Kos, İstanköy ya da Longu Adası

 

Bugün karşı komşuya gidiyoruz, hem de yatılı. Limanda, Mendirek cafede kısa bir kahvaltı yaptık. Bodrum Express feribotu saat 09:30 da kalkacak. Harç pulumuzu alıp, pasaport kuyruğunda sıraya girdik. Duvara asılı bir kaç panoda, “KKTC damgası Yunanistan’a girmeye engel” anlamına gelen bir şeyler yazılıydı. Biliyoruz ki, Kıbrıs bize göre bağımsız ama Avrupa Birliği, Birleşmiş Milletler ve diğer ülkelere göre orası işgal altında. Öyleyse gelsin yasaklar, engeller. İki küs kardeşin çocukları gibiyiz, hatta torunları, neyseki pek aldırmıyoruz artık onlara, suçu politikacıların üstüne atıp yazıyı umursamıyoruz bile.

66865149-5796-4169-87f7-397187c6c5da

Yol çok güzel geçti, guletlerin arasından yavaş yavaş süzülerek geçtik. Kıyıda herkes bize bakıyor, el sallıyorlardı sanki. Zodiaclar da Bodrum arkamızda kalana kadar bizimle geliyor selametle gidin der gibi bizi yolcu ediyorlardı. Biliyorum bana öyle geliyordu ama gerçekten; sabahları çıktığım her tekne yolculuğunda limandan ayrılırken aynı şey oluyor. Hafif bir meltem, güneş sarı sıcak, civa gibi, nerdeyse üstünde yürünürmüş hissi veren, gittikçe koyulaşan, laciverde çalan deniz ve feribotun iki yanında köpükten kanatlar. “Bak! Görüyor musun? Orası Kos, şu boydan boya görünen uzun ada” diye birbirimize gösterdiğimiz. Piri Reis’in de, seyahatnamesinde Hıristiyanların adaya “uzun” anlamına gelen Longu dediklerinden bahsettiği. Sabahları uzak, sisli bir mavi-gri, akşamları yanan ışıklarla daha da yakınlaşan Kos’a gidiyoruz.

img_2031

Kısa bir yolculuktu, sadece 55 dakika sürdü. Sırt çantalarımızı yüklenip, kalenin sağına düşen yedek limandan otele doğru yürüdük. Asıl liman geçen yılki depremden sonra hala onarılamamış. Kullanılmıyor henüz.

Denize paralel uzun caddeler, onları kesen dar sokaklar. Havada, bildik çok tanıdık bir şey var;  yasemin ve hanımeli kokusu. İki, üç katlı evlerin bahçelerinde sanki dün yağmur yağmış gibi canlı sardunyalar, balkonlardan sarkan petunyalar, Kos çiçeği, zakkum ağaçları, begonviller. Arada bir trilili trilili sesleriyle kenara çekiliyoruz. Bisiklet yolunda yürüyormuşuz meğer. Kiliseye yaklaştıkça siyah giyen kadınların sayısı artıyor. Oğul ya da kocanın ölümünün ardından süresiz yas tutan adalı, yaşlı kadınların.

img_1522-effects

Gülşen hanım hafif aksanlı Türkçesi, faranjitten sebep baharatlı sesiyle, beklediği misafirler gibi karşıladı bizi. Nilgün yıllardır anlatır Maria oteli, her yıl Kos!a gitmeden önce de Gülşen ablasına “Burdan istediğin bir şey var mı?” diye de mutlaka sorar. Aralarında uzun bir geçmiş, güzel bir ahbaplık var.

Caddeye bakan verandadaki masalardan birine oturduk. Birer frape kahveyle başladı ikramlar, dönünceye kadar da bitmedi. Gülşen hanım kıpır kıpır hiç yerinde duramıyor. Altmış yaşındaymış ama şu yaşını bir türlü tahmin edemediğiniz kadınlardan. İşin başında o var, her şey ondan soruluyor, bir mutfakta, bir verandada ya da yetişeceği bir yer var. Ekru deri çantası omuzunda, elinde poşetler, arkada kalanlara talimatlar yağdırarak çıkıyor otelden. Kırk yıldır yapıyormuş bu işi, Maria oteli de 15 yıl önce açmış. Etrafta gördüğümüz bütün çalışanlar aileden; Gülşen hanımın oğlu, torunları, gelini, biraz babaanneme, biraz halalarıma benzeyen annesi. Bütün gün bir koltukta oturan anne maalesef felçli. Ama gurmelik yapmaya devam ediyor, gerçi Gülşen hanıma göre “görevi hiç bir şeyi beğenmemek.” İkinci gündü galiba, yorgun argın otele döndük, Gülşen hanım hemen bize fırından yeni çıkmış mücver ikram etti. Yanında da yeni demlenmiş çay. Baktık çayları getirirken yüzü düşmüş, canı sıkkın; “beğenmedi!?” dedi yaşlı kadını göstererek.

img_1515

Oysa biz üç gün boyunca, maydonozlu soğanlı menemen, pişi, önce süte batırılarak kızartılmış yumurtalı ekmek, kalamata zeytinli çörek ne bilim içinde pirinçten başka bir şey olmayan ama baharatından mıdır nedir tadına doyamadığımız zeytin yağlı yaprak sarması beğenilmeyecek gibi değildi!? Bir de tarzı! ikram edişi! Anne gibi, altını yeni söndürdüğü tencerenin üstünden parmakları yanarak koyduğu dolmaları, biz “yeter!!” dedikçe “Yiyin hadi, evinizde yapın perhizinizi!!” dedi de hiç bir yemeğin tarifini de vermedi ama “Bunun içinde mısır unu mu var?, poaçanın hamuruna ne koydun da böyle kıyır kıyır?” gibi bir umum sorularımızın cevabı “bilmem?!!” oldu. Bir tek üst üste kahve içmemize izin vermedi “dokanır.” dedi.

Maria otelle İstanköy arasındaki kısacık mesafede en az üç tane okulun önünden geçtik, kapısının önünü sokağa kadar süpüren bir kadın ve bir kaç motorsiklet dışında hiç hareket yok; Yunanistan için siesta saati. Güne bakan çiçekleri, sardunyalar, palmiye ağaçları, begonvillerle dolu bahçeli evlerin önünden yürüyerek sahile indik. İndik diyorum; Bodrum’dan alışkanlık. Buralar düz ayak, hiç yokuş yok. Yukarılara, adanın iç taraflarına, özellikle Asamatos köyüne doğru başlıyor adanın rampaları.

img_1559

Old River restoranın önünden denize girdik, önden birer mitos bira, bir de anne usulü kızarmış patates. Deniz çok güzel, tertemiz. Ağustos ayının başındayız elbette her yer çok kalabalık ama gürültü yok. Restorandan hafif bir müzik sesi geliyor, Madonna’nın sesi, La lsla Bonita “This is Where I long to be…”

Restoranın önünden, kıyıdan uca kadar yürüdüm, yürüdükçe Turgutreis’e yaklaştım. Şimdi de buradan orası yakınmış, hemen şuracıktaymış gibi göründü. Her sabah, Bitez’in Güney Batı tarafına düşen tepelerin ardında, dev bir kedi kafasına benzettiğim dağı bile gördüm burdan.

img_1592-effects

 

Burası limandan en uca kadar 5 kilometre uzunluğunda bir plajmış, Lambi Beach. Old River’daki garsonların birinden zorla aldık bu bilgiyi, sanki dizini masaya vurmuş gibi yüzü ekşidi. Adalılar, ister Türk olsun, nesillerdir orada doğmuş büyümüş, ister Yunan, isim ve mesafe sorularını sevmiyorlar. Kitabi bilgi vermekten hoşlanmıyorlar. Onlar hikayelerini anlatsınlar. Arkamızdaki masada yaşlı bir kadın oturuyordu; restoranın sahibinin annesiymiş, ön taraftaki yaprakları kauçuğa benzeyen uzun kırmızı çiçeğin adını sordum, omuz silkti!? Neyse, madem sevmiyorsunuz!…ama şezlonglara havlularımızı sererken, dalgaların kıyıya bıraktığı beyaz köpükler gibi kendiliğinden, yaşlı kadının restoranın yanındaki iki katlı beyaz badanalı evde oturduğunu, kocasını nasıl kaybettiğini, kışın bir kaç ayını geçirdiği Bodrum yokuş başındaki evine kadar biliyorduk.

