Ebedi Kızlık İşareti

d43e38a6-db88-4777-ad27-9c22bc17cbf0Ben de bu arada epey salkım yutmuştum, talkını verirken ellere.

 

İki gündür buradayım ama haftalar geçmiş gibi hissettiren bu duyguyu seviyorum. Yani sıradan hayatımdan her çıktığımda günlerin uzamasını. İstanbul’daki son gece de dün gece gibi uykusuz geçti ama iyiyim. Kısa, sadece bir an kadar süren panik atak benzeri bir şey yaşıyorum bazen. Seneler önce buraya ilk geldiğim gün de aynı şey olmuştu. Daha şiddetli ve uzun sürmüştü o zaman.Denizde yüzerek açılmışım da kıyıya varamayacakmışım gibi bir korkuydu. Geniş uzun caddelerde yürürken öyle aylak aylak, yetişeceğim bir yer yokken,  birden varmam gereken yer her neresiyse öyle bir yer olmadığını bilmek; zamansız, bağlantısız bir uzakta olmak. Ne fena bir şeydi! Ama dedim ya bu sefer çok kısa sürdü. Duygusu kaldı sadece, üstünden yıllar geçmiş bir ayrılık acısının tuhaf tadı gibi.  

Nerdeyse “bir haftada yetiştirmem mümkün değil, hayır yapamam” diyecektim ki röportajı Paris’te yapacağımı söylediler…dergiye bütün kızgınlığım geçti. Aklımda kalan tek şey burayı, tıpkı bir zamanlar İstanbul’un beni büyülediği gibi büyüleyen bu şehri bir daha görecek olmamdı. Ön hazırlık yapmamı istemediler, o anlatacak ben yazacaktım. Yorum yok, olduğu gibi. Yeni yöntem bu, konuşmasına yön veren sadece kendisi olacaktı. Ben sadece kayıt altına alacak, derleyip düzenleyecektim. Takip eden günlerde de belki bir kez daha  buluşacaktık. Plan böyleydi.  

O gün  Sein nehri boyunca uzun uzun yürüdüm. Louvre’ye kadar, ordan da Opera Garnier’de kısa bir mola verdim. Görüşmeyi yapacağım yere Republic yönüne dönmüştüm ki, yeri göğü inleten bir kadın sesi duydum. Ses sanki gökyüzünden geliyordu.  Tanrı bir kadın olmalıydı. Sabrı taşmış ve çok kızmış bir kadın! Ama adını öfkeyle bağırdığı adam burada oturmuyordu. Kilometrelerce uzakta, Güneyde bir ülkeyi yönetiyordu. Ses Fransızca’dan sonra benim kendi ana dilimde, ardından da doğduğu topraklarda  yasak bir dilde öfkeyle devam etti. 

“Şimdi o yıllara dönsem…” derken yüzü gölgelendi. Hüzün hiç yakışmıyordu ona, o koca ağzıyla gülsündü hep.“En başa kayıt günü karşılaştığımız yere; masumiyet filan değil de…” deyince dayanamayıp, araya girdim, eskisi gibi istekle dinlesin istedim. Beni dinlemesini severdim. Sabırsız, abartılı bazen de kızgın yargılarım kocaman yeşil gözlerini daha da büyütür ama sesini çıkarmazdı sonunda da bildiğini okurdu.  Çok sonraları, dudak büken, gözlerini devirip bıyık altından gülen, çocuksu coşkumu, konuşmaktan duyduğum şehveti boğazıma tıkayan bakışlarla ben de sözüm ona terbiye olmuştum. Hoş benim yargılarım daha çok genel kabul görmüş kalıplara karşıydı ama yine de zamanla öğrenmiş ya da öğretilmiş bir terbiyeyle daha sakin veriyordum tepkilerimi. Ben de bu arada epey salkım yutmuştum, talkını verirken ellere.   “O yıllara dönerek neyi değiştirebiliriz bir bakalım ama! Ben artık o kadar romantik bakamıyorum geçmişe” dedim. “gençlik senle olduğu sürece, rahat vermeyecek, aklın bir karış havada, o da aşkta meşkte olacak.”  Nihayet kıkırdadık. Kendimize gülmeyi severdik.  Yüzünden gölgeler çekildi, gözlerinde güneş açtı.

Kadının arkasından gelen uzun kortej Porte Saint Martin sokağından ana caddeye Grands Boulevards’a doğru Republic yönünde dönerken aralarından geçtim. “kolay gelsin” dedim geçerken. Karşılaştığım yüzlerle selamlaştım. Heyecanlandım. Eskiden benim geldiğim ülkede de insanlar yürür, sokaklar meydanlara çıkardı. Ya da ben böyle hatırlamak istiyordum. Kortejin başında, ekipmanları taşıyan küçük bir kamyonetin arkasında yürüyen  kadını gördüm. Sarışın, yapılı bir kadındı.Dimdik yürüyor, kararlı tutumundan hiç taviz vermeden elindeki hopörlere konuşuyordu. Konuştukça sert yüz hatları daha çok geriliyordu.

İki sevgili arasında kalan boşlukta görebilirdim onu daha çok. Birinden ayrıldığı, diğerinin daha başlamadığı günlerde, ya da en çok o zaman onunla olmayı severdim. Çünkü zaman ancak,  ufuksuz bir deniz gibi bizim olur, bugün ve yarınla sınırlanmazdı. Sinemaya filan giderdik, güzel havalarda -ki oralarda parlak kış güneşi her daim ısıtırdı bizi, cömert yüzünü eksik etmezdi üstümüzden- Okuldan yurda kadar yürürdük bazen doyamazdık konuşmalara. Bir de çok gülerdik…ota boka, her şeye gülerdik, otobüste karşılaştığımız güne giden teyzeler ters ters bakarlardı bize “bunları da aileleri okusun diye gönderiyor buralara…” diye cık cıklarlardı. Annemiz gelirdi aklımıza, onun yerine de utanırdık ama yine gülerdik sonra. Bazen kendimizi tutamaz bir kaç durak önce inerdik otobüsten.  Veli nimetleri olduğumuz Sun sineması sokağı esnafıyla selamlaşırdık yolda…öğrenci kebapçısı Otlangaç -gerçi o vejeteryandı geldiğinde ama, sonra buranın kebabına dayanamadı- Sokağın başındaki Bali parfümeri daha büyük bir şubesini bir de sokağın sonuna açmıştı, içinde hamam tasından, cımbıza kadar her şey vardı bu yarı tuhafiyeci parfümeride. Hatta gelinlikçi Faize Sevim, yurtta kalan kızları bu gelinlikçiye girip çıkarken hele de yanlarında anne ve namzet kayınvalide ile görünce yabancılaşırdık onlara, yani erken gelirdi bize Faize ve Sevim teyzelerle bu kadar ciddi konulara girmek. Çünkü dünya bizi bekliyordu ve sıra bizdeydi, bu sefer olacaktı!  “Yok öyle değil” diye kimse bize parmak sallamamıştı henüz ya da biz onlara da gülmüştük…henüz acı diye bildiğimiz tek şey aşk’dı.

Her şey kesintisiz, düzenli bir hareket halindeyken kortejin caddeye dönmesiyle beraber ocağın üstünde haşlanan patatesler gibi şehir de fokurdamaya başladı. Neredeyse iş çıkışı saatiydi. Korna sesleri, şaşkın yüzler, sık sık arkasına bakarak yürüyen yayalar ocağın altını kapatmışsın gibi duruldu sonra. Kortej yolun sağ tarafına geçti ve savaş karşıtı sloganlar atarak, şehrin ritmini bozmadan, onunla uyum içinde meydana doğru yürümeye başladı.

Meydandaki kafeye, Fluctuat Nec Mergitur’a yetişmek için ben de hızlandım. Bataclan saldırısından sonra açıldı burası, Latince’de sallanır ama batmaz!” anlamına geliyormuş adı. Kortej arkamdan geliyor, kadının davudi sesi artık daha az duyuluyordu. 

İçindeki sıkıntının kökü ordaymış ve onu kurutursa mavi sakala verdiği sözü tutacak ve  her şey yoluna girecekmiş gibi yine bir umut, büyünün bozulduğu yere geldik. En azından daha seçici davranacağını söyleyerek “saçlarının bittiği yerdeki ebedi kızlık zarı” nı bozan adama verdi veriştirdi.  “Şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler diyorsun ha!” Dedim. “ Yok o kadar da ağlak bir istek değil benimkisi” dedi ve fincanları, su bardaklarını tepsiye doldurup mutfağa gitti. Elinde iki büyük poşetle tekrar geldi. “ ben de mutfağı temizliyorsun sandım.” Dedim gülerek. Onda alışık olmadığım, ya da eğreti duruşundan alışamadığım bu ev kadını hallerine takılmayı severdim.  “ yok canım ne temizliği…giymediğim, giyecek yerimin kalmadığı, giyemediğim, herneyse, elbiseleri topladım dün. Bak bakalım, işine yarayan varsa al. Kalanını da Emine’ye veririm, iki yetişkin kızı var onun. En aşifte olanları sen al, Emine giydirmez kızlara onları. Yarın temizlik var, götürsün kadıncağız.” Ağzım kulaklarımda “bayılırım” dedim “çok eğlenceli hem yakında bir kuzen düğünü var belki ona da bir şeyler buluruz ha!” dedim sonra. Ard arda susmadan şakıyordum, aslında elbise filan bahaneydi onunla tekrar bulmuştuk ya birbirimizi, sevincim ondandı. 

Bundan altı ay önce, Beşiktaş iskelesinde kardeşiyle karşılaşmıştım. Ayak üstü biraz sohbet etmiştik, ikimizin de acelesi vardı. O vapurda inmiş ben de yetişmeye çalışıyordum. “O da burda” dedi ”İstanbul’da”, sonra telefon numaralarımızı verdik birbirimize. Az sonra anlatacağım nedenden dolayı onunla ancak aylar sonra görüşebildik. 

O güzelim iş kıyafetleri, gece elbiseleri çıktıkça torbalardan, serildikçe koltukların üstüne daldı gitti. Gözleri bulutlandı sanki. Benim de keyfim kaçtı. “Hadi bir kahve daha içelim” dedim. Pudra rengi elbiseyi elimi yakmış gibi kalktığım koltuğa fırlatıp yanına gittim. Elini boşver anlamında arkaya doğru savurdu “tamam” dedi, “dışarda, balkonda içelim kahveleri” 

Kızılımsı bir akşam ışığı meydanı doldurdu. Göz alabildiğine uzanan geniş cadde meydandaki heykelin ardından dört kola ayrılıyor, daha bu caddenin heybetine duyduğum şaşkınlığım geçmeden ufukta diğerleri de görünüyordu. Sonra sağda ve solda birer tane daha, metrelerce uzunluğunda yedi kollu devasa bir şamdan gibi. Burayı her gördüğümde sanki ayaklarım yerden kesilir, uçmadan uçar, yükselir heykeli yapılmış kadına göz kırpar, ağzımı açmadan en yüksek sesimle kahkaha atar, elimi kolumu oynatmadan dans ederim. Sonra benden kalan, benden artan ne varsa çağırır tek kişilik bir törenle “hacı” olurum. 

