Veda

 

En yavaş gelenimizle bile bir günden daha kısa bir sürede toplandık. Sen daveti kabul edince  biz de çaresiz seni yolcu etmeye geldik. Sıkıldın biliyorum ama tüm ritüelleri yerine getirdik. Üç gün sarı konakların bahçesinde seni konuştuk, yıllardır görmediklerimizi gördük, boğazımızdan geçmez sandık ama sevdiğin yemekleri, tatlıları yedik. Eskileri konuşup güldük bile.

img_9705

Veda,

Görebileceğim en uzaktaki dağlara Toroslar’a kadar baktım. Geveze kuşları dinledim. Yerini beğendim. Havadar ve aydınlıktı,

kırlara doğru uzanıyordun yattığın yerden. Artık göle kadar gitmene gerek yoktu. 

Sevgilin, “küçük evin, küçük bahçende rahat mısın ?” Diye sordu sana. 

Eğildim verdiğim sözü tutup bir avuç toprak daha koydum küçük bahçene. En değerli iki kadınının seslerini duydum, birbirlerini teselli ediyorlardı sana inat. 

Düzeltecek bir şey olmadığı halde evinin yanını yönünü düzelttim. Karanfil sözüm de artık bir dahaki sefere. 

Kuzun yine inanılmazdı! Seni son gördüğüm yerde, salonun çift kanatlı kapısının önünde “gitti” dedi “kuzum gitti.” Senin için gelen herkesi sardı sarmaladı, yüreğinin orta yerinde senin yerine de seninleymiş gibi ağırladı herkesi. 

En yavaş gelenimizle bile bir günden daha kısa bir sürede toplandık. Sen daveti kabul edince  biz de çaresiz seni yolcu etmeye geldik. Sıkıldın biliyorum ama tüm ritüelleri yerine getirdik. Üç gün sarı konakların bahçesinde seni konuştuk, yıllardır görmediklerimizi gördük, boğazımızdan geçmez sandık ama sevdiğin yemekleri, tatlıları yedik. Eskileri konuşup güldük bile.   

Hepimiz dua ettik sana. Kendi dilimizde kendi duamızı! Artık büyümüştük ve duayı nasıl söylersek söyleyelim farketmediğini biliyorduk.

Uzandığım yerde keskin bir şey geldi elime, bir tokadan veya  yüzükten düşmüş gibi. Altıgen bir metalin içine yerleştirilmiş parlak gümüş rengi bir taş, yerinden oynamış!. 

Aldığım yere koydum ve kalktım. Çemberlitaş’tan tramvaya bindim, daha Gülhane parkına gelmeden haberin geldi. Kabataş durağında ininceye kadar ağladım. Eminönü’nde ne renk kaldı ne isim

Hava şerbet gibiydi, güneş tepemizde elinden geleni yaptı ama artık sonbaharı yarılamıştık ve güneşin kızgınlığı bize değil kurutacağı bulgura, salçayaydı. Akşam üstü hava serinliyor, ürperiyorduk. Çantalarda, arabaların arkasında unutulan hırkalar kıymete biniyor, fazlasını ikram ediyorduk. Sabahları neredeyse kuzeydeki kulelerimizden taa Karataş’ı denizi bile görecektik 

Aslında havada her ne vardıysa beni o günlere götürdü, yalnızca acı diye aşkı bildiğimiz yıllara!!..

Günlerin bize göre yavaş geçtiği, acelemiz olan yılların üstünden neredeyse 30 yıl geçmiş. Her yıl ekim ayında okullar açılır ve tekrar bir araya gelirdik. Yazlıklarımızı daha üç kere giymeden kış gelirdi. 

“Küresel bu kadar ısınmamıştı demek ki o yıllarda!” 

Üç Hüreller kardeşmiş 

Pink Floyd da  grubun adıymış 

Fredy Mercury  ölmüş, 

Berlin duvarı da yeni yıkılmıştı! 

Zülfü Livaneli’nin “Yer demir Gök bakır “ filmi

Yeni Türkü’nün de Yeşil Mişik kaseti vardı

Benetton’dan giyinmek bir ayrıcalık

Julia Robert da tanıdığımız en pretty kadındı.

Sen  benim çetrefilli yoldan çıkmalarıma bir şey demezdin, kendimi sana emanet  etmeme de, omuzuna değmeden ağlamama da izin verdin. Melodram sevmezdin de, ondan ağlatmazdın beni arkadaşım.  

Zaten başka türlüsü de komik olurdu, gülmemiz gelirdi herhalde orta yerinde….sonra nöbeti Nejla’ya devrettin, her solukta Fulya ile size gelir günlerce yayılırdık….”dedikodu mu yapıyorsunuz” der, gitmek istemezdin yanımızdan. Sen de bizimle otururdun, saatlerce konuşur, kırılırdık gülmekten…ele güne karşı “mış” gibi yapar büyümüş gibi davranır, sonra bildiğimizi okurduk.

İşte böyle arkadaşım; içimize garip bir sızı bırakıp gittin, ne desem az!…yolun açık, mekanın cennet olsun. Güle güle!!

17 Ekim 2017, sen gideli iki yıl oldu…

Yelda UGAN

17/10/19, İstanbul

7. Kıta2

Eylül ayının son günleri, artık haftaya Ekim (Teşrin-i Evvel) Son güneşli günler, parlak bir ışık, koyu gölgeler…Aşağıda, müzenin cafesinde soluklandık biraz.

img_0078
Piotr Uklanski, çalışmalarında genellikle hoyrat bir mizah duygusuyla imgelerin kışkırtma, birleştirme ve ayırma gücünü kullanıyor.

 

Geleneksel toplumlardaki şamanların işi günümüzde sanatçılara düşüyor. Haydi bakalım dünyanın dilini insan diline çevirin! Uzaklardan bize haber getirin! 16. İstanbul Bianeli’nin ikinci mekanı Pera Müzesi, sergilenen eserler daha çok geçmişe ait, hatta sanatçıların çoğu artık hayatta değil. Çarpıtılmış, baştan yaratılmaya elverişli mazide 2.5 kata sığdırılmış kısa tur.

img_0041
Ernst Haeckel, soybilimin bütün yaşam biçimlerini birbirine bağladığı görüşünü ortaya koymak üzere hayvanların ve bitkilerin yaşamları hakkında grafik çalışmaları üretmiş.

Mesela Ernst Haeckel, 19. yy da yaşamış bir fizyolog. Ekoloji kavramını, yani canlı varlıklar arasındaki ilişkileri inceleyen bilim dalını yaratan kişi olarak biliniyor. Şu an elimizde Doğadaki Sanat Biçimleri adlı çalışması tam bir zaman makinası. Çünkü çizimleri yapılan hayvanların türleri günümüze kadar gelememiş, yok olmuşlar.

Piotr Uklanski 68 doğumlu genç bir sanatçı ama onun da uzaklardan getirdiği haberler önceki yüzyıldan. Doğunun Vaatleri serisi, Polonya ile İslam dünyası arasındaki tarihsel bağlardan besleniyor. 19. yy da Doğu’ya dair Batı’nın kafasında ne varsa Müslüman Tatar yerleşimcilerin 14. yy’dan bu yana var olduğu Polonya’da Milliyetçi duyguların ortaya çıkmasında katkıda bulunmuş. Uklanski’nin bu serisi de erkekliği, oturan kişinin portrelerini ve temsil ettikleri simgeleri incelerken, günümüzde Batı’da yayılmakta olan İslamafobi ile bugünün Polonya’sının kendi tarihini bastırmasını da açık bir şekilde hedef tahtası haline getirmiş.

img_0096

 

Eylül ayının son günleri, artık haftaya Ekim (Teşrin-i Evvel) Son güneşli günler, parlak bir ışık, koyu gölgeler…Aşağıda, müzenin cafesinde soluklandık biraz. İstiklal’den Gümüşsuyu’na kadar yürüdük. Dolmuşla Beşiktaş iskelesi, vapurla Kadıköy.  Hasankeyf için çekilmiş “Suyun Ölüm Tarihi” belgeselinin gösterimi  var. Kadıköy iskeleden Yoğurtçu parkına kadar yürüdük.  Nedeni malum diğer konular için de standlar kurulmuş; Kaz dağları ve Diyanet’e devredilen Bomonti bira fabrikası,

Elimi kaldırdım, “benim var” dedim. “Hayır muhtar değilim ama üç kuşaktır mahalleliyim, torunlarım benim gittiğim okullara gittiler, oynadığım sokaklarda oynadılar. Orası bir miras, bizim geçmişimiz, bakınız sokakların adı, “Arpa suyu” “Birahane” bu isimler haybeye konulmadı.

img_0131

Sandalyeye sığmıyor, dik oturmaya çalışıyor ama nafile. Lacivert takım elbisesinin içindeki beyaz gömleğinin düğmeleri iyice gerilmiş. Bizim mahalledeki muhtarlığın bahçesinde toplanmışlar. Yaşlı çınar ağacının altındaki en  koyu gölgeyi de ona vermişler. Temiz bir örtü serili masanın etrafındaki hemen herkes tanıdık. Kapınının eşiğindeki tümsek geçmemize izin vermedi, bisikletimi bidonundan tutup hafifçe kaldırdım. Üstünde demirlerin oymalı burmalı şekiller çizdiği sarmaşık bürümüş kapıya bisikletin zili takıldı, kurtarmaya çalışırken metalik ses bir daha “klik klik” diye şakıdı, caddeden geçen onca arabanın korna sesine rağmen istemeden çıkardığım gürültüden utandım. Bisikleti bahçenin taş duvarına dayadım. Beni kısa ve temkinli bir baş selamıyla karşılar karşılamaz bütün gözler tekrar ona döndü. Tabağındaki son baklava dilimini de ince belli bardaktan içtiği çayla kolayca yutsun diye herkes aynı anda onunla beraber yutkundu. Gömleğinin en alttan iki düğmesi arasından göbeğinin solgun tenine takıldı gözüm. Dayanacak hali kalmamıştı düğmelerin.

Nihayet ağzını kağıt bir mendille sildikten sonra oturduğu sandalyede tekrar kaykıldı. “Geçenlerde kaymakamlığa eşraftan çok saygıdeğer bir abimiz geldi. Nerdeyse üç kuşaktır buradalar, tekstil işi yapıyorlar, ihracat filan da var, aman efendim sefalar getirdiniz diyerek odamın kapısında karşıladım kendilerini. Önce soluklansın diye bekledim, en rahat deri koltuğuma buyur ettim. Bir bardak su ve kahve söyledim, cebinden çıkardığı ütülü mendiliyle alnındaki terleri sildi, yorgun ve çok üzgün görünüyordu. Ağlamaklı bir sesle mahallemizi övdü durdu, İstanbul’un orta yerindeki bu mutena semtimizin maneviyatı için çok endişeleniyor benden bunun gereğini yapmamı istirham ediyordu.. .Nasıl kayıtsız kalabilirdim bu duruma, kahroldum.”

Masanın etrafındaki muhtarlar belli belirsiz mırıldandılar. Sanki kaymakamın anlattığı acıklı hikayeden çok etkilenmişler de söyleyecek bir söz bulamıyorlardı. Belediyeden gelen bilmem hangi yetkili müdür oturduğu yerden doğruldu, sorusu olan var mıydı. Geçen hafta burda yaptığımız toplantıda sözüm ona başkanın kendisi gelecek, hep birlikte konuşacaktık. Beyefendinin zamanı kısıtlıydı ve bekleyemezdi, ayağa kalktı, gerilim üçüncü düğmeyi de ele geçirdi. Onunla beraber masadakiler de hareketlendi.

Elimi kaldırdım, “benim var” dedim. “Hayır muhtar değilim ama üç kuşaktır mahalleliyim, torunlarım benim gittiğim okullara gittiler, oynadığım sokaklarda oynadılar. Orası bir miras, bizim geçmişimiz, bakınız sokakların adı, “Arpa suyu” “Birahane” bu isimler haybeye konulmadı. Burada bir üretim oldu ve mahallenin kültürüne işledi. Nasıl yaparsınız? Benim hafızamı nasıl yok edersiniz?” diye ezberini tekrar eden bir öğrenci gibi nefes almadan konuştum.

