kadar. Görkemli belediye binasına kadar yürüdük, binanın ön cephesinde, üstünde  mülteciler hoş geldiniz yazan bez bir afiş asılıydı. İspanya’nın kabul ettiği 60 mülteci için  bu kadar özel hazırlanmasına memnun olduk! Geleneksel takı panayırını da ziyaret edip, 11 yaşındaki kızım Zeynep’in haklı isyanı ile eve döndük.

Jpeg

İkisi de akademisyen olan ev sahiplerimiz bugün çalışmak zorundalar. Biz de onlar olmadan haritalarımızla eve en yakın metroyu kullanarak Retiro parkına gittik. Park 12. Alfanso Cadde’sinin üzerinde, Jeronimos’ta.  Önceden burada bir saray kompleksi varmış. 19. yy sonlarında halka açılmış, Parkın içinde yapay bir göl var, etrafında da küçük kafeler. 

Parkda uzun bir yürüyüş yaptık. Her  taraf yemyeşil, sessiz, huzur içinde. Kalabalık ama park o kadar büyük ki hiç rahatsız etmiyor insanlar birbirini. Saray olarak kullanıldığı yıllardan kalma tarihi müstakil binalarla karşılaştık sık sık. Bu binalar sanat galerisi olmuş. Birkaç tanesini gezebildik. Daha çok güncel olaylara dikkat çekilmek istenmiş. Daha önce sosyal medyada da rastladığım İslam fobisi, ırkçılık, mülteciler, ötekileştirme gibi konularda farkındalık yaratmak amaçlı fotoğraflar ve videolar sergileniyordu.

20160623_151142

Çimenlere uzanıyoruz, Zeynep neşe içinde atlıyor, zıplıyor, parende atıyor. Kentlere meydanlar kadar parkların da gerekli olduğunu düşünüyor, bina yığını ülkemin parklardan ve meydanlardan nasibini alamamış şehirlerini hatırlayıp hayıflanıyorum.

Retiro Parkının Prado müzesi tarafına çıkan muhteşem kapısına doğru yürüyoruz. Müze buraya, parka çok yakın, yürüme mesafesinde. Madrid’de müzeler saat 18:00 dan sonra bedava. Kışın giderseniz bu avantajdan yaralanabilirsiniz, çok tenha olurmuş çünkü, genellikle orta yaş üstü ev kadınları gelirmiş sadece ama yazın saat 16:30 17:00 gibi başlayan uzun kuyruklarda beklemeyi göze almanız gerekiyor. 

20160623_152435

Prado Müzesi dünyanın en önemli sanat galerileri arasında yer alıyor. Burada 6.000 parça eser sergileniyormuş.  Çok daha küçük olmasına karşın Prado, giriş kısmı, alt katın heykellere ayrılması, galerileri birbirlerine bağlayan geniş koridorlarıyla bana Paris Louvre müzesini hatırlattı.

Biraz da kuzenlerin tavsiyelerine uyup, özellikle Barok dönemin ressamlarından Velazquez’i, Yunan kökenli İspanyol ressam El Greco’yu  (İspanyolca’da Yunanlı demek) ve İspanyol resim sanatının en önemli ismi Goya’nın eserlerini ziyaret ettik. Keşke daha fazla zaman olsaydı da bütün bir günümüzü buraya ayırabilseydik. Daha görülecek çok eser vardı.

Prado’dan  Reina Sofia’ya,  Pablo Picasso’nun ünlü eseri Guernica’yı görmeye  gittik. Burası 18. yy dan itibaren Madrid hastanesiyken 1992 yılında restore edilerek müzeye dönüştürülmüş. Reina’nın Prado’dan farkı, 20. yy ressamlarının eserlerinin sergileniyor olması. Salvador Dali, Picasso, Miro gibi.

Madrid’in diğer ünlü müzesi Thyssen de buraya çok yakın. Bu müzede sergilenen eserleri Baron Thyssen ve oğlu  toplamışlar. Burada Picasso, Van Gogh, Goya, Tiziano, Rubens gibi çok bilinen ressamların yanı sıra adını hiç duymadığım  ressamların  eserleri de vardı. Toplam 800 eserlik küçük bir müze burası.

Jpeg

Müze severler için bu bölgede üç müzenin de birbirlerine yürüme mesafesinde olması büyük avantaj. Sabah açılışla başlanırsa bir gün içinde üçü de gezilebilir. Hem aynı gün kullanmak şartıyla üç müze için alınan bilet de çok avantajlı.  

Madrid’deki son günümüz çok hareketli geçti. Sabah kuzenimle kadın kadına ünlü Calle Serrano caddesine gittik. Burası İspanya’nın en meşhur markalarının butikleriyle dolu, Adolfo Dominquez, Loewe gibi. Saatlerce mağazalara girip çıktık. Yoruldukça, cadde üstünde bulunan küçük şık kafelerde molalar verdik, büyük ve güzel çınar ağaçlarının altında lezzetli İspanyol şarapları içip sohpet ettik. Madrid’i, kendilerine has, şık bir giyim tarzları olan Madridliler’i kendi günlük hayatları içine karışıp izlemek büyük bir zevkti.

Burada yaşlı nüfus oranı çok yüksek, ortalama ömür süresi de 93 tü yanılmıyorsam ama bu yaşlı insanlar tamamen sosyal hayatın içindeler.  Asya’lı bakıcılarıyla, aileleriyle, arkadaşlarıyla ya da yalnız dışarıda ve sokaktalar. Ve  biraz abartılı gelse de çok şıklar, erkekler takım elbise, kadınlar döpiyes giymişlerdi o sıcakta. Kullandıkları çantalar, fularlar, dantelli göğüs cep mendilleri, şapkalar ve özellikle  (kim bilir kaç nesildir kullanılan) kadınların yakalarına taktıkları broşlarla her biri sıra dışı bir sokak defilesinin mankenleri gibiydi. Her ne kadar parmak arası terliğim, sırt çantam ve ince tshirtlerimle kendimi rahat hissetsem de bu insanların giyim tarzına ve gösterdikleri özene hayran kaldım.

Jpeg

Calle Serrano caddesinden Plaza De Colon’a  Kristof Kolomb meydanına yürüdük. Bu meydanda  Kolomb’un bir heykeli var.Kristof  Kolomb işaret parmağıyla Güney Amerika’yı  gösteriyor bu  heykelde. 

Aşağıdaki fotoğraf ta bu meydana çok yakın bir yerde çekilmiş Botero’un ünlü, bir elinde aynası olan kadın heykellerinden biri. 

Jpeg

İspanya ve Flamenco;  son gecemizi İspanyollar’ın ünlü dansı Flamenco’yu seyretmeye ayırdık. Plaza De Espano caddesindeki  Las Tablas tavernasındayız, bir gece önce rezervasyon yaptırdık buraya. Bu aralar yani Haziran ayının son günlerinde Flamenco festivali de var Madrid’de ama maalesef bu gece için hiçbir yerde bilet bulamadık. Burası 10-15 masalık küçük bir taverna. Sahnede beş kişi var, iki kadın üç erkek. Erkeklerden ikisi sahnenin gerisinde sandalyede oturdular, biri şarkı söyledi, diğeri gitar çaldı,  İki kadın ve bir erkek yaklaşık 1.5 saat acılı aşk şarkılarıyla dans ettiler. Gösteriden memnun çıktık salondan. Dışarı çıkınca yine şaşırdım, saat yaklaşık 22:00 ama dışarısı gündüz gibi.img-20160629-wa0086

Plaza De Colon  caddesindeki teras kafelerden birinde Madrid’e veda ediyoruz sanki akşam üstü gibi.