Tam da okuduğumuz bölümün bize vaat ettiği gibi havalı bir işde çalışırdı. Çok uluslu, çok katlı, kapısında da havalı bir ismi olan kocaman bir odası vardı. Malum bu kadar çok şeye çok da çalışmak gerekiyordu, hakkını vermek!  Yurt dışına gidilen iş gezileri, gece yarısına kadar süren toplantılar, derken bu ağır iş temposuna kocası dayanamayıp söylenmeye başlayınca çok sürmedi, ayrıldılar. Ayrılık sürecini omuzunda ağlayarak geçirdiği iş arkadaşı ona evlenme teklif ettiğinde iş işten geçmişti. Tüm hikayesini anlattığı son eş böylece onun bilmem kaçıncı mavi sakalı oldu. Evlendiler ve büyü bozuldu. Önce, türlü çeşit bahanelerle çalışmasına engel oldu. Çocuk dedi, çoluk dedi, dinlen biraz filan derken o da  işi bıraktı.  Sonra da eskilerden kadın arkadaşları dahil hiç biri ile görüşmesini istemedi. Bu kara listede ben de vardım ama çok zor olsa da kocasının iş seyahatlerini filan kollar yine görmeye çalışırdım onu. Ta ki kocası işi abartıp önce daha büyük bir ev olsun bahanesiyle şehir merkezinden uzak, etrafı kocaman duvarlarla örülü, güvenlikli sitelerden birine taşıdı evlerini sonra da telefonuna el koyuncaya kadar götürdü işi.

Karşıdan karşıya geçerken gördüm onu, evet oydu! “Biliyordum” dedim, hem de yüksek sesle. Bildiğimden değildi aslında, duygum o kadar yükseldi ki, zaman eridi, tıpkı bir lav gibi geçmişe doğru aktı. Meydana bakan bir masada dışarda oturuyordu. Yüzlerce kristalin yan yana geldiği dev bir üzüm salkımını andıran avizeler yüksek tavanlı kafenin içini sarı bir ışıkla dolduruyor, garsonların dışarıya servis yapmak için her giriş çıkışlarında  o güzel yüzünü aydınlatıyordu. Yan masada yaşlı bir kadın oturuyordu tek başına, üstünde eprimiş, mor renkte kaşe bir manto, başında da kocaman, bombesinin etrafı tüllü bir şapka vardı, sandalyesine asılı büyük turuncu bir çantadan sigarasını çıkardı, mavi damarlı parmakları büyük taşlı yüzüklerle doluydu. Garson bir kadeh beyaz şarap koydu masasına, boş kadehi alıp, tepeleme yeşil zeytinle dolu küçük bir de tabak.

“N’aptın sen” dedim boynuna sarılırken, saçları yüzümü yaladı. Tekrar tekrar sarıldık, “yüz yıl geçti sanki üstünden” dedi. Sessiz kahkahalar atıyor, ne yapacağımızı bilmeden gülüyor gülüyorduk. Ağladığımızın farkında bile değildik. İkimiz de sandalyelerimizin ucuna acemice iliştik. Sonra avuçlarını açtı aceleyle, acelesi heyecanından geliyordu. Gösterecekti bir an önce. “işte burada” dedi. “Bütün mavi sakalları kapattığım odanın anahtarı!” “Şimdi buradayım!!” 

Yine ince bir yağmur başladı, hava ılık, ne bir gök gürültüsü ne de rüzgar var, sadece yağmur, sıra bende der gibi yağıyor, bütün maharetini döküyordu. Kafenin içinden bir müzik sesi geliyor, Leonard Kohen waiting for the miracle!Diyordu.    

Kahveler geldi dedim, yüzüme kocaman bir gülümseme takıp. O gün o balkonda onu son kez görmüştüm. 

Not1: “Saçlarının bittiği yerdeki ebedi kızlık işareti” Ataol Behramoğlu’nun bir şiirden alıntı.

Not2: Mavi Sakal, Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabından, yazar Clarissa P. Estes

Mitra

14/07/19, Adana, İstanbul, Paris

Festivalden kalan bir yazı

img_2738

Entellektüel enerjim tavan yapmış kabına sığmıyordu. Kahvenin önündeki şemsiyeli masalardan birine oturdum, bir kaç arkadaşıma oturduğum yerden çektiğim “bu sabah yağmur var İstanbul’da” temalı fotoğrafı gönderdim, altına güzel şeyler yazdım.

 

 

 

Spordan çıktım, saat daha 09:30, taytımın üstüne pantolonumu, tişörtümün üstüne de kazağımı geçirdim, astarsız kapüşonlu paltom ve gri beremi taktım, eve uğramadan Yıldız Pota caddesinden Büyükdere’ye metroya yürüdüm. Yol bir uzun geldi, hepi topu üç durak bitmek bilmedi bir türlü. Taksim meydanına çıktığımda sakin ve sürekli yağan bir yağmurla yürüdüm. Kapüşonumu beremin üstüne geçirdim, İstiklal eski kadim İstiklalmiş gibi karşıladı beni, ben de ona öyleymiş gibi baktım. Atlas sinemasını bilmeyen kuruyemişçi mızıkçılık yapınca onu oyundan çıkardım.

Bilet almak için gişenin önünde sıraya girdim. Beklerken önümdeki kadınlara “kaçırmayın, alın o bileti, hem gelmeyen olur, olmadı merdivenlere otursunuz” bile dedim. İki film sonra festivalin havasına giriyor insan, işi gücü bu oluyor.

Sokağın karşı tarafındaki pasajı gözüme kestirdim, daha epey zamanım vardı, ordaki kahvelerden birine oturabilirdim. İki küçük kız çocuğu önümden geçerlerken birbirleriyle çarpıştılar, biri burnunu, biri kafasını tutarken minik elleriyle katıla katıla güldüler. İnsanlar büyüyünce de çarpışıyorlar ama öfkeli kızgın bir şeyler mırıldanıp öylece çekip gidiyorlar.

Entellektüel enerjim tavan yapmış kabına sığmıyordu. Kahvenin önündeki şemsiyeli masalardan birine oturdum, bir kaç arkadaşıma oturduğum yerden çektiğim “bu sabah yağmur var İstanbul’da” temalı fotoğrafı gönderdim, altına güzel şeyler yazdım. “Bugün erkenden uçak modundaki manastır hayatımdan kaçıp İstiklal’le geldim, festival biletim var, 11 seansını bekliyorum” dedim, keşke siz de olsanız diye ekledim, öpücük kondurup gönderdim. Tanıştığımıza memnun olduktan sonra, yeni aldığım bileti sahibine verdim, bizim biletler günler öncesinden alınmıştı ve arkadaşıyla gelen arkadaşımdaydı. Biraz daha oturduk, kızlar yazıyor olmalıydı, telefonum sürekli bipledi. Nişanlısından ayrılır ayrılmaz koca bulan kızın fotoğrafına daha dikkatli bakmalıydım, ne kadar şişmandı değil mi, gelinliğine sığmıyordu adeta. Tüh! dolarlarını niye satmıştı ki, yükselmişti yine mübarek!!

Sanki yavaş yavaş yağmur ensemden içeri giriyordu ve bir şeyler azar azar değişmeye başladı.

Beyoğlu yaşlı bir kadın gibi ağlıyordu, artık kimse onu beğenmiyor, farketmiyordu bile, ağdaki sinek gibiydi, ölümden değil terk edilmekten korkuyordu, kalabalıktı ve karışmıştı. Oyundan çıktım, son çıkan ışığı kapatsın diyecek oldum ama zaten benden başka da kimse kalmamıştı, hemen eve gidip uçak moduma geçmek istiyordum.

Menapoz beni nasıl mı etkiledi, yani kendimde yabancılaştığım, daha önce olmayan şey mi? Bulunduğum yeri terk etme isteği, en sevdiklerimle dahi olsam ordan çıkmak, uzaklaşmak, kaçmak bazen.

02/07/19

Mitra

 

 

 

 

Kadınlık Alemimizde Mühim Bir Hadise Oldu..

 

img_2215

Salt Galata’da bir sergi; modern zamanların göçebe ressamı, Mihri,

Memlekete Meşrutiyet’le birlikte hürriyet, müsavat [eşitlik] uhuvvet [kardeşlik] geldi ama bütün bu nimetlerden sadece erkekler istifade ediyor, kadınlar hala olduğu yerde, bir adım bile ileri gitmiş değiller. Acaba bu imtiyaz nereden geliyor? (…) Bugün her yerde müsavat ve adaletten söz ediliyor. Fakat İnas Sanayi-i Nefise Mektebi [kadınlar için güzel sanatlar okulu] nerede? Hep yapılanlar erkekler için.”

Mihri Müşfik…Onun adını ilk defa 2016 yılında, Kadıköy’de Sabancı Üniversitesi’nin düzenlediği Cins Adımlar, Toplumsal Cinsiyet ve Hafıza Yürüyüş’ünde duydum. Moda’da Bakla Tarlası Apartmanının önünde. 19. yüzyıl sonunda, burada bir konak varmış, ilk kadın ressamlarımızdan Mihri Müşfik hanımın babası, Tıbbiye nazırı Dr. Rasim’in konağı.

İkinci kere de Tevfik Fikret’in Aşiyan’daki müze evinde karşılaştık onunla. Anlatacağım.

Artık izini sürer oldum Mihri’nin, bugün de burda Salt Galata’da onun için hazırlanmış bir sergideyim. Hakkında ne kadar belge, fotoğraf, gazete kupürü, mektup varsa toplanmış ama yine de mezarı dahil resimlerinin bir kısmı nerede bilinmiyor.

img_2219Sergiden aldığım notlar ve çektiğim fotoğraflardan küçük alıntılar var bu yazıda. Sergi 9 Haziran’a kadar açık ama asıl külliyat  burada

Babasının II. Abdülhamid’in Sağlık Bakanı, halasının da Sultan’ın eşlerinden biri olması nedeniyle ayrıcalıklı bir çevrede büyür. Saray ressamı Zonaro’dan resim dersleri alır.

