Göbekli Tepe

“Annem Göbekli Tepe’nin etrafında yerleşim yeri olmadığını, sadece ibadet için buraya gelindiğini söylemişti. Henüz köy yaşamı bile yokken avcı-toplayıcı insanlar, çok uzaklardan buraya ölülerini gömmeye geliyorlardı. Bu, çok geniş bir alanda ortak bir inancın olduğunu gösteriyor…”

Her şeyden önce inanç vardı. Yonca Eldener Göbekli Tepe Muhafızı kitabından,

img_0665
Göbeklitepe M.Ö 10.000

Urfa’ya doğru ilerliyoruz, Hasankeyf’den Mardin’e kadar olan Yukarı Mezopotamya arkamızda kaldı. Önümüz Urfa’ya kadar Aşağı Mezopotamya. Kızıltepe’den geçiyoruz, solumuzda Suriye, şimdilik sınıra paralel seyrediyoruz.

Fırat’ın suyunu Atatürk barajından Mardin’e kadar taşıyan kanalın üstünden, pamuk balyalarıyla dolu römorklarla beraber geçtik. Yağmurlar başlamadan pamuğun tarladan kalkması lazım.

İstanbul’a kadar uzanan ve Urfa’dan geçen otoyolun üstüne Örencik köyüne giden bir köprü yapılmış, böylece Göbekli Tepe’ye hem daha hızlı hem de daha konforlu bir yolculukla gelmek kolaylaşmış. Tem otoyolundan çıkar çıkmaz nohut ekili tarlalar ve kırmızı biber bostanlarıyla karşılaştık. Siyah kırçıllı kilimden yapma çadırların etrafında çoluk çocuk oyun oynuyor, büyükler de yeni mahsulu nazlıyor, ne isterse yapıyorlar. Dedemin kütüphanesinde, sarı sayfalarını kokladığım bir kitap vardı, Paprika, ismi buydu. Erich Von Stroheim’ın siyah ciltli ince bir kitabı. Aynen böyle bir çadırda, kırmızı biberlerin arasında doğan Çingene kızına, Paprika adını verdiler. Esas kız Çingene olur da, öyküye kızıl eşarplı, halka küpeli, huysuz falcı kadınlar, onların kehanetlerini gerçekleştirecek rütbeli askerler, prensler hatta krallar misafir olmaz mı? Elbette öyle bir hikayeydi.

Örencik köyü yakınlarındayız. Doğu’da Karacadağ ve Kuzey’de Toros Dağları‘nın eteklerinde, bozkırın ortasında. Batıda Urfa ve Fırat, güneyde ise Suriye sınırına kadar Harran Ovası. Uçsuz bucaksız bir coğrafyaya tepeden bakıyoruz.

img_0641
Göbekli Tepe’de bozkır fıstık ve badem ağaçlarının arkasından Harran Ovası’na Suriye’ye kadar uzanır.

12 bin yıl önce insanlar bu tepeyi sadece manzarası için seçmiş olamazlar. Her yerde bulunmayan ve oldukça sert olan kireçtaşları ve taş ocakları da kararlarını etkilemiş olmalı.

Minibüslerle yukarı, kazı alanının çelik bir çadırla örtülü olduğu tepeye vardık. Çok heyecanlıyım, rehber çoktan anlatmaya başladı bile ama ben ağırdan alıyorum bu sefer, ne defterimi çıkardım çantamdan ne de kalemimi aldım elime. Yerden aldığım taşı avucumun içinde tutuyorum. Gördüğüm her şeye ürkütmek istemediğim bir serçeye usulca yaklaşır gibi azar azar bakıyorum. Çocukluğumdan kalma bir alışkanlıkla sevincimi orda burda göstermiyor tasarruflu kullanıyorum. Avucumdaki taş beni küçük bir müze dükkanına doğru çekiştiriyor. Zira müze dükkanlarından alışveriş yapmaya bayılırım. Zamanım çok az, ekip dışarda sıraya girmiş bizi aşağı indirecek minibüsü bekliyor. Yaka kartından ismini okuduğum Apdullah, “Dikilitaşların minyatürlerini biz yapıyoruz abla” dedi ve gülümsemesi bütün yüzüne yayıldı. Cam rafta duran, üzerinde tilki kabartmalı T şeklindeki taşı elime aldım, başıyla işaret ederek “taşlar da burdan, yani aynısı gibi” elimdekiyle beraber, turna kabartmalı olanı da aldım. Eve gerçek bir Göbeklitepe taşı götürüyordum, avucumdakini de çantama attım. “Ne zamandır burda çalışıyorsun?” diye sordum Abdullah’a. Gözlerinde neşeli şimşekler çaktı ve içinde daha fazla tutamadığı hikayesi ağzında bekliyor, çıkmak için sabırsızlanıyordu, hevesle anlattı.

Meğer buralar onlarınmış. 86 yılında dedesi çift sürerken bir heykel bulmuş. Yaşlı adamın, “ben okuyacağım,” diye tutturan Abdullah’ın annesini, Doğu semalarının lal gibi kırmızıya çaldığı bir sabah büyükşehire götürmesinden bir kaç gün sonraymış. Adamcağız sabah akşam yaban ellere bıraktığı kızını düşünüyor, dalıp gidiyormuş sık sık. Güneş alçalıp da Harran Ovasına kadar uzanan ekinleri kehribar sarısına boyarken bir taşın üstünde oturup biraz dinlenmiş. Ertesi gün heykeli kaptığı gibi müzeye götürmüş, fakat müze müdürü Abdullah’ın dedesinin getirdiği heykeli beğenmemiş, “çobanlar yapmıştır, çöpe atın!” diye heykele burun kıvıracak olmuş ama onu da becerememiş. Zira o sırada müdürün canı burnundaymış. Kravatını gevşeterek, valilikten gelen evraklara gömülmüş tekrar. Yeni bir emre göre vali, müzede ne var ne yoksa her şeyin envanterinin çıkarılmasını, listelerin derhal tarafına iletilmesini istiyormuş. Sonuncu evrak da AET diye yeni bir bakanlıktan geliyormuş. Bu da neyin nesiymiş şimdi.

Rivayete göre müzenin çöpünde heykeli o sırada Nevala Çori‘de kazı alanında çalışan rahmetli Claude Smith bulmuş ve sonrası hepimizin malumu.

Hakkında sonradan duyduğum onca şeyi bilmezden evvel de, buraya gelmeyi neden bu kadar çok istiyordum. Göbekli Tepe neden beni bu kadar çok ilgilendiriyor? Oval bir yuvarlağın içinde, T şeklindeki 12 dikili taş ve üzerlerindeki kabartmalar bana ne söyleyecek? Ya da ne duymayı bekliyorum?

img_0656
Göbeklitepeliler 12 bin yıl önce İnstagrama burdan girmişler?!!

Psikiyatrist bir arkadaşım söylemişti; imgesel düzlemdeki rüyalarımızı söze dökmekte zorlanırmışız. Ancak öykü olursa ona hükmedebilir, anlamlı bir sıraya koyabilirmişiz. Turnalar, yaban domuzları, yılanlar, tilkiler ve boğalar, sizi dinliyorum.

Buraya gelmeden önce, Kültür Bilincini Geliştirme Vakfı’nda bir seminere katılmıştım. Prf. Kürşat Demirci‘nin seminerine. Ona göre, ben de herkes gibi süreci hazırlayan tarihsel izi süremediğim için bana her şey olağan üstü bir sihir gibi gelmiş. Aslında iyi haber şu ki, hala da biraz öyleymiş. Çünkü, Göbeklitepe’nin keşfi Arkeoloji tarihini değiştirmiş, dolayısıyla da hikayeyi.

Sayın Demirci’nin seminerinden anladığım kadarıyla, Göbeklitepe, Neolotik dönem demek. Aslında bütün dünya tarihinde önemli bir süreç ama elbette Anadolu, Mezopotamya ve Akdeniz coğrafyası için çok daha önemli. Biraz daha ileri gidersem, gizemi çözüldüğünde Rosetta Taşı gibi bir şey olacak diyebilirim. Göbekli Tepe’nin çıktığı kronolojik zaman dilimi Neolotik döneme denk düşüyor. Neolotik dönemin en klasik özelliği de yerleşik hayata geçme tecrübesi. Bu dönemin hemen öncesi Paleolitik dönem, Yani M.Ö 50 binlerden yaklaşık M.Ö 10 bininci yıllara kadar insanların göçebe yaşadıkları çok uzun bir zaman dilimi. Neolotik dönemle beraber yavaş yavaş hayvanlar ve bitkiler evcilleştirilir, kap, kacak yapımı başlar ve bu çanak çömlek sayesinde insanlar biriktirmeyi öğrenir. Her kap, her çömlek, malzemenin ertesi güne saklanması anlamına gelir ki bu da, yarın da buralardayız demektir.

İşte klasik kurama göre insanların inançla yakın temasları, ritüeller, adaklar, kutlamalar v.s. yerleşik hayata geçmeleriyle başlamış. En azından şimdilik, insanlığın ilk inşa ettiği tapınak olan Göbekli Tepe’ye göre T biçimli taşların, tilkilerin ve turnaların bize anlatacağı çok şey var daha.

img_0668
6.6 milyon Euro’ya mal olan çelik çatı

Örgütlenme, kollektif çalışma, birlikte bir şey üretme de sonradan edinilmiştir ve yerleşik hayatla başlar.” diyen kuram da çürümüş oldu böylece, Göbekli Tepe bunu da değiştirdi. İnsanlar kendi aralarında olağan üstü bir iş bölümü gerçekleştirmişlerdi ki, ağırlığı 30 ila 50 ton arasında değişen sütunlar burada inşa edebilsinler.

Burası bir tapınaksa ve civar halkları tarafından ortaklaşa kullanmak üzere beraber yapıldıysa  tapınağın İki fonksiyonu olmalı. Biri Ekinoks kutlamaları, diğeri atalar kültü (ölmüş olan atalarla irtibat halinde olmak isteği) denilen bir inanç sistemi.

O zamanlar, insanlar herseyi mitolojik bir dille açıklar, dünya, güneş nedir bilmezlerdi. Güneşi, Ayı yukarı çıkaran ya da aşağı indiren neydi?! Belki de ilahi atlar, Pegasuslar onları gündüz alıyor, gece yerine koyuyordu.

İnsanlar tabiatın canlanmasını, ölümünü ve ortadan kalkışını, kışı, yazı ve baharı, yani mevsimsel dönüşümlere de anlam verememişler. Bunu yapan bir şey olmalı, baharı getiren, kışı götüren bir takım anlaşılmayan güçler. Bunun için de kahramanlar yaratmış, efsaneler uydurmuşlar. Misal eski Grek kültüründe Demeter ile kızı Persephone‘nin yer altı Tanrısı Hades’le olan hikayesi ya da Mezopotamya kültüründe Dumuzi ile İnannna‘nın hikayeleri gibi.

Kışın uyuyan her şey uyansın, yeniden bahar gelsin, kozmos devam etsin diye kutlamalar (ekinoks) yapılırmış eskiden. Bugün hala çeşitli coğrafyalarda farklı ritüellerle yapılan ama aynı anlama gelen kutlamalar. Hasat kaldırıldıktan sonra Ekim festivalleri, Cadılar bayramı, ölüler günü, yeni yıl kutlamaları, nevrozla baharı karşılamak gibi. Böylece insanoğlu korktuğu ne varsa onunla iyi geçinmeye, anlaşmaya sadık kalarak Kozmosun içinde yeniden var olmaya çalışmışlar.

Bizi şimdilik sorularımızla baş başa bırakan Göbekli Tepe bugünlerde, arkeologların, dinler tarihini merak edenlerin, geleneksel ya da modern spiritüalistlerin, hatta kişisel gelişim uzmanlarının bile kendi sorularına cevap aradıkları gizemli bir yer.

Tek bir halk olmadıkları tahmin edilen Göbekli Tepe’liler kim?

Tapınağın üstünü neden kapattılar?

İnsan boyutundaki dünyanın en eski heykeli “Urfa Adamı’nı Göbekli Tepe’liler mi yaptı?

Yeni Göbekli Tepeler’lerle beraber hangi sırlar gün yüzüne çıkacak?

Urfa’nın arkeoloji ve mozaik müzeleri bu sorulara yenilerini mi ekleyecek, yoksa ucundan kıyısından göz mü kırpacak?

Bakalım;

Yelda Ugan S.