 

 

Mitra,

12.10.2018, Beşiktaş

Not: Haziran 2016 yılında yaptığım İspanya seyahatimden notlar, bir çeşit yeniden düzenleme. Ayrıca bu gezide, Burgos, San Sebastian, Toledo ve Pamplona şehirlerini de gördük….Umarım onları da başka bir sefer yazarım, hepsi de sayfalar dolusu anlatılmayı, tekrar tekrar görülmeyi hak ediyor.

 

Halikarnas Balıkçısı

 

img_5080Denizciler aralarında konuşurken kendilerine has bir dil kullanırlarmış. Aganta burina burinata da bu dilin bir parçası, denizci deyimi ya da bir komut. “Serenlerin üstündeki üst ve alt yelkenleri tut!” demekmiş anlamı.Bilenler, İtalyanca kökenli olduğunu söylüyorlar. Malum, Akdeniz’in çok eski zamanlardan gelen yaygın denizci dili, ya Venedikliler’den ya da Cenevizliler’den miras kalmıştır.

“Mola burina grandi, tira mola maestra!” diye bağırılınca, biz de söylenenleri yapınca geminin başı rüzgardan açılmaya koyulur. İşte o zaman burinaları mola, trinket yelkenini tumba ederiz. Bazılarımız pruva serenlerini prassiya tokaya alır. Dümenci dümen yekesini ortaya getirir. “Aganta akuta flok!” denince flok skutolarını çeker, kasarız. Artık bütün yelkenler rüzgarla dolmuştur. İşte o zaman, son emir, yani “Aganta burana burinata!” kumandası verilir. Kayık şarıl şarıl rüzgarın gözüne işler.” (syf39)

Halikarnas Balıkçısı,

“…Yokuş Başına Geldiğinde Bodrum’u Göreceksin…Sanmaki, Sen Geldiğin Gibi Gideceksin…”

Cevat Şakir, 1946 yılında yazmış Halikarnas Balıkçısı’nı. Bendeki kitap Bilgi Yayınları’ndan, 51. baskı Mart 2018 tarihli. İlk baskıları da 1976

Resimli Hafta dergisinin 13 Nisan 1925 günlü sayısında, ” Hapishanede idama mahkum olanlar bile bile asılmaya nasıl giderler?” başlığıyla yayımlanan, asker kaçakları ile ilgili yazısı yüzünden Cevat Şakir, üç yıl kalebentlikle (cezaya carptırılan suclunun, uzak bir yerde bulunan bir kaleye kapatılması) Bodrum’a sürülür. Cezası bittikten sonra Bodrum’a yerleşir ve 1947’ye kadar orada kalır. Vasiyeti üzerine çok sevdiği Bodrum’a defnedilir. Gümbet türbe tepesinden seyre dalar çok sevdiği Halikarnasını.

Mezarlık selvilerinin altında ninelerim, teyzelerim yatardı. Fakat orada erkek hısım akrabamın mezar taşlarına rastlanmazdı. (syf7)

Türk edebiyatında ilk kez, ekmeğini denizden çıkaran insanlar kitaplara konu olmuşlar. Balıkçılar, sünger avcıları, dalgıçlar, gemiciler…İyi ki de olmuşlar. Kırklı yılların Bodrum’unun, kayıt defteri, arşivi olmuş roman. Küçüklüğünden beri denize tutkun Mahmut’un anlatımıyla, erkeklerini denize kurban veren kadınların, ona küskün ama onsuz içi boşalan kasabalı erkeklerin, yarı aç, yoksul çocukların, mesafesiz köylerin, çaresiz insanların hikayesi.

Küçük Mahmut babasıyla yaptığı ilk yolculuğunu, Bodrum’dan Milas’a gidişini anlatırken bakın nerelerden geçiyorlar. İkisi de yürüyorlar, karadalar ama çocuk Mahmut’un gözü hep denizde, yönünü onunla buluyor. Yanlarında yürüyen sahipsiz bir köpek yavrusu gibi, bir görünüyor bir kayboluyor deniz.

Babam bir iş peşinde Milas’a gidecekti. Deniz seferi değil, kara yolculuğu idi ya, beni de aldı. Bodrum’dan siftah çıkıyordum. Çocukluğumu hatırladıkça bu seyahat mutlaka gözümün önüne gelir. Babam ata eşşeğe binmezdi. Çünkü ayağına hiç üşenmezdi. Ben de ona çekmişim. Bacaksızın biri olduğum halde çok yörüktüm. Yola düzüldük. Bodrum’dan yokuş yukarı tırmandık. Yokuşbaşı denen tepeyi aşınca, denizi arkamızda bıraktık. Fakat biraz sonra deniz yine önümüze çıktı. Çünkü yarımadanın öteki yüzüne varmıştık.  (syf13)

Şimdi olmayan derelerin, üzerindeki otel inşaatlarından görünmeyen adaların yanından geçiyor Mahmut.

Ben hem dinliyor hem de etrafıma bakınıyordum. Torba denilen dere, denize kavuştu. Oradan sonra yolumuz, kendini bir türlü denizden koparamıyor, kıyı boyunca kıvranarak denize yoldaşlık ediyordu. (14)

Salı adaları ve Apostol adası sanki muallakta sallanıyorlardı. Yolumuz bazan baş döndürücü uçurumları kıyılayarak, bazen çam gölgeleri altından kayarak denize iniyordu. (167)

Kimileri, Mahmut bu deniz sevdasından vazgeçsin istemiş, kimileri el verip “rastgele” demişler.

…Babam da yanık sesiyle, “sakın ha denizci olayım deme!” derdi. Ne var ki kasabanın bütün sokakları, her ne kadar sağa sola sapsalar da eninde sonunda denize çıkıyorlardı. (syf7)

Mahmut ne yapmış etmiş daha çocuk yaşından başlamış, çok sevdiği denizle yarenlik etmeye. Yıllarca çalışmış, bir keresinde büyük bir gemide ocakçılık bile yapmış. Sevinçten ağladığı da olmuş, yatacak yer, yiyecek ekmek bulamadığı da. Yirmili yaşlarına geldiğinde karaya çıkmış, evine dönmüş.  O buralarda yokken çocukluk aşkı erkek Fatma’nın başına gelenler,  babasının ve annesinin ard arda sahipsiz ölümleri, uykusuz ıslak geceler, ölümle burun buruna bir hayat. Derken denize küsmüş bir dönem, toprak sahibi Zeynel ağanın kızı Ayşe’yle evlenip bir çeşit iç güveysi olmuş. Köye yerleşmiş, bostan ekip dikmiş, ortakçılara tahsilata gitmiş.