1910’da Osmanlı İmparatorluğu’ndaki ilk resim koleksiyonunu oluşturmak üzere Müze-i Hümayun (Bugün İstanbul Arkeoloji müzeleri ) bütçesine ek ödenek verilir. Elvah-ı Nakşiye koleksiyonu için Berlin, Paris, Viyana, Madrid gibi şehirlerdeki müzelerden tablolar seçilir. Bu çerçevede Mihri’nin La Bohemienne Çingene Kızı kopyası, koleksiyona katılan diğer eserlerle 1915 ve 1945’te İstanbul’daki Güzel sanatlar Akademisinde sergilenir. Bugün Çingene kızı İstanbul Resim ve Heykel müzesinde sergileniyor.

img_2240

Osmanlı Devleti tarafından üniversite seviyesindeki İnas Sanayi-i Nefise Mektebi’nin (Kızlar İçin Güzel Sanatlar Okulu) 1914’te kurulmasına önayak olur. Avrupa’da bile pek çok ülkede henüz kadınlar devlet akademilerine öğrenci olarak resmen kabul edilmezken Mihri, İstanbul’daki bu okulun ilk kadın yöneticisi ve öğretmenidir. Kız öğrencilere ilk defa şehrin sokaklarında, açıkhavada resim yaptıran;  onların çıplak modelle çalışmasını sağlayan; kadın ressamları ilk kez toplu bir sergi açmaya teşvik eden kişi hep oydu

Mihri 14 Ekim 1918 tarihinde, Şişli’deki evinde yaklaşık 10 gün süren bir sergi açar. İlk kişisel sergisidir bu, mekan olarak evini seçmesi, resimlerini görsünler diye kapısını davetlilere açması da alışılmışın dışında bir ilktir. İstanbul’da son dört yılda ürettiği eserlerden oluşan sergi, ziyaretçiler ve yerel basından yoğun ilgi görür. Kemal Emin Temaşa dergisi için hazırladığı bir yazıda, Mihri’nin eserlerinin “kadınlığı kadınların daha iyi takdir ettiğinin” göstergesi olduğunu belirtir.

img_2248

Resim Sergisi: İnas Sanayi-i Nefise Mektebi Resim Muallimesi Mihri Müşfik Hanımefendi’nin dört senede İstanbul’da vücuda getirdikleri kıymettar tablolarından mürekkep olup evvelce küşat ettirilen sergi yarınki pazartesinden itibaren bir hafta müddetle umumun ziyaretine tahsis edilmiştir.

Sergi Bomonti civarında Bulgar Çarşısında Arpa suyu sokağında 24 numaralı hanede sabahtan akşama kadar küşadedir. 13 Ekim 1918, Tasvir-i Efkar gazetesinin ilanı

Şişlide Resim Sergisi, Şişli’nin müreffeh ve asude muhiti içinde, geçen hafta kadınlık alemimizde mühim bir hadise oldu: İnas Sanayi-i Nefise Mektebi muallimlerinden Mihri Müşfik hanım, dört senelik bir devr-i tahassüsün maddi tezahürleri olan eserlerini umumun istifadesine vaz etmek üzere bir sergi teşhir ettiler. Sergi, hususi bir ikâmetgahın mesut, samimi ve mütevazi havası altında bütün zahirlerin ruhunda, sanat ve hasen ile meşbu bir heyecen uyandırıyordu. Eserler ve sanatkarı hakkında gelecek nüshamızın büyük bir kısmını vakfedeceğimiz için, şimdi bu hususta fikirlerimizi söyleyeceğiz. Yalnız çok dikkate şayan gördüğümüz bir noktaya işaret etmek istiyoruz: sergiyi ziyaret eden herkes, hemen umumiyetle, bütün takdirlerden evvel hayretini söylüyor: “Bizde bir kadın sanatkarın, hususi ve sırf şahsi teşebbüsüyle memleketimizin en fazla yabancı olduğu bir sahada bu kadar muvakkafiyet göstermesi bütün tassavurların fevkinde bir harikuladelik gösteriyor.” Bu belki muhitini daima aşağı gören, bizde kadınlığın mevkiini aşağılatmakta zevk duyan ben-bin ruhiyenin kırıntı şeklinde herkesin ruhunda kalan parçaları arasından sızmış bir hükümdür. Yalnız sergiyi ziyaret etmiş bir erkek ressamın ifadesine göre, Mihri Hanım, renkleri anlamakta  ve eserlerine ruh koymakta bütün ressamlarımızı geçmiştir. Biz de kendi kanaatimizce mahalli ve milli olmakta muhitini duymakta, değil yalnız ressamlarımıza hatta şairlerimize bile numune olabilecek olan Mihri Hanım, hakikatte aynı zamanda iyi bir ruhiyatçı ve mütefekkirdir. Türk kadınlığı, Mümtaz sanatkarı ile iftihar edebilir….Genç Kadın 24 Ekim 1918

Mihri sıklıkla ilk eşinden ötürü Müşfik soyadıyla, kimi kaynaklarda da baba adı olan Rasim’le ya da yalnızca adıyla anılır. ABD’deki adreslerini gösteren belgeler ile göçmenlik belgelerinde, Mihri Rassim ve Mihri Rassim Paşa’nın yanısıra, ikinci eşinden dolayı Mihri Rassim Virzi adları kayıtlıdır. Yüksek sınıf ve aile kökenini öne çıkarmak maksadıyla kendini Prenses Açba Rasim Paşa olarak tanıttığı da olmuştur.

img_2236

Mihri, İnas Sanayi-i Nefise Mektebi’nin açılmasıyla İstanbul kültür ortamının önemli simalarından biri haline gelir. Dönemin öncü sanatçı ve aydınlarıyla yakın ilişkiler kurar. En samimi dostlarından Tevfik Fikret’i Aşiyan’daki evinde ziyaret eder, şiirlerini yorumlar, portrelerini resmeder. Şairin son dönemlerinde sık sık yanına giden Mihri, öldüğü sabah yüzünün alçıdan kalıbını çıkarır. Bu mask çalışmasının Türkiye’de bir ilk olduğu düşünülmektedir.

“Yukarda bir hanımefendi var, resimlerimi yapıyor. Bilseniz Rübab’ı o kadar güzel okuyor, o kadar güzel tefsir ediyor ki, yazdığım şeyler bu kadar manidarmıymış diye şaşıyorum. Bana beni anlatmaya başladı.” Tevfik Fikret 

“O Gün kendi eliyle buzlu şerbetler ikram etti. ‘Siz bunları içinceye kadar bana müsade edin. Yukarda hanımefendi beklemesin, izin verirse yaptığı resimleri de getiririm’ dedi. Bastonuna dayanarak çıktı. Yarım saat sonra tekrar indi. Ressam Mihri hanımın pastelle ve kara kalemle yaptığı tasvirleri getirdi. Bir profil vardı ki onu çok seviyordu. ‘Bakın bu ne güzel benim başımı ne harikulade gösteriyor. Şöyle burna doğru geldikçe incelen bir baş, Şu burnum biraz daha uzasa bir fil başı gibi olacağım!’ dedi. Güldü.” Ruşen Eşref, Tevfik Fikret hayatına dair hatıralar, 1919

231dd5c8-15c6-460e-9d50-93bb6d8192b7

“Evvelki gün loş, durgun, eylül sonu kadar hüzünlü bir sabahtı. Odasının bütün pencereleri açıktı. Oymalı ceviz karyolasında göğsü kabarık, çıplak ve dolgun kolları beyaz yorganın dışında, yatıyordu. Daha iki gün evvel, layemutu simasını kağıtlar üzerinde yaratmaya çalışan ressam kadın, siyah çarşafı, siyah peçesiyle simsiyah bir kelebek gibi, şairinin matem rengine bürünmüş ilhamı gibi ayak ucunda çırpınıyor, hıçkırıyor, ellerine, kollarına, alnına konuyordu.” Ruşen Eşref “Tevfik Fikret Ölüm Döşeğinde”

img_2268Sabah olunca, cenazeyi yıkayıp tekfin edecek olan adamlar gelmiş, aşağıdaki odada bekliyorlardı. O esnada, sıkı sıkı siyah bir çarşafa bürünmüş ve yüzünü de kalın bir peçeyle örtmüş ufak tefek bir hanım gelmiş, mutlaka beni görmek istiyormuş, yukarı çıkardılar. Bu kadıncağız o kadar çok ağlıyordu ki, peçesi ve çarşafının önü sırılsıklam olmuştu. Katiyyen peçesini açmak istemedi. Fakat sesini tanır gibi oldum. Benim teşrih hocam ve Kadıköyü’nde komşum doktor Rasim Paşa’nın ikinci kızı, şöhretli ve kabiliyetli ressam ve heykeltraş Mihri Hanım imiş. Ağlaya ağlaya benden rica etti, Fikret’in çehresinin maskesini ve sağ elinin kalıbını almak istedi. Merhumun yazı odasında görmüş olduğum natamam portreleri de o yapmış ve bunun için de beş on gün Fikret’in misafiri olmuş imiş. Su ve kap hazırladık, gözümüzün önünde o kalıpları yaptı aldı ve Fikret’in henüz sırtında bulunan gömleği de pek kıymetli bir yadigar olarak olarak saklayacağını vadederek istedi ve yine çok ağladı. Merhumun refikasının da iznini alarak bir makasla, gömleği keserek sihri Hanım’a verdim….” Rıza Tevfik Bölükbaşı, Tevfik Fikret hayatı, sanatı, şahsiyeti, Kitabevi yayınları 2005

Bu sergiyle beraber umalım ki Mihri, Türk sanat tarihindeki gecikmiş yerini almış, orda görünür olsun. Evden kaçtığı, 1903’de Roma’ya gittiği, Amerika’da sefalet içinde yaşadığı ve kimsesizler mezarlığında olduğu yazıldı bugüne kadar. Hala çok eksik, topluca eserlerinin olduğu bir katalog bile yok ama Mihri bu yazılanlardan çok daha fazlasıydı. Birinci Dünya savaşı’nın toplumsal hayatı derinden etkilediği yıllarda o kadınlar için bir sanat okulu kurulmasına ön ayak oldu, kamuya evini açarak orada eserlerini sergiledi, bugün bile hala uygulanan yöntemle eserlerini kartpostallara basarak satın alamayanlara küçük bir bedelle sundu. Amerika’da kadınların oy hakkı için Elenor Roosevelt’le beraber çalıştı ve onlar için resim yaptı.

O kök salacağı yeri kendi seçmek isteyen, tutkuyla var olan göçebe bir ressamdı.