Birayı sevip sevmediğimi sordu, “ben içmem ama babam içerdi” dedim “o bir işçiydi, eve gelirken Bira bahçesine uğrar, asmaların, yemyeşil ağaçların arasında soluklanırdı. Kardeşlerimle onu orda karşılardık bazen, hafta sonları en güzel kıyafetlerimizi giyer annemi de alır birlikte gelirdik. Bahçenin ortalık yerinde Tekel’e ait ahşap geniş bir büfe vardı. Beli beyaz önlüklü garsonlar 5 litrelik ahşap bira fıçılarını, semaver gibi masamıza koyar yanına da kaşar peyniri getirirlerdi. Çoluk çocuk, konu komşu muhabbet ederdik orda. Başka başka semtlerden Pangaltı, Kurtuluş, Feriköy’den fesli, fötr şapkalı, kasketli adamlar hatta kalabalık gruplar halinde Kuleli Askeri Lisesinden öğrenciler, madam Katia’nın elinden çıkma şapkalarıyla kadınlar gelirdi. Ben yetişemedim ama babamın Bira Bahçesi’nde döküm demir üzeri ahşap sandalyelerde oturan, pütükare masa örtüleri üzerinde defterlerine bir şeyler yazan, çiziktiren Sait Faik’i ve Orhan Veli’yi de görmüşlüğü var .”

Anlattıkça yoruldum, azar azar bir şeyler değişmeye başladı, heyecanım duruldu. Gidenlerin ardından biraz daha kaldım orda, gökdelenlerin, gecekonduların, bağıra çağıra konuşan insanların, siren seslerinin arasında bir lokmacık şu bahçede kuş seslerini dinlerken masayı topladım.

Güneş batarken ters ışıkta bir şato gibi görünen, semtine adını veren Bomonti Bira fabrikasının avlusunda oyunlar oynar mıydık? Babam Orhan Veli’yi gerçekten görmüş müydü? Memleketten geldiğimizde annem Türkçe bile konuşamıyordu. Yıkanmaktan kevgire dönmüş, kenarındaki oyaların yer yer döküldüğü tülbentinden başka bir şey takmamıştı başına. Ev işlerinden bazen bunalır, sıcak basardı annemi o zaman saçlarını kulağının arkasına atar gibi tülbentini oraya sıkıştırır, kınadan kırmızıya dönmüş saçları, yaşlandıkça ufacık olmuş başından seyrelmiş otlar gibi görünürdü.

Eve gidince babamın siyah-beyaz fotoğraflarından birini karşıma alıp dertleştim onunla. Sabahları işe gittiği zaman traş kolonyasını sürdüğü yere gider kokusunu içime çekerdim. Babam bira filan içmezdi, yani içerdi de öyle her gün içmezdi. Hikayesine hikayeler kattığım, onu kullandığım için özür diledim babamdan. Anlattıklarımı hatırlayınca gülesim geldi, baba dedim, iyi ki beyefendinin acelesi varmış yoksa ben Sümer’lerin bira Tanrıçası Ninkasi’ye kadar götürürdüm lafı, sonra kendimi tutamaz, babam; herkes kasabasını kutsal gölün yanında kurmak ister” derdi diye çivi yazılarından alıntı bile yapardım.

Mitra

11/10/19,

 

Merhabayınız, Güle güleyiniz

 

İskele gemimiz oldu, ben de kaptan, tek mürettebatım Elifçe’yle ağlarımızı Kuzey Ege’nin buz gibi sularına attık. Güneşin altında parlayan gümüş rengi balıklar ıslak ve kaygandı. Yavru bir ahtapotu ağlardan kurtarıp evine gönderdik.

img_9746
Ylva Snöfrid, Distopya ve Ütopya

İstanbul Bienalinin bir mekanındayım sanki, sanatçılar “dünyanın sonu geldi!!” yerleştirmeleriyle seyircilerini bekliyorlar. Bunu bir otogarda yapmaları da çok manidar. Yani son durak hissi veriyor, geldin ama gidemiyorsun manasında. Aradan günler geçtiği halde gözümün önünden gitmiyor. Esenler otogarına girdik, servisle aşağı, dünyanın merkezine doğru iniyoruz, Dante’nin Cehennem’i gibi katman katman. Dükkanlar boş, soğuk ve alaca karanlık. Neyse, bu dükkanlardan birinde gördüğüm adam, ayaklarını öne doğru uzatmış, elleri kucağında dükkanın tek eşyası olan bir sandalye tepesinde oturuyor ve karşıya bakıyordu. Ensemdeki bütün tüyler havalandı.

Bir de bunun üstüne yağmur başladı, yağmur bir şey değil, sabah telefonuma bir uyarı geldi. Birazdan yağacak yağmur kimyasal yüklüymüş diyor mesajda, dün Tuzla’da bir deri fabrikası yanmış da ondan, dikkat etmeliymişiz. “Çocuğum” dedim, bügün yağacak yağmur böyle böyle sakın ağzını açıp öyle havaya dikme olur mu?! Boş boş baktı yüzüme, vedalaştık.

Yer hostesi mi diyorlar artık ona neyse beni almadan giden servis şöförüne verdi veriştirdi. Hep onun suçuydu. Şimdi bu trafikte Şişli’den dönecekti, Mecidiyeköy’e viyadüğün altına gelmek zorundaydı. Çünkü bu otobüs firması yeryüzünde kavuşmaktan daha güzel bir duygu olsaydı başka bir iş yapıyor olurdu. Oturduğum sandalyeden hallice bir koltuğun karşısındaki duvara asılı afişlerde böyle yazıyordu. Çok güzel, çok havalı, çok genç, en önemlisi çok mutlu bir çift fonda duran pıspırıl, gıpgıcır bir otobüsün önünde birbirlerine bakarken gözleri parlıyordu. Artık bundan sonrası onlara kalmış, evlere servis yok.

Dört kat aşağı imdim tuvalete gitmek için, Allah’ım nasıl kasıyorum kendimi, her taraf kir pas içinde, kimsecikler yok. Tuvaletin girişinde küçük bir bölme var,  üzerinde “emanet alınmaz” yazıyor. Camekanın arkasındaki kadının melamin tabağına çıkarken iki lira bırakıp dar atıyorum kendimi koridora. Dışarısı ben yokken bir film seti kurulmuş gibi bir anda hareketlenmiş. Merdivenlerin dönemecine karanlık bir örtü gibi oturmuş kocaman bir kadın gelen geçene yol duaları gönderdi. Yemin ederim gelirken bu merdivenlerde tek bir insan bile yoktu.

Kapüşonlu muavin tam da otobüsün bagaj kapısının önüne birikmiş yağmur göleti üzerinden bavullarımızı aldı. Otobüs hep aynı yerde durduğu, hep aynı yere bavul konduğu için orda beton zemin çökmüş, aşınmış mıydı? Otobüs hareket eder etmez hopörlerden gelen kayıtlı kadın sesi keyifli ve konforlu yolculuklar diledi.

Aden’den kovulan Adem ve Havva’nın üç oğlu oldu. Habil, Kabil ve Şit. Kabil Habil’i öldürdü ve Doğu’ya kaçtı. Bir grup düşmüş melek onu himayelerine aldılar. Gözcüler, yani düşmüş melekler Kabil’in soyundan gelenlerin endüstriyel bir medeniyet kurmasına yardım etti.

Saat neredeyse 11:00 ama sabah trafiği hala devam ediyor. İkitelli’ye doğru gıdım gıdım ilerliyoruz. Yağmur, gri bir pus ve Nuh peygamberin tufandan ve yapacağı gemiden henüz haberi yok daha. Gözcüler, insanlığa yaratılıştan itibaren ne varsa öğrettiler ama onlar yine de zıvanadan çıktılar.

İçim geçmiş, otobüs durunca uyandım. Hava da açmış. Tekirdağ otogarındayız muavinin dediği gibi beş dakika kaldık orda. Malkara, İpsala, Çanakkale yönünde gidiyoruz. Nihayet trafik yok, hava pırıl pırıl, buralara da yağmur yağmış, toprak ıslak ve mis gibi kokuyor. Koku kısmını uyduruyor olabilirim, halüsünasyondur o. Tabelalara göre etrafımız bağlarla çevrili, yamaçtan ovalara inen küçük düzlüklerde kireç rengi beyaz badanalı minareler, köyler, sürülmüş tarlalar, bulutlar,  yutarcasına etrafı seyrederken muavin bir elinde kahve, bir elinde telefon bin kere geçtiği yollara bakmıyor, gençlik işte, onun aklı önde, ikili koltukta oturan kızlarda.

Buralara ilk gelişim yıllar önce bir Haziran ayındaydı. Oğul Bush İstanbul’a bilmem ne toplantısı için gelmişti. Güvenlik önlemleri nedeniyle ofisin etrafındaki tüm ana arter yollar trafiğe kapanınca gün ortasında pijamaları giyip yatağa girmek gibi biz de hiç hesapta olmayan bir tatile çıkmış iki gün Assos’ta Behramkale’de kalmıştık. Yeşil yaprak bulutları altında güne bakan çiçeklerinin sapsarı gülüşleriyle saatlerce yol aldık. Bugün sanki üzerlerinden deri fabrikasının atmosferde birikmiş kimyasalları yüklenmiş bulutlar geçmiş gibi, kurumuş ve kararmışlar. Başları önde ve küskün bekliyorlar.

Yazları kurak ve sıcak, kışları ılık ve yağışlı Akdeniz bölgesinde daha biz küçük bir çocukken, buralar coğrafya dersinde işlediğimiz ve yerini haritadan gösterebildiğimiz yedi bölgeden biriydi. Bulgaristan’dan gelen Meriç ırmağı da buralardan geçer Ege denizine dökülürdü. Sultan Süleyman’ın da Viyana kapılarına dayanmak için at sırtında geçtiği yerler ama en çok, her gün gözümüzün önünde olan ve kokuları soluklarımıza karışan çiçeklerin saksıları, Trakya Birlik ayçiçek yağlarının teneke kutularından biliyorduk bu tarafları.

Mola yerinde yine banttan bir kadın sesi yirmi beş dakikalık ihtiyaç molamızı müjdeledi.   Tekirdağ’lı Namık Kemal’in adını vermişler buraya, heykelini de ne kadar büyük yaparsak o kadar makbul olur derken vücudunun orantısı biraz kaçmış, çocuk parklarındaki masal devlerine benzemiş. Papyon kıravatlı  heykeli yüksek bir beton zemine kondurmuşlar. Tanzimat Devri aydını hakkında belki bir şeyler yazmışlardır diye heykele yaklaştım ama sağ elindeki kalın kitabı okuyamadım.

 

Tabelalar peş peşe değişti. Ahievran, Malkara, Şarköy, İpsala (hudut)…Moladan sonra film seyretmeye devam etmedim, Nuh peygamberi oğullarıyla baş başa bıraktım. Tufandan sonra çıkan gökkuşağı gibiydi manzara, alan kapmaca bitmiş, dingin, ufuk çizgili bir yolda ilerledik. Yol çatallandı, sol taraf Uzunköprü, Edirne, Kırklareli, sağ taraf İpsala Yunanistan, biz ortadaki yoldan ilerledik, Keşan Gelibolu Çanakkale

“Keşan otogarında adımla karşılaştım” kesinlikle çok havalı bir başlık olurdu, hoşuma gitti. Kardeşimi Keşan otogarında beklerken, bir büfenin önünde duran dergi standını karıştırdım biraz, iki ayda çıkan bir edebiyat dergisi vardı, görünmediğimden iyice emin olduktan sonra dergiyi kirden sararmış jelatininden çıkardım. Çok hızlı olmalıydım, her an yakalanabilirdim. Sona doğru sayfaları hızlıca çevirdim, sırayla bavuluma ve onun üstündeki küçük sırt çantama, büfeciye ve dergiye baktım. Kopya çekiyormuşum gibi heyecanlandım. Dergiyi tekrar jelatin ambalajına sokmak çıkarmaktan daha zor oldu, poşetin yapışkanlı ağzı sağa sola yapıştı ama sonunda başardım, kimseye görünmeden standdaki yerine yerleştirdim. Adım yoktu dergide.

Ama olsun, kardeşim sapasağlam duruyordu  karşımda, hemen dergiyi de unuttum gönderdiğim öyküyü de. Kolundan sargısı bile çıkmıştı. Biraz sağ kolunu kullanmakta zorlanıyordu, kasları güçsüz kalmıştı ama fizik tedavisiyle halledilecek gibiydi.