10/11/2019, Geos

Not: Apdullah’ın dedesinin heykeli bulduğu, müze müdürünün de “çobanlar yapmıştır.” diyerek çöpe yollaması dışında hikaye ile anlattığım her şey kurgudur.

Deyrulzafaran Manastırı

Eşin benzerin yoktur, yüce tanrı, tek tanrı!
Yapayalnızken yarattın dünyayı bildiğin gibi,
Hiç kimsede bulunmayan ulu kudretinle.
İnsanlar, büyük küçük bütün yaratıklar,
Ayaküstünde yürüyenlerle uçusanlar,
Suriye, Nübye, Habeşistan, Mısır senin eserin
Herkese kendi yerini, kendi nasibini verdin,
Herkese rızkını ve ömrünü sağladın.
Dilleri ayrı, kişilikleri ayrı,
Kendi özellikleri var her ülkenin, her ulusun,
Yeryüzü, senin aklının yarattıklarıyla dolu.

Güneş Tanrı’nın övgüsü adlı Mısır şiirinden

 

img_0575

Daha uzaktan, öğlen güneşinin altında yanakları Mardin kızılına çalmış tevazu içinde parlıyordu. Harç yok, kireç yok, kum yok. Taşlar sanki ayrılmayacaklarına yemin etmiş gibi birbirlerine sıkıca yaslanmışlar. Nakışlar orijinal, 5. yy’dan kalma, kapılar ceviz ağacından, onların üstünde de ne bir çivi ne de tutkal var.

Üç katlı manastırın dar bir geçitten indiğimiz zemin katı, gördüğüm ilk güneş tapınağı, doğu yönündeki yarım daire biçimindeki pencere muhtemelen günün ilk ışıklarının huzmeler halinde toplandığı yer. Ve yine muhtemelen tapınağın bir çeşit kıblesi, mihrabı ya da secdesi.

Karanlığı ilk aydınlatacak olan güneşin doğudan yavaş yavaş kızıl renklerle doğması, güneşin kutsal sayılması için yeterli bir sebep olmuş. Tıpkı karanlıkta bizi aydınlatan ay gibi, yolumuzu gösteren yıldızlar gibi ya da kuraklıktan ölmek üzereyken çakan şimşeklerle beraber gelen yağmur gibi. Bizi koruyan, korkutan, besleyen, barınmamızı sağlayan ne varsa kutsalımız saymışız, yeter ki kızmasınlar diye onlara yani Tanrılara adaklar adamış, kurbanlar kesmiş, dualar etmişiz.

İşte o dönemde, M.Ö kaçıncı yüzyılda bilinmiyor ama burası Güneş tapınağı olarak yapılmış ve M.S 5.yy’da da Manastır olarak inşa edilmiş.

Manastır ismini etrafında yetişen safran bitkisinden almış. Dayrulzafaran, Safran Manastırı.  Taş korkuluklarla el ele birinci kata çıktık,  geniş bir iç avluda biraz dinlendik önce, malum yine sıramızı beklememiz gerekiyor. Rehber haber verecek. Burası beklemek için ya da küçük bir mola vermek için çok uygun, etrafı güllerle çevrili, 8-10 masadan oluşan, masaların üstü tenteli bir bahçe…Allah’ım nerden geldiğini anlamıyorum, havada nasıl güzel bir koku var! Çiçek kokusu gibi değil, tütsü de değil, biraz lohusa çayı kaynara benziyor ama onun gibi baygın da değil. İstemeye istemeye genç, güzel bir garson kızın önüme bıraktığı koyu, biraz da iyi demlenmemiş olacağı için bulanık görünen çaydan bir yudum aldım, zira karnım çok aç, güneş çok kızgın ve manastıra giden gül, defne, zeytin ve nar ağaçlarıyla çevrili yol dik bir yokuşta. Evet!! Koku çaydan geliyormuş, tarçın, karanfil, safran ve siyah çay karışımı. Giderken kızları güneşin altında bekletmek pahasına kasada kuyruğa girip yarım kilo aldım çaydan, evde minik minik demliyorum, çünkü çok keskin, sanırım siyah çay da Mardin’in ünlü kaçak çayından.

img_0577
Tıp merkezi olarak kullanılan bölümdeki yılan kabartması

 

Rehberin arkasından manastıra girdik, kemerli sütunlara kırlangıçlar yuva yapmış, kuş olsam ben de evimi Mardin ovasına karşı burada yapardım. Manastırda dört bölüm var, ayinlerin yapıldığı, ahşap sıralara oturarak rehberi dinlediğimiz salon, İngiliz Kraliçesinin hediye ettiği 376 yıllık matbaa ve dönemin makam arabası tahtırevanın sergilendiği Meryem Ana Kilisesi, tıp merkezi olarak kullanıldığı rivayet edilen ve yılan kabartmalı figürleriyele loş salon ve nihayet aşağıda güneş tapınağı.

Günün kalanı Mardin’in..

 

Yelda UGAN

03/11/2019 Geos Tur

 

Mor Gabriel, Deyrulumur

Elinden geldiği kadar iyilik yap, hem yakınlarına hem de yabancılara, Hoş ve tatlı sözlerle konuş, iyilerle ve hem de kötülerle..   Süryani Mor Efrem

img_0562

Deyrulumur, dünyanın ayakta duran en eski Süryani Manastırı, Süryanice “umur” yaşam demek

Çam ağaçlarının gölgelediği uzun parke yol hiç bitmesin istedim. Manastıra girmeden hemen kapının önündeki dut ağacının altındaki bankta kuş seslerini dinleyerek saatlerce oturabilirdim. Kireç boyalı meyve ağaçları, bayır aşağı ovaya inen tarlalar, köşeyi dönerken veya balkondan süzülür gibi geçerken belli belirsiz bir karaltı gibi görünen ama yanındakine gösteremediğin ürkek rahibeler..

Süryanice mor aziz, mort azize demek.

Sıramız geldi ve içeri girdik. Kemerli kapılardan geçtik, taş korkuluklara dokunduk, serin, koyu gölge duvar diplerinden yürüdük, havada temizlikle karışık hafif bir tütsü kokusu var. Her şey zahmetsizce ve kolaylıkla yapılmış gibi hafif. Tepedeki pencerelerden yeni günün ışığı ağır ve kalın parke taşların üzerine sanki ilk kez düşüyormuş gibi mahcup. Güneşin sararttığı kadim Mardin taşlarının yanakları al al kızarmış. 

Hah köyünde olduğu gibi yine, genç, yakışıklı ve son derece kibar, kot pantolon, spor ayakkabılı, fit bir Süryani rehber Kuryakos Acar karşıladı bizi. Biraz aksanlı ama güzel sesiyle ve Türkçesiyle Manastırın Mardin’de yaşayan bir Süryani tarafından kibrit çöpünden yaptığı maketini anlatmaya başladı. 

Sonradan olunmayan, doğulan, Hiristiyanlığı ilk kabul eden bir kavim Süryanilik.

Kendi içinde mezheplere ayrılmışlar; Protestan, Katolik, Keldani, Ortodoks, Nasuri

Ana yurtları burası, Mezopotamya, kökleri 5.500 yıl öncesine uzanıyor. Hıristiyanlık geçmişleri ise sadece 2.000 yıllık.

Kökeni Asurilere, Aramilere, Akadlara ve Babillilere kadar uzanıyor.

Daha çok bulundukları yer Mardin, Cizre, Hasankeyf ve Nusaybin’i kapsayan Tur Abdin bölgesi, yani Süryanice bölgenin adı “Kulların Dağı” demek.

70’lerden sonra çok göç olmuş. Nerdeyse 10 bini İstanbul‘da olmak üzere bugün Türkiye’de 15 bin Süryani kalmış.

Deyrulumur ya da Mor Gabriel Ayasofya ve Karya Kiliselerinden sonra en güzel en eski tavan mozaiklerine sahip,

397 yılında iki aziz rüyalarında Mikail meleği görmüşler, melek yapmalarını istediği manastırın yerini göstermiş onlara.

1615 yıllık bir geleneği ve manastır yaşam tarzını bugün de sürdürüyor. İçinde aktif olarak 60 kişi yaşıyor ve aktif olarak ibadet de eğitim de devam ediyor. Öğrenciler burayı yurt olarak kullanabiliyorlar. 

5. yy’dan bugüne kadar yüzlerce rahip geçmiş burdan belki de binden fazla. İlahiyat fakültesiymiş o zamanlar. Yunanca, Farsça ve Süryanice dillerinde eğitim vermiş.

Harç yok, ne bir parça çimento ne de tuğla. Taşlar birbirine geçecek biçimde tasarlanmış. kilit taşları ve sıkıştırma yöntemi kullanılmış.

Bağlı oldukları merkez Suriye, fakat şimdi savaştan dolayı Lübnan’a taşınmış.

Moğol imparatoru Timur’un istilasına uğramış, manastırda ne kadar altın, gümüş varsa talan etmiş Timur’un ordusu.

Kuryakos’un ardından koridorları geçerek taşların rengi gibi aydınlık bir salona, ayin bölümüne giriyoruz. Klasik her kilisede olduğu gibi oturma düzeni iki taraflı ahşap sıralarla sağlanmış. Bir de namaz varmış Süryani kiliselerinde, halkla beraber namaza durulur, secdeye girilirmiş bu salonda

Hıristiyan inancına göre günahkar doğan çocukların vaftiz töreni de bu salonda yapılıyor. Vaftiz kurnasını gösterirken Kuryakos bunun yani günahkar doğmanın ve ardından vaftiz edilerek günahlardan arınmanın sembolik olduğunu aslında Adem ve Havva’nın ilk işledikleri günahın affı için yapıldığını İncil’den bir hikaye anlatır gibi anlatıyor.

Süryanice toplam 33 harften oluşuyor. Yazılışı da sağdan sola.

Tur Abdin bölgesindeki tüm kiliseler gibi burası da çok sade, heykel, resim ve ikon yok.

Süryanilerin el sanatlalarından bir tanesi de bez basma, bunu yapan teyze Nasra Şammashindi bir kaç sene önce ölmüş. Şimdi kullanılanlar bilgisayar baskısı. Onun yaptıkları, kök boya, taş ve tahta baskısıymış, hatta Nasra teyzenin dokuma tezgahından bir kaç parça Mardin müzesinde sergileniyormuş artık.

Kilisedeki resimler temsili ama nişlerin içindeki 15 mezar gerçek, Mor Gabriel de dahil 12 bin aziz gömülmüş buraya, son defin 1984’de yapılmış, artık mezar olarak kullanılmıyor.

Doğu’dan gelecek olan Hz. İsa’ya saygıdan, ölüler oturur vaziyette Doğu yönünde defnedilirmiş.

Burası Süryaniler için Kudüs’den sonra gelen ikinci kutsal mekan.

Soru sormaya, biraz da sohbete zaman yok, bir sonraki grup bizim çıkmamızı bekliyor. O güzelim taş yoldan çıkışa doğru yürüdük, güneş iyice yükseldi, öğlen oldu. Mezopotamya ovasına nazır, safran çayı içmeye Deyrülzafaran manastırına gidiyoruz.

Yelda UGAN

31/10/19 Geos Tur

 

 

Hasankeyf

Ben, Tanrı’nın, insanların dünyada başka nelerin olduğunu öğrenmesi için bizim geri dönmemizi istediğine inanıyorum. Tanrı’ya şükürler olsun! Amin. 

                                   Marco Polo’nun Seyahatnamesinin son satırları.

img_0516
Hasankeyf’in sembolü, Artuk’luların yaptığı köprüden kalan üç ayak

Derler ki, Marco Polo Büyük Kubilay Han‘ın huzuruna çıkmak için çölleri ve dağları aştığı yolculuğunda Hasankeyf’den de geçti.

Çocuklarımıza, torunlarımıza sular altında kalmadan önce “Hasankeyf’i gördük!!” diyebilmek için burdayız.

Yukarı Mezopotamya’da, insanlığın ilk ayak bastığı, tarımın ilk yapıldığı yer. İki nehri kontrol altına almak burdan geçen tüm uygarlıkların en önemli işi olmuş. Batıdan Doğuya, Doğudan Batıya geçmenin tek yolu; bu iki nehri Dicle ve Fırat’ı aşmak..

Batman’ın at başlı petrol kuyularının olduğu Raman dağlarının güney eteklerine, Dicle’nin iki yakasına kurulmuş mağaralar şehri.

Romalılar Dicle nehrinin güvenliğini sağlamak için Hasankeyf kalesini  yapmışlar.