21/05/2019, Beşiktaş

Yelda UGAN

 

 

 

 

 

 

 

Fahrenheit 451

 

img_2127

“Bu bir uyarı kitabıdır. Sahip olduğumuz şeylerin değerli olduğunu ve değer verdiğimiz şeylerin bazen kıymetini bilmediğimizi hatırlatır…..bu kitap bir şeyleri umursamakla ilgilidir. Kitaplara yazılmış bir aşk mektubudur.” Neil Gaiman

Yazan, Ray Bradbury

İthaki Yayınları

Çeviren, Dost Körpe

“Sonunda kafamda bir ışık yandı ve itfaiye teşkilatını aradım. ‘Beni itfaiye şefine bağlayın,’ dedim. Buranın, Los Angeles’ın itfaiye şefine ulaştım ve, ‘kitap kağıdı kaç derecede tutuşup yanar ?’ diye sordum. ‘Bir saniye, hemen geliyorum,’ dedi. Geldi ve, ‘451 Fahrenheit,’ dedi.”

2. Dünya Savaşı’nın sonu, Birleşik Devletler’deki siyasi hayatın çok zor geçtiği bir dönem, siyasetçilerin önüne kattığı ne varsa, egzotik ya da komşu ülkeler, insanlar, kadınlar, çocuklar, siyahlar, ötekiler…sindirmeye ve korkutmaya çalıştığı 1950’lerin başı. Ray Brudbery böyle bir ortamda ve Amerika’nın dünya üzerine kurduğu ekonomik ve siyasi hegomanyanın  farkındaydı. Dünyadaki herhangi bir insan grubuna ait olmadan tamamen içsel mantığına ve öfkesine sadık kalarak yazmak istemişti.

Sonra Clarisse McClellan konuştu:

“Bir soru sorabilir miyim? Ne kadar zamandır itfaiyecilik yapıyorsun?”

“Yirmi yaşımdan beri….on yıldır.”

“Yaktığın kitapları okuduğun oluyor mu?”

Montag güldü. “Bu kanuna aykırı!” (sayfa27)

Şiddete karşı duyarsız, tüketen, televizyon seyreden bir toplum. Kitap okumak ve bulundurmak suç ve itfaiyecilerin görevi yangın çıkarmak.

Beatty (itfaiye şefi) kartlarını usulca düzenledi. “Devleti ve bizi kandırabileceğini sanan herkes delidir.” (sayfa54)

Herkes birbirine benzemeli, her insan diğer herkesin sureti olmalı, sinmelerine yol açacak, kendilerini kıyaslayacakları dağları olmamalı ki mutlu olsunlar. Yandaki evde bulunan bir kitap, dolu bir tabancadır. Görür ve duyarsın hatta hatırlar ve sorarsın; felsefe veya sosyoloji okumak kaygan zeminli şeyler, sonunda melankolik olursun, için kararır boğulursun…aman ha!

Aslında mutlu olman ya da olmaman umurumda değil, eylemde bulunma hakkını kullanma yeter. Bir gün o küçük mucizenin başında durup, nihayet ona dokunmak için eğileceksin, o gün hiç gelmesin diye yakıyoruz kitapları.

Bu bir distopya, ellilerin soğuk savaş döneminde dikte edilen sistemi “yok canım” diyecek kadar uç bir örnekle eleştiren, “ya olursa” diye korkutan, sonunun hayırlı görülmediği bir dünya. Bradbury yarattığı bu dünyada en sevdiği şeyin “kitapların” olmadığı bir hayatı imgeleyerek hem kendini hem de bizi dehşete düşürmüş.

Başta Neil Gaiman’ın sunuş yazısından alıntıladığım gibi, Ray Bradbury de kitabın sonlarında uyarmış bizi “Ama çok eskiden, kitaplar elimizin altındayken bile onlardan aldığımız şeyleri kullanmadık”  (sayfa191)

Yazıya noktayı koymuştum ama teknolojinin akıl almaz büyümesi, satın aldığımız bir akıllı telefonun yeni versiyonlarıyla daha o gün eskimesi, artık kullanılmayan, geleceği tehlikede olan yüzlerce meslek, kitapların yakılması ve televizyon arasındaki bağ, internet vs. hakkında bir kaç şey daha söylenmeli diye düşündüm.

Fahrenheit 451’i okuduğum günlerde William Zinsser’in “İyi Yazmak Üzerine” adlı kitabında rastladım: Altmışların ortalarında Amerikalı gazeteci Michael J. Arlen tarafından “Living-Room War” adlı köşe yasısının konusu medyanın gücü üzerinden tam da “algı yaratmak, “algıyla oynamak” ve en güçlü iletişim aracı televizyonla kurulan tek taraflı ilişki olmuş. Wietnam’a sık sık televizyonun savaşı adı verilmiş. Bunun sebebi Wietnam savaşının insanlara baskın bir şekilde televizyon tarafından iletilmiş ilk savaş olmasıymış. Arlen makalesinde “Görünen o ki, insanlar Wietnam’a koridorda eğilmiş, gözünü anahtar deliğine dayamış ve kilitli bir odada iki yetişkinin tartıştığını izleyen bir çocuk gibi bakıyorlar.” diyor. Televizyon anahtar deliğini genişletip bize sadece “elbise ucunu” değil kopmuş kafa ve yanan çocuğu gösterseydi insanlar savaş karşıtı tutumu daha önce almazlar mıydı? diye de son derece iyi niyetli bir varsayımla bitirmiş yazısını.

Hiç de savaş karşıtı tutum almış gibi bir halimiz olmadığını gören Harold Bloom 451 Fahrenheit’in yayınlanmasından yaklaşık yetmiş yıl sonra dayanamamış ve yeni baskılar için bir “son söz” yazmış, bir kez daha uyarmış bizi.

Yelda UGAN

28/03/19, Gayrettepe

 

 

 

 

 

Yeni Yıl

 

613353b9-aaed-4565-bc34-7d967a78498a
photo by Meysun Doralp

Yazmaya niye heves ettim? Kendimden kurtulmak için, okuduklarımı kusmak için, hiç bir sistematiği olmayan defterler dolusu notlarımı düzenlemek için, tanıklık etmek için, unutmamak için, saklamak için…ben de bilmiyorum gerçekten ne için!!

 

“Okullardaki “kompazisyon” derslerinin eski adı “Tahrir”di. Bir arkadaşım dikkatimi çekmişti: Arapçadan Osmanlıcaya geçmiş olan “tahrir” sözcüğü hem “yazmak” hem de “hür kılmak, azat etmek” anlamına geliyor. Başka bir deyişle Arapçada, yazmak ile özgürlük arasında kökensel bir bağlantı var. Latincedeki liber sözcüğünün hem “kitap, kütük”, hem de “özgür, serbest” anlamına gelmesi dolayısıyla, aynı bağlantı Batı dillerinde de var diyebiliriz. 

Bu bağlantının yalnızca kökensel olduğunu kim söyleyebilir.”

Necmiye Alpay

 

İnsanlar neden fotoğraf çekerse onun için de yazarlar herhalde, resim yaparlar, belgesel ya da film çekerler….yazmak için yetenekli olmaya gerek var mı? İstek yeter mi? İstekle heves nasıl ayırt edilebilir? Asıl olan Niyet midir?

Gözlerimden dudaklarıma inen muzip bir gülümsemeyle kendimin de dahil, çevremdeki herkesin karikatürlerini çizmek isterdim, yazarak. Güldürmek isterdim. Kavramlar, kuramlar(teori), kelimeler, olgular (varlığı deneyle kanıtlanmış şey, yürümek bir olgudur) terimler kullanmak…yazarken her biri çağırdığımda nazlanmadan gelip yerine geçen, uslu öğrenciler gibi bana, kalemime, digital mürekkebime itaat eden kelimeler.

Geziler, seyahatler, bir duraklık gitmeler, ufak ziyaretler, kahve bahane molalar… “gitmiş kadar olduk”, “gidesim geldi!”, “bir sonraki ne zaman?”, “bana da haber verin!”  “az bile anlatmışsın!” Çağırdım kelimeler gelsin.

İçerden anlatmak, hasetlik, kıskançlık, günümüz büyükşehir ortamından, çocukluğumdan, benim olması gereken şey neden onda bende değil? Hasetlik bu, kıskançlık değil…görebilmek, tanrıyı görebilmek, bana vermedin neden ona verdin…yazdığımda kafamın içinde bitsin, tamamlansın…yürüyüp giderken ayağıma takılanlar…Salieri Mozart’ı kıskandı ama ikisi arasındaki duygu hasetlikdi. Salieri saray müzisyeni, Mozart ise bir dahi. Salieri Mozart’dan 40 yıl daha fazla yaşadı, o da güzel çaldı, besteler yaptı.

Kusursuz (precise) ve çağıran (evocative) uyandırıcı kelimeler bulmak. Kelime bilmenin, hangisini nereye koyacağını bilmenin kusursuz olanı yakalamanın kitap okumakla bir alakası varsa ben de bulucu adaylardan biriyim ama hiç de işler öyle gitmiyor, yazmaya gelince hemen hepsi belleğimin gölgeli alanlarında saklanıyorlar….işin kanırtan tarafı orda olduklarını biliyorsun ama gelmiyorlar…dilimin ucunda sallanıp duruyorlar öyle, gotik köprülerin grotesk cinleri gibi; var ya da yoklar, yok ya da varlar.

Dinlemenin yazmaya katkısı var mı? Konuşan her şey, ses veren…yolda yürürken duyduğum dialoglar, konferanslardaki konuşmacılar, arkadaş sohbetleri, radyo, televizyon programları, filmler, tiyatrolar, telefon konuşmaları, içerden anlatılan her şey, çocuklar arası fısıldaşmalar.

Taklit etmek….mümkün, ama hangisini? O kadar çok yazar var ki beğendiğim….işte böyle yazmalıyım dedirtiyor bana ve daldan dala…evet!!  Elena Ferrante diyor ki, “edebi kültüre hakim olmalısınız!”…Jane Austin okumaya başlıyorum…Virginia Woolf dinliyorum sonra, sonrası dağınıklık.

Mesel, dün gece bu kelimenin harflerini karışık bir şekilde rüyamda gördüm, beyaz bir bilboard üzerine siyah harflerle yazılıydı …örnek alınacak söz, atasözü, eğitici hikaye ya da masal. Büyükannemin sık sık anlattığı meseller?…Freud’a sorsam yorumlar mı?

Mitra,

01/01/2019, Bodrum

Kadınlar Ülkesi

İthaki Yayınları

IMG_9172Bilim Kurgu Klasikleri

Çeviren Sevda Deniz Karali

Yayın yılı 2018

Özgün adı Herland
1860 doğumlu Charlotte Perkins Gilman döneminin önde gelen feminist aktivistlerinden biri, kadın hakları savunucusu. Birinci dalga feminist akımın önde gelenlerinden.