Old River’da yemekler; bol, çeşitli, basit; kolayca yapılmış gibi, zeytin yağlı, sebzeli ve çok lezzetliydi. Biz ikinci kere gittiğimizde yine aynı şeyleri istedik. Musakka, peynirli kabak çiçeği dolması, karışık kızartma, ızgara kalamar dolma…”Bir şey daha vardı!?..” diyordum ki “Bu kadar yeter!” dedi garson.

img_1641

Old River restoranın sahipleri de Türk. Yunan adaları içinde en yoğun Türk nüfusun yaşadığı adaymış burası, Nedeni de Kos’un 1923 mübadelesinin dışında kalması ve Türk azınlığın adada kalmaya devam etmesiymiş.

Tur teknelerinin kalktığı taraftan, Averof caddesi üzerinden her yarım saatte bir mini trenler kalkıyor. Birazdan korku tüneline girecekmişiz gibi. Küçük, hafif ve alçak, iki ya da üç vagonlu. Yirmi dakikalık hızlandırılmış bir şehir turu vaadediyor. İyi güzel ama rahatsız, gürültülü ve fazla renkli.   Sağ tarafımızdan bisikletliler geçiyor, selamlaşıyoruz. Adalı gençler trenden gelen abartılı düdük sesiyle onu taklit ederek zoraki eğleniyorlar. Akropolis’den Dionysos sunağına, Hipokrat ağacı’ndan antik tiyatroya kadar geziyor, şansınız varsa o tarafa bakıyor ve görmüş oluyorsunuz. Aslında Akropolis’e gitmek o kadar da zor değil, yani şehir öyle tepelere filan kurulmamış, düz ayak sayılır, diğer Yunan adalarına göre düzlük ve daha yeşil. Antik kent günlük hayatla iç içe, daha yakından görmek için, Eleftheria meydanında bir kahve içip, Defterdar İbrahim Paşa Cami’sine dışardan bakıp ( 2017 Temmuz depremden sonra hala tadilatta, ziyaretçi almıyorlar) karşıdaki ağaçlık yoldan antik tiyatroya kadar kolayca çıkabilirsiniz.

img_1721img_1727-effects

 

Araba ya da bisikletle çarşıya gitmek için mutlaka Palmiye Köprüsünün altından geçiliyor. Ya da limana gitmişken kaleyi de gezebiliyorsunuz. Burdaki kaleyi de 14. yüzyılda, Rodos ve Bodrum’daki kale gibi St. John Şövalyeleri yapmış. Antik kent kalıntılarından taş ve sütunlar getirtilmiş kale yapılırken. 1786’da da Gazi Hasan Paşa benzer bir şey yapmış. Yunan ve Roma mabedinden getirttiği taşlarla cami yaptırmış.

img_1650

Hipokrat’ın tıp okulu Asklepion da yakın bir yerde. Burası M.Ö 242 yılında savaş ve çatışmalarda dokunulmazlık hakkını almış ve bu sayede günümüze kadar korunabilmiş.  Zeytin ağaçları arasında yıkılmış duvarlara, kolu-bacağı ya da burnunun ucu kopmuş tanrı heykellerine dokunarak; üzerinde yürüdüğüm sararmış kuru otların ve kuşların sesini dinleyerek uzun uzun dolaşmak da vardı ama ne yapalım?! Kısmet mini trenle gezmekmiş.

İkinci gün The Green Ship Nikitas adında bir tekneyle adalar turu yaptık. Sırayla Pserimos, Kalymnos ve Plati adalarını dolaştık. Fransızlardan oluşan bir grupla tekneyi balık istifi doldurduk. Anlaşılan o ki bizi geri çevirmemişler, listeye dört kişi daha eklemişlerdi. Hopörlerden bangır bangır gelen  “it is my life” şarkısı yarım kaldı ve Yunan rehber “bianvenü”  diye başladı anlatmaya, bilmediğimiz bir dille bilmediğimiz bir rotaya doğru yelken açtık.

Pserimos (Keçi adası), Kos ile Kalymnos arasında küçücük bir ada. Sadece 135 kişi yaşıyormuş. Hatta kışın bu sayı 35’e kadar düşermiş. Suyu tertemiz, Ege denizindeki 12 adadan biri. Burda sürekli yaşamak üzerine biraz sohpet ettik Zeynep’le…sabahları babasının kayığıyla balığa çıkıp akşam yemeğini çıkarmak, dağlardan kaya koruğu, civan perçemi toplamak ya da hep sokakta geçen doğal bir hayat…. Buraya kadar bir sorun yok, çok eğleniyoruz. “Büyüyünce de bir çobanla evlenip çoluk çocuğa karışırsın” kısmında işin rengi değişti. Sınav baskısı olmadan okula gitmek dahi kesmedi onu ve arkasına bile bakmadan kendi dünyasına geri döndü.

Kısacık bir ziyaretti, küçük bir poşet origa otu aldık; sanırım bizdeki kekik türü bir ot, zeytine, domatesin üstüne çok yakıştı.

img_1790

img_1800

 

 

 

 

 

 

 

Kalimnos, çıplak tepeleri olan, kayalık, kurak bir ada. Uzaktan her şey güneşin altında çok renkli ve parlak görünüyor.  Pothia’da, şehir merkezinde Fransızlar Manastıra doğru yola koyuldular. Biz de limana karşı sıra sıra dizilmiş tavernaların, dükkanların  arkasında kalan yılankavi sokaklarda rastgele yürümeye başladık. Beyaz badanalı evler, mavi tahta perdeli pencereler, daracık arnavut kaldırımlı sokaklar, begonviller. Tanıdık, bildik ama yabancı. İçine almadı ada beni, hep böyle yapıyorlar, günü birlik, hatta bir kaç saatlik uğradığımızı biliyor, yüz vermiyorlar. Sünger fabrikasının satış mağazasında epey oyalandık. İşlem görmemiş kahveye çalan, kirli sarı görünümlü birer parça sünger aldık, yüzümüze peeling filan yaparız belki diye. Kordon boyundaki dükkanların birinden uzo alıp, azlığın çokluğuyla dekore edilmiş küçücük bir tavernada nefis bir kahve içsek de gönlünü alamadık adanın. Haklıydı, Panormos’u, Vathi’yi görmeden, Arginonta’da ayağımızı denize sokmadan Kalimnos’a gelmiş sayılmazdık.

img_1837

img_1859

 

 

Teknemiz Plati adasına nam-ı diğer akvaryum adasına doğru yelken açarken Bodrum’a geri dönüyoruz sandım. Turgutreis’in evlerine, begonvillerin renklerine kadar seçebiliyorduk. Plati adasına sadece denize girmek için uğradık, iyi de yaptık, Ağustos ayının ikisi olmasına rağmen su buz gibiydi. Kah turkuaz kah lacivert, tertemiz, cam gibi.