25 Temmuz 2019, Ilısu Barajı su tutmaya başladı.

Şimdilerde kaleyle nehir arasına taştan devasa bir set örülüyor, baraj suları yükseldikçe kireç taşından yapılmış olan kale zarar görmesin diye önlem alınıyor?!!

Hasankeyf bir açık hava müzesi,

Anadolu’nun en eski yerleşim yeri, Japon Arkeolog Yutaka Miyake‘nin höyük kazılarına göre Göbeklitepe ile çağdaş.

Unesco dünya miras kriterlerinin onda dokuzunu karşılayan nadir alanlardan biri.

Avrupa’nın “En tehlikede olan 7 kültür mirası arasında”

Kültür Bakanlığı tarafından 1978’de arkeolojik sit alanı ilan edildi..??!!

Anadolu ve Yukarı Mezopotamya’da Ortaçağ’a ait bütünlüğünü koruyabilen tek kent.

Yerleşik hayata geçişin sembolü,

Sümer, Asur ve Babil döneminden kalma yaklaşık 5.000 mağara var ve 1965’e kadar insanlar bu mağaralarda yaşamaya devam etmişler.

Evliya Çelebi’nin uğramadığı tek yer.

Pers İmparatorluğu ile Romalılar için ileri karakol

Süryani Piskoposluğu’nun ilk başkenti.

İpek Yolu üzerinde önemli bir geçit.

Çocukların oyun oynarken buldukları antik paraların basıldığı Artuklu’ların başkenti,

Selahattin Eyyubi’nin Ortadoğu’dan Haçlıları çıkarmak için 28 sene kaldığı yer.

Bir şey diyelim ama ne diyelim, temenni mi edelim, dua mı?..Arkeolojik kazılar bitmeden, kültür varlıkları taşınmadan, kalenin güvenliği sağlanmadan, Hısnıkef‘e Dicle akmasın mı diyelim?

Aynı gün…Tur Abdin bölgesinden çıkmadan istikamet Mor Gabriel’e

Yelda Ugan

29,10,19 Geos Tur

Midyad

 

img_0483

AŞKA GELMEK

Bir telkâri ustasına gitsem, Uzun gecelerden kalmış Bir uykunun dağınıklığında, Dilimdeki sözcükleri Maharetiyle buluştursam.

Dalgalar biliyorum Gümüş suyu renginden Ve sevdalar biliyorum Cemal’in, Edip’in dilinden; Ben anlatsam, o işlese tel tel.

Fikret Çelik

 

Hevsel Bahçelerini arkamızda bıraktık, ekilmeyi bekleyen, sürülmüş bereketli topraklar, yer yer anız yanıklarıyla kararmış tarlalar ve nihayet son toplamayı bekleyen cılız pamuk tarlalarıyla Mardin il sınırını geçtik. Kükürtlü tütün rengindeki sararmış otların üstünde meşe makisi ve çiçeksiz zakkumlar. Sümer, Babil, İbrani, Süryani, Arami adı Tişri olan namı diğer Teşrini evvelin ortalarındayız artık, bağ çoktan bozulmuş, Süryani şarapları için üzümler toplanmış. Uzaktan ufacık görünen derelerin etrafındaki kerpiç evli köyler ve ince minareleri. Toprağın rengi kahveden kızıla döndü, pembe oldu, kızgın güneşin altında göz kamaştıran ekruya kadar açıldı. Kabala kasabasından sonra şeftali ağaçlarının altında kısa bir mola verdik. Henüz isimlerini bilmiyorum ama kızların yüzü artık aşina.

img_0467

Diyarbakır’daki siyah bazalt taş artık geride kaldı. Burda ocaktan çıkarıldığında yumuşak, kolayca işlenebilen, güneşi ve suyu görünce sertleşen, beyaz kalker (Katori) taş kullanılıyor. Kalker taşı üç yıl içinde Katori adı verilen bir kabuk bağlıyor, rengi safran sarısına dönüyor ve ne soğuk ne de sıcak geçiriyor. Şehre girerken, her yerin ve her binanın hatta mezar taşlarının bile tarihi olduğu için bu taştan yapıldığını sandım önce. Süryani taş ustalarının göçünden sonra bu sanat da can çekişmeye başlamış ama belediyenin açtığı kurslar ve geriye kalan bir kaç ustanın azimli çırakları sayesinde tekrar canlanmış.

Çekül vakfı tarafından restore edilmiş büyük bir taş konak, kademe kademe dört kat yükseliyor, dar ve dik merdivenlerden son kata çıktığımızda bozkırın ortasındaki Midyat güneşin altında bir sanat eseri gibi parlıyor. Midyat’lılar şehirlerini yaklaşık iki bin yıldır işledikleri gümüş gibi işlemişler. Karşımızda silindir minaresiyle Midyat’ın en genç Kilisesi Mor Şarpel (1950)

img_0468

Damların üzerinde renk körü akrepleri şaşırtmak için mavi boyalı, yerden otuz santim yükseklikte demir somyalar var. Güney Doğu’da yaygın bir adet bu, sıcak yaz gecelerinde bir parça serinleyebilmek için insanlar damlarda uyurlar. Dört tarafı dal kazıklar ve yatay latalar perdeleri taşımak için, günbatımı zamanında kadınlar pamuk yatakları yayıp düzeltiyorlar, sonra karyolaların üzerine sinekten ve bil umum böcek, yılan ve haşreden korunmak için beyaz perdelerini ya da namı diğer cibinniklerini yayıyorlar. Ta ki her ev damında tüm ailenin geceyi geçirebileceği bir düzenek kurulana kadar. Sabah gün doğumunda her şey eski halini alıyor, yataklar toplanıyor, perdeler indiriliyor.

img_0491Yakın zamana kadar hristiyan nüfusun müslüman nüfustan fazla olduğu tek yer Türkiye’de Midyat ilçesiymiş ama Hiristiyanlığı ilk kabul eden topluluk Süryaniler burada, köylerinde baskı altında kalmışlar ve özellikle 70’lerden sonra 95’e kadar Avrupa’ya, Avustralya’ya göç etmişler.

Süryanilerde ibadet güneşin doğuşuyla başlıyor, üçer saat arayla günde yedi kez tekrarlanıyor. Mardin ve Midyat çevresinde bulunan çok sayıda manastır ve kiliseden dolayı bu bölge Tur Abdin, yani Tanrı hizmetkarları olarak tanınıyor.

Manastırların çoğu temel tüketim maddelerini etraflarındaki geniş tarlalardan ve bahçelerden kendi imkanlarıyla üretiyor.

Güneş batarken kralların ve alimlerin yeri Hah, Anıtlı köyü’ndeki Meryem Ana manastırına gidiyoruz. Kuzey Mezopotamya’da küçük bir köy, Midyat’a 29, Dicle’ye de 40 km uzaklıkta, mimari olarak Tur Abdin’in incisi bu manastır, yolda öyle söylüyorlar. Aynı zamanda bölgenin yani Tur Abdin’in arkeolojik merkezi, Hiristiyanlığın kabulünden sonra 40 tane kilise yapılmış bölgeye, harabelerin çoğu da manastır ve kiliselere ait.

IMG_0487

Manastırın bahçesinde oyun oynayan 6-7 yaşlarında küçük kız çocukları ve genç bir rahip karşıladı bizi, rahip olduğunu kendini tanıttıktan sonra anlıyoruz, çok genç, yakışıklı, modern giyimli biri, beyaz spor ayakkabılı, kot pantolonlu, yirmili yaşlarında, belki otuz ama hiç göstermiyor. Aksanlı ama son derece düzgün bir Türkçe’yle bize manastırı anlattı. “Ortadoğu tarih boyunca savaş içindeydi” dedi “80 ve 90’larda Batı’daki çocuklar ninnilerle uyurken, buradakiler mermi sesleriyle uyudular. Şu an Nusaybin’dekiler ne durumda kim bilir?”

Çıkışta duvara yaslanmış gün batımını seyrederken 17-18 yaşlarında erkek çocukları aralarında sohbet ediyorlardı, arkadaşlarının hitabından duydum, ben de ona “Mikail!” diye seslendim, “nece konuşuyorsunuz?”, “Süryanice” dedi, “Aramice ve İbranice harflerle de yazarız.”

Köyün tamamı Süryani, 3km uzaklıkta bir köy daha varmış, iki pazarda bir bu komşu köyün papazı gelir ayin yaparmış, demek ki bizim genç rahibin henüz ayin yapma yetkisi yok.

Süryani Kiliseleri diğer hiristiyan kiliselerine oranla daha sade, duvar resmi, fresk ya da mozaik yok denecek kadar az, ikonografi bezelerle süslü perdeler var, bu perdeler de yine altın ve gümüş işlemeciliği telgari sanatı, el yazmacılığı, terzilik gibi kültürlerine ait olan basmacılık geleneğinden geliyor ve ustalar artık çıraksız.

Güneş kızıllığını bizi Batman’a kadar kor bir ateş gibi takip eden dolunaya bıraktı. 90’lı yıllarda kadın intaharlarıyla adını duyduğum, hafızamda da karanlık geçmişi olan bir şehir Batman. Neden geceyi orda geçirecektik hiç bir fikrim yoktu. Gercüş’den sonra bir yolcu gemisi kadar büyük en az yedi tane düğün salonu saydım, hepsi de önlerine lüks arabaların park ettiği, ışıltılı aydınlatmasıyla dopdolu salonlar. Batmanlı’lar evleniyorlardı. Şehre daha girmeden büyük alt geçitler, üst geçitler, kilometrelerce devam eden yarısı tamamlanmış inşaat halindeki binalara hayret ettim. Geniş caddeleri, Fransız balkonlu yeni apartmanları ve güzel insanlarıyla Batman beni çok şaşırttı. Elbette bu bir vitrindi ve herkes böyle yaşamıyordu, kadınlar gecenin on birinde bu kadar rahat, yalnız başına arka sokaklarda yürümüyordu. Otelimiz İstanbul’dakileri aratmayacak kadar pırıltılı ve büyük bir alışveriş merkezinin karşısında. Çok yorgun olmamıza rağmen dışarı çıktık. Hava çok güzel, hafif serin, iki tarafı ağaçlı uzun cadde gündüz gibi aydınlık, çoluk çocuk dışarda, restoranlar, mağazalar, cafeler, kitapçılar dolu. Biz de kuzenle beraber, turdaki aşinalıkdan bir tık ilerlemiş arkadaşlarımızla Artuk bey kahvesine girdik. Envai çeşit, çukulata ve şekerle yedi çeşit kahveden, üç çeşit bitkiden yapılma dibek kahvelerimizi içtik. Sunumu da lezzeti de kusursuzdu. “Emine” dedim sipariş alan garsonun metal yaka kartından adını okuyarak, “ne var ne yok buralarda, sen daha muhtemel doğmadan -ki öyleymiş daha 17 yaşındaymış, Batman’dan kötü haberler gelirdi n’oldu, iyi misiniz?? Emine’ler beş kardeşmiş, tek erkek kardeşiyle beraber burda hem çalışıyor hem de lisede okuyormuş, “kadınlar kendi kendilerini kurtardılar” dedi “var yine canımızı sıkan haberler ama artık tek tük, otobüs şöförü kadınlarımız bile var, belediye de iyi çalışıyor, zaten burda HDP’den başkasına oy çıkmaz” bir sır verir gibi masaya yaklaşarak fısıldadı, “kayyum olacak diye bazen daha iyi çalışıyorlar!!..”

img_0502

 

 

Pırıl pırıl gözlerinin içi gülüyor Emine’nin, ayakkabı almayı çok seviyormuş, maaşının birazını ailesine veriyor, kalanı da kendisine harcıyormuş.  Bir arkadaşı geldi daha biz ordayken salonun ortasında uzun uzun sarıldılar birbirlerine, iki kız kol kola molaya çıktı, vedalaşamadık Emine’yle bizim de gidip yatmamız lazım artık… yarın Hasankeyf;

 

 

Yelda UGAN

27/10/19, Geos Tur

 

 

 

 

 

 

Diyarbakır

 

img_0377
Hasan Paşa Hanı

Eğer bir ülkenin, bir cemaatin, bir milletin veya bir şehrin durumunu öğrenmek istiyorsanız o vakit inin çarşılara, aşhanelere, kahvehanelere, hanlara, hamamlara,meydan ve pazarlara, oralardan yükselen alışverişin,pazarlıkların,kavgaların, bedduaların,methiyelerin,şakaların ve sohbetlerin sesine kulak verin, bir gözlemci gibi insanların hareketlerini inceleyin. Ülkelerin kalbi oralarda atıyor çünkü.