Doğum sonrası yaşadığı psikozu anlatan bir kitabı da var Gilman’ın, adı “Sarı Duvar Kağıdı”, otobiyografik bir roman. Elif Şafak’ın “Siyah Süt” romanının konusu da aşağı yukarı böyle bir şeydi. Lohusa döneminde yaşadığı duygusal ve zihinsel değişiklileri, özellikle Victoria devri Amerikası’nda kaleme alması, yeni annenin depresyonundan ve melankolisinden söz etmesi başlı başına büyük cesaret, kadının devrimi gibi bir şey. Kol kırılmış ama yen içinde kalmamış.

“Kişisel olan politiktir”* senin evde yaşadığın her şey, herkesi ilgilendirir. Bu ünlü feminist slogana göre Gilman, kendi deneyimi üzerinden dilin söylemekte yetersiz kaldığını hem söylemiş hem de yazarak kamuya sunmuş.

Gilman’ın Kadınlar Ülkesi’nin tarihi 1915, ancak yazıldıktan 65 yıl sonra kitap formatında yayımlanabilmiş. Kitap feminist ütopyanın ilk örneklerinden biri.

“Yön konusunda yalnızca “ötede”, “orada” veya “yukarda” diyebiliyorlardı ama anlattıkları efsanelerin hepsi aynı noktada birleşiyordu, hiçbir erkeğin yaşamadığı, yalnızca kadınların ve kız çocuklarının bulunduğu garip bir ülke vardı” (syf9)

Birinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde üç Amerikalı erkek bu tamamen kadınlardan oluşan tuhaf ülkeye girmeyi başarırlar. Bir yıla yakın kaldıkları bu ülkenin, Kadınlar Ülkesi’nin yönetim biçimi, inançları, kültürü, tarihi ve ekonomisi konusunda epeyce bilgi toplasalar da hala akıllarının almadığı, cevaplanmayan bir dolu soru vardır.

Toplumsal roller cinsiyete göre belirlenebilir mi?

“Kadın doğulmaz kadın olunur” mu? *

Kadınlık ve erkeklik değişmez kavramlar mıdır?

“Bizim kadınlarımızın ailelerine karşı duyduğu teslimiyet derecesinde bağlılığı, bu kadınlar ülkeleri ve ırkları için duyuyordu. Erkeklerimizin eşlerinden beklediği sadakati ve hizmeti bu kadınlar yalnızca erkeklere değil birbirlerine de sunuyordu.” (syf138)

Erkeklerin dağıtan ve bozan, savaşçı ve rekabetçi tutumlarına karşın, Gilman’ın kadınları, asıl olan anneliktir düsturunda birleşir; anneliği kutsamadan, onları özel alana kapatmadan yaparlar. Kadınlar ülkesinin sırrı budur işte, başka bir dünya mümkündür aslında.

“Bebekler veya küçük çocuklar ise bizim eğitim dediğimiz, zihne zorla yedirme uygulamasının baskısını hiç bir zaman hissetmiyordu.” (syf139)

Fantastik eserler, ütopyalar bize alışılmışın dışında bir gerçeklik sunar. Hayal gücümüzü zorlar. Var olanı eleştirmemizi, özlediğimizi tarif etmemizi sağlar. Gilman da alışılmış erkek bakışının daha ötesine gitmiş ve Kadınlar Ülkesini kurmuş. Seçme şansım olsaydı gider miydim? Önünde sonunda “EVET”

Hediyesi gibi…mucize bir kadın,

*Simon de Beauvoir

*Kate Millet

 

Mitra

25/12/2018, Beşiktaş

 

Geldi mi?

Bütün buluşmalarımızın hafifliği vardı üzerimde, karar verdiğimiz gün başlardı bu hafiflik, ister yarın olsun, ister bir hafta sonra.

Zaten adam çoktan gelmiştir. Acele etmeden, telaşsız, tadını çıkara çıkara, çikolata kaplı bir badem gibi, sürprizi bilirsin de bilmezden gelirsin, yavaş yavaş ağzında çevirir, biriken tadı yuttukça daha iyisine yaklaşırsın, yaklaştıkça beklentin artar, arttıkça içini bir endişe kaplar. Ya adam gelmediyse? Gelse de onun beklenen olmadığı er geç anlaşılır ama bu öyle bir şey değil, konumuzla da bir alakası yok; bu uzun, sıkıcı bir hikaye, sınıfı geçmek için almak zorunda olduğun bir ders gibi…herkes bilir, herkes alır ama sınavda hoop! Ters köşe. 

Evden çıkmadan önce kar başladı, hem de kocaman, beyaz kelebekler gibi yağdı. Öyle aniden, yağacağından hiç haberim yokken başladı. Birden bire kar taneleriyle göz göze geldik, evin içinde koşturmaya başladım, sanki hepsine aynı anda bakabilecekmişim gibi her pencerenin perdesini araladım. Saate baktım, gardrop perisini yardıma çağırdım, hiç oralı olmadı. Telefon çaldı, adam gelmemişti. Bademin tadı yavanlaştı, cama yapışmış sinek gibi vızırdanmaya başladım.

Karı görüp katmanlı giyinmiş metroda ter içinde kalmıştım. Trafik ışıkları bir yanıp bir sönüyor, öğle yemeğinden dönenler koşturuyor. Pangaltı Metrosunun önü karınca yuvası gibi kaynıyordu.  

Caddeler tehlikeli dönüşler yapan otobüslere dar geliyor, koca gövdelerini küstahça yana yaslayıp motorlu ne varsa bekletiyorlardı. 

“Arkadaşınız sizi içerde, alt katta bekliyor” dedi arkamdan biri, şey gibiydi, hani beyaz eldivenli, frak giymiş uşaklar vardır ya, sinek kaydı traşlı, biraz yaşlıca ama dimdik, nezaketi bile mesafeli. Filmin sonunda ölen efendisinin ona bıraktığı mirasa elini bile sürmez…içinden küçük bir parça anmalık alır ve bilinmeyene doğru yola çıkar. İşte onlara benziyordu, “deli misin? O senin hakkın, yıllarca hizmet ettin sen ona!”  diyecek oldum ama film daha yeni başlıyordu. Yok öyle, frak falan giymemişti, siyah v yaka süveterinin altında beyaz gömlek, siyah pantolon ve ince, siyah bir kravat vardı üstünde. Mavi gözleriyle gülüyordu. Bu kadar kararlılıkla nereye çıkıyordum acaba?

Oysa ben de bir gariplik olduğunu düşünmeme rağmen hiç bir yaşam belirtisi görünmeyen, kapıları asma kilitli katları büyük bir kararlılıkla çıkıyor, hedefime ulaşmaya çalışıyordum. Nedense teras katıydı hedefim. 

Doğum günü kızının gözleri nemli, her şeyin üstüne vuran sarı bir gün ışığıyla boş birahanenin lambalarından sızan ışık birbirine karışmış meydana karşı oturuyordu. Dışarda kar topluyordu, ya da toplasın istiyorduk artık, Aralık ayındaydık, öğlen yağan kardan bir şey anlamamıştık, havai fişek gösterisi seyreder gibi, bir vardı bir yok oldu, görmeyen inanmazdı yağdığına.

“ Annemle konuştum da” dedi gözlerini işaret parmaklarıyla kurulayarak, rimelleri akmasın diye.

“Hoşbulduk, Aaaa Adam hala gelmemiş!?”

“Gelmedi!”

“Ben de sandım ki…neyse”

“Günün en güzel saatleriydi bunlar…” Daha eve geç kalmaya çok vardı, herkes işinde gücünde, çocuklar okuldaydı. Derken M geldi, adamı sordu, gelmediğini duyunca, öylesine sormuş gibi pek oralı olmadı, sabahtan beri açmış, kahvaltı bile yapmamış, doktordan geliyormuş, hasta falan değil de yıllık rutin tahliller yaptırmış. Bugün izinliydi ya! Fırsat bu fırsattı. Ee ne demişti dr? İçki ve sigara, ha! Tamamdı o zaman.

Buranın mezeleri güzel miydi? Bilmiyorduk. Adamın mekanıydı burası, garsonlara mı sorsaydık, adam nerde kalmıştı? Arası hep iyiydi onlarla, cömertliği bir yana garsonlarla muhabbet etmeyi sever, bunu içtenlikle yapardı. İyi davranmasını seven zenginlerden değildi. Devamlılıktan hoşlanırdı. Garsonlar da isimleriyle hatırlanmanın karşılığını verir, saygıda kusur etmezlerdi ona. Bir kaç çatal darbesiyle mezelerin tadına baktık, tepeleme meze dolu  tabak daha yarıya gelmeden yemeğe ara verdik.

Hah!! F de gelmişti işte! Sarıldık, öpüştük. Doğum günü kızına en içten dilekler sunulur sunulmaz adını çalılardan çatılmış gölgeliklerden alan, meydandaki otele nazır karşılıklı oturduk, ekip tamamdı.

Adam gelmiş miydi? 

“Yoo biz de sana soracaktık, cevap vermiyor!” 

Gözlerini süzerek imalı, kesik, tek seferlik bir kahkaha attı F

“Gelir o gelir!!”  

“Ay ne aldın? Adama da mı aynısını aldın?”

“İkinize de aynısı, kitap aldım”

“Ama onun ki daha kalın..”

“Garsonlara sorsak mı onlar bilir, adam nerde kalmış?”

“Biz de biraz önce aynı şeyi düşündük ama sormadık tabi” dedi A, kıkırdayarak, demek ki çakırkeyif olmuştu artık.

Yağmur yağmaya başladı, dışarda korna sesleri arttı, çocuklardan biri aradı, huzursuzlandık.

Adam hala gelmedi.

Çocukların hepsi aradı, bir saat daha idare edebilirler miydi? Yeni yetmelerin canlarına minnetti.

Ay ne çabuk büyümüşlerdi, daha düne kadar okuldan alıyorduk, evde servis bekliyorduk,

“o zaman, pardon bakar mısınız? Bir tane daha”

“bir tane daha”

İkimiz evli, ikimiz boşanmıştık ama hepimiz, içinde eril enerji soslu hikayelere bayılıyor, kim duyacak diye umursamadan yüksek sesle muhabbeti çeviriyorduk. Hava kararmış, biz farketmeden etrafımızdaki masalar dolmuştu. Erkekler “usulüne uygun” sessizce içkilerini içerken yanaklarımız ağrıyana kadar güldük. Birazdan, saat yediyi vurduğunda metro balkabağına dönüşmese de içimizdeki gardiyanlar “çocuklar” diyecekti.

Şişeleri saymaya kalktık ama yarısında vazgeçtik.   

“n’oldu?” Diye sorduk, M’ye “kime bakıyorsun?”

Sigarasını sararken kaşlarını kaldırıp çenesiyle işaret etti.

“Karısı geldi” dedi.

“Kimin!?”