95cace38-db2c-407f-a912-7070719dba56

Dönüşte Yunus balıkları üretim çiftliğine uğradık. Öyle çok heyecanlandım ki, çiftlik deyince yüzlercesini birden göreceğimizi sandım. Tekne yaklaşırken kaptan motoru durdurdu, müziğin sesini kıstı. Etrafta rüzgarın sesinden başka çıt yok! Çocuklar gözlerini uzun süre denizin içindeki oval havuzlara diktiler, teknede çalışan Malezya’lı siyahi çocuk yunus balıklarının seslerini taklit ederek dakikalarca uğraştı; çıksınlar, bir görünsünler diye ama nafile! Bir tanesi bile kafasını denizden çıkarıp bize bakmadı, belki yanlış zamanda gelmiştik, belki orada, denize çakılmış demir çubuklu daracık evlerinde bir şeyler yolunda gitmiyordu.

 

img_4975Demokrasinin doğduğu kadim toprakların vatandaşı olmak bir başka oluyormuş meğer.  Elimdeki kolye ucunu evirip çevirip oyalanıyorum. Belki biraz pazarlık yapar daha ucuza alır mıyım diye de bekliyorum. Antik çağa ait bir şey anlatıyor ama ne anlatıyor bilmiyorum. Çok beğendim, almak da istiyorum. Kuyumcuya adını ve anlamını sordum. O “Vikipedia” dedi ben “yasak” dedim. Yeni bir demokrasi vizyonu önerecek sandım “seçimler” dedi, ben “denedik” dedim. Komşu komşunun halinden anlamıyor işte bazen.

Ben de Aktüel Arkeoloji dergisine sordum; Phaistos diskinin üzerinde 242 tane sembol varmış, kilden yapılmış ve tarihi M.Ö 2000 li yıllara kadar dayanıyormuş.  1908’de Girit adasında bulunmuş ve hala ne benzerine rastlanmış ne de gizemi çözülebilmiş. Şimdi, boynuma bakıp burada ne yazıyor diyenlere gizemi henüz çözülmedi, eli kulağında diyorum.

1871c375-27f0-4969-a6b5-0dbae90d6f62

Gülşen hanım motorsikletiyle bostana fasulye toplamaya gitmeden önce bizimle vedalaştı. Milas’lı gelini kucağına iki yaşındaki oğlu Garo Berk’i alıp “bir dahaki sefere bana da gelin, çay içeriz, size kek yaparım” diye bizi sokağa kadar uğurladı.

Dönüşte limandan el sallayanlar, zodiaclar filan gelişimizi hiç umursamadılar. Gümrükte güneşin altında o kadar çok bekledik ki, önümüzdeki kuyruk uzadıkça uzadı. Bir de duty free’de saçma bir kavga çıktı, karı koca olduklarını sandığım bir çift, kesin öylelerdi aslında, orda çalışan çocuklardan birini nerdeyse döveceklerdi. Hatta erkek olan, “sen görürsün dışarda” diye tehditler savurdu giderken. Hepimiz gerildik, tekrar adaya dönmek istedik…Hoşbulmamıştık çünkü.

 

Yelda UGAN

2 Ekim 2018, Petra

 

Boğulmamak İçin

 

img_1356

 

Yazar; George Orwell

Can Yayınları

Çeviren; Suat Ertüzün

I. Basım Ekim 2015

Boğulmamak için (coming up for air) 1939’da yayımlanmış. Hemen önce 1938’de Katalonya’ya selam. Arkasından da herkesin okumasa da bildiği 1945’de Hayvan Çiftliği ve 1949’da da 1984. Birbirlerinden bağımsız gibi görünse de her biri ardından gelenin habercisi çok iyi kitaplar.

Hikaye 1900’lerde başlayıp 1939’da bitiyor. Göbeğinin çapı giderek genişleyen ve evinin taksitlerini ödemeye çalışan sigorta satıcısı George Bowling, 45 yaşında, evli ve çocukludur. George’a göre kendi hayatı da dahil olmak üzere dünya hızla karanlık bir deliğe doğru çekiliyor ama kimse bunu fark etmiyordu. Anılarında çocukluğunun geçtiği kasabaya, 1900’lü yıllara gider sık sık. Anne babasını, arkadaşlarını, ağabeyini, gölde balık tuttuğu günleri, ilk kız arkadaşını anlatır. Savaşa katıldığı güne kadar da kasabadan ayrılmaz.

George Bowling, 1. Dünya savaşı’ndan görece büyük bir şansla çıkmış ama aradan geçen onca yılda hiç bir şey Bowling’in hayatında da, dünya’da da daha iyiye gitmemiştir. ikinci sinin de kapıda olduğu bu günlerde Bowling çareyi ait olduğu yerin orası olduğuna inandığı Binfield’e doğru yola çıkmakta bulur. Ya da karısından ve patronundan gizlice oraya kaçmakta.

“Temelli mi yok oldu? Emin değilim. Ama şu kadarını söyleyebilirim ki, yaşaması güzel bir dünyaydı. Ait olduğum yer orası. Sizin de ait olduğunuz yer orası.” (syf41)

George şeytana uymaz arabayı Batı’ya çevirip Oxford yoluna çıkar. Aslında kafasında çok daha önce başlayan yola çıkmıştır artık.

Yirmi yıldır görmediğiniz toprakları tekrar görmek değişik bir tecrübe. Hatırladıklarınız çok ayrıntılı ama hep yanlıştır. Mesafelerin hiçbirini tutturamazsınız ve belli başlı noktalar yer değiştirmiş gibidir. Hep, şu tepe eskiden daha dik değil miydi? diye düşünürsünüz. Bir de aslında gayet doğru olmakla beraber sadece belli bir zamana ve mekana ait olan hatıralar vardır. Söz gelimi ıslak bir kış günü, bir çayırın köşesinde otların yemyeşil olduğunu, hatta neredeyse maviye çaldığını likenle kaplı çürük bir kapı sövesini ve çayırın ortasında durup size bakan bir ineği hatırlarsınız. Ve yirmi yıl sonra oraya gittiğinizde ineğin orada dikilip aynı ifadeyle size bakmadığına şaşırırsınız.” (syf193)

Geçmiş ve gelecek üstüne kara kara düşünen George’a göre karısı Hilda, iç işleri bakanı, Mussolini, Papa, Hitler, Stalin, İngiltere Merkez Bankası, politikacılar, faşistler, anti-faşistler, siyasiler, işçiler, işçi partililer, patronlar, profesörler,  Yahudiler, Troçkistler, proleter dayanışmacılar ve Scotland Yard….. topyekün delirmiş olmalıydı. Kimse Avrupa’nın Doğusundan gelen tehlikenin farkında değil miydi?