Denizci hayatının türlü türlü cilvelerini Çömlekçi köyünde, merada besiye çekilen inek gibi, ahırlı, kümesli, gübreli bir hayatla değişmiştim. (171)

İlk zamanlar toprak  güven vermiş Mahmut’a, vericiliğini sevmiş, bir öyle bir böyle olmayışını, söz dinleyişini, uysallığını ve sadakatini. Ama karısının zoruyla gittiği tahsilat işini kıvıramamış.

Sessiz toprak sesli denize benzemiyordu. Ona verdiğim emeğe, binbir renk, binbir  güzel koku ve çiçekle cevap veriyordu. Sanki kendisine karşı gösterdiğim alakadan dolayı bana karşı şükran duyuyordu. Onu sapanla sürdüm mü, sürülen yeri sapana sadık kalarak, açılan izi muhafaza ediyordu. Atılan tohumu bağrına kabul ediyor, onu sımsıcak tutuyor, nemli tutuyor ve uçar hayvanlardan gizleyerek koruyor ve koynunda yavruyu emziren ana gibi besliyordu. Ta ki günü gelince atılan tohum, canlı bir usareyle yeşil ve çiylerle titrek gelin gibi bir fidan olarak bana mis gibi kokan çiçeğiyle tat sızan yemişini, ” Bak nasıl büyüttüm sana!” diye veriyordu. Toprak tam bir kadın kadıncıktı, okşanmaktan hoşlanıyordu. (138)

Günler geçtikçe nasıl çocukluğunda öğretmeninin baskısına, dayaklarına dayanamadıysa, Karısı Ayşe’ye de, durağan köye ve köylülere de dayanamaz olmuş, dışarda hissetmiş kendini. Kara insanının mal ve para hırsı huzursuz etmiş onu.

Ona göre erkek dediğin hep koparmalı, hep yan durup yalman çıkarmalı (148)

Ah o çamuru bal şeker olan İstanbulumuzdan da olduk (180)

Ne zamandır deniz onu çağırır olmuş, bostanda fasulyeleri, domatesleri toplarken, toprağı belleyip, çok sevdiği sardunyaların, sarmaşıkların arasında dolaşırken gündüz düşlerinde, geceleri rüyasında denizi görmüş. Ruhu orda, denizde kalan aslını ve arkadaşlarını özler olmuş.

Onu uzun uzun şarıldata şarıldata ve her sıcak damlasının ayrı ayrı keyfine vararak içerdik. Dumanı bile gözümüzü şenlendirirdi de hepimiz birden iyimser olur, dünyayı gül pembe görür, gülüşür şakalaşırdık.

Mahmut uzun bir aradan sonra karısıyla beraber Bodrum’a gitmiş, Ayşe’nin bir akrabasının düğününe. At üstünde epey yol almışlar, daha kasabaya varmadan, muhtemel ki yokuş başında, uzaktan, soluk mavi denizle göz göze gelmiş ve o günden sonra bir daha köye dönmemiş.

“…Bir yerde de eski bir Yunan harabesinin, asırların rüyasına dalgın, güneşte uyumakta olduğunu görmüştük. Kuş uçmaz, kervan geçmez yerlerde kalmış bu taşlara asırlar mı sinmişti ne? Onlarda ancak zamanın, gelmiş geçmiş şeylere verebileceği bir azamet ve güzellik vardı. Ben o zaman çocuktum. İnsanları yaşlarına göre hep babalarım, analarım, kardeşlerim sayardım. Kendimi dünyada bir sığıntı, bir çile çekici değil, beklenen bir misafir, dünyayı da cennet sanırdım. Gördüklerimi aç bir süngerin suyu içtiği gibi, hep içime çektim. (17)

 

Mitra,

11.10.2018, Petek

 

 

Kos, İstanköy ya da Longu Adası

 

Bugün karşı komşuya gidiyoruz, hem de yatılı. Limanda, Mendirek cafede kısa bir kahvaltı yaptık. Bodrum Express feribotu saat 09:30 da kalkacak. Harç pulumuzu alıp, pasaport kuyruğunda sıraya girdik. Duvara asılı bir kaç panoda, “KKTC damgası Yunanistan’a girmeye engel” anlamına gelen bir şeyler yazılıydı. Biliyoruz ki, Kıbrıs bize göre bağımsız ama Avrupa Birliği, Birleşmiş Milletler ve diğer ülkelere göre orası işgal altında. Öyleyse gelsin yasaklar, engeller. İki küs kardeşin çocukları gibiyiz, hatta torunları, neyseki pek aldırmıyoruz artık onlara, suçu politikacıların üstüne atıp yazıyı umursamıyoruz bile.

66865149-5796-4169-87f7-397187c6c5da

Yol çok güzel geçti, guletlerin arasından yavaş yavaş süzülerek geçtik. Kıyıda herkes bize bakıyor, el sallıyorlardı sanki. Zodiaclar da Bodrum arkamızda kalana kadar bizimle geliyor selametle gidin der gibi bizi yolcu ediyorlardı. Biliyorum bana öyle geliyordu ama gerçekten; sabahları çıktığım her tekne yolculuğunda limandan ayrılırken aynı şey oluyor. Hafif bir meltem, güneş sarı sıcak, civa gibi, nerdeyse üstünde yürünürmüş hissi veren, gittikçe koyulaşan, laciverde çalan deniz ve feribotun iki yanında köpükten kanatlar. “Bak! Görüyor musun? Orası Kos, şu boydan boya görünen uzun ada” diye birbirimize gösterdiğimiz. Piri Reis’in de, seyahatnamesinde Hıristiyanların adaya “uzun” anlamına gelen Longu dediklerinden bahsettiği. Sabahları uzak, sisli bir mavi-gri, akşamları yanan ışıklarla daha da yakınlaşan Kos’a gidiyoruz.

img_2031

Kısa bir yolculuktu, sadece 55 dakika sürdü. Sırt çantalarımızı yüklenip, kalenin sağına düşen yedek limandan otele doğru yürüdük. Asıl liman geçen yılki depremden sonra hala onarılamamış. Kullanılmıyor henüz.

Denize paralel uzun caddeler, onları kesen dar sokaklar. Havada, bildik çok tanıdık bir şey var;  yasemin ve hanımeli kokusu. İki, üç katlı evlerin bahçelerinde sanki dün yağmur yağmış gibi canlı sardunyalar, balkonlardan sarkan petunyalar, Kos çiçeği, zakkum ağaçları, begonviller. Arada bir trilili trilili sesleriyle kenara çekiliyoruz. Bisiklet yolunda yürüyormuşuz meğer. Kiliseye yaklaştıkça siyah giyen kadınların sayısı artıyor. Oğul ya da kocanın ölümünün ardından süresiz yas tutan adalı, yaşlı kadınların.

img_1522-effects

Gülşen hanım hafif aksanlı Türkçesi, faranjitten sebep baharatlı sesiyle, beklediği misafirler gibi karşıladı bizi. Nilgün yıllardır anlatır Maria oteli, her yıl Kos!a gitmeden önce de Gülşen ablasına “Burdan istediğin bir şey var mı?” diye de mutlaka sorar. Aralarında uzun bir geçmiş, güzel bir ahbaplık var.