Eğer adam gelseydi, ikiye katlanmış kırmızı bir poşeti bütün gün beklenen adama uzatırdı F, “kitap aldım sana, doğum günün kutlu olsun!” derdi. Masada hepimiz  ona bakar, sözüm ona hediyeyi merak ederdik ama aslında bütün gün nerede olduğu olurdu asıl merakımız. Sanki bütün dikkatimizi ona verirsek ağzından kaçıracağı bir kelimeyi yakalayabilirdik, bir dil sürçmesini veya bir anlık dalıp gidişini. Jilet gibi ütülü  beyaz gömleğinin manşetleri içinden uzanan ellerine, esmer, uzun, biçimli parmaklarına bakardık. Karısının ince, onunki gibi platin olmayan, altın rengi alyansına, gözümüz de kulağımız da onda olurdu. “Annemden kalma alışkanlık, kağıt yırtılmasın diye uğraşıyorum” diye tırnağıyla ambalaj kağıdına yapıştırılmış bantları sabırla tırtıklar, beklerken Almanlar’ı anlatır, bizi eğlendirirdi.

Bugün yurt dışından denetçiler gelmiş, yoksa doğum gününde çalışmazmış. Vedalaşırken “neye küsersiniz?” Diye sormuş Alman, tokalaşmak için uzattığı eli elindeymiş daha, şaşırmış. Denetçi Alman’a başını arkasına iterek, bir gökdelene bakar gibi bakmış, Alman eğilip yanaklarından öpmüş adamı, Türkler gibi…rahatlamış, bir denetleme daha bitmiş, Alman’ı taksiye kadar geçirmiş. “İyidir hoştur ama küser!”diye yazmışlar yıl sonu yönetici değerlendirme raporuna. Yukarı çıkarken, asansörde vermiş veriştirmiş personeline, “şeffaf olun dediysek bu kadar da olmaz ki!” demiş. Ellerini göğsünde bağlayıp, abartılı bir hareketle başını önüne eğip, bir çocuk gibi alt dudağını sarkıtıp “küstüm onlara” yapardı.

Yelda Ugan

18.12.2018, Beşiktaş 

Çalış senin de olur!

Canı sıkkın gibiydi, yüzü balmumu renginde, pürüzsüz ama solgundu. Onu böyle görmeye alışık değilim. Hiç huyum olmadığı halde kötü göründüğünü söyledim. Kimse kötü göründüğünü duymak istemez, hele de bizim yaşımıza geldiğinde.  Yargılamak, insanın beğenilerindeki ince zevki ortaya çıkarır,  seçimlerinde ona bir tarz kazandırır. O zaman biz de, nesnelerin üzerinden yaparız alıştırmamızı. Tam olarak beklediğimiz gibi olmasa da, büyük dünyanın yabancıları arasına karışalı çok oldu.  Tıpkı annelerimizin zamanında olduğu gibi önüne hanımlar beyler koymadan da etrafımıza karşı tatlı, nazik ama samimi olabiliriz. O da, ben de birbirimize verdiğimiz bu paha biçilmez hediyeye gözümüz gibi bakıyorduk ve arkadaşım bana iyi geliyordu.  

Ard arda sebepler sıralamaya başladı. Elini boğazına götürdü, biraz ağrıyordu, kızı okuldan hastalık getirmişti yine, dün gece pek iyi uyuyamamıştı, havalar filan. Fazla üstelemedim.

“Anne-kız arasındaki çatışmanın nedeni neymiş biliyor musun?” dedim.

“Hayır!” dedi gülerek, Butler’dan bir makale okuduğumu, “annenin kıza ataerki öğretmek istemesinin, kızın da öğrenmek istememesinin sonucuymuş çatışmaları” dedim. Konu çok hoşumuza gitti. Annelerimizden örnekler vererek gülüştük. Mahallede en iyi kahveyi yapan kızı anlatırken annem “dersleri de çok iyiymiş” dediğinde büyük bir korkuya kapılmıştım. Daha on iki yaşındaydım, dersleri halledebilirdim ama kahve!! Şu köpük işi olmasa neyseydi ama, onu fincanın üstüne, kalın bir tabaka halinde yerleştirmek bana zor geliyordu, günde on kere bakkala gitmeye razıydım, hatta kapı kapı dolaşıp “evdeyseniz annem size gelecek!?” demeye bile.

“Ben…” dedi, bir sır verir gibi, gözleri kısıldı, hızlı ama ritimsiz bir seyirde anlatmaya başladı. Heyecanını yönetemediği zaman böyle konuşurdu, toparlayamazdı. Bu da dert miydi? Değildi ama insan elli yaşına gelince de “böyle olmasın” isterdi.

Bir kitap okumuş, okudukça içi kararmış, kaygılanmış ama zihni açılmış, taşlar yerine oturmuş. O kadar dikkatle okumuş ki bazı yerleri bir kaç kere tekrar etmiş, hatta öyle ki emperyalizm, popülizm, siyonizm ne? Marina Le Pen, Viktor Orban, Rodrigo Duderte kim diye sormuş google’a.  Heyecanla anlatırken utandı biraz, yüzü kızardı “yani anladın mı? O derece” diye beni ikna etmeye çalıştı. -Sözünü kesmeden dinledim. Tüm dünyayı ilgilendiren gidişatla ilgili, endişe doluymuş kitap. Sosyologlar, siyaset bilimcileri, feministler, akademisyenler vs. bir araya gelmişler, yabancı düşmanlığı, göç, sosyo-ekonomik gerileme gibi konuları her bir akıldan ayrı ayrı didiklemişler.

O günlerde kardeşinden bir mesaj gelmiş. Bir gazetenin köşe  yazısı varmış gelen mesajın ekinde de. Tam da konu yeni bitirdiği hatta bitirdikten sonra aldığı notları özenle yazıya geçirdiği -ki böyle bir takıntısı vardı kitabın konusuyla aynıymış.

Yazı -yani kardeşinin gönderdiği yazıyı, önündeki bütün soruların cevabını bildiği bir sınav kağıdını okur gibi büyük bir keyifle okumuş ve dünya görüşleri birbirine neredeyse hiç benzemeyen kardeşine, kendinden emin, yarı alaylı bir dille cevap vermiş, yazmış da yazmış. Ortak alandan yazmış hatta, yeğenleri de okusun, okusun da kendisiyle gurur duysunlar istemiş. Halbuki bu kardeşiyle siyaset konuşmamaya kararlıymış ama dayanamamış işte. 

Gelen cevaba inanamamış, “bir daha oku!” demiş kardeşi…bir daha okumuş, hiç de ilk okuduğu gibi değilmiş yazı, bir daha bir daha derken üç dört kere daha okumuş. Argümanlar aynıymış, yani kitaptaki gibiymiş ve “Gezi” den de hiç bahsetmiyormuş. Yüz beklerken sıfır alan bir öğrenci gibi kala kalmış. 

Mitra

11/12/2018, Beşiktaş

Büyük Gerileme

Okuma konusunda istikrarlıyım, her zaman elimde bir kitabım oldu ama konu ya da yazar üzerinden bir disiplinim olmadı. Mesala hiç bir zaman “bu yıl Japon yazarlar yılı ilan ediyorum” gibi bir başlangıç yapmadım, yaptıysam da uyamadım. Popüler ya da güncel siyasetle de ilgilenmedim. Kitaplar bana geldi ve ben onları okudum. Bu kitap da öyle oldu. Konu günceldi ama yanlış bildiğim kavramlar ya da olguların üstüne gitmemi sağladı.

Heinrich Geiselberger’in hazırladığı Büyük Gerileme, zamanımızın ruh hali üstüne uluslararası bir tartışma. Almanya, Fransa, İngiltere, Amerika, Hindistan gibi  ülkelerden on beş yazar, dünyanın bir çok yerinde neden sağ popülizm neredeyse eş zamanlı olarak yükseliyor? Bu yükselişin arkasındaki sosyolojik ve ekonomik nedenler ne? Yabancı ve göçmen düşmanlığını, giderek ırkçılığı körükleyen ekonomik ve sosyal politikaların dışına nasıl çıkılabilir? Gibi benzer, küresel soruların cevaplarını arıyor.

Arjun Appadurai,  Hintli Antropolog ve akademisyen; Demokrasi Yorgunluğu isimli makalesinden: “Yeni otoriter popülist liderlerin ortak noktası, hepsi de yabancı yatırımcıların, küresel anlaşmaların, uluslararası finansın, işçi hareketliliğinin ve sermayenin esiri olmuş ulusal ekonomilerini tam olarak kontrol edemeyeceklerinin farkında. Bunun yerine ülkelerinin kültürel arınma yoluyla küresel anlamda siyasal bir güce dönüşeceğini vaat ediyorlar. Neoliberal kapitalizme ve bu sistemin kendi ülkelerine -Hindistan, Türkiye, ABD ya da Rusya’ya- en uygun biçimine gayet dostça bakıyorlar. Hepsi, yumuşak gücü sert güce çevirme çabasında. Ve hiçbiri azınlıklar ve muhalifler üzerinde baskı kurmaktan, ifade özgürlüğünü sınırlandırmaktan ya da hukuku rakiplerine zulmetmek için kullanmaktan çekinmiyor…” (syf22)

Zygmunt Bauman, 2017’de kitap yayımlandıktan bir yıl sonra 91 yaşında vefat eden Polonya’lı sosyolog, Filozof. Bana göre son fotoğrafında, piposundan çıkan dumanlar ve saç renginin, buğulu beyazının altında muzip bakışlı bir bilge dede. Açık ve anlaşılır bir ifadeyle yazdığı Nesnesini ve İsmini Arayan Semptomlar makalesinden: “O zaman hoşgörüsüzlüğün kökenini ve kaynağını nerede aramalı? Ben bunu bilinmeyene karşı korkuda aramayı öneriyorum -bu bilinmeyenin en belirgin temsilcileri de “yabancılar” ya da “ötekiler” oluyor (tanımı gereği yeterince bilinmeyen daha da az anlaşılan, davranışları ve hareketlerinize verecekleri tepkiler önceden kestirilemeyenler); hemen yakında ve görünür oldukları için en elle tutulur olanlar. Gideceğimiz yerleri ve onlara çıkan yolları işaretlediğimiz dünya haritalarında görünmüyorlar…Günümüz dünyasında, dışardan göç bir nebze kontrol edilebiliyorsa da, göç biz ne yaparsak yapalım kendi yolunu buluyor. (syf36)