“Hitler mi? Şu Alman mı? Aziz dostum! Ben onun hakkında düşünmem bile.” (syf173)

“Dinle evlat dedim, fena halde yanılıyorsun. 1914’de biz de muhteşem bir şey yaptığımızı  düşünüyorduk. Ama alakası yoktu. Her şey kanlı bir karmaşadan ibaretti, o kadar. Yine savaş çıkarsa uzak durmaya bak. Vücudunu kurşunla niye doldurasın? Onu bir kıza sakla. Savaş deyince aklına kahramanlıklar ve şeref madalyaları geliyor ama öyle değil…” (syf169) 

Evliliğini, yaklaşan dünya savaşını, sistemi, içinde eriyip kaybolan insanları ve değişen herşeyi düşünür yolda.

“Siz de evliyseniz, “Neden böyle bir şey yaptım ki?” diye kendi kendinize sorduğunuz zamanlar olmuştur; ben de Hilda için aynı şeyi kim bilir kaç defa aklımdan geçirdim. Nitekim 15 yıl aradan sonra dönüp baktığımda yine soruyorum: “Hilda’yla neden evlendim?”  (syf 147)

“…O tipleri bilirsiniz. Fi tarihinden beri İşçi partilidirler. Davaya feda edilmiş hayatlar, iş verenlerinin kara listesinde yirmi yıl, varoşlara bir şeyler yapsınlar diye belediyenin kapısını aşındırmakla geçen bir on yıl daha. Sonra bir anda her şey değişiyor, eski işçi partisi muhabbetinin bir önemi kalmıyor. Dış politikaya kilitleniyorlar: Hitler, Stalin, bombalar, makinalı tüfekler, kauçuk coplar, Roma-Berlin mihveri, Halk cephesi, anti komünizm paktı,..” (syf163)

Aşağı Binfield’da neler oldu, orası da değişmiş miydi, eski kız arkadaşıyla karşılaştı mı, hiç tanıdık kalmış mıydı?

Kadınların zaman öldürmek için yaptıkları şu anlamsız sohbetlerden birine dalmış olarak kuğuran seslerini duyabiliyordum. ‘Evet, aynen öyle. Konu aynen bu. Onunla bizzat konuştum, dedim ki, “Ee başka ne bekliyorsun?” dedim. Sana da doğru gelmiyor, değil mi? Ama ne fayda, ha bir taşa laf anlatmaya çalışmışsın ha ona. Yazık!!’ Vesaire vesaire. Kadın neredeyse tamamen bana dönerek… İsa Mesih aşkına! Bu Elsie’ydi!” (syf223)

27/09/2018

Yelda UGAN

Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç

img_4350

Çocuklar için hazırlanmış Nutuk kitabını almaya gittim. İş Bankası Yayınları Nişantaşı Şubesine, Rumeli caddesi üzerinde olan. Dükkandaki tek görevli genç adam bir yandan türlü çeşit çocuk kitaplarını hediye paketi yaparken bir yandan da onu bekleyen, altmışlarında hoş bir kadınla sohbet ediyordu. Kadın içerdeki tek koltukta oturuyor, paketlenen kitapların hangisinin hangi poşete konulacağını söylüyordu. Eski TRT spikerleri gibi konuşuyordu;  eğitimli bir ses, düzgün bir diksiyon, her bir kelimede abartılı bir açıklık ve netlik vardı. Ben aradığım kitabı bulduktan sonra kasaya geldim. Kadın kitap seçimimden dolayı beni kutladı, ben de seçimin ne bana ne de çocuğuma ait olmadığını açıklamak zorundaymışım gibi, aman efendim, teveccühünüz fakat güzide övgülerinize ben de çocuğum da layık değiliz manasında sekizinci sınıfa geçtiğini, kitabın bu yaz öğretmeninin verdiği okuma listesinde olduğunu, sınavda çıkacak İnkilap Tarihi soruları için filan derken, gittikçe düşen ses tonumdan ve gereksiz ayrıntılarımdan ben bile sıkıldım. Kasaya en yakın döner tezgahtan bu kitabı alıp evirip çevirmeye başladım. Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç. Kadın elimdeki kitabı görünce tekrar benimle konuşmaya başladı. Ne kadar güzel bir kitap olduğunu, içindeki dialogların benzerine hala mahallelerimizde rastlayabildiğimizi ve çocuklarımızın da okuyarak Hüseyin Rahmi’yi tanımaları gerektiğini yine tane tane anlattı. Ben de yarım yamalak değil de sanki kitabı iyi bilirmişim gibi yaptım. Konuşma boyunca kafamı sallayarak, evet, elbette, tabi ki, ya..değil mi?  lerle kadını onaylayıp iki kitapla çıktım dükkandan.

İş Bankası Yayınları, asıl metine sadık kalarak sadeleştirmiş ve  Nisan 2018’de de yayınlamış, dolayısıyla satın aldığım kitap 1. Basım. Günümüz Türkçesine de Ali Faruk Ersöz uyarlamış.

Evet, itiraf ediyorum ardında 37 roman, 7 öykü, ve bir de uzun öykü bırakan Hüseyin Rahmi hiç okumadım. Okul yıllarından kalan bir kaç bilgi kırıntısı haricinde hakkında hiç bir şey bilmiyorum. O kadar ki, “Çalıkuşu Hüseyin Rahmi’nin miydi? Yok yok! Reşat Nuri’nin!?” bile diyebilirdim.

Fantastiğin çekiciliğine kapılmış evin 13 yaşındaki sınav yolcusu kitaba burun kıvırdı, zorumla bir kaç kere denediyse de kitap elinde süründü durdu.

Halbuki Hüseyin Rahmi ülkemizin fantastik ögeleri kullanan ilk yazarlarından biriymiş, belki de ilki. “Gulyabani”‘den, “Ölüler Yaşıyor mu” ya kadar tüm kitaplarında anlatım biçimi olarak kullanmış bu türü. Yani amacına ulaşmak için bilinmeyenin gizeminden ve onun her kafada, her algıda farklı yorumlanmasından yararlanmış. Osmanlı Türk toplumundaki halkla, Meşrutiyet arkasından da Cumhuriyetle gelen modernleşmenin açık arasını kapatmak için fantastiğin kolay okunurluğundan, cazibesinden ve popülerliğinden de yararlanmış. Yani halkın bir anda aydınlanmayacağını, yüzyıllardır süren geleneklerin, alışkanlıkların öyle kolay kolay bitmeyeceğine inanmış, öngörmüş ve edebiyatı yardıma çağırmış.

“Bu kuyruklu yahut uzun saçlı dediğimiz sürtük gezegenler Güneş’ten pek fazla uzaklaşırlar. Uzaklaştıkça yol almaları yavaşlaşır, yavaşlaşır. Nihayet fezanın karanlık, donuk o sonsuz ayrılık gecesi içinde bir korku hissi ve sevgiliye hasretle sarsılarak ağır ağır geri dönerler. Geri dönüşleri sırasında yarin hasreti sanki her saniye daha da şiddetlenerek artar. Çekim büyür. Gittikçe ısısını ve ışığını artıran bir sürat, ateş saçan bir aşkla fezaları yırtarak, yakarak sevgililerinin yakınına koşarlar, koşarlar yörüngeleri üzerindeki en yakın noktaya yani Güneş’e en yakın mevkiye gelirler…” (syf 34)

Oysa benim gönlüm rahat, keyfim yerindeydi. Çünkü çocuğum fantastik kitaplar okuyor, okudukça hayal dünyası,  uçsuz bucaksız ufuklara yelken açıyordu, bilindik gerçeklerin dışında, farklı dünyalar kurabiliyor ve yaratıcı zekası aman Allah’ım dur durak bilmiyordu. Ama konu Starbucks’da bilmem hangi antin kuntin isimli buzlu kahveler içmeye, kulaklıksız tuvalete bile gitmemeye, telefonda saatlerce sky whale oynamaya gelince hiç de öyle olmuyordu, yaratıcılık, hayal gücü filan hak getireydi. Geriye bir tek türün popülerliği kaldı ve keyfim kaçtı ama yine de umudumu yitirmedim, yeter ki okusun!