Caddeye bakan verandadaki masalardan birine oturduk. Birer frape kahveyle başladı ikramlar, dönünceye kadar da bitmedi. Gülşen hanım kıpır kıpır hiç yerinde duramıyor. Altmış yaşındaymış ama şu yaşını bir türlü tahmin edemediğiniz kadınlardan. İşin başında o var, her şey ondan soruluyor, bir mutfakta, bir verandada ya da yetişeceği bir yer var. Ekru deri çantası omuzunda, elinde poşetler, arkada kalanlara talimatlar yağdırarak çıkıyor otelden. Kırk yıldır yapıyormuş bu işi, Maria oteli de 15 yıl önce açmış. Etrafta gördüğümüz bütün çalışanlar aileden; Gülşen hanımın oğlu, torunları, gelini, biraz babaanneme, biraz halalarıma benzeyen annesi. Bütün gün bir koltukta oturan anne maalesef felçli. Ama gurmelik yapmaya devam ediyor, gerçi Gülşen hanıma göre “görevi hiç bir şeyi beğenmemek.” İkinci gündü galiba, yorgun argın otele döndük, Gülşen hanım hemen bize fırından yeni çıkmış mücver ikram etti. Yanında da yeni demlenmiş çay. Baktık çayları getirirken yüzü düşmüş, canı sıkkın; “beğenmedi!?” dedi yaşlı kadını göstererek.

img_1515

Oysa biz üç gün boyunca, maydonozlu soğanlı menemen, pişi, önce süte batırılarak kızartılmış yumurtalı ekmek, kalamata zeytinli çörek ne bilim içinde pirinçten başka bir şey olmayan ama baharatından mıdır nedir tadına doyamadığımız zeytin yağlı yaprak sarması beğenilmeyecek gibi değildi!? Bir de tarzı! ikram edişi! Anne gibi, altını yeni söndürdüğü tencerenin üstünden parmakları yanarak koyduğu dolmaları, biz “yeter!!” dedikçe “Yiyin hadi, evinizde yapın perhizinizi!!” dedi de hiç bir yemeğin tarifini de vermedi ama “Bunun içinde mısır unu mu var?, poaçanın hamuruna ne koydun da böyle kıyır kıyır?” gibi bir umum sorularımızın cevabı “bilmem?!!” oldu. Bir tek üst üste kahve içmemize izin vermedi “dokanır.” dedi.

Maria otelle İstanköy arasındaki kısacık mesafede en az üç tane okulun önünden geçtik, kapısının önünü sokağa kadar süpüren bir kadın ve bir kaç motorsiklet dışında hiç hareket yok; Yunanistan için siesta saati. Güne bakan çiçekleri, sardunyalar, palmiye ağaçları, begonvillerle dolu bahçeli evlerin önünden yürüyerek sahile indik. İndik diyorum; Bodrum’dan alışkanlık. Buralar düz ayak, hiç yokuş yok. Yukarılara, adanın iç taraflarına, özellikle Asamatos köyüne doğru başlıyor adanın rampaları.

img_1559

Old River restoranın önünden denize girdik, önden birer mitos bira, bir de anne usulü kızarmış patates. Deniz çok güzel, tertemiz. Ağustos ayının başındayız elbette her yer çok kalabalık ama gürültü yok. Restorandan hafif bir müzik sesi geliyor, Madonna’nın sesi, La lsla Bonita “This is Where I long to be…”

Restoranın önünden, kıyıdan uca kadar yürüdüm, yürüdükçe Turgutreis’e yaklaştım. Şimdi de buradan orası yakınmış, hemen şuracıktaymış gibi göründü. Her sabah, Bitez’in Güney Batı tarafına düşen tepelerin ardında, dev bir kedi kafasına benzettiğim dağı bile gördüm burdan.

img_1592-effects

 

Burası limandan en uca kadar 5 kilometre uzunluğunda bir plajmış, Lambi Beach. Old River’daki garsonların birinden zorla aldık bu bilgiyi, sanki dizini masaya vurmuş gibi yüzü ekşidi. Adalılar, ister Türk olsun, nesillerdir orada doğmuş büyümüş, ister Yunan, isim ve mesafe sorularını sevmiyorlar. Kitabi bilgi vermekten hoşlanmıyorlar. Onlar hikayelerini anlatsınlar. Arkamızdaki masada yaşlı bir kadın oturuyordu; restoranın sahibinin annesiymiş, ön taraftaki yaprakları kauçuğa benzeyen uzun kırmızı çiçeğin adını sordum, omuz silkti!? Neyse, madem sevmiyorsunuz!…ama şezlonglara havlularımızı sererken, dalgaların kıyıya bıraktığı beyaz köpükler gibi kendiliğinden, yaşlı kadının restoranın yanındaki iki katlı beyaz badanalı evde oturduğunu, kocasını nasıl kaybettiğini, kışın bir kaç ayını geçirdiği Bodrum yokuş başındaki evine kadar biliyorduk.

Old River’da yemekler; bol, çeşitli, basit; kolayca yapılmış gibi, zeytin yağlı, sebzeli ve çok lezzetliydi. Biz ikinci kere gittiğimizde yine aynı şeyleri istedik. Musakka, peynirli kabak çiçeği dolması, karışık kızartma, ızgara kalamar dolma…”Bir şey daha vardı!?..” diyordum ki “Bu kadar yeter!” dedi garson.

img_1641

Old River restoranın sahipleri de Türk. Yunan adaları içinde en yoğun Türk nüfusun yaşadığı adaymış burası, Nedeni de Kos’un 1923 mübadelesinin dışında kalması ve Türk azınlığın adada kalmaya devam etmesiymiş.

Tur teknelerinin kalktığı taraftan, Averof caddesi üzerinden her yarım saatte bir mini trenler kalkıyor. Birazdan korku tüneline girecekmişiz gibi. Küçük, hafif ve alçak, iki ya da üç vagonlu. Yirmi dakikalık hızlandırılmış bir şehir turu vaadediyor. İyi güzel ama rahatsız, gürültülü ve fazla renkli.   Sağ tarafımızdan bisikletliler geçiyor, selamlaşıyoruz. Adalı gençler trenden gelen abartılı düdük sesiyle onu taklit ederek zoraki eğleniyorlar. Akropolis’den Dionysos sunağına, Hipokrat ağacı’ndan antik tiyatroya kadar geziyor, şansınız varsa o tarafa bakıyor ve görmüş oluyorsunuz. Aslında Akropolis’e gitmek o kadar da zor değil, yani şehir öyle tepelere filan kurulmamış, düz ayak sayılır, diğer Yunan adalarına göre düzlük ve daha yeşil. Antik kent günlük hayatla iç içe, daha yakından görmek için, Eleftheria meydanında bir kahve içip, Defterdar İbrahim Paşa Cami’sine dışardan bakıp ( 2017 Temmuz depremden sonra hala tadilatta, ziyaretçi almıyorlar) karşıdaki ağaçlık yoldan antik tiyatroya kadar kolayca çıkabilirsiniz.