Hafta sonunu beraber geçirdik, bisiklet kazası yaptığı köyü gösterdi, başka köylere de gittik. O Doppler gibi bisikletten düştüğü yerde, ormanda yaşamayı seçmedi. Üç gün sonra tekrar işe başlayacak onu “merhabayınız” diye selamlayan, “güle güleyiniz” diye veda eden hastalarına şifa dağıtmaya devam edecek.

img_9807

İki haftalık öğrenci Eilfçe, arabayı kullanan annesine “bocuk ne?” diye sordu. Canavar demekmiş. Arnavut kaldırımlı Çamlıca köyünde her yıl Ocak ayının ikinci haftası olan en soğuk günün bitiminde bocuk gecesi yapılırmış. Holleween, cadılar bayramına çok benzer bir ritüelmiş. O gece Bocuk cadısının gezdiğine inanılır onu kovmak için çok sevdiği kabak tatlısını ahırlara koyarlarmış. Biz yeğenimle arka koltukta kıkırdamaya başladık. Masal bu ya! Elif’in annesi bir Bocuk cadısıymış, hazinesinin anahtarlarını demir bir halkaya dizmiş ve halkayı da beline sardığı siyah bir kuşağa geçirmiş. Burnunun ortasında koca bir beni olan cadı karların üstünde yürüdükçe, ağzında kalan iki dişinin arasından çıkan soluğu buharlaşırmış. Çocuklar onun geldiğini anahtarların şıkırtısından anlar çil yavrusu gibi çığlık çığlığa kaçışır, topladıkları şekerleri de ceplerinden düşürürlermiş.

4e3dac3a-4374-4c31-b13f-bd8bf443eef3
Nejla KAHVECİLER UGAN, nice yıllara:))

 

Gökçetepe tabiat parkından,  Saroz Körfezinin serin sularına ayaklarımızı soktuk. İskele gemimiz oldu, ben de kaptan, tek mürettebatım Elifçe’yle ağlarımızı Kuzey Ege’nin buz gibi sularına attık. Güneşin altında parlayan gümüş rengi balıklar ıslak ve kaygandı. Yavru bir ahtapotu ağlardan kurtarıp evine gönderdik. Akıntıdan dolayı deniz kendi kendini temizlermiş burda, akvaryum gibi çam ormanın içinde turkuaz, lacivert bir deniz.  Sazlıdere köyüne giderken yolda kaybolduk, şipkaların (kuşburnu) arasından bir kaç kere köy meydanına çıktık ama sonra bulduk yolumuzu ve körfezi kuşbakışı seyrettik. Yunusların göç yoluymuş burası, uzun uzun baktık, yorulduk nöbetleşe baktık, görmüşüz gibi şakalar yaptık ama gelmediler.

img_9839Gelibolu, Adilhan çıkışında asfalta kurusun diye serilen ayçiçeklerinden “illa alın!” diye ısrar ettiler, bir avuç aldık. Kıyıda, aşağıdaki çam ve zeytin ağaçlarından sonra Koru dağlarında tam bir cümbüş vardı; meşe, akasya, çınar ve fındık ağaçları kol kola girmiş, sonbahara tam bir seyirlik manzaraya hazırlanıyorlardı, bunlar yapraklarını kızıldan sarıya hizalarken aralarındaki çam ağacı hiç renk vermeden duracak biz de cennete arka kapıdan girecektik.

Satır etin yanında ikram ettiler. Manca göçmen dilinde yemek anlamına geliyormuş, közlenmiş patlıcan ve paprikadan yapılan bir meze adı olmuş zamanla.

img_9866

Keşan’dan İstanbul yönünde ilerliyoruz. Malkara’nın içine girmeden, Şarköy sapağından içeri girdik. Tütün rengi sürülmüş tarlalar, havada kartal görmüş hindi sürüsü gibi yan yan bakan içi geçmiş gündoğduların arasından kıyıya indik. Şarköy kesmedi bizi, Marmara’nın da hiç keyfi yoktu, bulanıktı ve rüzgar huzursuz kadınlar gibi Güney Doğu’dan keşişleme esiyordu. Nympha’lar Bocuk cadısının kulağına fısıldadılar, Mürefte’ye doğru yola çıktık. Trakya Tanrı’sı Baküs’ün memleketine, asmayı bekleyen, bağ bozumu yapan şarap Tanrısı. Bana mı öyle geldi bilmem! Arnavut kaldırımlı sokaklar şarap kokuyordu. Sahildeki sıralı ahşap evlerden birinin önünde küçük bir kalabalık var, herkesin elinde birer şarap kadehi. Burası Kutman şarap müzesi, içerde 1890 yılında kullanılan on tane meşe fıçı var. En son 1958 yılı bağbozumunda kullanılmış bir çıkrık ve bir kapalı pres, şarabı tortusundan ayıran filtre tepsi, güçlü erkek ve kadınların ayaklarıyla üzümü ezdikleri çıpıt aleti, 1972’de Fransa’dan gelen Fulvar, elektrikli pompalar çıkana kadar kullanılan adı ahbap olan ama Trakya şivesinde H harfi söylenmediği için ABAP denen tulumba, muhasebe evrakları, şişeler ve aile fotoğrafları. Kocakotaki adında Rum bir şarapçıya aitmiş burası, 1888 yılıymış. Daha sonra Rum şarapçı Kocakotaki’nin yanında çalışan, Kutman’ların büyük büyük dedesi Ali Paşa Zade Ahmet Efendi burayı devralmış. Sonrası malum.

img_9888

Denizi karşımıza aldık, ılık güneşin altında 2011 yılında şişelenmiş Reserve Cabernet Sauvignon’u tatmaya başladık. İçimi yumuşak, hafif kekremsi, sıkı bir şarap.

Kocakotaki’ye ne olmuştu acaba, nereye gitmişti? Torunlarına da öğretmiş miydi şarap yapmayı?

Elifçe’nin büyük büyük babasının da şarap fıçıları varmış köyünde, annesi daha küçük bir çocukken dedesinin talimatıyla şarabın şişirip, sıkıştırdığı ahşap çeşmeyi zorlanarak açar fıçıdan sürahisini doldurur sofraya getirirmiş. Bulgaristan’dan bu tarafa göç ettiklerinde 12 yaşındaymış daha.

Elifçe’yle deniz kenarına indik. Kuruyan tuzla ağarmış yuvarlak deniz taşlarına sorduk, bizimle gelmek isteyenleri  kızım Zeze için toplarken, onlar Sevilen’e girdiler orda da bir şişe rose şarap içtik. Kafamız güzel, çok iyiyiz.

Güneş Gelibolu’dan kızarmış bir çörek gibi batıyordu. Yolda Elifçe’ye annesinin hikayesini yazacağıma söz verdim.

 

Yelda UGAN

02/10/19, Beşiktaş

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yedinci Kıta1

Yedinci kıta, okyanuslarda Türkiye’nin yüzölçümünden beş kat daha geniş bir alan kaplayan, plastik atıkların oluşturduğu yüzergezer adaya verilen isim.

img_9737
Bianelin yerel bağlamla kurduğu sahici bir ilişki, sanatçısının da eserin de adı yok.

17 Eylül Salı günü 16. İstanbul Bianeli’nin MSGSÜ’deki mekanında rehberli tura katıldım. İlk kez böyle bir uygulama oldu, yani bianelde rehberli tur. Mekan bana Paris’deki Centre Pompidou müzesini hatırlattı. Koridor boyunca bizimle ilerleyen alüminyum havalandırma boruları, köşeleri dönebilmek için dirsek vermiş plastik atık su boruları ya da orda burda karşılaştığımız aspiratör boruları gibi daha kısa, esnek, kıvrımlı ve parlak olanlar. Tamamlanmamış bir inşaat alanı gibi. İçerde grinin her tonu mevcut. Trabzanlar, pencere panelleri, asansör çağırma butonu metalik gri. Merdivenler dahil zemin, duvarlar antrasit gri, yanlışlıkla parmaklarım bir yere değse sanki ıslak sıvanın lekesi kalacakmış gibi elimde.  Cafe Nero hem girişe hem de terasa kahve kokuları yaymış. Rehberli dolaşmanın en büyük avantajı da kesintisiz olması, yoksa en az üç kahve molası vermiştik. Mekandan görünen manzara da konuya cuk oturmuş. Fotoğrafta göründüğü gibi şimdi kullanılamayan İstanbul Modern’in etrafı tam bir şantiye alanı, 13. “Anne Ben Barbar mıyım?” Bianeli’nin mekanlarından biri olan antrepo o zaman deniz kenarındayken şimdi ortalarda kalmış, tonlarca beton blokları denizi doldurmak için azgın bir iştahla bekliyor.

Bianelin teması Antroposen, benim de hayatıma iki gün önce giren bu kavram bir çağa, insanın doğaya hükmettiği döneme verilen isim. Sergi bizi, sosyal, politik ve ekonomik durum ve tercihlerimizden bağımsız olarak Antroposen’in vücut bulduğu, naylon torba ve kulak çubuklarıyla dolu ve bir yandan içinde balıklarla diğer canlıların da yaşadığı bu yeni dünyanın antropologları olmaya çağırıyor. Çünkü onu biz yarattık, yaşam ve üretim biçimlerimizden doğdu. Attığımız şeylerden oluşmuş, istila ve işgal etmek istemediğimiz bir ülke yedinci kıta.

Bu meseleler sivil toplum kuruluşlarının, kısmen de olsa politikacıların, aktivistlerin gündemi haline geldi ama bianel soruyor, bambaşka bir olasılığın kapısı nasıl aralanabilir?

İklim Haber ve KONDA Araştırma, 2019 yılında Türkiye kamuoyunun iklim değişikliği algısını ölçmek ve giderek derinleşen iklim krizi hakkında bir anket çalışması yaptı. Bu çalışmaya göre Türkiye’de her on kişiden en az altısı bu konuda kaygı taşıyor.

İklim değişikliğini neden anlatamıyoruz, rakamlar artık etkisini yitirdi, daha vurucu bir şey yapmak gerekiyor. Daha yapıcı bir dil kurmak, harekete geçebilmemiz için sanata, sanatın yaratıcı enerjisine ihtiyacımız var.

Günlük yaşamıyla herkes gözlemci pozisyonuna gelmesi lazım, kullandığım ürünler benim kontrolümden çıktıktan sonra nereye gidiyor, bu çöp yığınına katkım ne kadar?

Antroposen insanının kendi sorumluluklarıyla başbaşa kalması lazım. Daha minicik bir bebekken tüketmeye başlıyoruz. Esas mesele şirketlerin dönüşmesi diyenler de haklı elbette ama, “bu ya da o” dönemi geçti, bireysel yaratıcılığa ihtiyacımız var.

Atıksız yaşamak dünyada bir akım, geri dönüşüme gönderdim “oh ne güzel!” demek yerine atık çıkarmamak hedef. İlk yapmamız gereken reddetmek, boşuna alıp kullanmadan, ya da çok kısa kullanarak atığa dönüşen ürünlerin satın alınmasını reddetmek, Azaltmak, ihtiyacımız kadar almak, yeniden kullanmak, örneğin eski tişörtü taş bezi yapmak.

Sonuncusu çürütmek, gübreleştirerek toprağa geri dönmesini sağlamak. En sonuncusu, son çare geri dönüşüm. En başta söylenen reddetle başlamak. Plastiğin kullanılmaya başlanmasıyla sıfır atık dönemi sona ermiş. Evde yapılan şeylerin kollektif olduğunda, hep birlikte yapıldığında etkili olması. Çünkü insanlar evde yapılanları küçümsüyor aslolan şirketlerin harekete geçmesi diyor. Yaptığınız her şeyin bir katkı olduğunu farkedeceksiniz başladığınızda. Başka ülkelerde plastik çatal bıçak kullanımı yasak, o yüzden kaşığını yanında taşımak, pipet kullanmamak.