Kadın düşmanı İrfan Bey, mektubu okurken o kadar yumuşadı ki iki defa, üç defa okumaya doyamadı. Kadınlara karşı o güne kadar olan şiddetli düşmanlığının onlardan layıkıyla yüz bulamadığından ileri geldiğini anladı…” (syf68)

Hüseyin Rahmi Heybeliada’da büyükannesi ile beraber yaşamış, sadece büyükanne değil bir sürü kadın varmış etrafında; dadılar, kalfalar, komşular, akrabalar. Annesi o daha küçük bir çocukken veremden ölmüş. Babası Girit’de yaşıyor, ondan ancak mektuplarla haber alabiliyormuş. Hal böyle olunca, zoraki mutsuz evliliklere, “gözü dışarda” olan kocalara, toplumsal değerlere, batıl inançlara ve dini çıkarlarına alet edenleri de esprili bir dille ve kadın gözüyle anlatmış öykülerinde.

“…Yazı kadın yazısıydı. Bunda hiç şüphesi kalmadı. İfadelerinde bir erkek kadar düzgünlük, kuvvet, şiddet, isabetli fikirler gösteren hanımlar görülmüştür. Fakat el yazısı öyle değil…El yazısında hemen daima cins-i latife (güzel cins, kadınlar) has bir zayıflık izi , aman afedersiniz bir nezaket…Ahlakça olan düzensizliklerine işaret edecek bir ufak kuralsızlık olsun görülür. (syf 69)

Yaşadığı ortamı hayal ediyorum da, çocuktu ve kadınlar küçük Hüseyin Rahmi’nin yanında teklifsiz lakırdı etmekten çekinmiyorlardı. Gerçi biraz daha büyüdüğünde büyükannesi onu kadın meclislerine almamaya başlamış. O da gizlice saklandığı yüklükten dinlemeye devam etmiş onları. Benim de hayalimdir bu; görünmez olup konuşulan her şeyi duymak ve yazmak. Aslında o kadar da  baskı ya da dayatma da görmemiş, cinsiyetçi de yaklaşılmamış ona çünkü  en büyük hobisi dantel işlemek ve yemek yapmakmış. Hatta adalı kadınlar ondan örnek almaya gelirlermiş. Reçel ve turşu yapmada da üstüne yokmuş. Şimdi bu danteller müze olan adadaki köşkünde sergileniyormuş.

“…İlk mektupta bu ne teklifsiz lakırdı? Dama çıktığına kadar yazıyordu. Aman Yarabbi ne olursa olsun bu kız bütün o serbest, şuh, şen sözleriyle İrfan’ın kadınlık namına o güne kadar tapmaya değer olmak için zihninde canlandırabildiği eşsiz bir sembol değil miydi?” (syf 69)

 

Not: Hüseyin Rahmi Gürpınar’ı didiklerken en çok Pelin Aslan ve ekşi sözlük okudum.

Yelda UGAN

21/09/2018

 

 

Yunanlı Bir Kız Aranıyor

img_2255İkimiz de sırayla kitabı orta yerinden açıp, dini bir ritüel yerine getirir gibi sarı sayfalarını içimize çekerek kokladık. Meltem Bodrum’a gelirken bir sahaftan almış kitabı, ikinci el kitap satan bir tezgahtan belki. 1982 basımı, ilk sayfası kopmuş ama düşmemiş, kapağın altında güvendeydi. Diğer sayfalar da yerli yerinde, hiç eksik yoktu. İkimiz de yazarı tanımıyorduk.

Ertesi gün sahilde kitabı elimde gören Alev “Aaaaa Dürenmatt!!” diye bir çığlık attı. ( Dügınmat gbi bir şey dedi, ben de denedim bir kaç kere ama onun gibi söyleyemedim) “Meltem’in” dedim “gidene kadar bitiririm diye aldım elinden, daha bir kaç sayfa okudum….ismi çok güzel ama değil mi?”   “Ya!..biz lisede Dürrenmatt’ın oyunlarını sahnelerdik!” diye başladı anlatmaya,

Almanya’da öğrencilerin Dürrenmatt okuması, her sene bir oyununu sahnelemeleri zorunluymuş. Alman dilinin en önemli yazarlarından biri olarak bilinirmiş çünkü. Yani müfredat gereği bir zorunlulukmuş bu ama Alev’in anlattığına bakılırsa böyle bir mecburiyet dostlar başınaymış.

Dürrenmatt, “iktidarı anlatmak için en iyi yol basit bir mahalle bekçisine bakmaktır.” demiş. Burada da aynı şeyi yapıp sıradan bir insan olan Arnolph Archilochos üzerine kurgulamış hikayesini.

Archilochos, ilkeli, prensipleri olan kırkını aşmış bir adam. Hiç evlenmemiş, hatta eline kadın eli bile değmemiş. Et yemiyor, ağzına alkollü bir şey sürmüyor, sadece süt ve soda içiyor. Sayman yardımcı yardımcısı olarak çalışıyor. Eline geçen üç kuruş parayla bir de haylaz kardeşine ve onun çocuklarına hatta kardeşinin metresine bile bakıyor. Karanlık bir tavan arasında onu uykusundan sık sık uyandıran sifon sesi içinde yaşıyor.

Archilochos’un dünyası rutubetli duvarına resimleriyle listelediği önemli insanlardan oluşuyor. Ülkenin cumhurbaşkanı, çalıştığı şirketin sahibi, eskiyenipresbiteryen kilisenin piskoposu gibi. Saflığı ve inançları sayesinde yarattığı dünyasında gerçeklerden uzak, görece mutlu bir hayat yaşıyor, Örneğin çalıştığı atom topları üreten fabrikanın patronu tapılası bir ilahtır onun gözünde. Çünkü o bir hayırseverdir.

Arnolph, ailesinin Yunanistan’dan göç ettiği ve kendisini de bir Yunan’lı kabul ettiği için sadece Yunanistan’lı bir kızla evlenmek istiyor.

“Yunanistan’ı sık sık düşündüğünü ekledi sözlerine, gene geri gelmek üzere dağılan, hafif, ak bir duman gibi yerleri yalayan sise baktı. Sonra eski, yarı yıkılmış tapınaklar, zeytinlikler arasından parlayan kızıl kayalar birer birer canlandı gözünde. Bu şehirde sık sık bir sürgün gibi duyuyordu kendini, tıpkı Babilonya’daki Yahudiler gibi, yaşamasının ancak, uzun süre önce bırakılmış o eski yurduna dönmekle anlam kazanacağını düşünüyordu.” (syf36)

Devamlı gittiği restoran sahibi Archilochos’a artık evlenmesi gerektiğini söyler ve gazeteye bir ilan verirler. Restoran sahibi kadın “dul olsun, ikinizden birinin tecrübeli olması lazım” diye tutturur. Ama Archilochos istemez. “Yunan’lı Bir Kız Aranıyor” ilanına çok geçmeden cevap gelir. Pahalı elbiseler içinde, güzel, genç bir kadın çıkar karşısına.