img_1721img_1727-effects

 

Araba ya da bisikletle çarşıya gitmek için mutlaka Palmiye Köprüsünün altından geçiliyor. Ya da limana gitmişken kaleyi de gezebiliyorsunuz. Burdaki kaleyi de 14. yüzyılda, Rodos ve Bodrum’daki kale gibi St. John Şövalyeleri yapmış. Antik kent kalıntılarından taş ve sütunlar getirtilmiş kale yapılırken. 1786’da da Gazi Hasan Paşa benzer bir şey yapmış. Yunan ve Roma mabedinden getirttiği taşlarla cami yaptırmış.

img_1650

Hipokrat’ın tıp okulu Asklepion da yakın bir yerde. Burası M.Ö 242 yılında savaş ve çatışmalarda dokunulmazlık hakkını almış ve bu sayede günümüze kadar korunabilmiş.  Zeytin ağaçları arasında yıkılmış duvarlara, kolu-bacağı ya da burnunun ucu kopmuş tanrı heykellerine dokunarak; üzerinde yürüdüğüm sararmış kuru otların ve kuşların sesini dinleyerek uzun uzun dolaşmak da vardı ama ne yapalım?! Kısmet mini trenle gezmekmiş.

İkinci gün The Green Ship Nikitas adında bir tekneyle adalar turu yaptık. Sırayla Pserimos, Kalymnos ve Plati adalarını dolaştık. Fransızlardan oluşan bir grupla tekneyi balık istifi doldurduk. Anlaşılan o ki bizi geri çevirmemişler, listeye dört kişi daha eklemişlerdi. Hopörlerden bangır bangır gelen  “it is my life” şarkısı yarım kaldı ve Yunan rehber “bianvenü”  diye başladı anlatmaya, bilmediğimiz bir dille bilmediğimiz bir rotaya doğru yelken açtık.

Pserimos (Keçi adası), Kos ile Kalymnos arasında küçücük bir ada. Sadece 135 kişi yaşıyormuş. Hatta kışın bu sayı 35’e kadar düşermiş. Suyu tertemiz, Ege denizindeki 12 adadan biri. Burda sürekli yaşamak üzerine biraz sohpet ettik Zeynep’le…sabahları babasının kayığıyla balığa çıkıp akşam yemeğini çıkarmak, dağlardan kaya koruğu, civan perçemi toplamak ya da hep sokakta geçen doğal bir hayat…. Buraya kadar bir sorun yok, çok eğleniyoruz. “Büyüyünce de bir çobanla evlenip çoluk çocuğa karışırsın” kısmında işin rengi değişti. Sınav baskısı olmadan okula gitmek dahi kesmedi onu ve arkasına bile bakmadan kendi dünyasına geri döndü.

Kısacık bir ziyaretti, küçük bir poşet origa otu aldık; sanırım bizdeki kekik türü bir ot, zeytine, domatesin üstüne çok yakıştı.

img_1790

img_1800

 

 

 

 

 

 

 

Kalimnos, çıplak tepeleri olan, kayalık, kurak bir ada. Uzaktan her şey güneşin altında çok renkli ve parlak görünüyor.  Pothia’da, şehir merkezinde Fransızlar Manastıra doğru yola koyuldular. Biz de limana karşı sıra sıra dizilmiş tavernaların, dükkanların  arkasında kalan yılankavi sokaklarda rastgele yürümeye başladık. Beyaz badanalı evler, mavi tahta perdeli pencereler, daracık arnavut kaldırımlı sokaklar, begonviller. Tanıdık, bildik ama yabancı. İçine almadı ada beni, hep böyle yapıyorlar, günü birlik, hatta bir kaç saatlik uğradığımızı biliyor, yüz vermiyorlar. Sünger fabrikasının satış mağazasında epey oyalandık. İşlem görmemiş kahveye çalan, kirli sarı görünümlü birer parça sünger aldık, yüzümüze peeling filan yaparız belki diye. Kordon boyundaki dükkanların birinden uzo alıp, azlığın çokluğuyla dekore edilmiş küçücük bir tavernada nefis bir kahve içsek de gönlünü alamadık adanın. Haklıydı, Panormos’u, Vathi’yi görmeden, Arginonta’da ayağımızı denize sokmadan Kalimnos’a gelmiş sayılmazdık.

img_1837

img_1859

 

 

Teknemiz Plati adasına nam-ı diğer akvaryum adasına doğru yelken açarken Bodrum’a geri dönüyoruz sandım. Turgutreis’in evlerine, begonvillerin renklerine kadar seçebiliyorduk. Plati adasına sadece denize girmek için uğradık, iyi de yaptık, Ağustos ayının ikisi olmasına rağmen su buz gibiydi. Kah turkuaz kah lacivert, tertemiz, cam gibi.

95cace38-db2c-407f-a912-7070719dba56

Dönüşte Yunus balıkları üretim çiftliğine uğradık. Öyle çok heyecanlandım ki, çiftlik deyince yüzlercesini birden göreceğimizi sandım. Tekne yaklaşırken kaptan motoru durdurdu, müziğin sesini kıstı. Etrafta rüzgarın sesinden başka çıt yok! Çocuklar gözlerini uzun süre denizin içindeki oval havuzlara diktiler, teknede çalışan Malezya’lı siyahi çocuk yunus balıklarının seslerini taklit ederek dakikalarca uğraştı; çıksınlar, bir görünsünler diye ama nafile! Bir tanesi bile kafasını denizden çıkarıp bize bakmadı, belki yanlış zamanda gelmiştik, belki orada, denize çakılmış demir çubuklu daracık evlerinde bir şeyler yolunda gitmiyordu.

 

img_4975Demokrasinin doğduğu kadim toprakların vatandaşı olmak bir başka oluyormuş meğer.  Elimdeki kolye ucunu evirip çevirip oyalanıyorum. Belki biraz pazarlık yapar daha ucuza alır mıyım diye de bekliyorum. Antik çağa ait bir şey anlatıyor ama ne anlatıyor bilmiyorum. Çok beğendim, almak da istiyorum. Kuyumcuya adını ve anlamını sordum. O “Vikipedia” dedi ben “yasak” dedim. Yeni bir demokrasi vizyonu önerecek sandım “seçimler” dedi, ben “denedik” dedim. Komşu komşunun halinden anlamıyor işte bazen.

Ben de Aktüel Arkeoloji dergisine sordum; Phaistos diskinin üzerinde 242 tane sembol varmış, kilden yapılmış ve tarihi M.Ö 2000 li yıllara kadar dayanıyormuş.  1908’de Girit adasında bulunmuş ve hala ne benzerine rastlanmış ne de gizemi çözülebilmiş. Şimdi, boynuma bakıp burada ne yazıyor diyenlere gizemi henüz çözülmedi, eli kulağında diyorum.

1871c375-27f0-4969-a6b5-0dbae90d6f62

Gülşen hanım motorsikletiyle bostana fasulye toplamaya gitmeden önce bizimle vedalaştı. Milas’lı gelini kucağına iki yaşındaki oğlu Garo Berk’i alıp “bir dahaki sefere bana da gelin, çay içeriz, size kek yaparım” diye bizi sokağa kadar uğurladı.