Rahatlık ekonomisinin dışına çıkıyorsunuz, ama alışıyorsunuz, bir şeye ne kadar ihtiyacınız olduğunu sormak. Bir de kapitalizmin dayattığı, camları şununla sil, yerleri bununla temizle diye dayatılan şeyi reddetmek. Önümüzde dünyanın çok çok zor bir süreci var, lekesiz olmak yerine zehirsiz olanı aramak. Selvi Gürevin Atıksız Ev blogundan

Bianel, krizin sergi aracılığıyla kavranması için sanatı yardıma çağırıyor ve Antroposen kavramını farklı açılardan ele alan 57 sanatçının enstalasyonlarıyla  hazırlanıyor.

Bianel soruyor, sanat nasıl bakıyor bu meseleye ve ekolojiyle, antropolojiyle, arkeolojiyle kurduğu ilişki yeniden tanımlanabilir mi?

Yerleştirme ya da enstalasyon, geleneksel sanat eserlerinden farklı olarak, çevreden bağımsız bir sanat nesnesi içermeyip belirli bir mekân için yaratılan, mekânın niteliklerini kullanıp irdeleyen ve izleyici katılımının temel bir gereklilik olduğu sanat türü.

img_9724
Ozan Atalan’ın Monokrom adlı yerleştirmesi, İstanbul’un içindeki ve civarındaki manda yaşam alanlarının yok olmasından yola çıkıyor. Dünyanın en büyük havalimanı olmaya soyunan yeni İstanbul havalimanının ve Boğaz’a üçüncü bir köprünün inşa edilmesi, bölgeye özgü bu canlı türünün yaşam alanlarını kaybetmesine neden oldu.

ekolojik yaşam biçimini yaymaya çalışmak, çeşitli modeller üretmek, zehirsiz sofralar kurmak, ekolojik yaşam bilincinin bilgisini, insanları bu konu etrafında bir araya getirmek, savunucularını yaratmak.

Antroposen’le beraber aslında insan değil kapitalizm yapıyor bu durumu diyen bir kavram daha giriyor hayatımıza; kapitolasen

Pek çok anlamda geriye dönüş yok amaç bu duruma nasıl adapte oluruz. Biliyoruz ama geri adım atmıyoruz.

Bianel mekanlarından 2020’de açılacak olan İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’nde 38 yerleştirme var. Bunlardan bazılarının isimleri çok güzel, çok manidar, çok düşündürücü ve çok eğlenceli

Yok yerler, Temelsiz toprak, Kayıp sular, Altın ve gülümseme, Dünya çok küçük, 80 yaşında dişi bir insan bir serçenin beynini mideye indirdi, Yeniden doğma, Rüyamda seni gözünden bıçaklandığını gördüm, Bilginin ateşi tüm karmayı yakıp kül eder, Bir karpuz kafaya dönüşmek.

 

img_9732
Turiya Magadlela, toplumsal cinsiyet, ırk ve sosyopolitik tarih meselelerini sorguladığı çalışmalarında sıklıkla kumaş kullanıyor. Malzemeleri kesip biçerek, dikerek, katlayıp çerçevelere gererek farklı amaçlara hizmet etmelerini sağlıyor; örneğin hem ırkçılığa ve cinsiyet ayrımcılığına işaret etmek hem de dişiliğin ve erotizmin altını çizmek için külotlu çorapları kullanıyor. Magadlela’nın kumaşları ayrıca giyenlerin kendi ten renklerine göre seçtikleri külotlu çoraplar aracılığıyla renk meselesine dikkat çekerken, diğer taraftan kendi ülkesi olan Günay Afrika’daki kara büyü ve fetiş bebeklerine de gönderme yapıyor.

 

Geldiğimiz bu aşamada yeniden bir gelecek düşünmek zorundayız, çocuklarımızdan, ağaçlardan, çiçeklerden, böceklerden, geceden, gündüzden, gölgelerden, balıklardan ve dalgaların sesinden sorumluyuz.

Not: Bu yazıyı hazırlarken 16. İstanbul Bianeli 7. Kıta için hazırlanmış rehberden ve yine bianele paralel olarak hazırlanmış podcast serisinden alıntılar yaptım.

Yelda UGAN,

26/09/2019 Beşiktaş

 

 

 

 

 

Can alıcı şeyler

 

Ama kalıcı değildik, yabancıydık. Kasabanın yaşlı, bilge kadınları biliyordu ve kulaktan kulağa yayıldı. Bir gün geldiğimiz gibi gidecek ve unutacaktık.    

4fafabf1-e486-4de6-8f4b-c5063c0bbdb8

Zaman vaat ettiği gibi farkettirmeden, gökyüzündeki bir nehir gibi akıp gitti. Günler uzadı önce, geçmek bilmedi. Sonra yıllar beşer onar atlayarak geçti. Rüyalarımı hatırlayamaz oldum, incecik bir ipin izini sürdüm, zihnimle oyunlar oynadım ama kandıramadım. Belli belirsiz görüntüler yanıp söndü, puzzle yarım kaldı.

Annemin dikiş makinasının sesiyle uyandım, çift kişilik bir çarşafa piko çekiyordu, kızkardeşine çeyiz hazırlıyor. Sandık lekesi olana kadar saklanacak bir çarşaf daha. Yakında hazır nevresim takımları çıkacak, kolayca geçirilen lastikli çarşaflar ve bu bi çare gün yüzü görmeden tedavülden kalkacak. 

Beyaz çarşafın üzerinden atladım ve dışarı çıktım. Sabah serinliğinden nasibini alsın diye makina girişte, salonun avluya bakan kapı ağzındaydı. Annem refleks bir hareketle makinasından beton zemine kadar uzanmış çarşafı bir nedime edasıyla benden korudu. Annemle bir an göz göze geldik ya da bana öyle geldi.  Günaydın filan hak getire, bir geminin makina dairesinde uyanmış gibiyim. Birbirimizi duymuyoruz. 

Tek katlı evimize çıkan merdivenlerde öylece dikiliyorum. Gözlerimle sokağı taradım, kimsecikler yok. Babamın bize karne hediyesi olarak aldığı bisiklet kaç gündür dayandığı duvarı bekliyor. Ne ben ne de benden küçük iki erkek kardeşim otuz santim daha uzamadan orda beklemeye devam edecek. Teneke kutulara ekili ful çiçeklerinin kokusu soluğuma karıştı. Bir at arabası geçti sokaktan, arabacı alnında biriken teri dirseğine kadar sıvalı koluyla silerken geriye doğru kayan, şalvarıyla aynı renkteki kasketini  düzeltmedi. Bir elinde topladığı koşumları tekrar iki eline paylaştırdı. Hiç acele etmeden, tırıs giderken yokuş aşağı hızlandı. O tarafa giden her şey geri döner. Arabacı da birazdan yüklendiği un çuvallarıyla sokak kapısının önünden tekrar geçecek. “Deehh!!” diyerek kırbacını atın sırtına savurdukca avlu duvarının arkasında, ağırlaşmış yüküyle yokuş yukarı çıkmaya çalışan atın, patinaj çeken toynaklarının sesi gelecek. 

Kadınların eteklerinden çayın bulanık suyu damlıyor, kilimi tutan elleri kaygan, korsesiz, oynak, ağır kalçaları şaşkın.   

Merdivene oturdum, dağın gölgelediği toprak avlu, sulama arıklarına yakın bir kaç akşam sefası dışında tütün sarısı bir tozla kaplı.   

Sinek ısırığı bacaklarıma batan şeyleri parmaklarımın arasında sertçe ufaladım, beton zeminin çatlaklarından kopmuş parçalar avucumu beyaz bir tozla doldurdu. İki elimi birbirine vurarak silkeledim ve kalanı elbisemin eteğine sildim. Bu elbiseyi ne zaman giysem banyo gününe kadar dayanmaz, hemen kirlenirdi. Limon sarısı bir elbiseydi, etek ucundaki farbalası ve yakasından kıravat gibi uzanan detayı tüylü bir çağla gibi  soluk yeşildi. Kiri gösteren elbisem her yıkanmada bir parça lekeyi silik bir anı gibi biriktirirdi üstünde. 

Kırçıllı bir kilim, belki keçi kılından dokunmuş, içinde yatan adamın bacakları gibi kıllı. İskambil kağıdı büyüklüğündeki kare desenleri var, tam saymalık; yukardan aşağıya, soldan sağa. Siyah-beyaz, siyah ama tam beyaz değil, kirli beyaz.

Koltukları, buz dolabını, tel dolabı, ahşap, bir sanat eseri gibi ince kıvrımlara sahip minik ayaklarını gazete kağıdıyla desteklediğimiz büfeyi babam yokken, komşular avluya indirdiler. O, yeni tayin olduğu bankadan geldiğinde kamyon boşalmıştı. Yerleşinceye kadar her kırılan şey için annem, eşyaların başında durmayan babama söylendi durdu.  “odacı getirseymiş anahtarı” dedi. Yeni komşularımız sandığım hamallar da kamyonla beraber gittiler. Bizi karşılamaya ne meraklı bir çocuk bakışı ne de hoşgeldiniz diyen tek bir komşu kadın gelmedi, sokak kızgın bir boğa gibi burnundan soluyan güneşin altında terk edilmiş gibiydi. Portakal ağaçlarının arasından görünen komşu avlularda paslı sandalyeler, içi kumla dolmuş plastik leğenler,  oyuncak bir kamyonun kırmızı plastik kasası ya da bedeninden kopmuş bir bez bebeğin kolu küskün, sıkıntılı bir aldırmazlıkla bize baktı. Bunlarla oynayan çocukları merak ederek geçirdik ilk bir ayımızı. Sonra annemin dediği gibi oldu, okulların açılmasına bir hafta kala geldiler. Avludan çıkmadan, seslerin geldiği yöne baktık. Komşularımızın traktör römorklarından inen eşyalarını, sokağın asıl sahiplerini, elma yanaklı gürbüz çocuklarını merakla seyrettik. Kadınlar ayaklarının tozuyla ayak üstü uğradılar; “yayladan getirdik” dediler, en taze dağ meyvelerini, sebzeleri ikram ettiler. Bu sayılmaz oturmaya da geliriz diyerek bir koyunun ağır, yağlı kuyruğunu andıran çiçek desenli şalvarlarının içinde geldikleri gibi hızla gittiler. Sonbahar geçti, kış geçti bahar geldi, yağmurlar yağdı, çayın suyu çoğaldı, balıklar oltayla tutulamayacak kadar bereketlendi. 

“Oğlum ne uğraşıyorsun böyle tek tek. 100 volt elektrik, iki saniyede serseme dönerler şerefsizim!! Elektriği de değirmenden alırız, ohh!! Bak gör, bir batımda gelsin sazanlar, sonra mı sonrasında ziyafet, soğan, domates, salatalık, karpuz..bir de küçük açtık mı yanında..”

Sulama kanallarının başladığı yerden, çayın kenarındaki sazlıktan bir ses geldi, boğuk, yakıcı bir çığlık! Yüzlerce ölü balıkla yüzüstü yatarken buldular onu. Çayın üstündeki demir köprüden geçenler durup baktılar, önce anlamadılar, delikanlıyı sazanlarla “kim daha çok su üstünde duracak” oyunu oynuyor sandılar. Kadınlar yokuş başındaki un değirmeninden aldıkları eski kilimden bir ambulans yaptılar.

Küçük kızın “bir maniniz yoksa annemler size gelecek” haberinden hemen sonra annem hazırlanmaya başladı, evi temizledi, bizi “kirletmeyin, oraya basmayın, burdan geçmeyin” diye bol bol azarladı, bakkala gönderdi ve yanlış ya da çürük aldığımız her şey için babama çıkıştı. İsimlerinin sonuna “hanım” koyduğu misafirlerine yaptığı pastaları nezaketiyle ikram etti. 

“Bilmem ne hanım lütfen bir bardak daha alır mısınız?” “Yoo hiç rahatsız olmayın, kocam daha gelmez.” Aaa ne zahmeti”, “siz nasılsınız?” “Beyim de çocuklar da iyiler sağolun,” “yumurta koymadım, kulak memesi kıvamına gelinceye kadar sütün kaymağıyla yoğurdum” 

Küçük kızlar evcilik oynarken anneme, yeni gelen memurun karısına öykündüler. Kadınlar ondan tarif almadan misafir ağırlamaz oldu, siyah önlüğümün üstündeki beyaz yakam nasıl bu kadar beyazdı, babam sağolsundu, beyefendi adamdı, onların çocuklarının ödevlerine de yardım ediyordu. Biz de ne kadar çalışkandık ve tebiyeliydik. Ama kalıcı değildik, yabancıydık. Kasabanın yaşlı, bilge kadınları biliyordu ve kulaktan kulağa yayıldı. Bir gün geldiğimiz gibi gidecek ve unutacaktık.    