O gün, tanıştıkları o pazar günü Yunan’lı kadınla şehirde yürüyüşe çıkarlar. Listesindeki bütün o önemli adamlarla yolda bir bir karşılaşırlar. Ve bütün o önemli adamlar Archilochos’a şapkalarını çıkararak nazikçe selam verirler. Olacak iş değildir. Arnolph hayatının en mutlu gününü yaşar.

Ertesi gün yani o malum pazar gününün ardından sayman yardımcısı yardımcılığından müdürlüğe kadar yükselir. Ardından başına “iyi şeyler” gelmeye devam eder. Arnolph’un kafasındakilere göre anladığı dünya, inançları ve doğruları olmayacak şeylerin başına gelmesiyle onu  doğrularken sonra birden bire Antik Yunan tapınakları gibi yıkılır.

Okurken şişman ve gözlüklü karakterlerin başına gelen alışılmış muamelelere canım sıkıldı. Restorandan her içeri girişinde, sobanın yanında ısınacak bir yer aranırken gözlüklerinin buğulanmasına içim acıdı, kardeşinin ondan sürekli para koparmaya çalışması, yeğenlerinin saygısızlığı ve Arnolph’un tükenmez sabrına duyduğum kızgınlık. Neyse sonra her şey değişti, daha sonra bir daha değişti. Eğlenceli ve samimi bir hikayeye dönüştü.

Eleştirmenler bir de “grotesk” demişler kitap için. Yani, bir araya gelmeyecek durumları şaşırtıcı bir biçimde birleştirdiği, temelde ciddi ama görünüşte gülünç ve abartılı bir güldürü olduğu için böyle söylemişler.

14.09.2018

UGAN Yelda

 

Leonardo’nu Yahuda’sı

img_3807

Bugüne kadar Leonardo da Vinci’nin başyapıtı “Son Akşam Yemeği” hakkında biraz bir şeyler biliyordum. Ama Yahuda hakkında birden fazla hikaye duymuştum. Bu da duyduklarımın sonuncusu. Karakterlerin tamamı yani İsa ve 12 havarisi resimde gerçek kişiler model alınarak resmedilmiş. İş Yahuda’yı bulmaya gelince, epey zaman almış. Böylece resim ancak üç yılda tamamlanabilmiş. Bu kitap da Bohemyalı tüccar Joachim Behaim’in nasıl Leonardo’nun Yahuda’sına dönüştüğünün hikayesi.

Resim aslından çok şey kaybetse de günümüze Kadar gelmiş. Milano’da Santa Maria Delle Grazie Manastırının yemek salonunun duvarında, Yani o bir tablo değil duvar resmi. Salon dar olduğu için her seferinde ancak 25 kişi içeri girebiliyormuş. O yüzden de ha deyince gidip görülemiyor, 2.5 ay öncesinden rezervasyon yaptırmak gerekiyormuş.

“Mesele şu İsa ve havarileri,” dedi eliyle hava yelpazeliyerek, ” yani eğer ortada bir İsa varsa, çünkü hangi havariye ait olduğunu bilmediğim birkaç bacak ve kol dışında bir şey yok henüz. Bıktım artık. Bu adam haddini aştı. Aylarca uğramıyor, nihayet lütfedip gelince de fırçayı eline bile almadan yarım gün boyunca resmin önünde dikiliyor. İnanın bana sırf beni sinirden öldürmek için başladı bu resme.” (syf4)

Son Akşam Yemeği’nin konusu, İsa Mesih’in Romalı askerlerce yakalanmasından önce 12 Havarisi ile yediği son akşam yemeği. 

İsa’nın, “Hakikatte size derim ki sizden biri beni ele verecektir.” demesinin ardından söylediklerinin havariler üzerindeki etkisi resmedilmiş. 12 havari, 12 ayrı karakter, 12 ayrı tepki. Beden dilleriyle anlatılan şaşırma, hayret, korku, endişe..

“İsa’ya onu sevdiğini anladığı için ihanet etti,” diye cevap verdi delikanlı. “Onu çok fazla sevmek zorunda kalacağını anladı ve kibri buna izin vermedi.”

“Evet. Yahuda’nın günahı kendi sevgisine ihanet edecek kadar kibirli olmasıydı,” dedi üstat Leonardo. (syf15)

Yazar Viyana’lı Perutz Nazilerin Avusturya’ya girmesinin ardından1938’de Filistin’e göç etmiş. Ancak 1948 yılında İsrail Devletinin kuruluşu ve ardından izlenen milliyetçi politikalardan duyduğu büyük rahatsızlık yüzünden, 1952’de yeniden Avusturya’ya dönmüş. Fakat Almanya’da yasaklanan romanları 1945 yılında, eserlerini çok beğenen Jorge Louis Borges’in girişimiyle ve El tizón de la Virgen adıyla Arjantin’de yayımlanmış.

“Dağların ötesinden mi geliyorsunuz?” diye sordu ve Almanya arkada bir yerlerdeymiş gibi başparmağıyla omuzundan geriye işaret etti.” (syf40)

Yahuda’nın Almanya’dan gelmesi de Leo Perutz için manidar bir kurgu olmuş.

12.09.2018

Yelda UGAN

Gevişgetirenler Zamanı

img_2085Brezilya’lı yazar jose J. Veiga, Gevişgetirenler zamanı bizde Delidolu yayınları tarafından ilk kez Nisan 2018 de basılmış. Çevirisini de Canberk Koçak yapmış. Zaten yazarın da Türkçe’ye çevirilen ilk kitabıymış.

Kitap Manarairema adlı bir kasabada geçiyor. Burası dağların arasında, dışarıyla ilişkisi sınırlı, modern hayattan çok uzak, geleneksel üretim araçlarının kullanıldığı yoksul bir kasabadır. Bir gün kasaba dışında terk edilmiş bir çiftliğe birileri gelir yerleşir. Sanki kasaba ile bu çiftlik arasında koca bir yarık vardır ve orası artık kasabanın öteki tarafıdır. Bir televizyon ekranı gibi her iki taraf da birbirini uzaktan merakla izler. Ama yabancılarınki merakdan daha fazlasıdır. İstediklerini alacaklardır.

Yük arabasıyla geçimini sağlayan Geminiano

Bakkal Amancio Mendes

Marangoz Manuel Florencio

Demirci Apolinerio

Gelen yabancılarla ilişki kurma konusunda kasabalılar fikir ayrılıklarına düşerler. Yukarda isimleri olan tüm karakterler sırayla önce direnir sonra bu tuhaf yabancılarla iletişime geçerler. Zamanla dirençleri kırılır, saf değiştirip onlardan yana olurlar. Başka şansları da yoktu aslında, seçenekleri de. Ödün verdikçe kapana kısılırlar.