Dicle’nin Sürgünleri, Mehmed Uzun

 

Işık Doğu’dan gelir,

İstanbul’dan uçağa bindikten bir saat sonra tan yeri ağarmaya başladı, kızıldan sarıya dönen ışığın merkezine doğru ilerliyorduk. Sabah 07:15’de Diyarbakır havaalanına indik. Çoktan işini gücünü bitirmiş gibiydi güneş, sanki hiç batmamış, burda hiç akşam olmamıştı, öğle vakti gibi parlıyordu.

Urfa Kapı’dan, ya da Rum veya Halep kapıdan,  Çin seddinden sonra ayakta kalan en uzun surlardan eski Diyarbakır’a dövme demirden yapılma 12 m boyunda heybetli bir kapıdan girdik. Sur içine giren üç kapı daha var, Yeni Kapı, Mardin Kapı ve Dağ Kapı. Kimler gelmiş kimler geçmiş buralardan, her gelen de izini bırakmış bu taşlara. M.Ö Huri, Mittani, Urartu, Asur, Med ve Pers‘lerden sonra M.S Roma, Bizans, Abbasi, Mervani, Selçuklu, Artuklu, Eyyubi, Akkoyunlu ve Osmanlı. Bu köklü egemenlikler Karacadağ volkanından akan gri-siyah bazalt taşların üstüne güneş ve yıldız sembolleri, kaplan, boğa, çift başlı kartal, akrep ve at kabartmaları, silah, meyve ve tahıl şekilleri işlemişler. Hiç bir medeniyet de bir diğerine “lütfen biraz da siz buyrun” dememiştir elbette, ne savaşlar yapılmış, ne canlar yanmıştır.

Gittiğim yerlerden broşürler toplarım ki döndüğümde aldığım notlar yetmez onlara da bakarım. Sur kaymakamlığı ve Sur Müftülüğünün beraber hazırladığı tanıtım broşüründen de yararlandım. Şehrin o kadar zengin bir tarihi varki dinlerin de ibadet hanelerin de sadece biri sığabilmiş bu küçük, el kadar kağıtlara. O kadar. Kelimelerle aram iyi olsun isterim, mesela içinde umudun kekremsi bir tadı olan tahammül kelimesi ne güzel bir kelimedir. İngilizcesi “toleration”

İran’dan İzmir’e kadar kervanların mola verdiği hanlar varmış eskiden, ipek yolunun kullanıldığı zamanlarda, 40 km de, sıcak bölgelerde de 20 km de bir yol üstüne yapılırmış. Osmanlı’dan kalma Hasan Paşa Han da 16. yy’da yapılmış. Gün batımından sonra kapılar kapanır gün doğumuna kadar kimse giremezmiş. Artık hanın odalarında kimse kalmıyor, kahvaltı salonları, restoran olmuş, hediyelik eşya dükkanlarına, kahvelere dönüşmüş.

Tahir Elçi Hasan Paşa’nın hemen arkasındaki sokakta öldürülmüş. Merak edip sormamız, görmek istememiz pek hoş karşılanmıyormuş buralarda, öylesine, sebepsiz, yoluna gidiyormuş gibi geçersen sokaktan, o zaman olur, kimse rahatsız olmazmış.

img_0390

“Belki kalbine doğar” diye ısrar etti kadın adama. Belli ki gelenleri yüzü tutmamıştı adamın, nuh dedi peygamber demedi. Baş örtüleri iğreti mi duruyordu, ya da kadının pantolonu çok mu dar, eteği kısa mıydı? Onlar iflah olmazlar mıydı? Allah’ın evinde onun adına kullarına hüküm verdi adam. Gelenler yabancıydı, meraktı onlarınki, kadın “değiller, Diyarbakırlı’lar” diye son bir hamle daha yaptı, yalvardı, n’olur bak, soruyorlar, onlara da anlat, belki kalbine doğar” diye tekrar etti ama adam oralı olmadı. Camiye girenleri hizaya getirmesi gerekiyordu, çok işi vardı. Hidayet öyle herkesin harcı değildi. Bunca yıllık imamdı, bilirdi.   

Hasan Paşa Han’ın çapraz karşısı Ulu Cami. Paganizmden beri dini mabed olarak kullanılmış. Hz Musa ve Hz İsa dönemlerinde de ibadethane olan cami tam 3400 yaşında. Mar Toma süryani Kilisesiyken 639 yılında Hz. Ömer döneminde Diyarbakır’ın müslümanların eline geçmesiyle camiye çevrilmiş. Burası da Karacadağ’dan çıkan volkanik taşlarla yapılmış. Delikli ve hafif olanı “dişi taş” taban döşemelerinde, deliksiz ve ağır olan “erkek taş” sütun ve başlıklarda, duvarlarda arzı endam etmekte. Mimarinin cinsiyetçi, eril dili ne güzel de özetlemiş durumu. Camide Hanifiler ve Şafiler için ayrı ayrı bölümler ve iki tane de medrese var, Anadolu’nun en eski ve ilk üniversitesi olan Mesudiye Medresesi ve Zinciriye Medresesi.

Evliya Çelebi Seyahatname’sinde Cami-i Kebir’i yani Diyarbakır’ın Ulu Camiini “Şam’ın Emevi Cami, Kudüs’ün Mescid-i Aksası, Mısır’ın Ezher Cami, İstanbul’un Ayasofyasıdır” diye tanımlamış.

img_0385Caminin iç avluya bakan, hemen kapının yanındaki ilk pencerenin üstünde yan yana duran dört adet taş kabartma şekiller var.  Kozmik düzen ve hayatın devamını temsil eden Svastika, şehir surlarının sembolü yuvarlak halka, hayat ağacı ve her iki yanda bulunan sur kapıları. Ayrıca, medrese bölümündeki sütunların sonundaki yılan kabartmaları da taştan, Neolitik dönemden itibaren zehirli yılanlara karşı bir tılsım olarak kullanılan yılan motifi mezopotamya ve anadolu kültürlerinde görülen ve tarih boyunca kullanılan bir şekil olarak sonradan pek çok anlama evrilmiş.

img_0396

 

Cami Kebir Telgrafhane sokakta iki büyük usta, iki büyük şair  komşuymuş meğer, müze evleri yan yana. Bir evde “Yeter ki gün eksilmesin penceremden” diyen Cahit Sıtkı Tarancı, diğerinde “Seni baharmışsın gibi düşünüyorum, seni Diyarbekir gibi..” iki satırla ne çok şey söyleyen Ahmed Arif. Ziya Gökalp de onların arka sokağında otururmuş. Tarancı’nın fıskiyeli, havuzlu, bahçeli müze evi ziyarete açıktı ama Ahmet Arif evde yoktu, kapı duvar. Yine Evliya Çelebi 4.ncü seyahatnamesinde Diyarbakır ile ilgili şöyle der: “Sırtınızı Ulucami ye dönün, kollarınızı açın, gözlerinizi kapatın, karşılaştığınız insanlara dokunun sarılın, sarıldığınız iki insandan birisi ya şair, ya yazar ya da kitapçıdır. ”

Diyarbakır surlarının etrafı yakın zamana kadar çer çöp içindeyken, ciğercilerin, kababçıların dumanıyla kararırken ki onlara bir lafım yok, en lezzetli olanları her zaman sokakta yediklerimdir. Unesco imdadına yetişmiş, ordan gelen fonla temizlenmiş etraf. Yemyeşil çimenlerin üstüne gül fideleri, sardunyalar ekilmiş, yüzleri gülmüş yaşlı bazalt taşların.

img_0443

Mezopotamya’nın bereketli iki memesinden biri Dicle…Hazar gölünden doğar, Hasankeyf’den geçer nihayet Bağdat’da Fırat’la birleşir Şattülarap olur, beraberen Basra’ya dökülürler. Tevrat’ta Digris, İncil’de Tigris, Kuran’da Dijle olur adı.

On gözlü köprünün üstündeyim, bakışlarımız buluşuyor, “Dicle!” diyorum “anlat bana ne var ne yok?!!”

Diyarbakır’ın mesire yeri buralar, çay bahçeleri, restoranlar. Çoluk çocuk, ipini koparan gelmiş, onlardan biri de benim. Gelinler, damatlar, çocuklarına gösterecekleri düğün fotoğraflarını burda çekiyorlar. Dicle yorgun, Dicle yaşlı, çok gün görmüş bir kadın gibi bilge, Adem ve Havva’dan beri beslemiş insanoğlunu, kızını, kuşların göç yolu olmuş, ilk evler, ilk köyler, ilk kentler etrafında kurulmuş. İlk buğday, ilk arpa ve ilk mercimek burada yetişmiş. İlk ceylan burada avlanmış, adına türkü yakılmış. İlk kan buralarda akmış. İlk şekiller burada çizilmiş, İnançlar bu suyun etrafında doğmuş. Mabedler yapılmış, Peygamberler, havariler, azizler, sahabeler, evliyalar, ermişler ve dervişler buradan geçmiş; batıya, güneye, kuzeye. Her renkten ve ırktan canlılar Dicle’den göçmüş; yollara, bölgelere, şehirlere ve ülkelere karışmışlar.

img_0434-1

Köprünün üstünden Hevsel bahçelerini gösterdi Dicle bana, surlarla onun arasında göz alabildiğine uzanan ekili yeşil araziyi. Efsanelere, türkülere konu olmuş, tarımın anavatanı Mezopotamya’nın belki de en eski tahıl ambarıymış. 180 çeşit kuş varmış burda, misal kum kırlangıçları. Karada da tilki, sincap ve kirpiler mekan kurmuş. “Sana iyi bir haberim var” dedi sonra Şu kırklar tepesini görüyor musun, kırk evliyanın mekanı, eteklerindeki Hevsel’in üstüne Toki evler yaptı, blok blok çıktılar,  Diyarbakırlı’lar izin vermedi, yakışmadı dediler buraya, epey uğraştılar, olaylar olaylar..sonra yıktı belediye beton blokları, temizledi buraları, “çok sevindim!” dedim “iyi yapmışlar.” istemeye istemeye vedalaştık, bana kalsa akşama kadar kalırdım yanında. “yolculuk nereye?” diye sordu, “Batı’ya” dedim, “Midyat, Mardin, Urfa, Adıyaman” “Fırat’a selam söyle” dedi “Başım gözüm üstüne” dedim.

Dünya gülümsüyor, toprak inliyor, buzlar eriyor, su yürüyor, Dicle uyanıyor. (Dicle’nin Sürgünleri, Mehmed Uzun)
Yelda UGAN
24/10/2019, Geos Tur

Merhabayınız, Güle güleyiniz

 

İskele gemimiz oldu, ben de kaptan, tek mürettebatım Elifçe’yle ağlarımızı Kuzey Ege’nin buz gibi sularına attık. Güneşin altında parlayan gümüş rengi balıklar ıslak ve kaygandı. Yavru bir ahtapotu ağlardan kurtarıp evine gönderdik.

img_9746
Ylva Snöfrid, Distopya ve Ütopya

İstanbul Bienalinin bir mekanındayım sanki, sanatçılar “dünyanın sonu geldi!!” yerleştirmeleriyle seyircilerini bekliyorlar. Bunu bir otogarda yapmaları da çok manidar. Yani son durak hissi veriyor, geldin ama gidemiyorsun manasında. Aradan günler geçtiği halde gözümün önünden gitmiyor. Esenler otogarına girdik, servisle aşağı, dünyanın merkezine doğru iniyoruz, Dante’nin Cehennem’i gibi katman katman. Dükkanlar boş, soğuk ve alaca karanlık. Neyse, bu dükkanlardan birinde gördüğüm adam, ayaklarını öne doğru uzatmış, elleri kucağında dükkanın tek eşyası olan bir sandalye tepesinde oturuyor ve karşıya bakıyordu. Ensemdeki bütün tüyler havalandı.

Bir de bunun üstüne yağmur başladı, yağmur bir şey değil, sabah telefonuma bir uyarı geldi. Birazdan yağacak yağmur kimyasal yüklüymüş diyor mesajda, dün Tuzla’da bir deri fabrikası yanmış da ondan, dikkat etmeliymişiz. “Çocuğum” dedim, bügün yağacak yağmur böyle böyle sakın ağzını açıp öyle havaya dikme olur mu?! Boş boş baktı yüzüme, vedalaştık.