Kadınların ayakları çıplak, saçları dağınık, bir aşağı, bir yukarı kalkan koca memelerinde sütyen yok, öylece çıkmışlardı evlerinden. Kilimden sarkan erkek kolu artık kimseye ait değildi.

Onlar, değirmen sokağının sakinleri her ilkbahar sonunda tam yedi kere ağustos böceklerinin sesini duymadan ovayı terk ettiler. Yazdıklarımın ötesinden beni izleyen annem defalarca yas yerine gitti, başsağlığı diledi, ağırbaşlı yemekler yaptı. Onun yolu üzerinde duran yalancı kolaylıklar, güçlükler ve tuzaklar tebdil-i kıyafet benim de yoluma çıktılar. Bugün hangi öyküyü hatırlamam gerektiğini bildiğim kadar, annemin o kadınlardan biri olmadığını da biliyorum. Islak kilimin ucundan tutmadığı için  hayıflandığını da, can alıcı şeyleri nasıl ıskaladığını da…

Yelda UGAN

18/09/19, Ev

 

Mihrican

 

Akşamüstü faytonların çıngırak sesleri artıyor, Kalpazankaya’ya durmadan yolcu taşıyorlar. Gün batımı en güzel ordan izleniyor çünkü, atların nal sesleri, insan seslerine karışıyor.

 

 

andreakowch_thevisitors
Andrea Kowch

“Minik bir yürüyüş yapalım mı?” dedim ona, hemen kabul etti. Kalpazankaya’ya doğru yürüdük. Hava alacakaranlık, güneş batmak üzere, Marta Koyuna bakan yamaçta biraz durduk. Manzarayı seyrettik, güneş birazdan, kalan bir kaç tutam kızıl ışığını da alacak ama ben sonsuz bir şimdide kalmış gibiyim. Deniz parlak, metalik bir griye dönmeye başladı. Çam ağaçlarının arasına karanlık gölgeler düştü. Soluk, dumanlı bir sisin arkasında İstanbul silüeti. “Kızlar ne güzel masa kurmuşlar” dedi. O zaman farkettim kırmızı-beyaz pötükare örtülü masayı.

img_4528

Yirmili yaşlarının başındalar daha. Siyahlara bürünmüş biri, siyah askılı bir tişört, siyah tayt, kırmızı ruj. Ayakta fotoğraf çeken, ince keten kumaştan soman rengi bir pardesü giymiş, baş örtüsü de soluk mavi, yerlere kadar uzun, eteği anvelop, desenli bir elbise giyen fotoğraf çekene modellik yapıyor.  Elbisenin eteği rüzgar estikçe bir yelkenli gibi içi havayla dolarak denize doğru uçuşuyor. Pembe keten bir pantolonla beyaz tişört giymiş olan son kız da siyahlı olanla beraber şarap içiyorlar. Kadehler o kadar zarif ve ince ki, dönerken, yolda kırılmasa bari.

 

Bugün Mihrican (sonbahar) fırtınasının başladığı gün. Öyle tesadüf falan değil, gerçekten fırtınanın başladığı günü, kötülüklerin uykuya daldığı zamanı müjdeleyen Mihrican’ı karşılamak için kuruldu sofralar.

Perşembe günü öğle üzeriydi Elif aradı. Okuldaydım o gün yine, çocukların kıyafetleri mi, kitapları mı alınacaktı neydi? Elif’in “yeni bir fikri var ve plan şu” modundaki sesi çın çın!   Nihayet onunla tanışmışlar, ortak arkadaşlarının evinde buluşmuşlar bir akşam. Gece, efil efil esen bir meltemle başlamış, adanın kuzeye bakan tarafındaymış konuk oldukları ev, sonra hava lodosa dönmüş. Derken sohbet de esen yele kaymış. Rüzgar isimlerini çok seven hatta onları fantastik bulan Elif’e bir kaç gün sonra kargoyla bir paket gelmiş. O göndermiş. Sel yayınlarından bir ajanda çıkmış paketin içinden. Gündönümleri, fırtınalar, uçanlar ve çiçek açanlar yazıyormuş üstünde. “Fırtınalarla açılır göç yolları, mevsim çarklarını rüzgârlar çevirir, gidenler gelenlerle karşılanır gündönümleri. Günışığı kısıldıkça kışa doğru Ülker yıldızı da baca deliğinden görünür…”

img_9579

7 Eylül cumartesi günü, adıyla sanıyla ilk güzün habercisi Mihrican’la böyle tanıştık işte. Ve onunla da. “Didik Didik Freud”… Bugüne kadar yapılmış en güzel radyo programını “kerelerce” dinledik. Bulaşık makinesini boşaltırken, yemek yaparken, gömlekleri ütülerken dinledik. Yolda, otobüste, işte, markette elimizde alışveriş listesiyle…işlerin ruhu hafifledi, biz de hafifledik. Hakkında yorumlar yaptık, tahminlerde bulunduk ama o gün, Mihrican’ın geldiği gün o da geldi, tanıştık ve büyü bozulmadı.

Şehirden gelen kadınlar, adalı komşular, çoluk çocuk hep beraber, bahçede bir masanın etrafında toplaşıp yemek yedik. Fırtına ya da kasırga olduğu için kadın adı verilmiş sandım önce ama adını çok eski bir İran bayramından alıyormuş ve  ilkgüzün habercisiymiş. Bugün kurulan sofralar bereketi çağrıştıran yiyeceklerle donatılırmış. Biz de öyle yaptık, Adana usulü kısır ve kuru dolma, Ada’nın ünlü pastanesi Ergün’den yaban mersinli kurabiye, patlıcanlı poğaça, Ada’nın pazarından lavaş ekmek, Datça bademi, ceviz, peynir tabağı, salata, şarap ve bir çaydanlık dolusu çay.

Güneş tüm parlaklığı ve cömertliğiyle tepemizden inmedi, daha meydanı Mihrican’a bırakmaya niyeti yoktu ama ne güneşten ne de sıcaktan hiç şikayet etmeden konu konuyu açan sohbet ve muhabbetle zaman akıp gitti.

56bc80d7-eb72-40a4-a6ba-03523f983f02
Marta bu evde oturmuş, penceresinin pervazları arasından kaya korukları çıkmıştı, bir kaç dal yedik…bekliyoruz, belki onun deli halleri bize de geçer.

Sıradaki radyo programı kocaları, sevgilileri tarafından önü kapatılan, gölgede kalan  müzisyen kadınlarla ilgili olacakmış, Kasım gibi başlarmış. Konu hepimizi heyecanlandırıyor. Arka arkaya, tarihte kahraman olmuş ve bastırılmış kadınlarla ilgili örnekler veriyoruz; psikanalist Sabina Spielrin’nin çalışmalarını kullanan ama kaynak göstermeyen Freud ve Jung.

Albert Einstein’in karısı Mileva Maric’in hikayesi. Mileva kocası ile beraber çalışıyor, en az onun kadar zeki ve başarılı, evlenmek istemiyor önce ama kocası onu baştan çıkarıyor, evleniyorlar. Herşeyi beraber yapmalarına rağmen Einstein’in çalışmalarında Mileva’nın adı yok, derken hamile kalıyor, okulu bırakmak zorunda kalıyor. Ve kocası mutsuz karısını istemiyor artık.

El yazmalarını yazan ve baştan beri çalışmalarının içinde olan Marks’ın karısı Jenny Von Westphalen.

Kadın olduğu için kitabı basılmayan Mary Shelley,

33 yıl akıl hastanesinde kalan Rodin’in sevgilisi Camilla Claudel….ve diğerleri?!

Judith bebeğini emziriyordu, bizim kızgın konuşmalarımıza pek katılmadı önce, bebek uyuyunca busetine yatırır yatırmaz turkuaz rengi şalvarının bez bir torba büyüklüğündeki cebinden küçük kızın biberonunu çıkardı ve elinden bırakmadan aksanlı ama çok güzel Türkçesiyle annesini anlattı. “Benim annem 68 kuşağı kadınıydı…geçen yıl Almanya’dayken birebir şahit olmuş. 68’in 50. yılı nedeniyle orda kitaplar yazılmış, afişler basılmış, bilirsiniz Almanlar otobiyografilere çok meraklıdır ama onca otobiyografi arasında sadece bir tek kadın hakkında kitap çıkmış o da annemlerin özel çabalarıyla olmuş ama maalesef yeteri kadar basılıp dağıtılamamış” dedi.

Duygularımız bu kadar yükselmişken kitap isimleri dolaştı havada. Sue Monkk Kid’in kitapları, Metis yayınlarından çıkan Gaflet, Simon de Beauvoir’in Konuk Kız’ı, Madeline Miller’in Ben Kirke si ve ondan küçük bir alıntı.

“Ozanlar benden, –erkek– kahramanın karşısında diz çöküp merhamet dilenen bir kadın olarak bahsetti hep; ilaç katarmışım tatlı şaraplarına, büyüleyip domuza çevirirmişim hızlı giden gemilerin tayfasını, baba evini unutturur, sılaya kavuşmalarına müsaade etmezmişim. Ne demeli, kadınlara haddini bildirmek ozanların en sevdiği vakit geçirme biçimidir; yerlerde sürünüp ağlamazsak gerçek bir hikâye olmazmış gibi.

Ama yanılıyorlar, yanılıyorsunuz: Cadılık illa nefret, kıskançlık ya da başka türlü bir kötülükten doğmaz; ben ilk büyümü aşkımdan yapmıştım…”

Yarısı içilmiş kırmızı şarap kadehinin içine sararmış bir yaprak düşüyor. Altına oturduğumuz armut ağacına Mihrican dokunmuş olmalı. Hafifliyoruz, köpek Sakalik’i seviyor ev sahibi cadı “böyle güzel kulağım olsa” diyor “neler takarım ben ona”  Sakarin sanıyorum önce köpeğin adını, kurduğum düz mantıkla mahçup oluyorum.

img_4518-1

Hiçliğin ortasındaki bir evin hikayesinden, Ada’nın muhtarının sabah duasına, bizimle konuşan masallardan, Fransızca’da “keçe” anlamına gelen “fötr” şapka yapımına geçiyoruz.

Akşam üstü faytonların çıngırak sesleri artıyor, Kalpazankaya’ya durmadan yolcu taşıyorlar. Gün batımı en güzel ordan izleniyor çünkü, atların nal sesleri, insan seslerine karışıyor. Çocuklara vapur saatini hatırlatıyoruz, hiç gitmek istemiyorlar, sırayla yanımıza gelip “burda kalalım” diye ısrar ediyorlar, ikinci gelişlerinde yalvarıyorlar…ama gitmemiz lazım.

“minik bir yürüyüş yapalım mı?” diyorum ona, hemen kabul ediyor. Yolda ağlayan bir kadın görüyoruz. “Sevdadandır” diyoruz, geçecek. Kuyruğunu şarap kadehinin ince beline saran kedi bardağı düşürüyor, ikinci bir ay doğuyor.

Mitra

11 Eylül 2019, Beşiktaş

 

 

Kissebükü

“6. his” dermiş Sadun Boro, “Tanrı yukardan şöyle bir serpiştirmiş, cimri davranmış bu konuda, beş duyu herkeste var ama 6. hissi çok az insana bahşetmiş” Doğadan zevk almakmış bu his.

img_8681

Ağustos’un ilk günleriydi, sabah erkenden düştük yollara; okul pikniğine giden çocuklar gibiydik. Tekne saat 09:00 da Yalı çiftlik Sea Garden’dan hareket edecekti. İlk molamızı Bitez’deki Ortakent simitçisinde verdik. Bodrum’a gelirken Bafa gölünden aldığımız zeytinler, bir gün önce Bitez pazarından alınan salatalık, domates…her şey tamamdı. Konacık’dan Bodrum arkamızda kalıncaya kadar ilerledik. Yokuş başından hemen sonra Kızılağaç yönünden sağa döndük. Çam ağaçları, kuş sesleri, sabah serinliği, yol kenarındaki kaya kesiği kızıl renk, içinden geçtiğimiz köyler, zeytin ağaçları, incir ağaçlarının ılık kokusu içinde yalıya indik.