Donatella della Porta; İtalyan siyaset bilimci, toplumsal hareketler, yozlaşma, siyasal şiddet gibi konularda çalışan bir profesör, Onbeş yazar arasındaki üç kadın yazardan biri. Geç Neoliberalizmde İlerici ve Gerici Siyaset makalesinden: ” 2008’de İzlanda’nın “tencere tava” isyanıyla başlayan, 2011 de Arap Baharı ve İşgal Et! hareketleriyle ve 2013’teki Gezi Direnişi ile devam eden çok-unsurlu toplumsal tabanı bir arada tutma ihtiyacı çeşitliliği zenginleştirici bir değer addederek çoğulcu ve hoşgörülü kimliklerin gelişimini destekledi.” (syf48)

“Özellikle Güney Avrupa’da bu protestoların siyasi etkileri, protestolar sonucunda toplumun geniş kesimlerinin politize olmasının yanı sıra parti sisteminde de ciddi değişikliklere yol açtı, protestolarda dile getirilen kaygılar parlementolarda ve hatta hükümetin kendisinde (Yunanistan’da Syriza) temsiliyet bulabildi.” (syf52)

Nancy Fraser, Kamusal alan-özel alan ayrımının 21. yy koşullarında yeniden değerlendirmesini yapan feminist düşünür, siyaset bilimci. İlerici Neoliberalizme Karşı Gerici Popülizm: Bir Hobson Seçimi isimli makalesinden; “Donald Trump’ın seçilmesi neoliberal hegomanyanın çöküşüne işaret eden bir dizi çarpıcı politik başkaldırıdan bir tanesiydi. Benzer başka olaylar arasında, Birleşik Krallık’taki Brexit referandumu, İtalya’da Renzi reformlarının reddedilmesi ve Fransa’da Ulusal Cephe’nin yükselişi sayılabilir. İdeolojileri farklılık gösterse de bu seçmen başkaldırılarının ortak bir hedefi var: Hepsi şirket küreselleşmesini, neoliberalizmi ve bunların savunucusu olan politik kurumları reddetmekte” (saf59)

Eva İllouz, İsrail’deki Hebrew üniversitesinde sosyoloji profesörü, Kapitalizmin Sevgi Duygumuzda Nasıl Bir Çürümeye Neden Olduğuna İlşkin Soğuk Yakınlıklar ve Aşk Neden Acıtır isimli iki kitabı var.

İvan Krastev, Sofya Liberal Stratejiler başkanı, Siyaset bilimci.

Bruno Latour, Poul Mason, Pankaj Mishra, Robert Misik, Oliver Nachtwey, Cesar Rendueles, Wolfgang Streeck, David Van Reybrouck ve Slovoj Zizek.

Son yazar Zizek’in Popülist Cazibe adlı makalesi bitmemişken Antikapitalistler’in düzenlediği Hepimiz Göçmeniz-ırkçılığa karşı, paneline katıldım. Dünyada yükselen sağ popülizm üzerinden ülkemizde de yükselen yabancı ve göçmen düşmanlığı, özellikle Arap göçmenler ve Suriyeliler…panel özetle bu konular üzerineydi.

Göç ve Kapitalizm, Suriyeliler neden göç etmek zorunda kaldı, Türkiye’de yaşayan Suriyelilerle ilgili yanlış bilinenler ki bazıları şunlar: “alışverişlerde %50 indirim sağlayan Ak Kart verildi”, “Suriyelilerle ilgili paylaşım yapanlara üç yıla kadar hapis cezası verilecek”, “ÖSYM tarafından 131 bin 746 Suriyeli genç üniversiteye yerleştirildi.”, “Gaziantep’te Suriyeliler vatandaşlık için kuyruğa girdi.”, “Suriyeliler işlere daha kolay yerleştiriliyor.” gibi devam ediyor.

16.yy dan itibaren yükselmeye başlayan monarşi, birinci dünya savaşı, 29 krizi, 30’larda krizle beraber artan ırkçılık, ikinci dünya savaşı, teknolojinin militarizme hizmet etmesiyle gelen atom bombası, ekolojik kriz, kadın-azınlık-eşcinsellik ki bu konular sistemin bütününü ve mükemmelliğini bozmadığını iddia ederek küçük arızalar olarak addedildi, artık toplumun sürekli krizlerle yönetileceği, liberal ekonominin krizlerin üstünü örtemeyeceği, sürekli olarak kırmızı alarmda kalmanın bir problem olmadığı, Trump’ın öncüleri olan Reagan ve “kadın erkek diye bir şey yoktur sadece aile vardır” diyen Teacher ve kanaatler üzerinden herkesin bir şeyler konusunda “üfürebileceği” sosyal medya ve ikna ediciliği

Avrupa’da yükselen Sağcı partilerin aldığı oylar ve isimleri, mesela Çekoslavakya’da Özgürlük ve Doğrudan Demokrasi %11, Avusturya’da Özgürlük partisi %26, İsviçre Halkının partisi %29. Hoş Hitler’in partisinin adı da Nasyonal Sosyalist İşçi partisiydi. İsimlerin ve kelimelerin içinin boşaltılması çok ta yeni bir şey değil. Biz yine de hayal kurabileceğimiz yeni kelimelerle, değerler bulmak zorundayız. Elena Ferrante’nin çok güzel bir sözü var: “Sıfata gerek duymayan kelimelere ihtiyacımız var!…” 

Antifaşist hareketin sokağa çıkması, Trump, Bolsonaro, Orban gibi sağ popülist liderler ülkeyi yabancılardan ve dış etkilerden temizleyip güçlendirme amacını paylaşıyorlar. Yani işçi sınıfının desteğini almanın bir yolu olarak geliştirilen ortak argüman; “dış düşman” la mücadele. Halbuki ekonomiler dışa bağımlı, dünya ile entegre ama…Nazi Almanya’sında bu rolun Yahudi, Çingene ve eşcinsellere verilmesi gibi. Mesela Orban göçmen karşıtlığı üzerine kurduğu siyaset düzeninden prim yapıyor ama Macaristan’da göçmen yok!!

Panel sahada çalışan gazeteci, akademisyen ve stk üyelerinin deneyimleri üzerinden 2. oturumda devam etti.

Hala sığınmacı konumunda olup mülteci olamayan Suriyeliler ile alt orta sınıf Türkiyeliler arasındaki çatışma. Aslında bu tam olarak ırkçılıkla da açıklanabilecek bir durum değil. Mesela insanların artık hastanelerde daha çok sıra beklemeleri, Arap turistlerden dahi rahatsız olmaları ki ekonomi onların üzerinden yürüyor olduğu halde, sınıflardaki öğrenci sayılarının artmasına velilerin verdiği tepki, hastalıkları onların getirmesi, Hatay valisinin “Gitsinler artık!” diyerek onların buradaki varlığını “misafir”, “geçici” olarak görmemiz…varlıkları konusunda sorun yokmuş gibi davranıyoruz ama bize değmesinler istiyoruz. 

İnsanlar diyor ki, kiralar arttı, ücretler düştü, işsizlik yükseldi. Irkçı oldukları için söylemiyorlar. Milliyetçilik duyguların manipülasyonuna dayanır…aslında evsahibi neden oluyor işsizliğin yükselmesine, kiraların artmasına vs. Hükümet bunu siyasi bir sorun olarak ele almıyor ve karşı karşıya gelinen her durumda bilginin sorumlu bir kaynağı bulunamıyor.

Kilis’te her Kilisli’ye bir Suriyeli düşüyor ve Kilisliler çok öfkeli ve bu öfke nasıl kontrol altına alınacak? Bayburt’da hiç Suriyeli yok ama bu onların da meselesi….fakat bu mesele onlara nasıl anlatılacak? Samandağı’ndaki Musariler ve Sunni Suriyeliler arasında yaşanan arbede.

Almanya’daki “etnik emek hiyerarşisi” Türkiye’de yok. Yani yeni gelen işçi ile bir önceki işçi aynı düzlemde çalışmaya devam ediyor. Bu da işçiler arası çatışmayı arttırıyor.

Erkek şiddetine karşı kamuoyu yaratmak için sokaklara dayak yemiş, yüzü gözü şiş ve morluklar içinde  bir kadının afişleri asılmıştı. Feministler bu afişlere karşı çıktılar, indirilsin istediler. Çünkü bu afişle kadının dövülebilir hatta öldüresiye dövülebilir olduğu vurgulanıyor. Oysa şiddete dur demenin yolu kadını güçlü göstermektir. Aynı şey göçmenler için de geçerli “zavallı göçmenler” imajı, algısı değiştirilmeli. 

2015 yılında Bulgaristan’da başlayıp İspanya’ya kadar giden güvenlikçi yaklaşımla kapılar kapanmış, gelenler de geri gönderilmeye çalışılmıştı. Doğu Avrupa turumuzun son durağı olan Budapeşte’ydik o günlerde, Ağustos’un son günleri olmalı, çünkü 1 Eylül’de  Macar yetkililer Budapeşte Keleti tren garını güvenlik nedeniyle kapatmışlardı. Gar kaldığımız otelden görünüyordu. Dışarısı ana baba günüydü; polisler ve Darth Vader’in askerlerine benzeyen “özel güvenlik güçleri” mülteci avına çıkmışlardı. Otelin içi gazeteci kaynıyordu. Bütün diller havada uçuşuyor, kameralar, mikrofonlar ve diğer tüm teçhizat savaş alanına gidecek olan askerler gibi hazır bekletiliyordu. Her tarafta telaşlı bir endişe vardı, sanki şehre uzaydan bir saldırı olmuştu, bilinmeyen bir düşmanla karşı karşıyalardı. Ama biz onları tanıyorduk…türbanlarından, gözlerindeki sürmeden, ortak kelimelerle dolu dillerinden, şarkılarından ve tatlılarından, ay takvimi kullandıklarını hatta bizden bir gün önce bayram kutladıklarını bile biliyorduk. Garda çocuklar polislerden korkmuyor, kırık bir bisikletle oyun oynuyor, gülüyorlardı…kırklı yaşlarında bir kadın, kızıyla oturduğu çiçek desenli minderi elleriyle düzeltti; evine misafir gelmişiz gibi bize oturacak yer gösterdi.