Yer hostesi mi diyorlar artık ona neyse beni almadan giden servis şöförüne verdi veriştirdi. Hep onun suçuydu. Şimdi bu trafikte Şişli’den dönecekti, Mecidiyeköy’e viyadüğün altına gelmek zorundaydı. Çünkü bu otobüs firması yeryüzünde kavuşmaktan daha güzel bir duygu olsaydı başka bir iş yapıyor olurdu. Oturduğum sandalyeden hallice bir koltuğun karşısındaki duvara asılı afişlerde böyle yazıyordu. Çok güzel, çok havalı, çok genç, en önemlisi çok mutlu bir çift fonda duran pıspırıl, gıpgıcır bir otobüsün önünde birbirlerine bakarken gözleri parlıyordu. Artık bundan sonrası onlara kalmış, evlere servis yok.

Dört kat aşağı imdim tuvalete gitmek için, Allah’ım nasıl kasıyorum kendimi, her taraf kir pas içinde, kimsecikler yok. Tuvaletin girişinde küçük bir bölme var,  üzerinde “emanet alınmaz” yazıyor. Camekanın arkasındaki kadının melamin tabağına çıkarken iki lira bırakıp dar atıyorum kendimi koridora. Dışarısı ben yokken bir film seti kurulmuş gibi bir anda hareketlenmiş. Merdivenlerin dönemecine karanlık bir örtü gibi oturmuş kocaman bir kadın gelen geçene yol duaları gönderdi. Yemin ederim gelirken bu merdivenlerde tek bir insan bile yoktu.

Kapüşonlu muavin tam da otobüsün bagaj kapısının önüne birikmiş yağmur göleti üzerinden bavullarımızı aldı. Otobüs hep aynı yerde durduğu, hep aynı yere bavul konduğu için orda beton zemin çökmüş, aşınmış mıydı? Otobüs hareket eder etmez hopörlerden gelen kayıtlı kadın sesi keyifli ve konforlu yolculuklar diledi.

Aden’den kovulan Adem ve Havva’nın üç oğlu oldu. Habil, Kabil ve Şit. Kabil Habil’i öldürdü ve Doğu’ya kaçtı. Bir grup düşmüş melek onu himayelerine aldılar. Gözcüler, yani düşmüş melekler Kabil’in soyundan gelenlerin endüstriyel bir medeniyet kurmasına yardım etti.

Saat neredeyse 11:00 ama sabah trafiği hala devam ediyor. İkitelli’ye doğru gıdım gıdım ilerliyoruz. Yağmur, gri bir pus ve Nuh peygamberin tufandan ve yapacağı gemiden henüz haberi yok daha. Gözcüler, insanlığa yaratılıştan itibaren ne varsa öğrettiler ama onlar yine de zıvanadan çıktılar.

İçim geçmiş, otobüs durunca uyandım. Hava da açmış. Tekirdağ otogarındayız muavinin dediği gibi beş dakika kaldık orda. Malkara, İpsala, Çanakkale yönünde gidiyoruz. Nihayet trafik yok, hava pırıl pırıl, buralara da yağmur yağmış, toprak ıslak ve mis gibi kokuyor. Koku kısmını uyduruyor olabilirim, halüsünasyondur o. Tabelalara göre etrafımız bağlarla çevrili, yamaçtan ovalara inen küçük düzlüklerde kireç rengi beyaz badanalı minareler, köyler, sürülmüş tarlalar, bulutlar,  yutarcasına etrafı seyrederken muavin bir elinde kahve, bir elinde telefon bin kere geçtiği yollara bakmıyor, gençlik işte, onun aklı önde, ikili koltukta oturan kızlarda.

Buralara ilk gelişim yıllar önce bir Haziran ayındaydı. Oğul Bush İstanbul’a bilmem ne toplantısı için gelmişti. Güvenlik önlemleri nedeniyle ofisin etrafındaki tüm ana arter yollar trafiğe kapanınca gün ortasında pijamaları giyip yatağa girmek gibi biz de hiç hesapta olmayan bir tatile çıkmış iki gün Assos’ta Behramkale’de kalmıştık. Yeşil yaprak bulutları altında güne bakan çiçeklerinin sapsarı gülüşleriyle saatlerce yol aldık. Bugün sanki üzerlerinden deri fabrikasının atmosferde birikmiş kimyasalları yüklenmiş bulutlar geçmiş gibi, kurumuş ve kararmışlar. Başları önde ve küskün bekliyorlar.

Yazları kurak ve sıcak, kışları ılık ve yağışlı Akdeniz bölgesinde daha biz küçük bir çocukken, buralar coğrafya dersinde işlediğimiz ve yerini haritadan gösterebildiğimiz yedi bölgeden biriydi. Bulgaristan’dan gelen Meriç ırmağı da buralardan geçer Ege denizine dökülürdü. Sultan Süleyman’ın da Viyana kapılarına dayanmak için at sırtında geçtiği yerler ama en çok, her gün gözümüzün önünde olan ve kokuları soluklarımıza karışan çiçeklerin saksıları, Trakya Birlik ayçiçek yağlarının teneke kutularından biliyorduk bu tarafları.

Mola yerinde yine banttan bir kadın sesi yirmi beş dakikalık ihtiyaç molamızı müjdeledi.   Tekirdağ’lı Namık Kemal’in adını vermişler buraya, heykelini de ne kadar büyük yaparsak o kadar makbul olur derken vücudunun orantısı biraz kaçmış, çocuk parklarındaki masal devlerine benzemiş. Papyon kıravatlı  heykeli yüksek bir beton zemine kondurmuşlar. Tanzimat Devri aydını hakkında belki bir şeyler yazmışlardır diye heykele yaklaştım ama sağ elindeki kalın kitabı okuyamadım.

 

Tabelalar peş peşe değişti. Ahievran, Malkara, Şarköy, İpsala (hudut)…Moladan sonra film seyretmeye devam etmedim, Nuh peygamberi oğullarıyla baş başa bıraktım. Tufandan sonra çıkan gökkuşağı gibiydi manzara, alan kapmaca bitmiş, dingin, ufuk çizgili bir yolda ilerledik. Yol çatallandı, sol taraf Uzunköprü, Edirne, Kırklareli, sağ taraf İpsala Yunanistan, biz ortadaki yoldan ilerledik, Keşan Gelibolu Çanakkale

“Keşan otogarında adımla karşılaştım” kesinlikle çok havalı bir başlık olurdu, hoşuma gitti. Kardeşimi Keşan otogarında beklerken, bir büfenin önünde duran dergi standını karıştırdım biraz, iki ayda çıkan bir edebiyat dergisi vardı, görünmediğimden iyice emin olduktan sonra dergiyi kirden sararmış jelatininden çıkardım. Çok hızlı olmalıydım, her an yakalanabilirdim. Sona doğru sayfaları hızlıca çevirdim, sırayla bavuluma ve onun üstündeki küçük sırt çantama, büfeciye ve dergiye baktım. Kopya çekiyormuşum gibi heyecanlandım. Dergiyi tekrar jelatin ambalajına sokmak çıkarmaktan daha zor oldu, poşetin yapışkanlı ağzı sağa sola yapıştı ama sonunda başardım, kimseye görünmeden standdaki yerine yerleştirdim. Adım yoktu dergide.

Ama olsun, kardeşim sapasağlam duruyordu  karşımda, hemen dergiyi de unuttum gönderdiğim öyküyü de. Kolundan sargısı bile çıkmıştı. Biraz sağ kolunu kullanmakta zorlanıyordu, kasları güçsüz kalmıştı ama fizik tedavisiyle halledilecek gibiydi.

Hafta sonunu beraber geçirdik, bisiklet kazası yaptığı köyü gösterdi, başka köylere de gittik. O Doppler gibi bisikletten düştüğü yerde, ormanda yaşamayı seçmedi. Üç gün sonra tekrar işe başlayacak onu “merhabayınız” diye selamlayan, “güle güleyiniz” diye veda eden hastalarına şifa dağıtmaya devam edecek.

img_9807

İki haftalık öğrenci Eilfçe, arabayı kullanan annesine “bocuk ne?” diye sordu. Canavar demekmiş. Arnavut kaldırımlı Çamlıca köyünde her yıl Ocak ayının ikinci haftası olan en soğuk günün bitiminde bocuk gecesi yapılırmış. Holleween, cadılar bayramına çok benzer bir ritüelmiş. O gece Bocuk cadısının gezdiğine inanılır onu kovmak için çok sevdiği kabak tatlısını ahırlara koyarlarmış. Biz yeğenimle arka koltukta kıkırdamaya başladık. Masal bu ya! Elif’in annesi bir Bocuk cadısıymış, hazinesinin anahtarlarını demir bir halkaya dizmiş ve halkayı da beline sardığı siyah bir kuşağa geçirmiş. Burnunun ortasında koca bir beni olan cadı karların üstünde yürüdükçe, ağzında kalan iki dişinin arasından çıkan soluğu buharlaşırmış. Çocuklar onun geldiğini anahtarların şıkırtısından anlar çil yavrusu gibi çığlık çığlığa kaçışır, topladıkları şekerleri de ceplerinden düşürürlermiş.

4e3dac3a-4374-4c31-b13f-bd8bf443eef3
Nejla KAHVECİLER UGAN, nice yıllara:))

 

Gökçetepe tabiat parkından,  Saroz Körfezinin serin sularına ayaklarımızı soktuk. İskele gemimiz oldu, ben de kaptan, tek mürettebatım Elifçe’yle ağlarımızı Kuzey Ege’nin buz gibi sularına attık. Güneşin altında parlayan gümüş rengi balıklar ıslak ve kaygandı. Yavru bir ahtapotu ağlardan kurtarıp evine gönderdik. Akıntıdan dolayı deniz kendi kendini temizlermiş burda, akvaryum gibi çam ormanın içinde turkuaz, lacivert bir deniz.  Sazlıdere köyüne giderken yolda kaybolduk, şipkaların (kuşburnu) arasından bir kaç kere köy meydanına çıktık ama sonra bulduk yolumuzu ve körfezi kuşbakışı seyrettik. Yunusların göç yoluymuş burası, uzun uzun baktık, yorulduk nöbetleşe baktık, görmüşüz gibi şakalar yaptık ama gelmediler.

img_9839Gelibolu, Adilhan çıkışında asfalta kurusun diye serilen ayçiçeklerinden “illa alın!” diye ısrar ettiler, bir avuç aldık. Kıyıda, aşağıdaki çam ve zeytin ağaçlarından sonra Koru dağlarında tam bir cümbüş vardı; meşe, akasya, çınar ve fındık ağaçları kol kola girmiş, sonbahara tam bir seyirlik manzaraya hazırlanıyorlardı, bunlar yapraklarını kızıldan sarıya hizalarken aralarındaki çam ağacı hiç renk vermeden duracak biz de cennete arka kapıdan girecektik.

Satır etin yanında ikram ettiler. Manca göçmen dilinde yemek anlamına geliyormuş, közlenmiş patlıcan ve paprikadan yapılan bir meze adı olmuş zamanla.

img_9866

Keşan’dan İstanbul yönünde ilerliyoruz. Malkara’nın içine girmeden, Şarköy sapağından içeri girdik. Tütün rengi sürülmüş tarlalar, havada kartal görmüş hindi sürüsü gibi yan yan bakan içi geçmiş gündoğduların arasından kıyıya indik. Şarköy kesmedi bizi, Marmara’nın da hiç keyfi yoktu, bulanıktı ve rüzgar huzursuz kadınlar gibi Güney Doğu’dan keşişleme esiyordu. Nympha’lar Bocuk cadısının kulağına fısıldadılar, Mürefte’ye doğru yola çıktık. Trakya Tanrı’sı Baküs’ün memleketine, asmayı bekleyen, bağ bozumu yapan şarap Tanrısı. Bana mı öyle geldi bilmem! Arnavut kaldırımlı sokaklar şarap kokuyordu. Sahildeki sıralı ahşap evlerden birinin önünde küçük bir kalabalık var, herkesin elinde birer şarap kadehi. Burası Kutman şarap müzesi, içerde 1890 yılında kullanılan on tane meşe fıçı var. En son 1958 yılı bağbozumunda kullanılmış bir çıkrık ve bir kapalı pres, şarabı tortusundan ayıran filtre tepsi, güçlü erkek ve kadınların ayaklarıyla üzümü ezdikleri çıpıt aleti, 1972’de Fransa’dan gelen Fulvar, elektrikli pompalar çıkana kadar kullanılan adı ahbap olan ama Trakya şivesinde H harfi söylenmediği için ABAP denen tulumba, muhasebe evrakları, şişeler ve aile fotoğrafları. Kocakotaki adında Rum bir şarapçıya aitmiş burası, 1888 yılıymış. Daha sonra Rum şarapçı Kocakotaki’nin yanında çalışan, Kutman’ların büyük büyük dedesi Ali Paşa Zade Ahmet Efendi burayı devralmış. Sonrası malum.

img_9888

Denizi karşımıza aldık, ılık güneşin altında 2011 yılında şişelenmiş Reserve Cabernet Sauvignon’u tatmaya başladık. İçimi yumuşak, hafif kekremsi, sıkı bir şarap.