Teknemizin adı Yeliz, 10 kişilik, biz de hemen hemen o kadarız. Dar, patika bir yoldan ters L şeklindeki ahşap iskeleye kadar tek sıra halinde yürüdük. Payandadan hiç düşeni görmedim ama orayı geçince insanın kendine bir güveni gelir, hatta daha iyisini de yapabilirdim diye geçirirsin içinden. Tekneye girmeden terliklerimizi girişteki sepete bıraktık. Her yer tertemiz, tekne yaz sabahları Batı yönüne bakan balkonlar gibi gölgede. Ali Kaptan ve teknenin tek mürettebatı olan karısı birlikte karşıladılar bizi.

Ege’nin Güneyine yani Gökova’nın başladığı yere doğru demir aldık. İnsanı zevkten çıldırtan bir manzara, yeşil ve mavinin birbirlerine dokunmadan karışımı, görünmez bir merdivenle lunaparkta sıra bekleyen çocuklar gibi tekrar tekrar denize inip çıkan cıvıl cıvıl gün ışınları

Ali Kaptan bu işe 1984 yılında başlamış, dile kolay 34 yıl olmuş. Belli ki yaptığı şeyde bir rahatlık, sevinç ve hafiflik buluyor. Hiç yaşlanmamış. Aydınlık bakışlı, duruşu dik ve sakin, karısı da öyle, hem kocasına yardım ediyor, aralarında denizcilik diliyle konuşuyorlar, demir alamıyorsa mesela, teknenin ucundan dümendeki kocasına “kol verdi!” diye sesleniyor. Hem de yemek işi onda. Yemekleri sabah teknede pişiriyormuş, malzemeler de köyde yetiştirdikleri bostandan, her şey çok taze ve lezzetli. Kabak çiçeği dolması, semiz otu, dere otlu patates salatası, yaprak sarması, deniz börülcesi ve akşam üstü çayında taze dökülmüş lokma.

Mola verdiğimiz ilk koydan sonra “Sadun Boro’nun anısına yapılmış!” diyor arkadaşlarımızdan biri, Kilisebükü koyuna giriyoruz. Gökova’nın başlangıç noktasına. Önümüzde metalden yapılmış iki sütunun etrafına dönülmüş kocaman bir G harfi beliriyor, yaklaştıkça altta, iki taraflı eğimli çubuklar deniz dalgasını, zıt yönlere bakan yukardaki italik yarım daireler de martıları anlatan bir heykeli tüm detayıyla seyre dalıyoruz. Kimdi bu Sadun Boro?

“Teknesiyle dünya turu yapan ilk Türk denizci” diyor Nick. “Peki, kedisi Miço nerde, Teknesi Kısmet?!” diye soruyoruz merakla. “Toronto’da, Santiago’da, Karayipler’de ve Trinidad’da adı Kısmet olan teknelere rastladım, onu tanıyan denizcilerle muhabbet ettim” diyor, sanki koyun ortasındaki bu demirden yapılmış şey onu anlatmaya yetmemiş der gibi canı sıkılıyor biraz.

“Gökova Sadun Boro’yu kucaklıyor, heykelin üstündeki G harfi, Gökova’nın G’si” Hepimiz Ali Kaptan’a dönüyor, onu dinlemeye başlıyoruz. “1980’den sonra Bodrum ve Gökova Körfezi’nde yaşadı, Özellikle Gökova, Göcek, Fethiye gibi güney Ege kıyılarının korunması için çok uğraştı.” Biraz daha anlatsın istiyoruz, hepimiz etrafına toplanıyor, sorular soruyoruz.

“1965 Ağustos ayında Alman asıllı eşi Oda Boro ile beraber dünya turuna çıktı. Hürriyet gazetesi anılarını yayınlamak şartıyla onlara sponsorluk yaptı. Tam üç yıl sürdü dünya gezileri. Haziran 1968’de İstanbul’a vardılar. Dolmabahçe’de, binlerce kişinin katıldığı bir karşılama töreni yapıldı.” diye devam ediyor Ali Kaptan

“6. his” dermiş Sadun Boro, “Tanrı yukardan şöyle bir serpiştirmiş, bu konuda cimri davranmış, beş duyu herkeste var ama 6. hissi çok az insana bahşetmiş” Doğadan zevk almakmış bu his.

Mavi yolculuğun da başlangıç noktasıymış burası. Bir akşam burda kalınır, körfeze geçer, Yedi adalar, Küfre, Tuzla, Liva, Kargılı Löngöz, Ballı su, İngiliz Koyu, Okluk Koyu, Taze söğüt, Sedir adası, Kleopatra, Aktürk ve Körfezin dibinde Akyaka, yedi gün sürermiş.

“Ben memleket sevdalısıyım” diyor Ali Kaptan, “buralar imara açılmasın diye çok uğraştık.” 2000 yılında 1500 protestocunun katılımıyla hatırı sayılır büyüklükte bir şirketin projesi durdurulmuş. İnşaatı kontrole gelen Azerbeycan’lı devlet büyüğünü de teknesiyle Ali Kaptan götürmüş sahaya, yolda memleketin delisini oynamış, her şeyden bir haber olanı. Şimdilerde yine büyük bir firma elinden geleni yapmakla meşgulmüş maalesef.

Bir keresinde de arkeolojik sit alanı olan Küsebi için bir tekne dolusu milletvekili getirmiş buralara kaptanımız, “bakın!” demiş “nasıl talan ediliyor her yer, kilisenin içindeki Azize mozaiği tanınmaz hale geldi, yüzlerce yıllık zeytin ağaçları ve yaban hayatı da tehlikede.” Sonra, kısaca etrafı anlatmayı sürdürüyor, “Küsebi arkeolojik kazı çalışmaları yapılan bir köy, 1600 yıllık bir tarihi var. İtalyanlar buranın haritasını çıkardılar ve kitap yazdılar. Burası Lelekler, Roma ve Bizanslılardan kalma batık bir şehir. Kimbilir nasıl bir hazinenin kaybolmasına göz yumuyoruz.”

“Bu güzelim koyda bir de insana yapılan talan var” dedi Ali kaptan “burası aynı zamanda mültecilerin sevkiyat yeri, burdan alıp Datça’ya, TurgutReis’e, Yunanistan’a geldik diye getiriyorlar insanları” sonra sustu.

Yol boyunca da bir daha konuşmadı, telaşsız, hiç bitmeyen bir döngüyle çalıştı, teknesini dinledi, ne istiyorsa verdi ona. Dönüş yolunda hava çok rüzgarlıydı, yelkenleri gerdi, rüzgarın yönüne göre tekrar indirdi, tekrar gerdi, yerlerini değiştirdi. 6. hissiyle konuştu onlarla.

Denizin içindeki pembe kayalıklara, maviden yeşile, laciverde dönen dalgalara, uzaktan, Turgutreis’den batan güneşe karşı hepimiz sustuk.

Yelda Ugan

04/09/2019

Bodrum

Ebedi Kızlık İşareti

d43e38a6-db88-4777-ad27-9c22bc17cbf0Ben de bu arada epey salkım yutmuştum, talkını verirken ellere.

 

İki gündür buradayım ama haftalar geçmiş gibi hissettiren bu duyguyu seviyorum. Yani sıradan hayatımdan her çıktığımda günlerin uzamasını. İstanbul’daki son gece de dün gece gibi uykusuz geçti ama iyiyim. Kısa, sadece bir an kadar süren panik atak benzeri bir şey yaşıyorum bazen. Seneler önce buraya ilk geldiğim gün de aynı şey olmuştu. Daha şiddetli ve uzun sürmüştü o zaman.Denizde yüzerek açılmışım da kıyıya varamayacakmışım gibi bir korkuydu. Geniş uzun caddelerde yürürken öyle aylak aylak, yetişeceğim bir yer yokken,  birden varmam gereken yer her neresiyse öyle bir yer olmadığını bilmek; zamansız, bağlantısız bir uzakta olmak. Ne fena bir şeydi! Ama dedim ya bu sefer çok kısa sürdü. Duygusu kaldı sadece, üstünden yıllar geçmiş bir ayrılık acısının tuhaf tadı gibi.  

Nerdeyse “bir haftada yetiştirmem mümkün değil, hayır yapamam” diyecektim ki röportajı Paris’te yapacağımı söylediler…dergiye bütün kızgınlığım geçti. Aklımda kalan tek şey burayı, tıpkı bir zamanlar İstanbul’un beni büyülediği gibi büyüleyen bu şehri bir daha görecek olmamdı. Ön hazırlık yapmamı istemediler, o anlatacak ben yazacaktım. Yorum yok, olduğu gibi. Yeni yöntem bu, konuşmasına yön veren sadece kendisi olacaktı. Ben sadece kayıt altına alacak, derleyip düzenleyecektim. Takip eden günlerde de belki bir kez daha  buluşacaktık. Plan böyleydi.  

O gün  Sein nehri boyunca uzun uzun yürüdüm. Louvre’ye kadar, ordan da Opera Garnier’de kısa bir mola verdim. Görüşmeyi yapacağım yere Republic yönüne dönmüştüm ki, yeri göğü inleten bir kadın sesi duydum. Ses sanki gökyüzünden geliyordu.  Tanrı bir kadın olmalıydı. Sabrı taşmış ve çok kızmış bir kadın! Ama adını öfkeyle bağırdığı adam burada oturmuyordu. Kilometrelerce uzakta, Güneyde bir ülkeyi yönetiyordu. Ses Fransızca’dan sonra benim kendi ana dilimde, ardından da doğduğu topraklarda  yasak bir dilde öfkeyle devam etti. 

“Şimdi o yıllara dönsem…” derken yüzü gölgelendi. Hüzün hiç yakışmıyordu ona, o koca ağzıyla gülsündü hep.“En başa kayıt günü karşılaştığımız yere; masumiyet filan değil de…” deyince dayanamayıp, araya girdim, eskisi gibi istekle dinlesin istedim. Beni dinlemesini severdim. Sabırsız, abartılı bazen de kızgın yargılarım kocaman yeşil gözlerini daha da büyütür ama sesini çıkarmazdı sonunda da bildiğini okurdu.  Çok sonraları, dudak büken, gözlerini devirip bıyık altından gülen, çocuksu coşkumu, konuşmaktan duyduğum şehveti boğazıma tıkayan bakışlarla ben de sözüm ona terbiye olmuştum. Hoş benim yargılarım daha çok genel kabul görmüş kalıplara karşıydı ama yine de zamanla öğrenmiş ya da öğretilmiş bir terbiyeyle daha sakin veriyordum tepkilerimi. Ben de bu arada epey salkım yutmuştum, talkını verirken ellere.   “O yıllara dönerek neyi değiştirebiliriz bir bakalım ama! Ben artık o kadar romantik bakamıyorum geçmişe” dedim. “gençlik senle olduğu sürece, rahat vermeyecek, aklın bir karış havada, o da aşkta meşkte olacak.”  Nihayet kıkırdadık. Kendimize gülmeyi severdik.  Yüzünden gölgeler çekildi, gözlerinde güneş açtı.

Kadının arkasından gelen uzun kortej Porte Saint Martin sokağından ana caddeye Grands Boulevards’a doğru Republic yönünde dönerken aralarından geçtim. “kolay gelsin” dedim geçerken. Karşılaştığım yüzlerle selamlaştım. Heyecanlandım. Eskiden benim geldiğim ülkede de insanlar yürür, sokaklar meydanlara çıkardı. Ya da ben böyle hatırlamak istiyordum. Kortejin başında, ekipmanları taşıyan küçük bir kamyonetin arkasında yürüyen  kadını gördüm. Sarışın, yapılı bir kadındı.Dimdik yürüyor, kararlı tutumundan hiç taviz vermeden elindeki hopörlere konuşuyordu. Konuştukça sert yüz hatları daha çok geriliyordu.