“Akşam üzeri güneşi meydandaki gölgeleri uzatmaktayken, araba köşeyi dönüp dar sokağa girdi. Üstü iki direk üzerine gerili bir ipe asılmış derme çatma bir tente ile örtülmüştü. Araba dükkanın kapısının önünde durdu; içinden cep kapakları düğmeli, kemerli ceketler giymiş üç adam indi. Sanki birazdan fotoğraf çektireceklermiş gibi kıyafetlerini düzeltip kapıyı çaldılar.” (syf 52)

“…Adamlar sessizce içeri girdi. Amancio kapıyı kapadı. Bu ziyaretler o kadar çok tekrarlanmaya başlamıştı ki rutine dönüşen bu durumu ahali de kabullenmişti. Müşteriler adamlar gelir gelmez, Amancio’nun kovmasını beklemeden dükkanı anında terk ediyorlardı. Hiç kimse ayak diremiyor, kalmak için inat etmiyordu. Daha da garibi, kapalı kapılar ardında ve muz demetleri ile ipe dizilmiş soğanlar arasında gerçekleşen bu toplantılarda ne konuşulduğunu hiç kimse merak etmiyordu. Muhtemelen halk, o adamlardan da anlamını kimsenin bilmediği ve bu saatten sonra bilmek de istemediği şu sonu gelmez inşaatlarından da bıkmıştı; ve onlardan ne kadar az bahsedilirse kafalarını gündelik hayatın gereklerine yorabilecekleri zaman da o kadar artacaktı.” (syf53)

Veiga kitabı 1966 da yazmış,1964-1985 Brezilya’da askeri yönetimin hüküm sürdüğü yıllarda  yani darbenin ikinci yılında ama darbe sonrası tüm aşamaları da tek tek önden görmüş  Kitapta “Köpekler zamanı” ve “Sığırlar Zamanı” bölümlerinde, olağanüstünün sıradanlaşmasıyla başlayan değişimi, diğer tarafta, yani gerçek hayatta  partilerin, muhalefetlerin ve çıkar gruplarının birbiri arasındaki ilişkiyiyle yorumsuz örtüşmesi etkileyiciydi. Önce ordunun yerini koruma ve gücünü arttırma ardından sermayenin korunması, ekonomi politikaları vs.

“…Şu işe bak ya! Hangi çağda yaşıyoruz? Nerede benim haklarım? Borcu olmayanın korkusu da olmaz.”

“İşte hatalı olduğun kısım burası,” dedi Amancio, “Hiç bir şey olmamış gibi konuşuyorsun. Haklarmış! Ne hakları? Borcu olmayanın korkusu da olmazmış! O günler geride kaldı. Artık korkmak için borçlu olmak gerekmiyor…” (syf85)

11 Eylül 2018

Ugan Yelda

On Küçük Zenci

img_1400

Arjantin’li yönetmen Damion Szifron’un 2014’de çektiği “Asabiyim Ben filminin” ilk kısa hikayesi, 2016’da Coen kardeşlerin çektiği fenomen dizi “Fargo” ve sene 1939 “And Then There Were None” İngiltere’deyiz. 10 yabancı, ev sahipleri bay ve bayan U. N. Owen tarafından İndian Adası’ndaki evlerine davet edilirler. Fakat Owen’lar evde yoktur.

Agatha Christie

And then there were none (Ten Little Niggers)

Çeviri Semih Yazıcıoğlu

Altın Kitaplar Yayınevi

“…Bana sorarsan bu kadın deli. Nice kart kızların, akıllarını kaçırdıkları görülmüştür. Cinayet işleyecek kadar çıldırdıklarını iddia edemem, ama hemen hepsi bir tür sinir hastalığına tutulurlar. Bizimki de aklını dinle bozmuş. Kendini suçluları cezalandırma üzere Tanrı’nın dünyaya uzattığı el gibi bir şey sanıyor. Bütün gün odasında oturup İncil okuduğunu biliyorsun, değil mi??”

Hızlıca okunan, iyi bir tatil kitabı. Katili de merak etmedim. nasıl olsa kitabın sonunda öğrenecektim.

Ama Zeynep kitabı elinde günlerce süründürdü. Zeze mi? Evin ortasına 13 yıl önce bomba gibi düşen kız!. Katil o muydu şu muydu derken kıvrandı durdu.

Ağzımı çok sıkı tuttum, ser verip sır vermedim. Çıldırttım onu, derdim de “iki sayfa fazla okusun” hepsi bu..Hayır, ilk tahmininde katili bildiği için kıskanmadım. Dedim ya, okusun, bu sene sınava girecek. Yorum sorusu çokmuş diye.

 

on küçük zenci yemeğe gitti, birinin lokması boğazına tıkandı. kaldı dokuz.

dokuz küçük zenci geç yattı,sabah biri uyanamadı. kaldı sekiz.

sekiz küçük zenci Devonu gezdi,biri geri dönmedi kaldı yedi.

yedi küçük zenci odun yardı, biri baltayı kendine vurdu. kaldı altı.

altı küçük zenci bal aradı birini arı soktu. kaldı beş.

beş küçük zenci mahkemeye gitti, biri idama mahkum oldu. kaldı dört.

dört küçük zenci yüzmeye gitti, birini balık yuttu. kaldı üç.

üç küçük zenci ormana gitti birini ayı kaptı. kaldı iki.

iki küçük zenci güneşte oturdu birini güneş çarptı. kaldı bir

bir küçük zenci yapayalnız kaldı.

gidip kendini astı. kimse kalmadı.

Ugan Yelda

06/09/2018

Mona Lisa’nın Dudakları

img_0385

Pierre Lepere

İthaki Yayınları

Çeviri Hakan Tansel

Rönesansa damgasını vuran gizemli Mona Lisa tablosu ve ardında Da Vinci’nin çırağı talihsiz Cem Sultan’ın gayri meşru çocuğu Salay.

Yelda Ugan

26/06/2018

 

 

 

 

Madrid

 

Jpeg

İlk gün, yani daha ayağımızın tozuyla Plaza de Espana meydanına yürüyerek gittik. Yolda mahallemizin postanesine uğradık. Salvador elindeki a4 büyüklüğünde olan sarı  zarfı postaya verecek. Zarfın içinde, pazar günü yapılacak genel seçim için kullandığı oyu var. Çünkü programa göre hafta sonu evde yokuz, kuzeye gidiyoruz. Pamplona üzerinden San Sebastian’a, dönüşte de Burgos’a uğrayacağız . Zarfı nereye gönderdi bilmiyorum, sormak da aklıma gelmedi. Çünkü ben hala postayla gönderilen oyun şaşkınlığındayım.

 

Not: 2016 Haziran ayı İspanya gezi notlarımdan

Yld Ugn

11,06.2018

yazının tamamını okumak için burayı tıklayın

Yağ ve Mermer

img_0327

Floransa’ya gelişim hayal ettiğim gibi olmadı. Hem karanlığa kaldık, hem de otele yerleşmemiz  iki saatimizi aldı. Lobide onlarca Uzak Doğulu turist kafilesinin otelden çıkışını, bir o kadar da girişini bekledikten sonra yorgun argın odalarımıza girdik.  Yine de, bir an önce sokağa çıkmak için sabırsızlanıyordum ki sabaha kadar dinmeyen bir yağmur başladı. Çaresiz pencereden Arno nehrine düşen yağmuru seyretmekle yetindim. On dakikada bir şimşek çakıyordu. Metalik gümüş rengi bir ışık çamur gibi akan suyu aydınlatıyor, saniyeler sonra ardından gelen gök gürültüsü dışardaki korkunç manzarayı tamamlıyordu.

“Michelangelo, üzerinde bulunduğu çimenlerle kaplı tepeden Floransa’yı görebiliyordu. Beyaz, sarı ve turuncu binaların oluşturduğu parıltılı mozaiği bir yılan gibi kıvrılarak akan Arno nehri bölmekteydi….Pieta’sının açılışından sonra Roma’daki atölyesini kapatıp Floransa’ya geri dönmesi bir yıldan fazla zamanını almıştı….”