Kocakotaki’ye ne olmuştu acaba, nereye gitmişti? Torunlarına da öğretmiş miydi şarap yapmayı?

Elifçe’nin büyük büyük babasının da şarap fıçıları varmış köyünde, annesi daha küçük bir çocukken dedesinin talimatıyla şarabın şişirip, sıkıştırdığı ahşap çeşmeyi zorlanarak açar fıçıdan sürahisini doldurur sofraya getirirmiş. Bulgaristan’dan bu tarafa göç ettiklerinde 12 yaşındaymış daha.

Elifçe’yle deniz kenarına indik. Kuruyan tuzla ağarmış yuvarlak deniz taşlarına sorduk, bizimle gelmek isteyenleri  kızım Zeze için toplarken, onlar Sevilen’e girdiler orda da bir şişe rose şarap içtik. Kafamız güzel, çok iyiyiz.

Güneş Gelibolu’dan kızarmış bir çörek gibi batıyordu. Yolda Elifçe’ye annesinin hikayesini yazacağıma söz verdim.

 

Yelda UGAN

02/10/19, Beşiktaş

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Mihrican

 

Akşamüstü faytonların çıngırak sesleri artıyor, Kalpazankaya’ya durmadan yolcu taşıyorlar. Gün batımı en güzel ordan izleniyor çünkü, atların nal sesleri, insan seslerine karışıyor.

 

 

andreakowch_thevisitors
Andrea Kowch

“Minik bir yürüyüş yapalım mı?” dedim ona, hemen kabul etti. Kalpazankaya’ya doğru yürüdük. Hava alacakaranlık, güneş batmak üzere, Marta Koyuna bakan yamaçta biraz durduk. Manzarayı seyrettik, güneş birazdan, kalan bir kaç tutam kızıl ışığını da alacak ama ben sonsuz bir şimdide kalmış gibiyim. Deniz parlak, metalik bir griye dönmeye başladı. Çam ağaçlarının arasına karanlık gölgeler düştü. Soluk, dumanlı bir sisin arkasında İstanbul silüeti. “Kızlar ne güzel masa kurmuşlar” dedi. O zaman farkettim kırmızı-beyaz pötükare örtülü masayı.

img_4528

Yirmili yaşlarının başındalar daha. Siyahlara bürünmüş biri, siyah askılı bir tişört, siyah tayt, kırmızı ruj. Ayakta fotoğraf çeken, ince keten kumaştan soman rengi bir pardesü giymiş, baş örtüsü de soluk mavi, yerlere kadar uzun, eteği anvelop, desenli bir elbise giyen fotoğraf çekene modellik yapıyor.  Elbisenin eteği rüzgar estikçe bir yelkenli gibi içi havayla dolarak denize doğru uçuşuyor. Pembe keten bir pantolonla beyaz tişört giymiş olan son kız da siyahlı olanla beraber şarap içiyorlar. Kadehler o kadar zarif ve ince ki, dönerken, yolda kırılmasa bari.

 

Bugün Mihrican (sonbahar) fırtınasının başladığı gün. Öyle tesadüf falan değil, gerçekten fırtınanın başladığı günü, kötülüklerin uykuya daldığı zamanı müjdeleyen Mihrican’ı karşılamak için kuruldu sofralar.

Perşembe günü öğle üzeriydi Elif aradı. Okuldaydım o gün yine, çocukların kıyafetleri mi, kitapları mı alınacaktı neydi? Elif’in “yeni bir fikri var ve plan şu” modundaki sesi çın çın!   Nihayet onunla tanışmışlar, ortak arkadaşlarının evinde buluşmuşlar bir akşam. Gece, efil efil esen bir meltemle başlamış, adanın kuzeye bakan tarafındaymış konuk oldukları ev, sonra hava lodosa dönmüş. Derken sohbet de esen yele kaymış. Rüzgar isimlerini çok seven hatta onları fantastik bulan Elif’e bir kaç gün sonra kargoyla bir paket gelmiş. O göndermiş. Sel yayınlarından bir ajanda çıkmış paketin içinden. Gündönümleri, fırtınalar, uçanlar ve çiçek açanlar yazıyormuş üstünde. “Fırtınalarla açılır göç yolları, mevsim çarklarını rüzgârlar çevirir, gidenler gelenlerle karşılanır gündönümleri. Günışığı kısıldıkça kışa doğru Ülker yıldızı da baca deliğinden görünür…”

img_9579

7 Eylül cumartesi günü, adıyla sanıyla ilk güzün habercisi Mihrican’la böyle tanıştık işte. Ve onunla da. “Didik Didik Freud”… Bugüne kadar yapılmış en güzel radyo programını “kerelerce” dinledik. Bulaşık makinesini boşaltırken, yemek yaparken, gömlekleri ütülerken dinledik. Yolda, otobüste, işte, markette elimizde alışveriş listesiyle…işlerin ruhu hafifledi, biz de hafifledik. Hakkında yorumlar yaptık, tahminlerde bulunduk ama o gün, Mihrican’ın geldiği gün o da geldi, tanıştık ve büyü bozulmadı.

Şehirden gelen kadınlar, adalı komşular, çoluk çocuk hep beraber, bahçede bir masanın etrafında toplaşıp yemek yedik. Fırtına ya da kasırga olduğu için kadın adı verilmiş sandım önce ama adını çok eski bir İran bayramından alıyormuş ve  ilkgüzün habercisiymiş. Bugün kurulan sofralar bereketi çağrıştıran yiyeceklerle donatılırmış. Biz de öyle yaptık, Adana usulü kısır ve kuru dolma, Ada’nın ünlü pastanesi Ergün’den yaban mersinli kurabiye, patlıcanlı poğaça, Ada’nın pazarından lavaş ekmek, Datça bademi, ceviz, peynir tabağı, salata, şarap ve bir çaydanlık dolusu çay.

Güneş tüm parlaklığı ve cömertliğiyle tepemizden inmedi, daha meydanı Mihrican’a bırakmaya niyeti yoktu ama ne güneşten ne de sıcaktan hiç şikayet etmeden konu konuyu açan sohbet ve muhabbetle zaman akıp gitti.

56bc80d7-eb72-40a4-a6ba-03523f983f02
Marta bu evde oturmuş, penceresinin pervazları arasından kaya korukları çıkmıştı, bir kaç dal yedik…bekliyoruz, belki onun deli halleri bize de geçer.

Sıradaki radyo programı kocaları, sevgilileri tarafından önü kapatılan, gölgede kalan  müzisyen kadınlarla ilgili olacakmış, Kasım gibi başlarmış. Konu hepimizi heyecanlandırıyor. Arka arkaya, tarihte kahraman olmuş ve bastırılmış kadınlarla ilgili örnekler veriyoruz; psikanalist Sabina Spielrin’nin çalışmalarını kullanan ama kaynak göstermeyen Freud ve Jung.

Albert Einstein’in karısı Mileva Maric’in hikayesi. Mileva kocası ile beraber çalışıyor, en az onun kadar zeki ve başarılı, evlenmek istemiyor önce ama kocası onu baştan çıkarıyor, evleniyorlar. Herşeyi beraber yapmalarına rağmen Einstein’in çalışmalarında Mileva’nın adı yok, derken hamile kalıyor, okulu bırakmak zorunda kalıyor. Ve kocası mutsuz karısını istemiyor artık.

El yazmalarını yazan ve baştan beri çalışmalarının içinde olan Marks’ın karısı Jenny Von Westphalen.

Kadın olduğu için kitabı basılmayan Mary Shelley,

33 yıl akıl hastanesinde kalan Rodin’in sevgilisi Camilla Claudel….ve diğerleri?!

Judith bebeğini emziriyordu, bizim kızgın konuşmalarımıza pek katılmadı önce, bebek uyuyunca busetine yatırır yatırmaz turkuaz rengi şalvarının bez bir torba büyüklüğündeki cebinden küçük kızın biberonunu çıkardı ve elinden bırakmadan aksanlı ama çok güzel Türkçesiyle annesini anlattı. “Benim annem 68 kuşağı kadınıydı…geçen yıl Almanya’dayken birebir şahit olmuş. 68’in 50. yılı nedeniyle orda kitaplar yazılmış, afişler basılmış, bilirsiniz Almanlar otobiyografilere çok meraklıdır ama onca otobiyografi arasında sadece bir tek kadın hakkında kitap çıkmış o da annemlerin özel çabalarıyla olmuş ama maalesef yeteri kadar basılıp dağıtılamamış” dedi.

Duygularımız bu kadar yükselmişken kitap isimleri dolaştı havada. Sue Monkk Kid’in kitapları, Metis yayınlarından çıkan Gaflet, Simon de Beauvoir’in Konuk Kız’ı, Madeline Miller’in Ben Kirke si ve ondan küçük bir alıntı.

“Ozanlar benden, –erkek– kahramanın karşısında diz çöküp merhamet dilenen bir kadın olarak bahsetti hep; ilaç katarmışım tatlı şaraplarına, büyüleyip domuza çevirirmişim hızlı giden gemilerin tayfasını, baba evini unutturur, sılaya kavuşmalarına müsaade etmezmişim. Ne demeli, kadınlara haddini bildirmek ozanların en sevdiği vakit geçirme biçimidir; yerlerde sürünüp ağlamazsak gerçek bir hikâye olmazmış gibi.

Ama yanılıyorlar, yanılıyorsunuz: Cadılık illa nefret, kıskançlık ya da başka türlü bir kötülükten doğmaz; ben ilk büyümü aşkımdan yapmıştım…”

Yarısı içilmiş kırmızı şarap kadehinin içine sararmış bir yaprak düşüyor. Altına oturduğumuz armut ağacına Mihrican dokunmuş olmalı. Hafifliyoruz, köpek Sakalik’i seviyor ev sahibi cadı “böyle güzel kulağım olsa” diyor “neler takarım ben ona”  Sakarin sanıyorum önce köpeğin adını, kurduğum düz mantıkla mahçup oluyorum.

img_4518-1

Hiçliğin ortasındaki bir evin hikayesinden, Ada’nın muhtarının sabah duasına, bizimle konuşan masallardan, Fransızca’da “keçe” anlamına gelen “fötr” şapka yapımına geçiyoruz.

Akşam üstü faytonların çıngırak sesleri artıyor, Kalpazankaya’ya durmadan yolcu taşıyorlar. Gün batımı en güzel ordan izleniyor çünkü, atların nal sesleri, insan seslerine karışıyor. Çocuklara vapur saatini hatırlatıyoruz, hiç gitmek istemiyorlar, sırayla yanımıza gelip “burda kalalım” diye ısrar ediyorlar, ikinci gelişlerinde yalvarıyorlar…ama gitmemiz lazım.

“minik bir yürüyüş yapalım mı?” diyorum ona, hemen kabul ediyor. Yolda ağlayan bir kadın görüyoruz. “Sevdadandır” diyoruz, geçecek. Kuyruğunu şarap kadehinin ince beline saran kedi bardağı düşürüyor, ikinci bir ay doğuyor.

Mitra

11 Eylül 2019, Beşiktaş

 

 

Kissebükü

“6. his” dermiş Sadun Boro, “Tanrı yukardan şöyle bir serpiştirmiş, cimri davranmış bu konuda, beş duyu herkeste var ama 6. hissi çok az insana bahşetmiş” Doğadan zevk almakmış bu his.

img_8681

Ağustos’un ilk günleriydi, sabah erkenden düştük yollara; okul pikniğine giden çocuklar gibiydik. Tekne saat 09:00 da Yalı çiftlik Sea Garden’dan hareket edecekti. İlk molamızı Bitez’deki Ortakent simitçisinde verdik. Bodrum’a gelirken Bafa gölünden aldığımız zeytinler, bir gün önce Bitez pazarından alınan salatalık, domates…her şey tamamdı. Konacık’dan Bodrum arkamızda kalıncaya kadar ilerledik. Yokuş başından hemen sonra Kızılağaç yönünden sağa döndük. Çam ağaçları, kuş sesleri, sabah serinliği, yol kenarındaki kaya kesiği kızıl renk, içinden geçtiğimiz köyler, zeytin ağaçları, incir ağaçlarının ılık kokusu içinde yalıya indik.