Dönüşte limandan el sallayanlar, zodiaclar filan gelişimizi hiç umursamadılar. Gümrükte güneşin altında o kadar çok bekledik ki, önümüzdeki kuyruk uzadıkça uzadı. Bir de duty free’de saçma bir kavga çıktı, karı koca olduklarını sandığım bir çift, kesin öylelerdi aslında, orda çalışan çocuklardan birini nerdeyse döveceklerdi. Hatta erkek olan, “sen görürsün dışarda” diye tehditler savurdu giderken. Hepimiz gerildik, tekrar adaya dönmek istedik…Hoşbulmamıştık çünkü.

 

Yelda UGAN

2 Ekim 2018, Petra

 

Boğulmamak İçin

 

img_1356

 

Yazar; George Orwell

Can Yayınları

Çeviren; Suat Ertüzün

I. Basım Ekim 2015

Boğulmamak için (coming up for air) 1939’da yayımlanmış. Hemen önce 1938’de Katalonya’ya selam. Arkasından da herkesin okumasa da bildiği 1945’de Hayvan Çiftliği ve 1949’da da 1984. Birbirlerinden bağımsız gibi görünse de her biri ardından gelenin habercisi çok iyi kitaplar.

Hikaye 1900’lerde başlayıp 1939’da bitiyor. Göbeğinin çapı giderek genişleyen ve evinin taksitlerini ödemeye çalışan sigorta satıcısı George Bowling, 45 yaşında, evli ve çocukludur. George’a göre kendi hayatı da dahil olmak üzere dünya hızla karanlık bir deliğe doğru çekiliyor ama kimse bunu fark etmiyordu. Anılarında çocukluğunun geçtiği kasabaya, 1900’lü yıllara gider sık sık. Anne babasını, arkadaşlarını, ağabeyini, gölde balık tuttuğu günleri, ilk kız arkadaşını anlatır. Savaşa katıldığı güne kadar da kasabadan ayrılmaz.

George Bowling, 1. Dünya savaşı’ndan görece büyük bir şansla çıkmış ama aradan geçen onca yılda hiç bir şey Bowling’in hayatında da, dünya’da da daha iyiye gitmemiştir. ikinci sinin de kapıda olduğu bu günlerde Bowling çareyi ait olduğu yerin orası olduğuna inandığı Binfield’e doğru yola çıkmakta bulur. Ya da karısından ve patronundan gizlice oraya kaçmakta.

“Temelli mi yok oldu? Emin değilim. Ama şu kadarını söyleyebilirim ki, yaşaması güzel bir dünyaydı. Ait olduğum yer orası. Sizin de ait olduğunuz yer orası.” (syf41)

George şeytana uymaz arabayı Batı’ya çevirip Oxford yoluna çıkar. Aslında kafasında çok daha önce başlayan yola çıkmıştır artık.

Yirmi yıldır görmediğiniz toprakları tekrar görmek değişik bir tecrübe. Hatırladıklarınız çok ayrıntılı ama hep yanlıştır. Mesafelerin hiçbirini tutturamazsınız ve belli başlı noktalar yer değiştirmiş gibidir. Hep, şu tepe eskiden daha dik değil miydi? diye düşünürsünüz. Bir de aslında gayet doğru olmakla beraber sadece belli bir zamana ve mekana ait olan hatıralar vardır. Söz gelimi ıslak bir kış günü, bir çayırın köşesinde otların yemyeşil olduğunu, hatta neredeyse maviye çaldığını likenle kaplı çürük bir kapı sövesini ve çayırın ortasında durup size bakan bir ineği hatırlarsınız. Ve yirmi yıl sonra oraya gittiğinizde ineğin orada dikilip aynı ifadeyle size bakmadığına şaşırırsınız.” (syf193)

Geçmiş ve gelecek üstüne kara kara düşünen George’a göre karısı Hilda, iç işleri bakanı, Mussolini, Papa, Hitler, Stalin, İngiltere Merkez Bankası, politikacılar, faşistler, anti-faşistler, siyasiler, işçiler, işçi partililer, patronlar, profesörler,  Yahudiler, Troçkistler, proleter dayanışmacılar ve Scotland Yard….. topyekün delirmiş olmalıydı. Kimse Avrupa’nın Doğusundan gelen tehlikenin farkında değil miydi?

“Hitler mi? Şu Alman mı? Aziz dostum! Ben onun hakkında düşünmem bile.” (syf173)

“Dinle evlat dedim, fena halde yanılıyorsun. 1914’de biz de muhteşem bir şey yaptığımızı  düşünüyorduk. Ama alakası yoktu. Her şey kanlı bir karmaşadan ibaretti, o kadar. Yine savaş çıkarsa uzak durmaya bak. Vücudunu kurşunla niye doldurasın? Onu bir kıza sakla. Savaş deyince aklına kahramanlıklar ve şeref madalyaları geliyor ama öyle değil…” (syf169) 

Evliliğini, yaklaşan dünya savaşını, sistemi, içinde eriyip kaybolan insanları ve değişen herşeyi düşünür yolda.

“Siz de evliyseniz, “Neden böyle bir şey yaptım ki?” diye kendi kendinize sorduğunuz zamanlar olmuştur; ben de Hilda için aynı şeyi kim bilir kaç defa aklımdan geçirdim. Nitekim 15 yıl aradan sonra dönüp baktığımda yine soruyorum: “Hilda’yla neden evlendim?”  (syf 147)

“…O tipleri bilirsiniz. Fi tarihinden beri İşçi partilidirler. Davaya feda edilmiş hayatlar, iş verenlerinin kara listesinde yirmi yıl, varoşlara bir şeyler yapsınlar diye belediyenin kapısını aşındırmakla geçen bir on yıl daha. Sonra bir anda her şey değişiyor, eski işçi partisi muhabbetinin bir önemi kalmıyor. Dış politikaya kilitleniyorlar: Hitler, Stalin, bombalar, makinalı tüfekler, kauçuk coplar, Roma-Berlin mihveri, Halk cephesi, anti komünizm paktı,..” (syf163)

Aşağı Binfield’da neler oldu, orası da değişmiş miydi, eski kız arkadaşıyla karşılaştı mı, hiç tanıdık kalmış mıydı?