İki sevgili arasında kalan boşlukta görebilirdim onu daha çok. Birinden ayrıldığı, diğerinin daha başlamadığı günlerde, ya da en çok o zaman onunla olmayı severdim. Çünkü zaman ancak,  ufuksuz bir deniz gibi bizim olur, bugün ve yarınla sınırlanmazdı. Sinemaya filan giderdik, güzel havalarda -ki oralarda parlak kış güneşi her daim ısıtırdı bizi, cömert yüzünü eksik etmezdi üstümüzden- Okuldan yurda kadar yürürdük bazen doyamazdık konuşmalara. Bir de çok gülerdik…ota boka, her şeye gülerdik, otobüste karşılaştığımız güne giden teyzeler ters ters bakarlardı bize “bunları da aileleri okusun diye gönderiyor buralara…” diye cık cıklarlardı. Annemiz gelirdi aklımıza, onun yerine de utanırdık ama yine gülerdik sonra. Bazen kendimizi tutamaz bir kaç durak önce inerdik otobüsten.  Veli nimetleri olduğumuz Sun sineması sokağı esnafıyla selamlaşırdık yolda…öğrenci kebapçısı Otlangaç -gerçi o vejeteryandı geldiğinde ama, sonra buranın kebabına dayanamadı- Sokağın başındaki Bali parfümeri daha büyük bir şubesini bir de sokağın sonuna açmıştı, içinde hamam tasından, cımbıza kadar her şey vardı bu yarı tuhafiyeci parfümeride. Hatta gelinlikçi Faize Sevim, yurtta kalan kızları bu gelinlikçiye girip çıkarken hele de yanlarında anne ve namzet kayınvalide ile görünce yabancılaşırdık onlara, yani erken gelirdi bize Faize ve Sevim teyzelerle bu kadar ciddi konulara girmek. Çünkü dünya bizi bekliyordu ve sıra bizdeydi, bu sefer olacaktı!  “Yok öyle değil” diye kimse bize parmak sallamamıştı henüz ya da biz onlara da gülmüştük…henüz acı diye bildiğimiz tek şey aşk’dı.

Her şey kesintisiz, düzenli bir hareket halindeyken kortejin caddeye dönmesiyle beraber ocağın üstünde haşlanan patatesler gibi şehir de fokurdamaya başladı. Neredeyse iş çıkışı saatiydi. Korna sesleri, şaşkın yüzler, sık sık arkasına bakarak yürüyen yayalar ocağın altını kapatmışsın gibi duruldu sonra. Kortej yolun sağ tarafına geçti ve savaş karşıtı sloganlar atarak, şehrin ritmini bozmadan, onunla uyum içinde meydana doğru yürümeye başladı.

Meydandaki kafeye, Fluctuat Nec Mergitur’a yetişmek için ben de hızlandım. Bataclan saldırısından sonra açıldı burası, Latince’de sallanır ama batmaz!” anlamına geliyormuş adı. Kortej arkamdan geliyor, kadının davudi sesi artık daha az duyuluyordu. 

İçindeki sıkıntının kökü ordaymış ve onu kurutursa mavi sakala verdiği sözü tutacak ve  her şey yoluna girecekmiş gibi yine bir umut, büyünün bozulduğu yere geldik. En azından daha seçici davranacağını söyleyerek “saçlarının bittiği yerdeki ebedi kızlık zarı” nı bozan adama verdi veriştirdi.  “Şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler diyorsun ha!” Dedim. “ Yok o kadar da ağlak bir istek değil benimkisi” dedi ve fincanları, su bardaklarını tepsiye doldurup mutfağa gitti. Elinde iki büyük poşetle tekrar geldi. “ ben de mutfağı temizliyorsun sandım.” Dedim gülerek. Onda alışık olmadığım, ya da eğreti duruşundan alışamadığım bu ev kadını hallerine takılmayı severdim.  “ yok canım ne temizliği…giymediğim, giyecek yerimin kalmadığı, giyemediğim, herneyse, elbiseleri topladım dün. Bak bakalım, işine yarayan varsa al. Kalanını da Emine’ye veririm, iki yetişkin kızı var onun. En aşifte olanları sen al, Emine giydirmez kızlara onları. Yarın temizlik var, götürsün kadıncağız.” Ağzım kulaklarımda “bayılırım” dedim “çok eğlenceli hem yakında bir kuzen düğünü var belki ona da bir şeyler buluruz ha!” dedim sonra. Ard arda susmadan şakıyordum, aslında elbise filan bahaneydi onunla tekrar bulmuştuk ya birbirimizi, sevincim ondandı. 

Bundan altı ay önce, Beşiktaş iskelesinde kardeşiyle karşılaşmıştım. Ayak üstü biraz sohbet etmiştik, ikimizin de acelesi vardı. O vapurda inmiş ben de yetişmeye çalışıyordum. “O da burda” dedi ”İstanbul’da”, sonra telefon numaralarımızı verdik birbirimize. Az sonra anlatacağım nedenden dolayı onunla ancak aylar sonra görüşebildik. 

O güzelim iş kıyafetleri, gece elbiseleri çıktıkça torbalardan, serildikçe koltukların üstüne daldı gitti. Gözleri bulutlandı sanki. Benim de keyfim kaçtı. “Hadi bir kahve daha içelim” dedim. Pudra rengi elbiseyi elimi yakmış gibi kalktığım koltuğa fırlatıp yanına gittim. Elini boşver anlamında arkaya doğru savurdu “tamam” dedi, “dışarda, balkonda içelim kahveleri” 

Kızılımsı bir akşam ışığı meydanı doldurdu. Göz alabildiğine uzanan geniş cadde meydandaki heykelin ardından dört kola ayrılıyor, daha bu caddenin heybetine duyduğum şaşkınlığım geçmeden ufukta diğerleri de görünüyordu. Sonra sağda ve solda birer tane daha, metrelerce uzunluğunda yedi kollu devasa bir şamdan gibi. Burayı her gördüğümde sanki ayaklarım yerden kesilir, uçmadan uçar, yükselir heykeli yapılmış kadına göz kırpar, ağzımı açmadan en yüksek sesimle kahkaha atar, elimi kolumu oynatmadan dans ederim. Sonra benden kalan, benden artan ne varsa çağırır tek kişilik bir törenle “hacı” olurum. 

Tam da okuduğumuz bölümün bize vaat ettiği gibi havalı bir işde çalışırdı. Çok uluslu, çok katlı, kapısında da havalı bir ismi olan kocaman bir odası vardı. Malum bu kadar çok şeye çok da çalışmak gerekiyordu, hakkını vermek!  Yurt dışına gidilen iş gezileri, gece yarısına kadar süren toplantılar, derken bu ağır iş temposuna kocası dayanamayıp söylenmeye başlayınca çok sürmedi, ayrıldılar. Ayrılık sürecini omuzunda ağlayarak geçirdiği iş arkadaşı ona evlenme teklif ettiğinde iş işten geçmişti. Tüm hikayesini anlattığı son eş böylece onun bilmem kaçıncı mavi sakalı oldu. Evlendiler ve büyü bozuldu. Önce, türlü çeşit bahanelerle çalışmasına engel oldu. Çocuk dedi, çoluk dedi, dinlen biraz filan derken o da  işi bıraktı.  Sonra da eskilerden kadın arkadaşları dahil hiç biri ile görüşmesini istemedi. Bu kara listede ben de vardım ama çok zor olsa da kocasının iş seyahatlerini filan kollar yine görmeye çalışırdım onu. Ta ki kocası işi abartıp önce daha büyük bir ev olsun bahanesiyle şehir merkezinden uzak, etrafı kocaman duvarlarla örülü, güvenlikli sitelerden birine taşıdı evlerini sonra da telefonuna el koyuncaya kadar götürdü işi.

Karşıdan karşıya geçerken gördüm onu, evet oydu! “Biliyordum” dedim, hem de yüksek sesle. Bildiğimden değildi aslında, duygum o kadar yükseldi ki, zaman eridi, tıpkı bir lav gibi geçmişe doğru aktı. Meydana bakan bir masada dışarda oturuyordu. Yüzlerce kristalin yan yana geldiği dev bir üzüm salkımını andıran avizeler yüksek tavanlı kafenin içini sarı bir ışıkla dolduruyor, garsonların dışarıya servis yapmak için her giriş çıkışlarında  o güzel yüzünü aydınlatıyordu. Yan masada yaşlı bir kadın oturuyordu tek başına, üstünde eprimiş, mor renkte kaşe bir manto, başında da kocaman, bombesinin etrafı tüllü bir şapka vardı, sandalyesine asılı büyük turuncu bir çantadan sigarasını çıkardı, mavi damarlı parmakları büyük taşlı yüzüklerle doluydu. Garson bir kadeh beyaz şarap koydu masasına, boş kadehi alıp, tepeleme yeşil zeytinle dolu küçük bir de tabak.

“N’aptın sen” dedim boynuna sarılırken, saçları yüzümü yaladı. Tekrar tekrar sarıldık, “yüz yıl geçti sanki üstünden” dedi. Sessiz kahkahalar atıyor, ne yapacağımızı bilmeden gülüyor gülüyorduk. Ağladığımızın farkında bile değildik. İkimiz de sandalyelerimizin ucuna acemice iliştik. Sonra avuçlarını açtı aceleyle, acelesi heyecanından geliyordu. Gösterecekti bir an önce. “işte burada” dedi. “Bütün mavi sakalları kapattığım odanın anahtarı!” “Şimdi buradayım!!” 

Yine ince bir yağmur başladı, hava ılık, ne bir gök gürültüsü ne de rüzgar var, sadece yağmur, sıra bende der gibi yağıyor, bütün maharetini döküyordu. Kafenin içinden bir müzik sesi geliyor, Leonard Kohen waiting for the miracle!Diyordu.    

Kahveler geldi dedim, yüzüme kocaman bir gülümseme takıp. O gün o balkonda onu son kez görmüştüm. 

Not1: “Saçlarının bittiği yerdeki ebedi kızlık işareti” Ataol Behramoğlu’nun bir şiirden alıntı.

Not2: Mavi Sakal, Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabından, yazar Clarissa P. Estes

Mitra

14/07/19, Adana, İstanbul, Paris

Festivalden kalan bir yazı

img_2738

Entellektüel enerjim tavan yapmış kabına sığmıyordu. Kahvenin önündeki şemsiyeli masalardan birine oturdum, bir kaç arkadaşıma oturduğum yerden çektiğim “bu sabah yağmur var İstanbul’da” temalı fotoğrafı gönderdim, altına güzel şeyler yazdım.

 

 

 

Spordan çıktım, saat daha 09:30, taytımın üstüne pantolonumu, tişörtümün üstüne de kazağımı geçirdim, astarsız kapüşonlu paltom ve gri beremi taktım, eve uğramadan Yıldız Pota caddesinden Büyükdere’ye metroya yürüdüm. Yol bir uzun geldi, hepi topu üç durak bitmek bilmedi bir türlü. Taksim meydanına çıktığımda sakin ve sürekli yağan bir yağmurla yürüdüm. Kapüşonumu beremin üstüne geçirdim, İstiklal eski kadim İstiklalmiş gibi karşıladı beni, ben de ona öyleymiş gibi baktım. Atlas sinemasını bilmeyen kuruyemişçi mızıkçılık yapınca onu oyundan çıkardım.

Bilet almak için gişenin önünde sıraya girdim. Beklerken önümdeki kadınlara “kaçırmayın, alın o bileti, hem gelmeyen olur, olmadı merdivenlere otursunuz” bile dedim. İki film sonra festivalin havasına giriyor insan, işi gücü bu oluyor.

Sokağın karşı tarafındaki pasajı gözüme kestirdim, daha epey zamanım vardı, ordaki kahvelerden birine oturabilirdim. İki küçük kız çocuğu önümden geçerlerken birbirleriyle çarpıştılar, biri burnunu, biri kafasını tutarken minik elleriyle katıla katıla güldüler. İnsanlar büyüyünce de çarpışıyorlar ama öfkeli kızgın bir şeyler mırıldanıp öylece çekip gidiyorlar.