Sabah erkenden kalkıp, hızlıca hazırlandım. Otelin kahvaltı salonu tam bir cümbüş. Dün akşam lobide gördüğüm kalabalık daha bir renklenmiş,  kaygılı mimikler gitmiş yerine dinlenmiş, heyecanlı bir tatil modu gelmiş herkesin üstüne.  Kahvelerinin üstüne sıcak su koyarken, sırada bekleyene sütü uzatıyor,  ya da ekmek maşası elindeyken sıradaki diğer tabağa da bir dilim ekmek koyarak birbirlerine gülümsüyorlardı. Havada her dilden “lütfen” kelimesi uçuşuyordu. Birleşmiş Milletler gibiydi salon. Elime bir tabak alıp açık büfenin önünde sıraya girdim. Yeşil beyaz pütükare örtülü masalardan “kahvaltıda niye zeytin yok?” diye sızlanan bir memleketlimin sesini duydum. “İtalyan’lar kahvaltıda zeytin yemez” diye açıklama yaptı diğeri. Önümdeki  uzun, kuyruk bitmek bilmiyor daha da beteri yağmur  yağmaya devam ediyordu ama olsun! Ben bu sabah Floransa’da uyanmıştım.

“Duccio Taşı, tarihteki en ünlü mermer parçası sayılabilirdi. Kırk yıldan fazla bir süre öncesine dayanan bu proje eski Roma İmparatorluğu’ndan beri en büyük ve en pahalı heykel projesinin bir parçasıydı. Efsaneye göre gün yüzüne çıkarıldığı andan itibaren mermer taşın olağanüstü bir yanı vardı. Birçok dağı ve Arno Nehri’ni aştığı uzun ve meşakkatli yolculuğa rağmen Floransa’ya tek bir çizgi almadan ulaşmıştı. Taşı gören katedralin ihtiyar heyeti şehrin ihtişam ve sadakatini yansıtması için mermerden Kral Davut heykeli yapılmasını buyurdu.”

Oturacak bir yer ararken yaşlı kadın yanındaki boş sandalyeyi göstererek bana el salladı. Gülümseyerek oturdum. Onlar kahvaltılarını çoktan bitirmişler, emekli hemşire kendinden en az on yaş büyük kocasına ilaçlarını içiriyordu. Yeni evli kadınlara has utangaç bir hamaratlık vardı üzerinde. Her ilaçtan sonra kocasının ağzını peçeteyle kuruluyor, ona, biraz hiç olmamış çoçuğu gibi, biraz geç kalmış ama sonunda gelmiş sevgilisi gibi davranıyordu. Bu onların balayı tatilleriydi. Dün buraya gelirken rehber, Pisa’ya dönüşte uğrayacağımızı söyleyince her şeyi öğrendik. Geçen yıl  çıktıkları İtalya turunda Pisa’da tanışmışlar. Ve o gün bugünmüş! Yani dönüşte olmazmış. Yol boyunca rahatça hareket etsinler, kapıya yakın olsunlar diye şöförün arkasındaki koltukları onlara ayırmıştık. Eşyalarını taşımalarına yardım etmiş, 5-10 dakikalık gecikmelerine de sesimizi çıkarmamıştık. Adam gerçekten zor yürüyor, son kalan enerjisiyle  karısını memnun etmeye çalışıyordu. Yaşlı adam nüfus cüzdanını çıkarıp ta  “bakın bizim fazla zamanımız kalmadı lütfen! Siz daha çok gençsiniz” deyince hepimiz otobüste onları alkışladık ve memnuniyetle Pisa’ya doğru yola koyulduk. Dün karanlığa kalmamız, vaktinde Floransa’ya gelemeyişimizin nedeni de bu ikisiydi işte!.

“Lisa kapıda durdu ve elini kapı kolunda tutarak son kez arkasına döndü. Yüzündeki üzüntülü ifade kaybolmuş, dudaklarında bir gülümseme belirmişti. Kısa süren tutkularını yüz ifadesinde görebiliyordu Leonardo. O yarım gülümsemesinin tüm yüzüne yayılmasını bekledi ama olmadı..”

Galleria dell Academia’nın önündeki uzun kuyruğu görünce biraz daha pahalı olan randevulu biletlerden almaya karar verdim. Arnavut kaldırımı taşların arasındaki yağmur göletlerine bata çıka bilet ofisine koştum. Nihayet yağmur durmuştu ve güneş hiç bir şey olmamış gibi ya da dün geceki fırtınadan hiç haberi yokmuş gibi pırı pırıldı. Ne olursa olsun Michalengelo’nun Davut heykelini görmeden burdan gitmeyecektim.

…”Kimin tablosu?” Leonardo, Granacci’nin benzini attıracak derecede önemli tablosunda kimi resmetmiş olabilirdi ki? Fransa kralının mı? Papa’nın ya da Tanrı’nın portresini mi çizmişti? “Bir ev kadınının,” dedi Granacci, korkmuş bir ses tonuyla. Michelangelo kahkahayı bastı. “Sadece küçük bir tablo. Ne kadar muhteşem olabilir ki?” 

Avuçlarından başlayarak Davut’un sağ elindeki her bir parmak ucundan eklem yerlerine kadar tek tek inceledim, artık acelem yoktu. Saatlerce burada kalabilirdim. Kasları sıkı, kaburgaları belirgin, dizleri yay gibi gerilmiş Davut karşımda duruyordu. Ama ne kadar ya da ne taraftan bakarsam bakim “gözlerini yaklaşmakta olan düşmana dikmiş” bir Davut göremedim. Daha çok “senin savaşınla ilgilenmiyorum!” diyen hüzünlü, melankolik bir bakıştı bu.

“Davut’la geçirdiği onca yıldan sonra Michelangelo artık heykele tarafsız gözle bakamıyordu; ama heykeli il kez gören bu insanları gördüğünde Davut’a onların gözleriyle bakabiliyordu. Başrahip’in coşkulu bakışlarında Davut’un dinsel bir kişilik olduğunu, Floransa bayrağı sallayan bir askerin bakışlarında heykelin bir cesaret simgesi olduğunu, hayran gözlerle heykele bakan genç bir kızın gözünde Davut’un arzulanacak bir şey olduğunu görebiliyordu.

Signoria Meydanındaki Neptün heykelinin önünde toplandık. Rönesansın üç ustası Boticelli, Leonardo, Michelangelo ve onların Floransa’sı ile vedalaştım. Yaşlı adam çok yorulmuş yürüyecek hali kalmamıştı. Çiçeği burnunda yeni karısına iyice yaslanmış, ayakta zor duruyordu. Kadının tek omuzuna asılı sırt çantasını ve elindeki ağır ilaç poşetini kafileden bir kaç kişi Arno nehrinin kenarında bekleyen otobüse kadar sırayla taşıdık. Artık acele etmiyor onların ritmine uygun adımlarla yürüyorduk.

Leonardo ve Michelangelo’nun Romanı

Yağ ve Mermer

Yazan: Stephanie Storey

Maya Kitap

Çevirmen: Levent Kurtuluş

Not: 2014 yılında yaptığım büyük İtalya turundan aldığım notlarım ve kitaptan alıntıladığım boldlu bölümleri art arda düzenledim.

10.06.2018

Yelda UGAN