Kadınların zaman öldürmek için yaptıkları şu anlamsız sohbetlerden birine dalmış olarak kuğuran seslerini duyabiliyordum. ‘Evet, aynen öyle. Konu aynen bu. Onunla bizzat konuştum, dedim ki, “Ee başka ne bekliyorsun?” dedim. Sana da doğru gelmiyor, değil mi? Ama ne fayda, ha bir taşa laf anlatmaya çalışmışsın ha ona. Yazık!!’ Vesaire vesaire. Kadın neredeyse tamamen bana dönerek… İsa Mesih aşkına! Bu Elsie’ydi!” (syf223)

27/09/2018

Yelda UGAN

Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç

img_4350

Çocuklar için hazırlanmış Nutuk kitabını almaya gittim. İş Bankası Yayınları Nişantaşı Şubesine, Rumeli caddesi üzerinde olan. Dükkandaki tek görevli genç adam bir yandan türlü çeşit çocuk kitaplarını hediye paketi yaparken bir yandan da onu bekleyen, altmışlarında hoş bir kadınla sohbet ediyordu. Kadın içerdeki tek koltukta oturuyor, paketlenen kitapların hangisinin hangi poşete konulacağını söylüyordu. Eski TRT spikerleri gibi konuşuyordu;  eğitimli bir ses, düzgün bir diksiyon, her bir kelimede abartılı bir açıklık ve netlik vardı. Ben aradığım kitabı bulduktan sonra kasaya geldim. Kadın kitap seçimimden dolayı beni kutladı, ben de seçimin ne bana ne de çocuğuma ait olmadığını açıklamak zorundaymışım gibi, aman efendim, teveccühünüz fakat güzide övgülerinize ben de çocuğum da layık değiliz manasında sekizinci sınıfa geçtiğini, kitabın bu yaz öğretmeninin verdiği okuma listesinde olduğunu, sınavda çıkacak İnkilap Tarihi soruları için filan derken, gittikçe düşen ses tonumdan ve gereksiz ayrıntılarımdan ben bile sıkıldım. Kasaya en yakın döner tezgahtan bu kitabı alıp evirip çevirmeye başladım. Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç. Kadın elimdeki kitabı görünce tekrar benimle konuşmaya başladı. Ne kadar güzel bir kitap olduğunu, içindeki dialogların benzerine hala mahallelerimizde rastlayabildiğimizi ve çocuklarımızın da okuyarak Hüseyin Rahmi’yi tanımaları gerektiğini yine tane tane anlattı. Ben de yarım yamalak değil de sanki kitabı iyi bilirmişim gibi yaptım. Konuşma boyunca kafamı sallayarak, evet, elbette, tabi ki, ya..değil mi?  lerle kadını onaylayıp iki kitapla çıktım dükkandan.

İş Bankası Yayınları, asıl metine sadık kalarak sadeleştirmiş ve  Nisan 2018’de de yayınlamış, dolayısıyla satın aldığım kitap 1. Basım. Günümüz Türkçesine de Ali Faruk Ersöz uyarlamış.

Evet, itiraf ediyorum ardında 37 roman, 7 öykü, ve bir de uzun öykü bırakan Hüseyin Rahmi hiç okumadım. Okul yıllarından kalan bir kaç bilgi kırıntısı haricinde hakkında hiç bir şey bilmiyorum. O kadar ki, “Çalıkuşu Hüseyin Rahmi’nin miydi? Yok yok! Reşat Nuri’nin!?” bile diyebilirdim.

Fantastiğin çekiciliğine kapılmış evin 13 yaşındaki sınav yolcusu kitaba burun kıvırdı, zorumla bir kaç kere denediyse de kitap elinde süründü durdu.

Halbuki Hüseyin Rahmi ülkemizin fantastik ögeleri kullanan ilk yazarlarından biriymiş, belki de ilki. “Gulyabani”‘den, “Ölüler Yaşıyor mu” ya kadar tüm kitaplarında anlatım biçimi olarak kullanmış bu türü. Yani amacına ulaşmak için bilinmeyenin gizeminden ve onun her kafada, her algıda farklı yorumlanmasından yararlanmış. Osmanlı Türk toplumundaki halkla, Meşrutiyet arkasından da Cumhuriyetle gelen modernleşmenin açık arasını kapatmak için fantastiğin kolay okunurluğundan, cazibesinden ve popülerliğinden de yararlanmış. Yani halkın bir anda aydınlanmayacağını, yüzyıllardır süren geleneklerin, alışkanlıkların öyle kolay kolay bitmeyeceğine inanmış, öngörmüş ve edebiyatı yardıma çağırmış.

“Bu kuyruklu yahut uzun saçlı dediğimiz sürtük gezegenler Güneş’ten pek fazla uzaklaşırlar. Uzaklaştıkça yol almaları yavaşlaşır, yavaşlaşır. Nihayet fezanın karanlık, donuk o sonsuz ayrılık gecesi içinde bir korku hissi ve sevgiliye hasretle sarsılarak ağır ağır geri dönerler. Geri dönüşleri sırasında yarin hasreti sanki her saniye daha da şiddetlenerek artar. Çekim büyür. Gittikçe ısısını ve ışığını artıran bir sürat, ateş saçan bir aşkla fezaları yırtarak, yakarak sevgililerinin yakınına koşarlar, koşarlar yörüngeleri üzerindeki en yakın noktaya yani Güneş’e en yakın mevkiye gelirler…” (syf 34)

Oysa benim gönlüm rahat, keyfim yerindeydi. Çünkü çocuğum fantastik kitaplar okuyor, okudukça hayal dünyası,  uçsuz bucaksız ufuklara yelken açıyordu, bilindik gerçeklerin dışında, farklı dünyalar kurabiliyor ve yaratıcı zekası aman Allah’ım dur durak bilmiyordu. Ama konu Starbucks’da bilmem hangi antin kuntin isimli buzlu kahveler içmeye, kulaklıksız tuvalete bile gitmemeye, telefonda saatlerce sky whale oynamaya gelince hiç de öyle olmuyordu, yaratıcılık, hayal gücü filan hak getireydi. Geriye bir tek türün popülerliği kaldı ve keyfim kaçtı ama yine de umudumu yitirmedim, yeter ki okusun!

Kadın düşmanı İrfan Bey, mektubu okurken o kadar yumuşadı ki iki defa, üç defa okumaya doyamadı. Kadınlara karşı o güne kadar olan şiddetli düşmanlığının onlardan layıkıyla yüz bulamadığından ileri geldiğini anladı…” (syf68)

Hüseyin Rahmi Heybeliada’da büyükannesi ile beraber yaşamış, sadece büyükanne değil bir sürü kadın varmış etrafında; dadılar, kalfalar, komşular, akrabalar. Annesi o daha küçük bir çocukken veremden ölmüş. Babası Girit’de yaşıyor, ondan ancak mektuplarla haber alabiliyormuş. Hal böyle olunca, zoraki mutsuz evliliklere, “gözü dışarda” olan kocalara, toplumsal değerlere, batıl inançlara ve dini çıkarlarına alet edenleri de esprili bir dille ve kadın gözüyle anlatmış öykülerinde.