Entellektüel enerjim tavan yapmış kabına sığmıyordu. Kahvenin önündeki şemsiyeli masalardan birine oturdum, bir kaç arkadaşıma oturduğum yerden çektiğim “bu sabah yağmur var İstanbul’da” temalı fotoğrafı gönderdim, altına güzel şeyler yazdım. “Bugün erkenden uçak modundaki manastır hayatımdan kaçıp İstiklal’le geldim, festival biletim var, 11 seansını bekliyorum” dedim, keşke siz de olsanız diye ekledim, öpücük kondurup gönderdim. Tanıştığımıza memnun olduktan sonra, yeni aldığım bileti sahibine verdim, bizim biletler günler öncesinden alınmıştı ve arkadaşıyla gelen arkadaşımdaydı. Biraz daha oturduk, kızlar yazıyor olmalıydı, telefonum sürekli bipledi. Nişanlısından ayrılır ayrılmaz koca bulan kızın fotoğrafına daha dikkatli bakmalıydım, ne kadar şişmandı değil mi, gelinliğine sığmıyordu adeta. Tüh! dolarlarını niye satmıştı ki, yükselmişti yine mübarek!!

Sanki yavaş yavaş yağmur ensemden içeri giriyordu ve bir şeyler azar azar değişmeye başladı.

Beyoğlu yaşlı bir kadın gibi ağlıyordu, artık kimse onu beğenmiyor, farketmiyordu bile, ağdaki sinek gibiydi, ölümden değil terk edilmekten korkuyordu, kalabalıktı ve karışmıştı. Oyundan çıktım, son çıkan ışığı kapatsın diyecek oldum ama zaten benden başka da kimse kalmamıştı, hemen eve gidip uçak moduma geçmek istiyordum.

Menapoz beni nasıl mı etkiledi, yani kendimde yabancılaştığım, daha önce olmayan şey mi? Bulunduğum yeri terk etme isteği, en sevdiklerimle dahi olsam ordan çıkmak, uzaklaşmak, kaçmak bazen.

02/07/19

Mitra

 

 

 

 

İçim

 

Arkadaşının anlattıklarına onunla beraber güldü. Demek bakıcı İngilizdi, zaten vardı bir tuhaflık, arabadan inerken çocuğu almadı.

img_5133

“yok yahu ne içkisi, 14 yaşındalar daha!” 

tekneyi annelere tanıtan adam utandı, “pardon” dedi “diğer grupla karıştırdım”  

Çok çalışıyor, her işe koşuyordu, gecelik veya haftalık kiralanan evlerle de ilgileniyordu.Turistler bayılıyordu bu eski binalara, cumbalarından sarkan petunyalara, rengarenk sardunyalara. Nemden şişmiş, zor açılan ahşap çerçeveli  pencerelerden, Avrupa’dan Asya’ya gider gelirler, gözleriyle yaptıkları bu yolculuğu inanamazlardı.

Ampul mü patladı onu çağırırlar, sıcak su mu akmıyor o aranırdı. Hatta  gecenin bir yarısı kapıların önüne musallat olmuş sokak köpeklerini kış kışlamak için bile.

“tamam abi hallederiz” dedikçe de üstüne kaldı her iş. Bütün gün dolap beygiri gibi döner durur, hışı  çıkardı. 

Ama tekne başkaydı adam için, daha iskeleden çıkarken bir hafiflik gelirdi üstüne, bir aşağı bir yukarı defalarca iner çıkar, mutfakla bar arasında mekik dokurdu. Konukların sayısına göre bazen alt kata bazen de yukarıya hazırlanan yemek masası toplanırken onun da işi biterdi. Çakır keyif misafirler ellerinde içkileriyle boğazı daha iyi seyredebilecekleri kenar köşelere çekilir, İstanbul’a methiyeler sunarlarken o da dolaptan bir kutu bira alır, arkaya, tek sandalyelik sığınağına geçer, tülden köpükleri seyre dalarak hayaller kurardı. O zaman yorgunluğu çıkar keyfine diyecek olmazdı. Daha da çok çalışacak, kim bilir belki onun da bir teknesi olacaktı. Boğazda süzülerek gidecekti tekne, Karadeniz’e doğru dümen tutarken Emine’ye  “bak ikinci köprü” diyecekti. Emine gözlerini kimse görmeden yumacak ve uzun koyu gölgenin içinden, başka bir aleme geçer gibi dilek dileyecekti. 

Kadın yürüdükçe ısındı, evden çıkarken duran yağmurun verdiği serinlikle yanılmış üst üste giymişti. Boğazın bulanık dalgaları yer yer turkuaz rengine döndü. Kuzeyden esen hafif rüzgarla bulutlar güneşi azad ettiler. Keşke daha önce çıksaydı evden, Tarabya’ya kadar yürürdü. 

Caddenin karşı tarafından gelen ve Israrla çalan korna sesi onun içindi. Karşıdan karşıya geçti. Minibüslerdeki gibi binek arabanın panelvan kapısı otomatik açılıverdi. Bir kahve için buluşmuşlar gibi cıvıldadı kadın önde oturan iki arkadaşına, karşılıklı hal hatır sordular. Arkada kalan tek kişilik yere oturunca araba koltuğunda oturan çocuğa döndü sonra, uyku mahmuru çocuk kadına yüz vermedi. Arada bir belli belirsiz bakıcısına gülümsemek dışında koca adam gibi pencereden boğazı seyretti.   

Arabayı park eden kadın pratik açılan kapıdan kolaylıkla çocuğun kemerini çözerken beriki “ yolda çok acayip bir şey oldu” dedi “çok saçma, polis bizi durdurdu ve kimlik sordu, Nezihe yeni gelmişti, Ticaret odasının önündeydik daha, kimliklere baktı, burda çalışıyorum dedim, etkinlik müdürüyüm, biri Kıbrıs biri İngiliz biri Türk, sorduğuna soracağına pişman oldu” 

Arkadaşının anlattıklarına onunla beraber güldü. Demek bakıcı İngilizdi, zaten vardı bir tuhaflık, arabadan inerken çocuğu almadı.

Tekneyi gezdirecek adam “bir dakikaya kadar ordayım” demişti telefonda, o da Japon olmalıydı, Türk’ler beş dakikadan önce gelmezdi. Çocuk kaldırımda sabahki Mayıs yağmurundan kalma küçük göletlere girip çıkıyor, kuru yerlerde spor ayakkabısının izi kaybolana kadar yürüyordu. Sonra bütün çocuklar gibi sevdiği şeyi tekrar tekrar yaptı. Keyfi yerine geldikçe etrafındakilere gülücük atıyor, bıdır bıdır konuşuyordu.  

Arkadaşları gibi ince bir şeyler giyseydi keşke, bazen üstüne bile takmadan bir sonraki yıla kaldırdığı baharlık onca kıyafeti varken… kışlık kazağından utandı ve çıkarıp küçük kırmızı sırt çantasına yerleştirmek için dikkatlice katladı.

Yukarı, teknenin ikinci katına çıkarlarken bakıcı ve çocuk aşağıda kaldılar. Bitmek bilmeyen telefonlardan bulduğu aralarda etkinlik müdürü mesleğinin verdiği yetkin bir pratiklikle, yağmura karşı önlemleri var mıydı, o gece kaç kişi çalışacaklardı, yemek listesinden mezeleri çıkarsınlardı derken yine bir telefon girdi araya, “İçim’le beraberiz, o da bir etkinlik için tekne bakıyor…” dedi telefondaki sese.

Aşağı indiklerinde İçim kucağındaki çocuğu teknenin ahşap dümeniyle oyalıyordu. Diğer iki anneye “tuvaletlere baktınız mı?” diye sordu müdür, telefonu elinde kalmıştı, bakmamışlardı.

Aklına bile gelmemişti, telaşlandı, öğretmeninden emir almış küçük bir öğrenci gibi adamın arkasından kamaraların olduğu alt kata indi, işi şansa bırakmak istemeyen öğretmen de arkasından….tuvalet kağıdı asılı tutamaç, lavabo, klozet, yine de klozetin içine eğilip baktı, oyalandı biraz, başka ne olabilirdi ki, yan yana iki küçük kapı üstlerinde endişeye mahal vermeyecek kadar açık kadın-erkek sembolleri, çocukların karıştıracak halleri yoktu ya..ayy! Karıştırsalar n’olurdu. Adam onun öyle oraya buraya uzun uzun baktığını görünce  pimpirikli bir anne sanmıştı “o gece bu katta bir kadın arkadaşımız da görevli olacak” dedi.

İlk işiydi, okul bile bitmemişti daha, part time çalışıyordu ama okuldan kalan tüm zamanını orda geçirdiği, severek yaptığı bir işti. Babasının bankadaki müdürüne benzemiyordu onun müdürleri, havalı isimleri vardı, herkes birbirini adıyla çağırıyor, kimse takım elbise giymiyor, kravat takmıyordu. Babasına genel merkezden, Ankara’dan talimat gelmedikçe Adana’nın sıcağında ceketini çıkaramaz, yarım kollu gömlek bile giyemezdi. Bir gün büyük bir parti verdi şirket, Beyoğlu’nda depo gibi kocaman bir yere, sadece onlar için açık, loş ışıklı bir mekana gittiler. Ahşap, yuvarlak bir sahnede bütün şirket dans etmişler, sabaha kadar eğlenmişlerdi. Neyi kutladıklarını hatırlamıyordu şimdi. Mekanda tek tuvalet olmasını pek önemsemedi, burda işler böyledi demek ki. Hatta bütün gece abartılı bir rahatlıkla girdi çıktı tuvalete, elini yıkarken girene çıkana selam verdi, küçük sohbetler etti onlarla, hepsi de erkekti, tuhaf bir şekilde tuvalette hiç kadın görünmedi bütün gece. İş arkadaşlarından birinin karısıyla çok iyi anlaşmıştı, muhabbet koyulaşınca onunla beraber gittiler bu sefer tuvalete…kadını takip etti, koridorun sonundan sağa döndüler, bordo kapının üstünde bir kadın resmi vardı, şapkalı bir kadın, çiçekli şapkalı. 

Patrona iletirim dedi tekneyi gezdiren adam kadınlara, telefonunu cebine koyarken gözleri  denizden yansıyan güneş ışığı gibi parladı. Haberler iyiydi, Emine’nin temizlediği katın müşterisi uçağı kaçırmış, yarın sabaha kalmıştı gelmesi, “acele etme” demişti Emine’ye “hem bir dakikaya kalmaz gelir yardım ederim sana, rahat rahat, uzun uzun temizleriz” 

Çocuklu kadın, diğer iki çocuğuyla ilgili sıraladığı işleri yüzünden oğlanı araba koltuğuna yerleştirdi ve  konforlu arabasına binip gitti. 

Mesai bitmişti nasılsa, İçim sahilden geçen otobüslerden birine binecek ve evine gidecekti. Vedalaşırken “tekneyi beğendiniz mi?” Diye soracak oldu kadın, “sizin etkinliğiniz için uygun muydu bari” de diyebilir iki laf edebilirdi. İçim kısa bir süre İngiliz bakıcı olduğundan bir haber yolun karşısındaki durağa yürüdü.  

Eski kocasıydı arayan, ona da cevap verecek, kapatacaktı telefonunu söz verdi. Arkasında sipariş almak için bekleyen garsonu fark etmedi etkinlik müdürü “Siz iyisiniz” dedi arkadaşına. Sanki ülke ekonomisinin içinde bulunduğu konjonktürel daralma ile ilgili master tezini sunacakmış gibi; “şiddetsiz iletişimi öğrendik” dedi kadın, yine dili aklından önce çalışmış, hiç niyeti yokken kocasına getirmişti lafı, yanında bir kaç afili bilir kişi isimleriyle de sosladı konuşmasını. Kendisi bile inanmadı anlattıklarına, havada asılı kaldı kelimeler. 

Arnavutköy iskelesi de akşam üstü trafiğinden nasibini alıyor, bir dolup bir boşalıyordu. Ellerinde sarı çiçek buketleriyle vapurdan inen kadınlar trafik ışıklarından kararlı bir şekilde yolun karşısına geçiyorlardı. Boğaz’a bakan asırlık yalıların arkasındaki sokaktan yürüyerek devam ettiler. Beyaz badana boyası rutubetten yer yer kalkmış ahşap bir binanın önünde “burası” dedi İçim daracık bir kapının önünde başlayan ve  terasa çıkan ahşap merdivenlerin önünde durdular. “en üst kata, terasa çıkın, manzarası da güzel”  dedi İçim iki kadına, nişanlısıyla gelirlermiş buraya, teknede evlenmek istiyormuş, ya da anneler, teyzeler gittikten sonra doyasıya eğlenecekleri her yer olurmuş, Eylül’deymiş düğün.

25/06/2019, Gayrettepe

Yelda UGAN