Teknemizin adı Yeliz, 10 kişilik, biz de hemen hemen o kadarız. Dar, patika bir yoldan ters L şeklindeki ahşap iskeleye kadar tek sıra halinde yürüdük. Payandadan hiç düşeni görmedim ama orayı geçince insanın kendine bir güveni gelir, hatta daha iyisini de yapabilirdim diye geçirirsin içinden. Tekneye girmeden terliklerimizi girişteki sepete bıraktık. Her yer tertemiz, tekne yaz sabahları Batı yönüne bakan balkonlar gibi gölgede. Ali Kaptan ve teknenin tek mürettebatı olan karısı birlikte karşıladılar bizi.

Ege’nin Güneyine yani Gökova’nın başladığı yere doğru demir aldık. İnsanı zevkten çıldırtan bir manzara, yeşil ve mavinin birbirlerine dokunmadan karışımı, görünmez bir merdivenle lunaparkta sıra bekleyen çocuklar gibi tekrar tekrar denize inip çıkan cıvıl cıvıl gün ışınları

Ali Kaptan bu işe 1984 yılında başlamış, dile kolay 34 yıl olmuş. Belli ki yaptığı şeyde bir rahatlık, sevinç ve hafiflik buluyor. Hiç yaşlanmamış. Aydınlık bakışlı, duruşu dik ve sakin, karısı da öyle, hem kocasına yardım ediyor, aralarında denizcilik diliyle konuşuyorlar, demir alamıyorsa mesela, teknenin ucundan dümendeki kocasına “kol verdi!” diye sesleniyor. Hem de yemek işi onda. Yemekleri sabah teknede pişiriyormuş, malzemeler de köyde yetiştirdikleri bostandan, her şey çok taze ve lezzetli. Kabak çiçeği dolması, semiz otu, dere otlu patates salatası, yaprak sarması, deniz börülcesi ve akşam üstü çayında taze dökülmüş lokma.

Mola verdiğimiz ilk koydan sonra “Sadun Boro’nun anısına yapılmış!” diyor arkadaşlarımızdan biri, Kilisebükü koyuna giriyoruz. Gökova’nın başlangıç noktasına. Önümüzde metalden yapılmış iki sütunun etrafına dönülmüş kocaman bir G harfi beliriyor, yaklaştıkça altta, iki taraflı eğimli çubuklar deniz dalgasını, zıt yönlere bakan yukardaki italik yarım daireler de martıları anlatan bir heykeli tüm detayıyla seyre dalıyoruz. Kimdi bu Sadun Boro?

“Teknesiyle dünya turu yapan ilk Türk denizci” diyor Nick. “Peki, kedisi Miço nerde, Teknesi Kısmet?!” diye soruyoruz merakla. “Toronto’da, Santiago’da, Karayipler’de ve Trinidad’da adı Kısmet olan teknelere rastladım, onu tanıyan denizcilerle muhabbet ettim” diyor, sanki koyun ortasındaki bu demirden yapılmış şey onu anlatmaya yetmemiş der gibi canı sıkılıyor biraz.

“Gökova Sadun Boro’yu kucaklıyor, heykelin üstündeki G harfi, Gökova’nın G’si” Hepimiz Ali Kaptan’a dönüyor, onu dinlemeye başlıyoruz. “1980’den sonra Bodrum ve Gökova Körfezi’nde yaşadı, Özellikle Gökova, Göcek, Fethiye gibi güney Ege kıyılarının korunması için çok uğraştı.” Biraz daha anlatsın istiyoruz, hepimiz etrafına toplanıyor, sorular soruyoruz.

“1965 Ağustos ayında Alman asıllı eşi Oda Boro ile beraber dünya turuna çıktı. Hürriyet gazetesi anılarını yayınlamak şartıyla onlara sponsorluk yaptı. Tam üç yıl sürdü dünya gezileri. Haziran 1968’de İstanbul’a vardılar. Dolmabahçe’de, binlerce kişinin katıldığı bir karşılama töreni yapıldı.” diye devam ediyor Ali Kaptan

“6. his” dermiş Sadun Boro, “Tanrı yukardan şöyle bir serpiştirmiş, bu konuda cimri davranmış, beş duyu herkeste var ama 6. hissi çok az insana bahşetmiş” Doğadan zevk almakmış bu his.

Mavi yolculuğun da başlangıç noktasıymış burası. Bir akşam burda kalınır, körfeze geçer, Yedi adalar, Küfre, Tuzla, Liva, Kargılı Löngöz, Ballı su, İngiliz Koyu, Okluk Koyu, Taze söğüt, Sedir adası, Kleopatra, Aktürk ve Körfezin dibinde Akyaka, yedi gün sürermiş.

“Ben memleket sevdalısıyım” diyor Ali Kaptan, “buralar imara açılmasın diye çok uğraştık.” 2000 yılında 1500 protestocunun katılımıyla hatırı sayılır büyüklükte bir şirketin projesi durdurulmuş. İnşaatı kontrole gelen Azerbeycan’lı devlet büyüğünü de teknesiyle Ali Kaptan götürmüş sahaya, yolda memleketin delisini oynamış, her şeyden bir haber olanı. Şimdilerde yine büyük bir firma elinden geleni yapmakla meşgulmüş maalesef.

Bir keresinde de arkeolojik sit alanı olan Küsebi için bir tekne dolusu milletvekili getirmiş buralara kaptanımız, “bakın!” demiş “nasıl talan ediliyor her yer, kilisenin içindeki Azize mozaiği tanınmaz hale geldi, yüzlerce yıllık zeytin ağaçları ve yaban hayatı da tehlikede.” Sonra, kısaca etrafı anlatmayı sürdürüyor, “Küsebi arkeolojik kazı çalışmaları yapılan bir köy, 1600 yıllık bir tarihi var. İtalyanlar buranın haritasını çıkardılar ve kitap yazdılar. Burası Lelekler, Roma ve Bizanslılardan kalma batık bir şehir. Kimbilir nasıl bir hazinenin kaybolmasına göz yumuyoruz.”

“Bu güzelim koyda bir de insana yapılan talan var” dedi Ali kaptan “burası aynı zamanda mültecilerin sevkiyat yeri, burdan alıp Datça’ya, TurgutReis’e, Yunanistan’a geldik diye getiriyorlar insanları” sonra sustu.

Yol boyunca da bir daha konuşmadı, telaşsız, hiç bitmeyen bir döngüyle çalıştı, teknesini dinledi, ne istiyorsa verdi ona. Dönüş yolunda hava çok rüzgarlıydı, yelkenleri gerdi, rüzgarın yönüne göre tekrar indirdi, tekrar gerdi, yerlerini değiştirdi. 6. hissiyle konuştu onlarla.

Denizin içindeki pembe kayalıklara, maviden yeşile, laciverde dönen dalgalara, uzaktan, Turgutreis’den batan güneşe karşı hepimiz sustuk.

Yelda Ugan

04/09/2019

Bodrum

Midilli; Dipi ve Plomari

Her güzel şey gibi Midilli günlerimizin de sonuna geldik, Lesvos’a tekrar görüşmek üzere veda ediyoruz artık. İstikamet Öğlen yönü (Marco Polo’nun seyahatnamesinde Güney’e verdiği isim)

Plomari ve Pappados

P_20170626_103639_1_p-300x169.jpg

Kalloni üzerinden Midilli’ye giderken Pappados yol ayrımından saptık. Solumuzda kalan Gera körfezi boyunca 20dk kadar yol aldıktan sonra Dipi’de mola verdik. Aslında durma nedenimiz Susamlı pastanesi. Burası dışardan körfeze bakan salaş bir kahve gibi görünüyordu, tahta masalar, renkli sandalyeler. Sabah temizliği yeni yapılmış, her yer yıkanmış, sarmaşıkların koyu gölgesi, çiçek kokuları.
Sipariş için kimse gelmeyince kahvelerimizi söylemek için içeri girdim. Alice gibi sihirli bir aynanın içinden geçmiştim sanki, karşımda kocaman bir mutfak duruyordu. Fırından yeni çıkmış, kokuları kahve kokusuna karışan yüzlerce çeşit pasta, börek, kurabiye, ekmek, çörek…yerler siyah beyaz seramik karo, fırından çıkanların tepsilere dizildiği kırmızı ahşap dolaplar, tezgahlar, ekmeklerin konduğu sepetler, cam bölmelerin arkasında renkli şekerlemeli tartlar…harikalar diyarı!!

P_20170626_101140_1_HDR_p-300x169.jpgKahvelerimizi içerken, önümüzdeki masada sanki belediye encümen üyeleri ya da halk konseyi toplanmış (anladığımız kadarıyla) politika konuşuyorlar diye düşündüğümüz bir grup yaşlı insan vardı. On kişi kadardı, biri kadın diğerleri erkek. Kimse kimsenin sözünü kesmiyor, bağırmıyorlar, birbirlerini sabırla dinliyorlardı.
Hesabı ödemek, biraz da yolda yemek için kokularıyla mest olduğumuz poğaçalardan almak istiyorduk. Kasaya biraz önce dışarda gördüğüm, masadaki tek kadın geldi, biraz sohbet ettik. Gerçekten politika konuşuyorlarmış, özellikle ağır vergilerden dolayı Siriza’ya çok kızgınlarmış. Susamlı pastanesinin bir şubesi de Ayassos’daymış, her gün bütün çeşitler taze yapılıyormuş. Yol ve güzergahımız hakkında bilgi alıp Pappados’a doğru yola koyulduk.

 

IMG-20170627-WA0052-300x169.jpgPappados’a Gera körfezi üzerinden giden herkes buradan, Dipi’den geçer, yola çıkarken kahvaltı yapmayın ve Dimitra’nın Susamlı pastanesinde bir mola verin.
Pappados, Barbaros Hayrettin Paşa’nın doğum yeri. Barbaros İtalyanca’da barba-rosa kızıl sakal anlamına geliyormuş. Ünlü Kaptanın asıl adı Hızır Reis iken Kanuni tarafından Hayrettin ismi verilmiş.
Burada zeytin yağı fabrikası ve zeytin yağı müzesi var. Yılın bu mevsiminde (26 Haziran) fabrikada üretim olmazmış, dolayısıyla görülecek de bir şey yokmuş, insanlar üretim sürecini görmek ve yeni mahsul ürün almak için sonbaharda gelirlermiş.

Vrana Zeytin yağı fabrika müzesi,

IMG-20170627-WA0033-300x169.jpg

Midilli ve Ege’de kurulmuş olan buhar makinalı fabrikaların ilklerinden biriymiş. 1887 yılında Midilli’nin en önemli köylerinden, asırlarca zeytincilik bölgesi olan Papado köyünde Nikolaos Vranas tarafından kurulmuş. Zeytinyağı fabrikası zamanının en önemli sanayi kuruluşuymuş.
70’li yılların başına kadar aralıksız faaliyet gösteren, eşsiz mimari değeri olan bu sanayi eseri daha sonra kaderine terkedilmiş.
Ege bölgesinde önemli kültürel faaliyetler yürüten ve kar amacı gütmeyen Arhipelagos kuruluşu 1999’da mülkiyeti devralarak müze yapma girişimine başlamış. Restorasyon, müze dönüşümüne ilişkin proje çizimi, makinaların bakım ve tamiriyle çalışır hale getirilmesi, muhasebe kayıtlarının arşivlenmesi derken müze 2009’da açılmış.