“…Yazı kadın yazısıydı. Bunda hiç şüphesi kalmadı. İfadelerinde bir erkek kadar düzgünlük, kuvvet, şiddet, isabetli fikirler gösteren hanımlar görülmüştür. Fakat el yazısı öyle değil…El yazısında hemen daima cins-i latife (güzel cins, kadınlar) has bir zayıflık izi , aman afedersiniz bir nezaket…Ahlakça olan düzensizliklerine işaret edecek bir ufak kuralsızlık olsun görülür. (syf 69)

Yaşadığı ortamı hayal ediyorum da, çocuktu ve kadınlar küçük Hüseyin Rahmi’nin yanında teklifsiz lakırdı etmekten çekinmiyorlardı. Gerçi biraz daha büyüdüğünde büyükannesi onu kadın meclislerine almamaya başlamış. O da gizlice saklandığı yüklükten dinlemeye devam etmiş onları. Benim de hayalimdir bu; görünmez olup konuşulan her şeyi duymak ve yazmak. Aslında o kadar da  baskı ya da dayatma da görmemiş, cinsiyetçi de yaklaşılmamış ona çünkü  en büyük hobisi dantel işlemek ve yemek yapmakmış. Hatta adalı kadınlar ondan örnek almaya gelirlermiş. Reçel ve turşu yapmada da üstüne yokmuş. Şimdi bu danteller müze olan adadaki köşkünde sergileniyormuş.

“…İlk mektupta bu ne teklifsiz lakırdı? Dama çıktığına kadar yazıyordu. Aman Yarabbi ne olursa olsun bu kız bütün o serbest, şuh, şen sözleriyle İrfan’ın kadınlık namına o güne kadar tapmaya değer olmak için zihninde canlandırabildiği eşsiz bir sembol değil miydi?” (syf 69)

 

Not: Hüseyin Rahmi Gürpınar’ı didiklerken en çok Pelin Aslan ve ekşi sözlük okudum.

Yelda UGAN

21/09/2018

 

 

Yunanlı Bir Kız Aranıyor

img_2255İkimiz de sırayla kitabı orta yerinden açıp, dini bir ritüel yerine getirir gibi sarı sayfalarını içimize çekerek kokladık. Meltem Bodrum’a gelirken bir sahaftan almış kitabı, ikinci el kitap satan bir tezgahtan belki. 1982 basımı, ilk sayfası kopmuş ama düşmemiş, kapağın altında güvendeydi. Diğer sayfalar da yerli yerinde, hiç eksik yoktu. İkimiz de yazarı tanımıyorduk.

Ertesi gün sahilde kitabı elimde gören Alev “Aaaaa Dürenmatt!!” diye bir çığlık attı. ( Dügınmat gbi bir şey dedi, ben de denedim bir kaç kere ama onun gibi söyleyemedim) “Meltem’in” dedim “gidene kadar bitiririm diye aldım elinden, daha bir kaç sayfa okudum….ismi çok güzel ama değil mi?”   “Ya!..biz lisede Dürrenmatt’ın oyunlarını sahnelerdik!” diye başladı anlatmaya,

Almanya’da öğrencilerin Dürrenmatt okuması, her sene bir oyununu sahnelemeleri zorunluymuş. Alman dilinin en önemli yazarlarından biri olarak bilinirmiş çünkü. Yani müfredat gereği bir zorunlulukmuş bu ama Alev’in anlattığına bakılırsa böyle bir mecburiyet dostlar başınaymış.

Dürrenmatt, “iktidarı anlatmak için en iyi yol basit bir mahalle bekçisine bakmaktır.” demiş. Burada da aynı şeyi yapıp sıradan bir insan olan Arnolph Archilochos üzerine kurgulamış hikayesini.

Archilochos, ilkeli, prensipleri olan kırkını aşmış bir adam. Hiç evlenmemiş, hatta eline kadın eli bile değmemiş. Et yemiyor, ağzına alkollü bir şey sürmüyor, sadece süt ve soda içiyor. Sayman yardımcı yardımcısı olarak çalışıyor. Eline geçen üç kuruş parayla bir de haylaz kardeşine ve onun çocuklarına hatta kardeşinin metresine bile bakıyor. Karanlık bir tavan arasında onu uykusundan sık sık uyandıran sifon sesi içinde yaşıyor.

Archilochos’un dünyası rutubetli duvarına resimleriyle listelediği önemli insanlardan oluşuyor. Ülkenin cumhurbaşkanı, çalıştığı şirketin sahibi, eskiyenipresbiteryen kilisenin piskoposu gibi. Saflığı ve inançları sayesinde yarattığı dünyasında gerçeklerden uzak, görece mutlu bir hayat yaşıyor, Örneğin çalıştığı atom topları üreten fabrikanın patronu tapılası bir ilahtır onun gözünde. Çünkü o bir hayırseverdir.

Arnolph, ailesinin Yunanistan’dan göç ettiği ve kendisini de bir Yunan’lı kabul ettiği için sadece Yunanistan’lı bir kızla evlenmek istiyor.

“Yunanistan’ı sık sık düşündüğünü ekledi sözlerine, gene geri gelmek üzere dağılan, hafif, ak bir duman gibi yerleri yalayan sise baktı. Sonra eski, yarı yıkılmış tapınaklar, zeytinlikler arasından parlayan kızıl kayalar birer birer canlandı gözünde. Bu şehirde sık sık bir sürgün gibi duyuyordu kendini, tıpkı Babilonya’daki Yahudiler gibi, yaşamasının ancak, uzun süre önce bırakılmış o eski yurduna dönmekle anlam kazanacağını düşünüyordu.” (syf36)

Devamlı gittiği restoran sahibi Archilochos’a artık evlenmesi gerektiğini söyler ve gazeteye bir ilan verirler. Restoran sahibi kadın “dul olsun, ikinizden birinin tecrübeli olması lazım” diye tutturur. Ama Archilochos istemez. “Yunan’lı Bir Kız Aranıyor” ilanına çok geçmeden cevap gelir. Pahalı elbiseler içinde, güzel, genç bir kadın çıkar karşısına.

O gün, tanıştıkları o pazar günü Yunan’lı kadınla şehirde yürüyüşe çıkarlar. Listesindeki bütün o önemli adamlarla yolda bir bir karşılaşırlar. Ve bütün o önemli adamlar Archilochos’a şapkalarını çıkararak nazikçe selam verirler. Olacak iş değildir. Arnolph hayatının en mutlu gününü yaşar.

Ertesi gün yani o malum pazar gününün ardından sayman yardımcısı yardımcılığından müdürlüğe kadar yükselir. Ardından başına “iyi şeyler” gelmeye devam eder. Arnolph’un kafasındakilere göre anladığı dünya, inançları ve doğruları olmayacak şeylerin başına gelmesiyle onu  doğrularken sonra birden bire Antik Yunan tapınakları gibi yıkılır.

Okurken şişman ve gözlüklü karakterlerin başına gelen alışılmış muamelelere canım sıkıldı. Restorandan her içeri girişinde, sobanın yanında ısınacak bir yer aranırken gözlüklerinin buğulanmasına içim acıdı, kardeşinin ondan sürekli para koparmaya çalışması, yeğenlerinin saygısızlığı ve Arnolph’un tükenmez sabrına duyduğum kızgınlık. Neyse sonra her şey değişti, daha sonra bir daha değişti. Eğlenceli ve samimi bir hikayeye dönüştü.

Eleştirmenler bir de “grotesk” demişler kitap için. Yani, bir araya gelmeyecek durumları şaşırtıcı bir biçimde birleştirdiği, temelde ciddi ama görünüşte gülünç ve abartılı bir güldürü olduğu için böyle söylemişler.

14.09.2018

UGAN Yelda