Yelda Ugan

04/12/2018 Beşiktaş 

 

Serap, Verus, Akdeniz ve Tomtom

 

65e77c02-121c-4f2e-90b8-c10f187dc980
Akdeniz, İlhan Koman

Antakya Arkeoloji ve mozaik müzesi, benim ilk gittiğim müzeydi. O zamanlar müze Cumhuriyet meydanındaydı, Asi ırmağının kenarında. Arnavut kaldırımlı, cumbalı eski Antakya evlerinin olduğu mahalleden müzeye varmamız on dakika bile sürmemişti. Bir hafta sonuydu, Kırıkhan’dan halama gelmiştik, büyüklerimizin biraz kafa dinlemek için “hadi çıkın, dolaşın biraz..müzeye gidin!” diye bizi evden karga tulumba gönderdikleri, anne babaların hafta sonu etkinliği diye bir dertleri olmadığı günlerden biriydi. Çoluk çocuk toplanıp halamın cumbalı evinden çıktık. Kardeşlerim ve kuzenlerim…içlerinde en büyükleri bendim, on iki ya da on üç yaşındaydım. Arnavut kaldırımlı sokaklarda tenefüse çıkmış çocuklar gibiydik. Ne sesimizi ne adımlarımızı kontrol edebiliyorduk, balıkçıların önünde taş döşeli sokak bitti ve ana caddeye çıktık. Yolu bilen kuzen önde biz arkada Asi nehrinin üzerindeki beton köprüden geçtik. Müze buradan görünüyordu, etrafı demir parmaklıklarla çevrili, küçük, dar bir bahçenin ortasında, devlet dairesi ciddiyetinde bir binaydı. Bahçede, içerdekilere benzeyen “şeyler” vardı; kafası ya da kolu olmayan heykeller, sütunlar, başlıklar ya da küçük bir masa kadar mermer bloklar.  Yeteri kadar yer olmadığı için mi oradaydılar yoksa bu da sunumun bir parçası mıydı? Kapıdan içeri girdiğim an büyülenmiştim. Şaşırdım, nerden başlayacaktım bakmaya? Bakmak yetecek miydi? Duvardan duvara uzanan renkli mozaiklerin üstündeki bu resimler; başının üstünde minik boynuzlar olan aydınlık yüzlü bir adam ve arkasındaki kadın; onun da boynuzları vardı. Bir diğerinde heybetli, göğsüne kadar turuncu sakallı adamın belden aşağısı balık kuyruğu şeklindeydi, kanatlı bir erkek, tavus kuşları, etrafına toplanmış keçilere lir çalan bir kadın…hüzünlü bakışlar, hep diğer tarafa bakan perdeli gözler…. Mozaklerin altındaki minik, metal levhalarda yazdığına göre erkekler tanrı kadınlar da tanrıçaydı..

Mozaiklerden heykellere geçtim, kanatlı boğa, ağızlarını kocaman açmış ikiz aslanlar, büstler, melekler derken belki benim beş katım uzunluğunda üç katım genişliğindeki Roma Emperor Verus’un heykelinin heybeti karşısında dondum kaldım. Red Kit’in köpeği Rin Tin Tin gibiydim, yerimde duramıyordum…hayranlıkla heykele iyice sokuldum elimi üzerinde gezdirmeye başladım, kirli beyaz, soğuk mermere avuçlarımın içiyle dokundum. Mucize gibi bir şeydi. Mozaiklerin üstünde gördüğüm tanrıların işi olmalıydı bu, ya da ta kendisi. Az sonra  on adam boyundaki yüksek tavanın da marifetiyle boşlukta yankılanarak daha da tizleşen bir düdük sesiyle irkildim. Dakikalar sonra müze bekçisi olduğunu öğreneceğim siyahlar içinde bir adam salonun ortasından çılgın gibi bana doğru koşuyordu. Verus’un “tehlike anında basınız” yazılı kırmızı düğmesine dokunmuş olmalıydım yanlışlıkla, tehlikedeydim ve birazdan hepimiz mahsene açılan deliklerden içeri düşecektik, dehşet içindeydim….Oysa tehlikede olan Verusmuş. Bütün bu telaşın beni değil onu korumak için olduğunu anladığımda çok utandım.

Bu benim, bir üniformalıyla ilk karşı karşıya gelişimdi. Yıllar sonra, başka şehirlere okumaya gittiğimde, kalabalıklar içinde kovalanmışlığım hatta gaz yemişliğim bile oldu ama bir daha da teke tek militarist bir deneyimim olmadı. Hala müzelerde tedirgin olurum, izleniyormuşum gibi gelir endişelenirim.

Sevgili arkadaşım Serap’la Beyoğlu Tomtom mahallesinde küçük bir gezi yapmaya karar verdik. Daha uzun seyahatlerimizde olduğu gibi önceden hazırlandık, bir saat içinde gezilecek yerler listemiz hazırdı. Ertesi gün, Hazzopulo pasajında kahvaltı yaparak başladık, şapkacı Katia daha dükkanı açmamıştı…hafif bir yağmur, fonda Ahmet Kaya; o davudi sesiyle sevdiğim şarkıyı söylüyor, alt tarafı elma yedikleri kadına “Leyla” olmadığını hatırlatıyordu…Pasajla Santa Maria Kilisesi arasında Yapı Kredi Kültür merkezine uğrayıp, Akdeniz Heykelini de ziyaret edecektik. Böylece Roma’lı Verus da arka arkaya düştü aklıma. İstanbul’a yerleşmek üzere geldiğimde, 97 yılında Akdeniz heykeli Zincirlikuyu’daydı. Kore Şehitleri caddesine mezarlık tarafından girişte. Propaganda aracı olarak kullanılmayan, tarihi ya da tarihi olmadığını gözetmeksizin bir heykele, hem de bu kadar güzel konulu bir heykele şehrin ortasında rastlamak, onu her gün görebilmek benim için İstanbul demekti. Sonra başka yerlere taşındı, başına kötü şeyler geldi…şimdi kapalı bir yerde ama en azından güvende.

O gün Yapı Kredi’de İktidar İmgeleri: Lidya’dan Osmanlı’ya Paranın Yolculuğu adlı bir de sergi vardı. Çok parçalı bir koleksiyon. Parayı keşfeden Lidyalılardan günümüze kadar iz sürecektik; slogan buydu, ya da buna benzer bir şey.

Antik dönemde İstanbul’un bugünkü sınırları içinde üç darphane varmış. Selymbria/Silivri, Kalkhedon/Kadıköy ve Bizantion/İstanbul. Gümüş sikkedeki yunus balığının üzerindeki inek, İstanbul’un kuruluş mitolojisindeki Zeus’un inek şekline soktuğu sevgilisi İo’yu temsil ediyormuş. İneğin ayakları altında yunus varsa Bizantion, buğday başağı varsa Kalkhedon darphanesinde basıldığını anlıyormuşuz.

img_5685

Lidyalılar, Anadolu’yu ele geçiren Persler, Helenistik İmparatorluk ya da Pers imparatorluğuna son veren Büyük İskender, Agustus ile başlayan Roma İmparatorluğu derken Doğu Roma, Bizans ve Osmanlı…

Serap Lidyalılar’ın memleketinden; Manisalı, o konuya daha hakim. Aslında Serap anlattıkça benim de ilgim arttı…… bu sikkeler ne çok şey biliyorlarmış meğer

Roma imparatorları sikkeleri etkili bir propaganda aracı olarak kullanmışlar, ön yüzüne imparatorun idealist üslupta betimlenen portresi bulunur, arka yüz ise imparatorların toplum ya da kamu yararına yaptıkları faaliyetler ve kazandıkları zaferlerin duyurusu için kullanılırmış. Ne acayip! Medyanın tekelleşmesi gibi….Neyseki günümüzde böyle şeyler yok artık!

Antik Çağda, Roma öncesi dönemlerde hanedanlar ve Fertler arası ya da kent içi anlaşmazlıklara son vermek için sikkeler siyasi bir araç olarak kullanılmış ve  üzerlerine tokalaşma/el sıkışma şeklinde figürler resmedilmiş…..bunu sevdim!….Şimdi de bu yöntem kullanılsa işe yarar mı? Mesela tersten gitsek…paraların üstünde çözüm üreten, el sıkışan liderleri görsek her gün…onlar da değişir mi?

img_7330

Türklerin Anadolu’ya yerleşmesinden sonra bazı bölgelerde Türkler ve yerel Hiristiyan halk arasında modun vivendi yani geçici anlaşmalar kurulmuş. Böylece  her iki topluluğun da farklı dinsel ve etnik kimliklerini aşan dayanışma bağları ve komşuluk ilişkileri sağlanmış.

Diyelim ki ülkeler arası anlaşmazlıklarda bu modeli örnek alıp kredi kartlarını önlü arkalı kullansak, bir yüzüne tıklım tıkış dolu mülteci botlarının fotoğraflarını, diğer yüzüne ilgili liderlerin kararlarını yazıp zorunlu kamu oyu yaratsak.

img_7442

Ya da “harcamadan önce iyi düşün!!” diye yazan bir kart önereceğim ama bunu kabul edecek bir banka tanımıyorum!.

Serginin sonuna geldik ve ben Verus’la dolaylı da olsa tekrar karşılaştım. Meğer Verus İmparator Marcus Aurelius’un yardımcısıymış, Roma İmparatorluğunda, o dönemde eşi görülmedik bir biçimde yardımcı imparator olarak seçilmiş. Gücü eşit olarak paylaşıyorlarmış ama resmi olarak imparator Aureliusmuş.

Marcus Aurelius Beş İyi İmparator döneminin son halkasıymış. Roma İmparatorluğunda İmparator Domitianus’un öldürülmesiyle yeni bir dönem başlamış ve senato tarafından sevilen Nerva tahta geçmiş. Nerva’dan sonra Roma’da Evlatlık İmparatorlar çağı başlamış ve ardı ardına beş iyi imparator Roma’ya hükmetmiş. Nerva, Traianus, Hadrianus, Antaninus ve Aurelius. Filozof imparator olarak da bilinen Aurelius Düşünceler adlı bir de kitap yazmış.

Bu beş iyi adamın profil resimlerinin olduğu sikkelere de bir göz attıktan sonra tekrar İstiklal’e çıktık. Mısır Apartmanının karşısındaki Olivia geçidinde bir kahve içimlik mola verdik. La Fontane kafede. Doyasıya sustuk, biraz da güldük…Alman kitabevine Sinekler’in Tanrısı’nı sorduk, yokmuş ama gelecekmiş… yeşil kapısının ferforje kıvrımları arasından  Mevlevihanenin fotoğraflarını çektik, kediler ve taş yolun sonundaki bahçe  tekinsiz bir huzur içindeydi…pazartesinin tadını çıkarıyorlardı, geveze, telefonlarının arkasından bakan obur turistler yoktu bugün…Karaköy’e Kamondo merdivenlerine doğru yürüdük, Kart Çınar Sokağını bulduk….Cenevizliler’in izini sürüp Galata’ya kadar tırmandık….Nardiz’in siyah demir kapısı çıt çıkarmadı…Galata konuştu biz yine sustuk…yan masadaki üç Çin’li kadını bize benzettik…Dublin, yaz, sırt çantaları, bayram, Feride’nin izni…sonra bakarız dedik. 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Hayatımın ikinci on yılından beri varsın hemşire…. Ne dersin iyi iş çıkardık ha!…Doğum günün kutlu olsun güzel arkadaşım, nice senelere.. 

Yld,

Beşiktaş, 19/11/2018