IMG-20170627-WA0051-169x300.jpg

Müze görevlisi ilgili ve nazik bir kadındı. bizim için dökme demirden, gümüşi, kocaman bir anahtarla geldi. Arkasından siyah, demir çubuklarla desteklenmiş, epey bir güngörmüş ahşap kapıyı gıcırdatarak açtı. Yüksek tavanlı, loş bina serin ve kuruydu, ünlü Yunan ressamlarının muhasebe defterlerinden esinlenerek yaptıkları ve müzeye hibe ettikleri eserlerden oluşan bir resim galerisi iç kısımdaydı.
Taş binaların ortaladığı iç avluya çıktık. Burası asırlık ağaçların koyu gölgesinde kalan, yaz sıcağında vaha gibi bir yer. Ayasofya renkli kalın fabrika bacası ve hemen karşısında, ısrarla zamanı gösteren güneş saati, sarnıçdan gelen su sesine karışan kuş sesleri…bir zamanlar fabrika tıkır tıkır işlerken bu sarnıçdan akan sıcak suda köyün kadınları çamaşır yıkarlarmış.
Ayrılırken müzenin hediyelik eşya mağazasından biblo vari estetik cam şişelerde “0” asitli kiloluk zeytinyağlardan aldık.

IMG-20170627-WA0054-169x300.jpg

Plomari,

Pappados’un içinden, yer yer toprak yollardan, çınar ağaçlarının arasından yine doyumsuz bir manzaranın eşliğinde, Skapelos’dan sonra Plomari’ye, deniz kenarına indik.

1860 yıllarında Efstathios I. Varvagiannis Rusya’nın Odessa şehrinden damıtmanın deneyimi ve bilgisiyle yüklü olarak Lesvos’un Plomari şehrine ulaşır. Lesvos’un yani Midilli’nin uzonun ana vatanı olma hikayesi de böylece başlamış olur.
Plomari’de o dönemde sınai üretimi çok yüksek, uluslararası ticaret de en verimli dönemindeymiş. Liman hayat dolu ve bir çok ürün dünyanın öbür ucuna buradan seyahat edermiş.
Ayrıca uzonun yapımında belirleyici rol oynayan anason, etil alkol yapımında kullanılan üzüm ve Plomari’nin eşsiz kaynak suları da fabrikanın ürettiği uzonun tadına tad katmış ve dünya çapında tanınmasını sağlamış.
O zamandan bu yana uzo Varvagianni Ble (mavi) ismiyle meşhur olmuş ve

P_20170626_124510_1_p-300x169.jpg
Deniz kenarındaki fabrikanın girişinde, büyük cam duvarlı uzo müzesini gördük önce. Ünlü mavi etiketin şişelenmesi ve yapıştırılmasında kullanılan ilk aletler, 1858 yılında İstanbul’da imal edilen ilk damıtma kazanı ve Varyagianni ailesinin sayısız fotoğraflarıyla belgelenmiş uzonun kadim tarihi.

Agios İsidoros

Her renkten birer şişe uzo alıp Plomari’ye 2km uzaklıktaki altın kumlu Agios İsidoros plajına gittik. Aslında tam olarak kum denilemez, daha çok prinç tanesi büyüklüğünde ama daha büyükleri de var ve kehribar rengindeki bu taşlar suyun içinde renkleri açılıp altın gibi parlıyorlar. Burası Vatera’ya kadar uzanan 6km’lik bir plaj. Deniz sodalı gibiydi sanki, milyon tane minik hava kabarcığı içinde serin, berrak ve tertemiz. Bütün öğleden sonrasını burada geçirdik. Fakat sahil çok kalabalıktı, dönüşte arabamızı parktan çıkarmak için arkadaki arabanın sahibinin bulunması için 15dk beklemek zorunda kaldık. Daha sakin bir deniz kenarı ve lezzetli Yunan yemekleri için illaki Vatera plajı diyorum. Burada yani Agios sahilinde pizza, hamburger, köfte gibi cafe yemekleri bulabildik sadece.

P_20170626_124732_1_p-300x169
Dönüş yolu tam bir maceraydı benim için Memo ısrarla “Plomari’nin içinden dağ yoluna çıkalım, Kalloni’ye bağlanırız” dedi. Ama ben daha Plomari’yi çıkar çıkmaz dönelim diye ısrar ettim. Çünkü 5km boyunca yolun ortasına dik yamaçlardan düşmüş kocaman kaya parçalarının arasından geçerek yola devam etmek zorunda kaldık. Ama sonrasında küçük dağ köylerinin virajlı yollarından geçerken yine yüreğim ağzıma gelse de bu riski göze almaya değdi doğrusu. Adanın her tarafında mor çiçek açmış bodur çalılar bu yol üzerinde hem daha büyük hem daha sıktı. Plomari’den sonra Poleohari, Akresi, Ambeiko derken dağlara tırmandık, sonra yine gide gele mihenk taşımız olan tanıdık Kalloni körfezi üzerinden Molivos’a vardık.

Mantamados

Bu sabah otelimizden ayrılıyoruz. Son gecemizi Mytilene’de geçireceğiz. Sabah 10 gibi yola koyulduk. Stipsi ve Pelopi üzerinden Mantamados’a doğru gidiyoruz.
Radyoda Emel Örgün’le yapılan röportajı dinliyoruz. Herhalde bir İzmir kanalı, Emel Örgün Bursa İnegöllü’ymüş, Bursa Büyükşehir Belediye Konservatuarını bitirmiş ve 2008 yılında Kültür Bakanlığı Türk Halk Müziği mahalli sanatçı ünvanını almış. Köy köy gezerek saklı kalmış türküleri ortaya çıkararak 35 tane türkü derlemiş. Ezel Akay’ın Bursa’da çektiği “Hacivat ve Karagöz neden öldürüldü” filminde de iki türkü söylemiş. “Deniz kenarında Harman olur mu?” Türküsüyle Mantamados’a vardık.

P_20170627_114908-300x169.jpgTaş döşemeli köy meydanında biraz dolaştıktan sonra açık olan iki kahveden birine, Art Cafeye oturduk. Kasaba, sayıları hayli azalsa da seramik atölyeleri, mandıraları, dolayısıyla peynir çeşitleri ve yoğurtlarıyla ünlü. Ancak peynirciyi dükkanını kapatıp sokağı dönerken yakaladık da bir parça peynir alabildik. Fakat tüm seramik mağazaları kapalıydı. Malum! Yunanistan için uyku vaktinde gelmiştik.

P_20170627_105127_1_p-300x169.jpg

Bir de adanın hac yeri olarak bilinen Taksiarhis Manastırı var. Efsaneye göre korsanlar adayı işgal ettiklerinde 40 rahipten 39’unu öldürmüşler ve sadece rahip Taksiarhis kurtulmuş.
Midilli sokaklarında, duvarlarda bol bol rastladığımız orak çekiçli KKE (Yunan Kominist Partisi) afişlerinden birini de oturduğumuz kahvenin karşısında gördük. Parti, kızıl ada olarak da anılan Midilli’de çok güçlüymüş. Gittiğimiz her yerde gördüğümüz kadın kooperatifleri, kadınların sokakta ve iş hayatındaki etkin konumları, birazdan bu kahvede oturan Mantamados’lularla yapacağımız sohbette de Siriza’ya duydukları kızgınlık, özellikle yaşlıların sade ve rahat yaşam biçimleri, kullandıkları eski arabalar (sadece turistler görece daha iyi arabalara biniyorlardı) bana daha çok seksenli yılların başında Türkiye’ye göçleriyle haberdar olduğumuz Komünist Balkan ülkelerini hatırlattı.
Kahvelerimiz henüz gelmişti ki, eski, külüstür bir araba bir kaç metre ilerde homurdanarak durdu. Arabadan daha yaşlı adamın dışarı çıkması epey sürdü..Kahvenin müdavimlerinden biri bastonuna yüklenerek ayağa kalktı ve arabadan inen, mavi işçi tulumlu şöföre “kapitalist” diye bağırdı. İki ihtiyar uzun uzun gülüştüler,  bagajın çamurlu kapağının arasından zar zor görünen W harfiymiş meğer espirinin kaynağı, araba wolsvagen markaymış…

P_20170627_120220-300x169.jpg

Biz de espiriye gülünce sohbet başladı. Bize de “Merkel” diye takıldı ama biz “hayır” dedik başımızı iki yana sallayarak, “Erdoğan, Türkiye” derken annesinin Ayvalık göçmeni olduğunu öğrendik. Ben de “dedem” dedim “Selanik” dedim ama anlatamadım. Salonica veya daha yaygın adıyla Thessaloniki demeliymişim, Selanik deyince anlamazlarmış.

Mantamados’dan Agios Stefanos’a deniz kenarına indik. Burada küçük bir mola verdikten sonra Türkiye’yi solumuza alıp kıyıdan Mytilene’ye doğru yola koyulduk. Bu taraf adanın güney kıyılarına göre çok daha kalabalıktı, trafik de öyle; adada hiç duymadığımız kadar korna sesi duyduk. Hızlı araba kullanan telaşlı sürücüler çoğaldı, özellikle Türkiye plakalı arabaların sayısı arttı. Büyü bozulmuştu.
Thermi’de Osmanlı’lardan kalma Sarlıca Palas’ın önünden geçtik. 1900’lü yılların başlarında kaplıca sularından yararlanmak üzere Fransız mimarlara yaptırılmış bu otel. Ben otelin açık olduğunu, çalıştığını sanıyordum, oysa kaderine terkedilmiş metruk bir haldeydi. Palas bu virane haliyle bile, lüks ve ihtişam içinde geçen bir dönemin kaçınılmaz sonu gibi duruyordu.
Hiç mola vermeden küçük bir balıkçı kasabası olan Panagiouda’ya kadar geldik. Burada Ekaliptus restoranda karagöz, sardalya ve bol mezeli öğlen yemeğimizden sonra tekrar yola koyulduk.

Mytilene

Bu akşam Mytilene’de kalacağız. Yarın akşam feribotuyla dönüyoruz. Arabayı teslim etmeden önce biraz şehrin etrafını dolaşmak istedik. Havaalanı yönünde Haramida’dan Loutra’ya kadar gidip iki kardeş körfezden biri olan Gera’nın güzel manzarasına bir de bu taraftan baktık.

P_20170627_162655_1_p-300x169.jpgMytile’nin gece hayatı oldukça hareketli. Akşam üzeri sahilin bir arka paralelindeki Ermov caddesi ile sahil arasında kalan sokakları, restoranların masaları dolduruyor. Cadde üstündeki hediyelik eşya dükkanları, sokak aralarında mahseni andıran, tahta döşemeli küçük içki dükkanları, çantacılar, takıcılar, küçük bakallar geç saatlere kadar açık.
Denizden adaya doğru gelirken etkileyici kubbesiyle bizi karşılayan Agios Therapontas kilisesi Ermov caddesi üzerinde. Bu cadde Gataluzi kalesine kadar uzanıyor. Kale hem Bizans hem de Osmanlı’ya karşı korunmak için yapılmış. Kalenin etrafını arabayla da, yürüyerek de dolaştık ama içeri giremedik, güvenlik nedeniyle yasaklanmış.

P_20170628_112554_1_p-169x300.jpgLimanın ucunda Özgürlük Heykeli yer alıyor. Heykel New York’taki ile hemen hemen aynı boyuttaymış.
Yeni cami ve Merkez hamamı da Ermov caddesi üzerinde. Cami ve hamam Mustafa Kulaksız Ağa tarafından 1825’te yapılmış. 1900 de Agios Therapontas kilisesi yapılıncaya kadar Yeni cami şehrin en büyük binası olarak kalmış.
Sabah Ermov caddesi üzerinde bulunan tarihi Panellimio pastanesinde kahvaltı yaptık. Yüksek tavanlı, oldukça büyük bir yer burası, hem Ermov’dan hem de sahil tarafından girişi var. 1900’lü yılların başlarında çekildiğini tahmin ettiğim ada fotoğrafları yarım oval çerçevelerin içine duvar kağıdı gibi oturtulmuş. Burada uzunca bir süre kaldık, adada son yemeğimizi yemek üzere Lena’nın yeri Kalderimi’ye geldik. Burası aynı zamanda adada ilk yemeğimizi yediğimiz yer.

IMG-20170628-WA0005-300x169.jpgKalderimi, pastanenin Ermov caddesi kapısından çıkınca sağda, ikinci sokakta. Galeta ununda kızartılmış patlıcan, içi lor peynir doldurulmuş kabak çiçeği kızartması, şaraba yatırılmış ahtabot ve kahveyle beraber gelen ekmek kadayıfı ile Lena’ya veda ettik.
Adada 7 gece geçirdik ama bu güzelim adayı gezmeye yetmedi. Adada yolculuk yaparken ki 400km yol yaptık hiç sıkılmadık, ya dağ ve deniz manzaralı yollardan ya da her biri ayrı güzellikte, yolları taş döşeli, güler yüzlü sakinleriyle küçük kasabalardan geçtik.

15/05/2019, Beşiktaş

Yelda UGAN